BİR HASTANE BAHÇESİNDE İNSANI GÖRMEK
Dünya seni bir şeye dönüştürmeye çalışırken, bazı insanlar zaten olmaları gereken şey olarak yaşarlar.
BİR HASTANE BAHÇESİNDE İNSANI GÖRMEK
Dünya seni bir şeye dönüştürmeye çalışırken bazı insanlar zaten olmaları gereken şey olarak yaşarlar.
Önce bir itirafta bulunayım: İnsan, dünyaya gözleriyle bakmaz. Gözlerinin önüne yerleştirilmiş isim levhalarıyla bakar. O levhaların üzerinde "başarılı", "önemli", "profesör", "müdür", "iş insanı", "sanatçı", "fenomen", "entelektüel", "vasat", "işçi", "temizlik görevlisi" gibi kelimeler yazar. Biz buna bakış deriz oysa çoğu zaman yalnızca etiket okumaktan ibarettir. Bir insanı görmeyiz. Onun hakkında bize önceden verilmiş kısa bir özeti, bir anonsu, bir tabelayı görürüz.
Belki de bu yüzden Yavuz'u anlatmak zordur. Çünkü Yavuz'un özeti yoktur. Onu bir cümleye sığdıramazsınız, zaten o da kendini bir cümleye sığdırmak için hiçbir çaba göstermez.
Yaklaşık on yıldır aynı hastanenin bahçesinde dolaşan sessiz bir gölge gibi yaşar. Daha şehir uyanmadan, sokak lambalarının o solgun ve yorgun ışığı henüz sabahın ilk kızıllığına teslim olmadan o çoktan oradadır. Elinde uzun saplı süpürgesi, avuçlarında yılların emeğiyle sertleşmiş nasırlar, yüzünde ise hiç aceleye gelmemiş bir huzur... Gecenin rüzgârı ne dağıttıysa tek tek toplar, yere düşen her yaprağı sanki ait olduğu yere iade edilen bir emanet gibi usulca kenara çeker.

Pinterest (https://pin.it/44Avk0QuA)
Hastaneye umutla, korkuyla ya da çaresiz bir teslimiyetle giren binlerce insan, onun açtığı yoldan yürür. Fakat neredeyse hiçbiri, ayaklarının altındaki o temiz düzeni hazırlayan adama bakmaz. Çünkü insanın dikkati çoğu zaman emeğin kendisine değil, emeği sunan kişinin üzerindeki etikete ayarlanmıştır. Bir bankanın köşesinde duran mermer kürenin altında "Yönetim Kurulu Başkanı" yazıyorsa o mermerin soğukluğu bile saygı uyandırır. Ama bir süpürgenin sapında bir isim yazmaz. Yazsa da kimse eğilip okumaz.
Yavuz'un bir kartviziti yoktur. Kendisini anlatan uzun ve cilalı cümleleri, duvarlara asılı çerçeveleri, kişisel gelişim kitaplarından devşirilmiş parlak sloganları yoktur. Yalnızca yürüyüşü vardır. Ve o yürüyüş, öyle bir vakarla yüklüdür ki bütün o kartvizitlerin, bütün o unvanların toplamından daha ağır, daha gerçek bir asaleti taşır. Adımlarını hızlandırarak hiçbir şey kazanamayacağını aksine kendinden bir şeyler kaybedeceğini bilen bir bilgenin ağırbaşlılığı vardır onda.
O sabah da her sabahki gibiydi. Hastanenin girişinde, bahçenin tam kıyısında, soğuk havayı bahane edip bir sigara yakmıştım. Duman havada tembel tembel erirken uzaktan montunun yakası göründü. Silüeti, sisin içinden sıyrılan bir hatıra gibi yavaş yavaş belirginleşti. Üniforması montunun altında kalmıştı; yalnızca yakasının o kendine has, soluk mavi renginden işe geldiğini tahmin edebiliyordum. Bana doğru yürüdüğünü gördüğümde yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Çünkü Yavuz'un size doğru yürümesi bir ağacın gölgesinin üzerinize düşmesine benzer; sizi sıkmaz, sizi sıkıştırmaz, sadece serinletir.
"Nasılsın Yavuz?" dedim. Sesim, soğuk havada küçük bir buhar bulutu olup dağıldı.
"İyiyim. Siz nasılsınız?"
Sesi de tıpkı kendisi gibiydi. Ne kendini duyurmak için yükselen ne de duyulmamaktan korkup titreyen bir ses. Sadece bir ses. Olduğu gibi.
"İşe mi geldin?" diye sordum. Cevap vermedi. Onun yerine ağır ve telaşsız bir hareketle montunun fermuarını açtı. İçindeki üniformayı gösterdi sonra gülümsedi. Bu jest, bütün bir "Evet, işe geldim, mesaim başlayacak, erken kalktım, trafik vardı..." cümleleri toplamından daha fazlasını anlattı. Bir insanın kendini kelimelerle ispat etmeye çalışmamasının ne demek olduğunu gösterdi. Sonra yine sustu.
Bu kadar.
Şimdi bir an durup şunu düşünelim: Bugünün insanı bu anı yaşasaydı ne yapardı? O sessizlikten bir hikâye çıkarırdı. O basit jesti bir içerik malzemesine dönüştürürdü. Ne kadar erken kalktığını anlatır, ne kadar yorulduğundan dem vurur, insanların kıymet bilmediğinden şikâyet ederdi. Biraz mağduriyet ekler, biraz kahramanlık serpiştirir, sonunda da sosyal medyada paylaşılacak kadar cilalı, parlak ve etkileyici bir cümleyle bağlardı. Çünkü modern insan yaşamaz, yaşadığını sunar. Varlığıyla değil, varlığının sunumuyla ilgilenir. Oysa Yavuz hiçbirini yapmadı. Çünkü hakiki olanın kendini ispat etmek gibi bir alışkanlığı, bir hastalığı, bir zorunluluğu yoktur. Altın "Ben altınım!" diye bağırmaz. Işığı vurunca parlar, o kadar.
Ben sigaramı içerken o birkaç dakika sonra başlayacak mesaisine rağmen hiçbir telaş göstermeden yanımda duruyordu. Ne saatine bakıyordu ne de ayaklarını sabırsızca yere vuruyordu. Ben konuşursam cevap veriyor, konuşmazsam sessizliğe bir heykel gibi eşlik ediyordu. Gitmesi gerektiğini biliyordu belki ama "Ben gideyim, geç kalıyorum." diyerek sohbeti yarıda bırakacak kadar kendini merkeze, dünyanın eksenine koymuyordu.
Ne garip...
İncelik çoğu zaman eğitimle, diplomayla, kurslarla edinilen bir şey değil. İnsanın kendi varlığına yüklediği ağırlıkla ilgili bir şey. Kendini ne kadar büyük, ne kadar vazgeçilmez, ne kadar merkezde görürsen başkasının cümlesini o kadar çabuk kesersin. Kendini ne kadar hafif taşırsan başkasının sessizliğinde o kadar rahat, o kadar huzurla beklersin. Yavuz, varlığını bir gürültü gibi etrafa saçmıyordu. Varlığını, bir ağacın toprağa tutunması gibi derinden ve sessizce yaşıyordu.
Sonra ben "Hadi, seni de tutmayayım. Müsaade isteyeyim." dedim.
"Tamam." dedi.
Ve döndü, yürüdü.
Arkasından bakarken aklıma tuhaf bir düşünce düştü. Modern dünyanın belki de en büyük, en trajikomik yanılgısı insanı keşfetmek yerine onu sınıflandırmaya çalışması. Önce etiketler üretiyoruz. Sonra o etiketleri açıklayan teoriler. Ardından o teorileri eleştiren yeni akımlar. Sonra o akımları aşan daha yeni akımlar... Raflar dolusu kitap, konferans salonları dolusu insan, saatler süren sempozyumlar, hayatı ıskalayan manifestolar... En sonunda bütün bu koşturmacanın, bu sınıflandırma çılgınlığının yorduğu ruhumuzu dinlendirmek için dönüp "sadelik", "minimalizm", "yavaş yaşam", "anda kalmak", "otantik benlik" diye yeni kavramlar icat ediyoruz. Onlara da etiketler yapıştırıyoruz. Onları da kitaplaştırıyoruz. Onları da pazarlıyoruz.
Oysa bütün bunların peşinden soluk soluğa koşarken fark etmediğimiz biri, sabahın serinliğinde sessizce bir hastane bahçesini süpürmeye devam ediyor. Biz hayatı tarif etmek için sözlükler büyütüyor, kavramlar doğuruyoruz. O ise hayatı yaşıyor. Biz bir şeyi tarif etmeye başladığımız an, onu çoktan kaybetmiş olduğumuzun farkında bile değiliz.
Trajik olan şu ki sadeliği kaybettikten sonra ona isim verdik. Doğallığı yitirdikten sonra onu kurslarda, atölyelerde, pahalı inzivalarda aramaya başladık. Merhameti unuttuktan sonra üzerine kocaman bütçeli seminerler düzenledik. Sessizliği kaybedince onu yeniden satın alabileceğimiz paketler oluşturduk. İnsan, en çok kaybettiği şeyin filozofu, pazarlamacısı, fenomeni oluyor. Sahip olduğu şeyi yaşar; kaybettiği şeyi ise tanımlar, paketler ve satar.
Belki de bu yüzden Yavuz gibi insanlar bize sıradan, görünmez, hatta biraz da küçümsenesi gelir. Çünkü gözümüz hakikate değil, parıltıya alışmıştır. Altını görmeyiz, yaldızı görürüz. Sessizliği değil, gürültüyü fark ederiz. Varlığı değil, vitrini alkışlarız. Bir insanın kim olduğuna değil, etiketinin ne kadar parlak olduğuna göre selam veririz.

Ebru Akyol — Alev
ETİKETLERİN GÖREMEDİĞİ İNSAN
İnsan, kendini tanıtmaktan çok kendini konumlandırmayı sever. Sanki var olmak yetmezmiş, yalnızca nefes alıp vermek bir kalp atışıyla dünyaya tutunmak eksikmiş gibi mutlaka bir yere yerleşmesi, bir çerçevenin içine girmesi, bir tanımın sınırlarına sığması gerekir. Düşüncenin uçsuz bucaksız tarlasında kendine küçük bir arsa edinir sonra o arsaya tabelasını diker. Ve artık oradan konuşur. Artık kendisi değil, tabelası konuşur.
"Felsefeciyim." "Psikoloğum." "Enerji uzmanıyım." "Yazarım." "Akademisyenim."
Bu cümleleri söylerken sesi biraz değişir insanın. Göğsü hafifçe yükselir, omuzları geriye gider. Çünkü o kelimeler yalnızca birer meslek tanımı değildir; onlar varoluşun o dipsiz, o karanlık, o dayanılmaz belirsizliğine karşı inşa edilmiş küçük sığınaklardır. İnsan "Ben şuyum," dediği an evrenin sonsuzluğunda bir nokta sabitlenir. Artık kimse ona "Kimsin?" diye soramaz. O çoktan cevabı yapıştırmıştır alnına. Ve bu cevap çoğu zaman kendisiyle yüzleşmekten kaçışın en zarif, en entelektüel, en kabul gören yoludur.
Sonra usulca biraz yaklaşmak istersin. Yaklaşmak... Ne büyük kelime. İnsanların çoğu yaklaşılmaktan değil, yakınlaşılmaktan korkar. Çünkü yakınlaşmak, maskelerin buğulanmasına sebep olur. Unvanına değil, insana yaklaşmak istersin. Tabelaya değil, tabelayı diken ele bakmak istersin. Ve belki biraz safça, belki biraz umutla belki de bütün bu sahteliğe karşı duyduğun derin bir yorgunlukla şöyle dersin:
"Kardeşim... bütün bunları bir kenara bırakalım. Annen seni çocukken nasıl çağırıyordu? Sana kızdığında değil, seni sevdiğinde... Akşam eve çağırırken sesi nasıl titrerdi? Sen ona 'anne' derken sesin nasıldı? İçinde hiçbir hesap yokken hiçbir unvan yokken daha dünya sana bir sıfat yüklemeden önceki o sesini o tertemiz, o işlenmemiş sesini duymak istiyorum."
İşte tam orada tuhaf bir sessizlik başlar.
Önce gözleri donar. Sonra dudaklarının kenarında halka açık konferanslarda takındığı o bilge tebessümden eser kalmaz. Bir anlık bir şaşkınlık, bir salise süren bir boşluk... Çünkü tabelayı indirmek, söküp bir kenara koymak kolay değildir. İnsan yıllarca cilaladığı, parlattığı, üzerine kitaplar yazdığı, makaleler yayımladığı o kimliğiyle konuşmaya öyle alışmıştır ki kendisiyle konuşmayı çoktan unutmuştur. O tabela artık etidir, kemiğidir; sökmeye kalkarsan kanar.
O yüzden çoğu zaman seni anlamaya çalışmaz. Anlamak bir çaba ister, bir cesaret ister. Önce seni yanlış anlar, bu daha kolaydır çünkü. "Ne demek istiyorsun, unvanımı mı küçümsüyorsun?" der. Sonra rahatsız olur çünkü sorduğun soru, onun yıllardır özenle ördüğü kimlik duvarında küçük, ince bir çatlak açmıştır. Ardından seni küçümser, "Sen de kim oluyorsun, hangi eğitimi aldın da bana varoluşu soruyorsun?" der. Çünkü bir insanı en kolay küçümseyenler, kendi büyüklüklerinden en çok şüphe edenlerdir. En sonunda da seni suçlar, "Sen haddini aştın, sen saygısızlık ettin." der. Ve böylece vicdanını rahatlatır, çatlağı alelacele sıvar, tabelasını biraz daha parlatır.
Çünkü sen onun fikrine değil, fikrini taşıyan iskeleye dokunmuşsundur. O iskeleyi çektiğin an bütün o görkemli fikir binasının aslında havada durduğunu, yer çekimine karşı sadece kibirle direndiğini görmüşsündür. Ve bu, affedilmez bir suçtur. Bir insanın kendi boşluğuyla yüzleşmesine sebep olmak, ona yapılabilecek en büyük kötülük sayılır bu çağda.
Oysa benim merak ettiğim hiçbir zaman "Ne iş yapıyorsun?" olmadı. O soruyu sormakla hiç ilgilenmedim. Ne iş yaptığın bana senin hakkında neredeyse hiçbir şey söylemez. Aynı işi yapan binlerce insanın birbirinden ne kadar farklı, ne kadar bambaşka ruhlar olduğunu bilirim.
Ben hep şunu merak ettim, belki de hayatımın en büyük sorusu budur: Sen, bütün unvanların elinden alındığında, bütün kartvizitlerin yırtıldığında, bütün diplomaların bir yangında kül olduğunda, geriye kalan o ses misin? O ilk ses, o çıplak ses, o annenin kulağına fısıldadığın, hiçbir makama, hiçbir mevkiye, hiçbir takdire ihtiyaç duymayan o saf ses?
Yavuz'u bu yüzden seviyorum. Ona bu soruyu sormaya gerek bile duymuyorum. Çünkü o sorunun cevabını zaten bütün varlığıyla veriyor.
O kendisini açıklamıyor. Açıklamak, bir şeyi başkasının anlayacağı dile tercüme etmektir; Yavuz'un ise tercümeye ihtiyacı yok. O kendisini temsil etmiyor; temsil, bir şeyin yokluğunda onun yerine geçen bir gölgedir, bir vekildir. Yavuz ise bizzat kendisidir. O kendisini pazarlamıyor çünkü pazarlamak, değeri içeride değil dışarıda, başkasının takdirinde aramaktır. O bir kimlik inşa etmeye, bir persona dikmeye, bir imaj yontmaya çalışmıyor. Sadece yaşıyor. Eline süpürgeyi alıp yaprakları topluyor. Yağmur yağdığında ıslanıyor, güneş açtığında gölgeye çekiliyor. Sorunca yalnızca cevap veriyor, ne bir fazlamne bir eksik. Sormayınca sessizce duruyor ve o sessizlik bütün o konferansların, bütün o unvanların, bütün o tabelaların yapamadığını yapıyor: Seni kendinle yüzleştiriyor.
Belki de hakiki kişilik, kendini anlatma ihtiyacının bittiği yerde başlıyordur. Belki de insan ancak anlatacak bir şeyi kalmadığında gerçekten var oluyordur. Çünkü anlatmak, hep bir eksiklik hissinden doğar. Tam olan anlatmaz, sadece vardır. Güneş doğarken "Ben ısıtıyorum, ben aydınlatıyorum." diye bağırmaz. Sadece doğar ve bütün karanlık kendiliğinden dağılır.
Çünkü Hak Teâlâ insanı yaratırken ona önce bir unvan vermedi. Önce bir isim bile vermedi. "Sen şu olacaksın, sen bu sıfatla anılacaksın, sen şu makama oturacaksın." demedi. Önce nefes verdi. Önce can verdi. Önce "ol" dedi. Ve insan oldu. Unvan sonradan geldi. İsim sonradan takıldı. Sıfatlar sonradan yapıştırıldı ruhun üzerine tıpkı bir geminin gövdesine yapışan midyeler gibi. Ve biz, o midyeleri kendimiz sandık.
Belki de bütün mesele budur. Dünya sana sürekli "Kendini kanıtla, kendini tanımla, kendine bir sıfat bul, bir etiket edin, bir konum kap yoksa yoksun yoksa hiçbir şeysin." diye sesleniyor. Bu ses, uyandığımız andan uyuduğumuz ana kadar, hatta rüyalarımızda bile susmuyor. Hep daha fazlası, hep daha görünürü, hep daha etiketlisi olmamızı istiyor.
Hak ise bambaşka bir yerden, o sesin gürültüsünü yarıp geçen bir fısıltıyla sesleniyor: "Sen, sıfatlarından önce de vardın. Sen, annen sana adını koymadan önce de vardın. Sen, dünya seni tanımlamadan önce de benim katımda tarif edilmiştin. Ve benim katımdaki tarifin, senin bütün etiketlerinden daha hakikidir."
Ve insan bunu unuttuğu gün, etiketlerini kimliğine dönüştürüyor. O günden sonra ne zaman biri o etiketlere dokunsa canı yanıyor. Oysa canının yandığını sandığı yer, etiketin altındaki yıllardır hava almamış, güneş görmemiş, unutulmuş o özdür. Asıl acıyan odur. Asıl görünmek isteyen, duyulmak isteyen odur. Ama biz, ona tercüman olmak yerine üzerine yeni etiketler yapıştırmaya devam ediyoruz.
Bir ses, seni eksik olduğuna inandırarak koşturur. Rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibi oradan oraya savurur. Diğer ses ise acele etmeden, en derindeki sessizlikte şöyle fısıldar: "Ben seni eksik yaratmadım. Seni özenle, sevgiyle, bir sanat eseri gibi şekillendirdim. Senin değerin, üzerindeki etiketlerde değil, bizzat senin özünde saklı."
Belki hakiki yoksulluk, cebimizin boşluğu ya da unvanımızın sıradanlığı değildir. Hakiki yoksulluk, kendimizi üzerimize yapıştırılan o ucuz, ısmarlama etiketlerden ibaret sanacak kadar kendi özümüzden, kendi fıtratımızdaki o paha biçilmez cevherden uzak düşmemizdir. Ve belki cennete, huzura, selamete en yakın insanlar isimlerinin önünde uzun ve tantanalı unvanlar taşıyanlar değil; bir hastane bahçesini on yıl boyunca aynı gülümsemeyle süpürüp kimsenin alkışına, takdirine, beğenisine ihtiyaç duymadan yoluna devam edebilenlerdir.
Çünkü bazı insanlar görünmek istemez. Onlar sadece görünürler. Sessizce, derinden, kendiliğinden... Tıpkı güneşin, her sabah ufukta yükselirken kendisini tanıtma, ispat etme etiketini gösterme ihtiyacı duymaması gibi. Sadece doğar. Ve karanlığı, hiçbir çaba göstermeden sırf var olduğu için dağıtır.
메타데이터
- post_id
- 33cdd67c3446
- slug
- bi̇r-hastane-bahçesi̇nde-i̇nsani-görmek-33cdd67c3446
- url
- https://medium.com/merhaba-sevgili-okur/bi%CC%87r-hastane-bah%C3%A7esi%CC%87nde-i%CC%87nsani-g%C3%B6rmek-33cdd67c3446
- canonical_url
- https://medium.com/merhaba-sevgili-okur/bi%CC%87r-hastane-bah%C3%A7esi%CC%87nde-i%CC%87nsani-g%C3%B6rmek-33cdd67c3446
- author_url
- https://medium.com/@bedelcelvet
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-09-14 00:47:41