← Back to list

Vicdan Minberi: Hakikatin Kozmik Odası

Önümüzdeki çarşamba, takvimler bir kez daha 15 Temmuz’u gösterecek…

Eem Hasan Talu · 2026-07-11 02:21 · 200 claps · 5.8 min read paywalled
#toplum #din-ve-i̇slam #adalet #liyakat
Open on Medium ↗

Vicdan Minberi: Hakikatin Kozmik Odası

Önümüzdeki çarşamba, takvimler bir kez daha 15 Temmuz’u gösterecek…

Eem Hasan Talu | SONAR & GROK

Eem Hasan Talu | SONAR & GROK

Cuma vakti… Hoca efendi minberden elindeki kâğıttan, FETÖ’nün ihanetini, yüce dini ve muazzez değerleri nasıl istismar ettiğini okuyor.

Kelimeler özenle adeta bir cerrah hassasiyetiyle seçilmiş: vatan, bayrak, şehadet, nifak, fesat… Hepsi semantik olarak yerli yerinde. Ne var ki, caminin uhrevi atmosferine karışan bu hamasi sözcükler, yakın tarihin taş duvarlarına çarptığında trajikomik bir yankıya dönüşüyor.

Öncelikle Medium’da ücretli üye değilseniz bu yazının tamamına ulaşamayacaksınız. **Yazının tamamı için buradan devam ediniz.**

Çünkü minberden okunan hutbe, toplumsal bir hafıza tazelemesinden ziyade, devasa bir çelişkinin, adeta muktedir aklın kendi suç ortaklığından kaçışın kurumsal bir manifestosu gibi çınlıyor.

Dini istismar edenleri lanetleyen bu satırlar, inancı bir iktidar kaldıracı, dini ise siyasete tahvil edilebilir bir sermaye olarak gören aklın kaleminden çıkıyor.

Ali Şeriati, Dine Karşı Din adlı eserinde tam da bu çelişkiyi anlatır:

Tarih boyunca statükoyu korumak isteyen muktedirler, kitleleri ezerken asla kendi zalim yüzleriyle sahneye çıkmadılar. Her zaman inancın, mukaddesatın ve resmi dinin maskesini taktılar. Çünkü zulmü meşrulaştırmanın ve itirazı susturmanın en garantili yolu, onu ilahi bir kılıfa sokmaktır.

İşte bu Cuma hutbesinde de, Suret-i haktan görünerek, hoca, cemaat, hizmet gibi medeniyetimize ait kavramları alçak ihtirasları için kullananlardan bahsediyor.

Peki, devleti içten içe kemiren o karanlık ihtiraslara yıllarca can suyu veren, o zehirli sarmaşığın devletin kolonlarına sarılmasına müsaade eden irade kimdi, kimindi?

Bu sorunun cevabını aradığımızda, hakikat bizi devletin en mahrem, en aşılmaz denilen kozmik odalarına götürüyor. O kapılar şifrelerle, liyakat ve feraset sahibi bir vizyonun müsaadesiyle ya da devlet aklıyla açılmamıştı.

Kozmik Oda, salt gizli evrakların tutulduğu mekanik bir arşiv değildi. Devletimizin bin yıllık hafızası, namusu ve dış müdahalelere karşı en dirençli bağışıklık sistemiydi.

Kurumsal aklı ve liyakati dışlamak, devleti sadece biat eden vasatların işgaline açmak, mediyokrasi (yeteneksizler iktidarı) bataklığına sürüklemek ve o bağışıklık sistemini çökertmekti. Çapı ve ufku sadece efendisine sadakatle sınırlı olanların elinde devletimiz, aklını yitirmiş bir aygıta dönüştü.

İşte devletimizin kurumlarını, aklı ve ehliyeti dışlayarak, sadece biat ve sadakat üzerinden şekillendiren ve alnı secdeye varanlar referansıyla kozmik odaları sonuna kadar açan bir siyasi iradenin gölgesi düşüyor bu hutbelerin okunduğu her minbere…

Oysa o minberlerin ve İslam’ın ahlaki hafızasında, bugünün iktidar gölgesine sığınmış, memurlaşmış suskunluğunun aksine, devasa bir itiraz ahlakı yatar.

Abbasi Halifesi Mansur’un, zulmünü meşrulaştırmak için başkadılık (devletin baş fetvacısı) teklif ettiği, ancak iktidarın oyuncağı olmayı reddettiği için zindanlarda kırbaçlanarak can vermeyi göze alan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin onuru yatar o minberlerde.

Bugün gücün karşısında el pençe divan durup, iktidarın faturasını ilahi merhamete kesenlerin okuduğu hutbeler; zindanda can veren Ebu Hanife’nin mirasına da, inancın haysiyetine de yapılmış en büyük suikasttır.

Minberden okunan siyasi bir hutbeye verilebilecek en güçlü cevap, o minberin asıl sahibi olan Kur’an’ın çiğnenen ayetlerini hatırlatmaktır.

Çünkü aynı minberlerden okunan Kur’an, devleti yönetme ve gücü kullanma pratiğini aidiyete veya alnı secdeye varanlara vermiyor.

Allah, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder (Nisa, 58)

ayetiyle evrensel liyakat temeline oturtuyorken liyakati rafa kaldırıp devletin kolonlarını kör bir sadakatle doldurmak, Kur’an’ın bu kesin emrine karşı işlenmiş en büyük anayasal ve ilahi ihanetlerden biri değil miydi?

Hakikat bu iken, Özledik, bitsin bu hasret diyerek okyanus ötesine salya sümük ağıtlar yakanların, bugün aynı minberden topluma feraset ve basiret dersi vermesi, tarihin gördüğü en dramatik ironilerden biridir.

Gerçek şu ki, ortada dini, ahlaki veya teolojik bir ayrışma hiçbir zaman olmadı. Unutmamak gerekir ki bugün minberlerden küresel emperyalizmin maşası diye lanet okunan karanlık yapının kıblesi ile, iktidar yürüyüşüne çıkmadan önce okyanus ötesine gidip siyasi icazet arayanların el pençe divan durduğu eşik aynıydı.

Aslında sahnelenen oyun, aynı üst aklın iplerini tuttuğu iki aktörden hangisiyle yola devam edileceğini belirlediği kanlı bir mizansenden ibaretti.

Guy Debord, Gösteri Toplumu’nda iktidar kavgalarının bu devasa illüzyonunu çok net özetler: Gösterinin sahnesinde birbirine ölümcül düşman gibi sunulanlar, aslında aynı yabancılaşma sisteminin, aynı küresel çarkın sadık ortaklarıdır.

Bu devasa illüzyon, aslında bu toprakların teolojik ve siyasi hafızasına hiç de yabancı değildir. Sahnelenen bu kanlı mizansen, İslam tarihinin en büyük siyasi tiyatrosunun, Sıffin’de iktidar hırsı uğruna mızrakların ucuna Kur’an sayfalarının takılarak aklın, ahlakın ve mutlak hakikatin siyasi bir hileye kurban edildiği o karanlık sapmanın modern bir tekerrürüdür.

O gün, kendi saltanatını tahkim etmek ve karşı tarafın itirazlarını susturmak için ilahi kelamı kanlı mızrakların ucunda bir dokunulmazlık zırhı olarak kullanan Emevi kurnazlığı, bugün aynı aklı minberlerde, cuma hutbelerinde ve devletin tepesinde yeniden üretmektedir.

Yüzyıllar geçmiş, aktörler, tarihler ve mızraklar değişmiş ama dini kanlı bir güç savaşının kamuflajı haline getirerek ahlaktan, akıldan ve doğruluktan sapan o kaba zihniyet hiç değişmemiştir.

15 Temmuz, bağımsızlık eksenli bir varoluş mücadelesinden ziyade, Ortadoğu’nun kanlı satranç tahtasında oyun kurucu küresel efendilere kimin taşeronluk edeceği, o ağır tahakküm çantasını kimin taşıyacağı ve yola kiminle devam edileceği üzerine kurgulanan bir düelloydu.

İktidar bloğu ile FETÖ denen yapı arasındaki çatlak, işte bu aynı efendiye yaranma yarışının, menfaat çatışmasının ve gücü tekelleştirme arzusunun, güç zehirlenmesinin bir sonucuydu.

Ve bu kanlı boşanma, Ne istediniz de vermedik? şeklindeki o tarihi itirafla, bir suç ortaklığının resmi vedası olarak devletin kayıtlarına geçti.

Bugün kürsülerden vatanı ele geçirmeye çalışan küresel emperyalizmin maşası olarak lanetlenen bu yapı, okyanus ötesinin bu millete kurduğu büyük bir tuzak idiyse, şu soruları en yüksek sesle sormak aklın ve vicdanın namus borcu değil midir?

Kürsülerde meydan okunan, ama yan yana gelindiği vakit dostum diye hitap edilen dönemin Amerikan başkanından (Trump), bu şahıs neden devletin tüm diplomatik ve stratejik ağırlığı masaya konularak istenmedi?

Hamasetin kürsüde, çıkarların masada olduğu bu diplomasi tiyatrosunda, devletin bağımsızlığına kastedildiği halde sürdürülen bu dost ilişkilerden, bu siyasi körlükten ve devleti çürüten bu liyakatsiz kadrolaşmadan zarar gören milletin hakkı ne olacak?

Devletin kılcal damarlarına kadar inen bu hesaplaşmada, adaletin kılıcı ne hikmetse hep aşağıya, gücü olmayanlara doğru keskinleşmedi mi?

Çocuğunun okul taksidini yatırmak için o malum bankanın kapısından içeri giren sıradan vatandaş, kurum amirinin baskısıyla sendikaya üye olan memur, çaresizlikten, yoksulluktan o yapının yurtlarındaki ranzalarda uyumak zorunda kalan gencecik öğrenciler bir gecede sivil ölüme terk edilirken, aynı bankanın açılışında kırmızı kurdeleleri sırıtarak ve coşkuyla kesenler, devletin en kupon arazilerini o yapıya parsel parsel peşkeş çekenler, kürsülerden hoca efendilerine olimpiyat methiyeleri dizen muktedirler ve kalemini iktidarın güç dengesine göre kiralayan sözde aydınlar/gazeteciler hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam etmediler mi?

Tabandaki yığınlar demir parmaklıklar ardında, KHK kuyruklarında devasa bedeller ödeyip, mahkeme salonlarında hayatlarının hesabını verirken, ihanet şebekesini devletin en kılcal damarlarına bizzat yerleştiren üst akıl, Kandırıldık, safmışız diyerek kendi kurdukları siyasi VIP çıkış kapılarından ellerini kollarını sallayarak geçmediler mi?

Askeri vesayeti bitiriyoruz çığlıklarıyla, o hainleri albay, general rütbesiyle ordunun en tepesine atayan siyasi irade hiçbir bedel ödemezken, emir komuta zincirinin en altındaki askeri öğrencilerin, erlerin ve teğmenlerin hayatlarının en güzel yılları çürütülmedi mi?

AKP iktidarının kendi elleriyle besleyip büyüttüğü, devleti liyakatle değil kör bir sadakatle doldurarak önünü sonuna kadar açtığı bu canavar, 15 Temmuz’dan önce de bu milletin üzerine kan kusmuyor muydu? İş adamlarını haraca bağlamamış mıydı?

AKP iktidarının kör dostluğu (!) sayesinde devlet imkanlarını kendi arzu ve emellerince sınırsızca kullanabilen bu yapı, etkisiz hale getirilecek kim varsa kumpas kurmadı mı?

Öyleyse adaletin güce göre esnediği, suçun sadece kaybedenlerin ve kimsesizlerin sırtına yüklendiği bu çarpık sistemde, kendi iktidar ilişkilerinin gölgesinde bu yapıyla temasa geçmiş tabandaki yığınlar büyük bedeller ödeyip hesap verirken, tüm bu yıkıma bizzat sebebiyet verenlerin ortada dolaşması, dahası devletin bekasından bahsetmesi, vicdanlara sığar mı?

Karl Jaspers, totaliter yıkımların ardından muktedirlerin başvurduğu kurnazlığa dikkat çekerken şöyle der:

Gücü elinde tutanlar, işledikleri devasa siyasi suçları, sanki ahlaki bir yanılgı ya da uhrevi bir kader’gibi sunarak kendilerine kitlesel bir masumiyet icat ederler.

İşte tam da Jaspers’in işaret ettiği gibi, siyasi ve hukuki sorumluluğun faturasını millete, affını ise Rabbim ve milletim bizi affetsin diyerek ilahi merhamete havale eden bu nobran kibir, kendi günahlarını hesap vermeden tek bir cümleyle aklarken, asıl din istismarının ta kendisini yapmıyor mu?

Kaldı ki İslam inancında Yüce Allah, her günahı affedebileceğini söylerken, kul hakkını (insanın insana ettiği zulmü) kendi af tekelinden çıkarıp bizzat mağdurun iradesine ve rızasına bırakmışken, kandırılan milleti, emeği peşkeş çekilen halkı, hayatları karartılan insanları yok sayıp doğrudan Allah ile af pazarlığına oturmak, adaleti baypas edip siyasi bir ranta çevirme hadsizliği değil midir?

Hutbenin sonunda okunan Hadis-i Şerif, aslında sadece 15 Temmuz’un faillerine değil, bugünün sessiz çoğunluğuna, hukuku eğip bükenlere ve gücü elinde tutmaya, FETÖ’yü himaye edenlerin dostu olmaya devam edenlere de bir ayna tutuyor:

…Dini dünyaya alet eden insan ne kötüdür!… Arzu ve isteklerinin kendisini saptırdığı insan ne kötüdür!…

Hakikat, minberlerden okunan resmi metinlerin satır aralarına sığmayacak kadar inatçı ve büyüktür.

Ve toplum olarak, bilhassa Müslüman olduğunu iddia eden kim varsa bize düşen yegane görev, gücü elinde tutan her yapının, dini kendi siyasi bekası ve dünyevi ikbali için nasıl bir kalkana dönüştürdüğünü, Allah’ın bir merhamet nişanesi olarak insana bahşettiği en büyük nimet olan aklı kullanarak, sorgulayan, soran ve boyun eğmez bir zihinle okuyabilmektir.

Çünkü Kur’an’ın sarsıcı uyarısı, tarihi bir tokat gibi hepimizin yüzüne inmektedir:

Allah, aklını kullanmayanların üzerine pislik (rezillik ve azap) yağdırır (Yunus, 100).

Evet Dostlar, asıl ihanet yaşanan onca yıkımdan, dökülen onca kandan hiçbir ders almadan, bu ilahi emre rağmen liyakati ve aklı yok sayıp, aynı hataları farklı kisveler altında yeni sadakat sözleşmeleriyle tekrar etmektir.


메타데이터
post_id
01145bd0ca48
slug
vicdan-minberi-hakikatin-kozmik-odası-01145bd0ca48
url
https://medium.com/@eemtalovic/vicdan-minberi-hakikatin-kozmik-odas%C4%B1-01145bd0ca48
canonical_url
https://medium.com/@eemtalovic/vicdan-minberi-hakikatin-kozmik-odas%C4%B1-01145bd0ca48
author_url
https://medium.com/@eemtalovic
status
ok
fetched_at
2026-07-15 00:06:11