← Back to list

Ankara Kapalı Spor Salonu: Bir Islık, Bir Kahkaha, Bir Hayal Kırıklığı

Sadece işim nedeniyle değil, sosyal yaşamımla da Ankaralı olmak istiyordum. Şehrin kalbi Kızılay’da atardı. Buluşmaların adresi çoğu zaman…

Haydar çetin · 2026-01-12 09:28 · 1 claps · 2.5 min read
#turgut-özal #cem-karaca #metin-akpınar #tiyatro #joan-baez
Open on Medium ↗

Ankara Kapalı Spor Salonu: Bir Islık, Bir Kahkaha, Bir Hayal Kırıklığı

Sadece işim nedeniyle değil, sosyal yaşamımla da Ankaralı olmak istiyordum. Şehrin kalbi Kızılay’da atardı. Buluşmaların adresi çoğu zaman Yeni Karamürsel mağazasının önüydü. Orada beklerken bir araya gelenlerin coşkuyla sarılmalarına, çığlıklarına tanıklık eder; Ankara’nın gençlik enerjisini en çıplak haliyle hissederdiniz.

Atatürk Bulvarı’ndan Sakarya Caddesi’ne girdiğinizde sol tarafta “Kemer”, karşı köşede “Hosta” vardı. Benim tercihim hep Kemer olurdu; sol tarafta olduğu için değil, dönerini kömürde yaptığı için. Tok olsam bile yarım ekmek arası döner ve ayran almadan oradan geçemezdim. Saman kâğıdına sarılmış dönerin yağının üzerinize damlaması bile önemsizdi; aldığınız tat her şeye değerdi.

Başkalarını bilmem ama ben, olanakları sanıldığından çok daha geniş bir şehirde yaşadığımı hissediyordum. Bunu değerlendirmek için elimden geleni yapıyordum. İstanbul değildi belki, ama Ankara kültür ve sanat faaliyetlerine katılma bakımından hiç de küçümsenmeyecek bir imkân sunuyordu. Sinemalar dört dönüyor, kitapçılar en çok uğradığım yerler oluyor, yazarların, gazetecilerin imza günlerine gidiyordum.

12 Eylül sonrasındaki demokrasi denemesinin etkisiyle özgürlük alanları yavaş yavaş genişlemeye başlamıştı. Özal, bu konuda pragmatik davranıyor; şaşırtıcı açılımlarıyla toplumu sürekli şaşırtıyordu. Almanya seyahati sırasında vatandaşlıktan çıkarılan Cem Karaca ile görüşmüş, ülkeye dönmesini istemişti. Bir yanda solun simge ismi Cem Karaca, diğer yanda onun ideolojik karşısında duran bir Başbakan vardı.

Cem Karaca gibi simgesel bir ismin Özal ile yakınlaşması soldan eleştiriler alsa da, binlerce izleyiciyle birlikte ben de Ankara Kapalı Spor Salonu’nda yerimi almıştım. Sahneye çıkan Cem Karaca’nın “Merhaba gençler ve her zaman genç kalanlar” sözüyle heyecan doruğa ulaştı. Başbakan ve eşinin salona teşrifiyle yükselen protesto sesleri ise salonu doldurmuş bir dönemin birikmiş öfkesinin yankısıydı.

Cem Karaca’nın dönüşü, Özal için liberalleşme hamlelerinin en büyük gösterisiydi. Ancak sol kesim, Karaca’nın dönüşünü Özal’la yakınlaşma üzerinden değil, “eve dönüş” ve “özlem” üzerinden okudu. O dönem şarkılarındaki sitemleri bile bir küskünlük ifadesi olarak görüp onu bağrına bastı; çünkü Karaca hâlâ “bizdendi”. Fakat bu kredi sonsuz değildi. Abant Platformu gibi organizasyonlarda yer alması ve Fethullah Gülen’e dair övgü dolu sözleri, sol kesimde “savrulma” olarak okundu ve o büyük efsanenin kredisi orada tükendi.

Sanatla olan ilişkim yalnız konserlerle sınırlı değildi. Devekuşu Kabare’nin diyaloglarını ezbere bilirim; kasetlerini onlarca, yüzlerce defa dinlemişimdir. Mayıs ayı gelince Ankara’ya gelişlerini iple çekerdim. Sahnede Metin Akpınar ve Zeki Alasya gibi devleri canlı izlemek benim için inanılmazın gerçekleşmesiydi. Onlar Türkiye’nin en karanlık dönemlerini kahkahayla ama bir o kadar acımasızca eleştiriyor; iktidarı, sokağı ve toplumsal yozlaşmayı gülerek analiz ediyorlardı.

Karla kaplı soğuk Ankara akşamlarında Opera Meydanı’ndaki Devlet Tiyatrosu’nda oyunlar izler; sanatla tanışıp yeni dünyalar keşfederdim. Büyük Tiyatro’nun kırmızı dev perdesi açıldığında hissettiğim o derin, nemli koku benim için bilinmeyen bir dünyanın kapısıydı. Meşhur Keloğlan Rüştü Asyalı, bu kez Keşanlı Ali olarak karşımdaydı. Ayten Gökçer “Yedi Kocalı Hürmüz”ü oynarken hava biraz ılımanlaşmış, yerdeki karlar erimeye başlamıştı. Kösele botlarım su almış, bedenim günlerce isyan etmişti; ama onun sahnedeki varlığı her şeye değmişti.

Toplum bu özgürlük ortamının tadını çıkarırken ben de yetişemediğim yere şapkamı atıyordum. Uluslararası üne sahip protest sanatçı Joan Baez’in Ankara’da konser vereceğini öğrendiğimde heyecanla o günü bekledim. Hipodrom Meydanı’na kurulan sahnenin dört bir yanını doldurduk. Çimlere sereserpe uzanan kalabalığın coşkusuyla sahneye çıkan sanatçıdan, Güney Afrika’da öldürülen Steve Biko için bestelenen şarkıyı dinlemek herkesin yaşayabileceği bir şans değildi.

“Bunlar beni Ankaralı mı yapıyordu bilemem ama kişiliğimde kalıcı izler bırakıyordu. Sanatın sadece gazetede okunan bir haber değil; yaşanan, nefes alan ve birinci elden deneyimlenen bir hakikat olduğunu kavrıyordum. Çocukluğumdan beri bir Cumhuriyet okuru olarak bu dünyalardan haberdardım ancak o dünyanın canlı şahidi olmak bende devrim etkisi yaratıyordu. Kasetlerden diyaloglarını ezberlediğim Metin-Zeki’yi kanlı canlı izlemek, zihnimdeki ‘objenin’ ete kemiğe bürünmesi ufkumu genişletiyor; gazete sütunlarında kalan Joan Baez’i karşımda görüp Steve Biko’nun acısını onun sesinden duymak içimdeki tüm zihinsel bariyerleri yıkıp atıyordu.”


메타데이터
post_id
016ca1bf9ca0
slug
ankara-19-mayıs-spor-salonu-bir-islık-bir-kahkaha-bir-hayal-kırıklığı-016ca1bf9ca0
url
https://medium.com/@haydarb37/ankara-19-may%C4%B1s-spor-salonu-bir-isl%C4%B1k-bir-kahkaha-bir-hayal-k%C4%B1r%C4%B1kl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-016ca1bf9ca0
canonical_url
https://medium.com/@haydarb37/ankara-19-may%C4%B1s-spor-salonu-bir-isl%C4%B1k-bir-kahkaha-bir-hayal-k%C4%B1r%C4%B1kl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-016ca1bf9ca0
author_url
https://medium.com/@haydarb37
status
ok
fetched_at
2026-08-18 14:19:15