← Back to list

Diapsiquir: “Sahneye çıkıp kafaya sıkmak mı? Bunu düşündük ama ne gereği vardı?”

François Vesin tarafından vice için hazırlanmış, S tarafındansa Türkçeye kazandırılmıştır.

SAS · 2026-04-09 15:56 · 0 claps · 15.2 min read
#röportaj #çeviri #türkçe #müzik
Open on Medium ↗

Diapsiquir: “Sahneye çıkıp kafaya sıkmak mı? Bunu düşündük ama ne gereği vardı?”

François Vesin tarafından vice için hazırlanmış, S tarafındansa Türkçeye kazandırılmıştır.

On beş yılı aşkın bir süredir Diapsiquir, her bir yayını cehenneme doğrudan bağlı bir boru hattı gibi sürekli olarak kin kusan, mutlak pisliğin elçisi unvanını gururla taşıdı. 2011'de çıkan A.N.T.I., içine dalmaya cüret eden herkesi karanlık ve öz-yıkım uçurumuna sürükleyen nihai bir arınma gibiydi. Hatta halk sağlığıyla ilgili bariz nedenlerden dolayı bu albümün sonuncusu olacağına uzun süre inanmıştım. Beş yıllık görece uykunun ardından, bugün Damien/Toxic ve Pascal/SxC’den oluşan ikili, Diapsiquir’in beşinci diski 180° ile kendi ölümlerini ve aynı zamanda dirilişlerini ilan ettiler. Etiket yalan söylemiyor: Burada söz konusu olan tam bir geri dönüş ve kefaret; en az Gucci Mane’in Everybody Looking albümündeki başkalaşımı kadar etkileyici bir değişim.

Derinlemesine bir tefsire girişmeden, kısaca 180°’nin bu derin mutasyonun izlerini taşıdığını söyleyelim: Eroinden zorlu kopuş, Baba Tanrı’ya dönüş, Benediktin keşişlerinin yanındaki konaklamalar ve bu değişim arayışına eşlik eden kaçınılmaz şüphe evreleri. Sonucu tarif etmek zor; bir arkadaşım geçenlerde bunun “Marcadet otoparkında Jean-Louis Costes ile Tinder randevusuna çıkmış bir Véronique Sanson”a benzediğini söylüyordu. Ne kadar indirgemeci olsa da daha iyi bir formül bulamadım. Çünkü 180°, kırk yıllık Fransız şansonunu ve sokak kalitesini nadir bir vahşet ve ustalıkla sentezliyor; “variét’ — 8.6 — eşofman” üçlüsünü güncelliyor. Damien ve Pascal ile kayıt stüdyosu işlevi gören ve etkileyici bir nadir kitap koleksiyonunu barındıran dokuz metrekarelik “18. bölgedeki mahzende” (Cave Du 18) 4 saat geçirdim.

Noisey: Bir split ve bir mixtape dışında 5 yıldır somut bir şey çıkarmadınız. Bu süre zarfında neler oldu?

Pascal: Görkemli bir albüm yapmak istedik. Ve bu diski, 180°’yi yaptık.

Damien: Bir sürü planımız vardı. Başta bu diski Lübnan’da kaydedecektik. Bir ara Kickback’te davulculuk yapan arkadaşım Riad’ın yanında. Demolar kaydettik ama sonunda olmadı. Sonra yine de uzaktan halledip halledemeyeceğimizi görmek, yeni kayıtlar yapmak için geldi.

P: Ve aynı zamanda hala Kickback’e sahip olduğumuzu unutmamak lazım.

D: Bu da haftada en az iki-üç kez görüşmek demekti. Ve sürekli erteleniyor, erteleniyor, erteleniyor… Ama beş yıl nedir ki? Bizim için hiçbir şey, hiçbir anlamı yok. Bu düşünceler, şu tür avam formatlara alışkın insanlar için geçerli: her yıl bir albüm, konserler, bir kariyer, bir klip, bir Hellfest. Zaten canlı performans bizim için bitti.

Ah öyle mi? Artık hiçbir şey yok mu? A.N.T.I.’den sonra işler yolunda gidiyor gibi görünüyordu oysa.

D: Ama evet kahretsin, çok yorucu… Neden? Kimin için? İki üç nakaratta detone şekilde şarkı söyleyecek sarhoş tiplerin önünde çalmak için mi? Üstelik bir konser ne gerektirir? Sana söyleyeyim: boktan soğuk bolonez makarna, koca kıçlar ve boktan büyük gülümsemelerle dolu, boktan insanlarla dolu boktan salonlarda geçen on iki saati gerektiren bir saattir o. Bizi kendi sıradanlığımıza geri gönderen çevremizdeki her şey. Ayrıca beni çileden çıkaran ve maalesef her zaman saldırganlığımı uyandırmakla biten tüm o boktan tartışmalar. Oysa bugün daha havalı, daha aydınlık bir şeye yöneliyoruz. Tamam, hala şeytandan, yılandan kalma birkaç refleksimiz var. Ama daha huzurlu bir şeye doğru gidiyoruz ve konserler maalesef bu yönde pek ilerlemiyor.

P: Ama sahneden bahsetmeden önce gruptan bahsetmek lazım. İki kişiyiz, çok minimalistiz, bu yüzden bir konserin ilginçliğini göremiyorum. Eğer mastürbasyon yapmak isteseydik, yapardık. Ama biz canlı performansı burada, mahzende kendimiz yapıyoruz, yaşıyoruz… Eğer çeşitlilik yaratmamıza, daha geniş olmamıza ve biraz daha kontrol etmemize izin verecek gerçek bir grup uyumumuz olsaydı…

D: Ama bir grup yok. Diapsiquir hemen hemen her zaman iki adam ve bir dört-kanallı kayıt cihazıydı. Pascal’dan önce başkası vardı ama hep böyleydi. O zamandan beri Arkhon Infaustus ve Kickback sayesinde stüdyo imkanlarımız oldu, başka lojistik araçlara eriştik ama bu hep tek başımıza yapmak istediğimiz bir proje olarak kaldı. Diapsiquir’i her zaman yalnız başına yapılan bir tür aşkın ritüel olarak düşündüm. Bu yüzden bunu sahneye aktarmak doğal olarak hemen hassas bir hal alıyor. Bir ara yaptık, A.N.T.I.’den sonra bir yıl boyunca tüm o parçaları çaldık. Ama dur, oraya bir duvar ördük. Bugün “Fais-le”yi tekrar çalmak mı? İmkansız.

P: Ve her zaman çatışmayla bitiyor. Bunu zaten daha önce Damien ile Kickback’te yapıyorduk. Ancak bir noktada artık orada olamıyorum, dinleyiciye “Beni bayıyorsunuz” demekten başka söyleyecek hiçbir şeyim kalmıyor. Sonunda bu oluyor, canım sıkılıyor ve sonuç olarak konserlere gitmiyorum. Evde oturup kitap okuyarak bir konserden daha ilginç sohbetler ediyorum. Belki de gerçeği kabul etmek lazım, biz buna göre yaratılmamışız.

D: Artık ilgi yok, başkalarıyla bağlantı yok. İstek yok.

P: Bu da var evet, birbirimizi kandırmayalım…

D: Sen hala konserlere gidiyor musun?

Giderek daha az. Çoğunluğu en iyi ihtimalle ortalama olacak konserlere kendimi adayacak cesaretim kalmadı…

D: İşte, her şey burada! Normalde bir konser mutlaka iyidir, mutlaka gerçektir ve kendini tamamen veren bir gruptur.

P: Normalde müzisyenlerin kan revan içinde bitirmesi lazım, yatırım gerektirir…

D: Bu işin asgarisidir, yoksa yapmazsın.

P: Tüm konserlerinin sonunda paramparça olan bir Jacques Brel kadar güçlü bir şey görmek istersin.

D: Ya da GG Allin tarzı. Eski moda bir referans bu ama kabul etmek gerekir ki bin tane kapı açtı. Uyuşturucu, dayak…

P: Bok, kan…

D: Sahneye asılması, o mikro-penisiyle. Bekle… Bir mikro-penis! Bu adam her şeyi yaptı, HER ŞEYİ! Bizden otuz yıl önce. Peki sen daha fazla ne getirmek istiyorsun? Sahneye çıkıp kendine bir kurşun mu sıkmak? Bunu düşündük ha, ama ne gereği vardı?

P: Sonrasında genelde hiçbir şey vermeyen gruplardan şikayet edebiliriz, bu doğru. Ama dinleyici de bana artık hiçbir şey vermiyor. Ne can sıkıntısı… Bilmiyorum, belki de yaşlı bir pisliğim . Ama şimdi metalde, ölüm metalinde (metal de mort), death metalde neler olup bittiğine bakıyorum, sözleri okuyorum ve kahretsin hiçbir şey olmuyor. Sadece tişört basmak için iyiler. Adamlar Young Thug ve bir PBO (Piste Bande Orchestre) önünde daha çok hareket ediyorlar. Kahretsin, adam geliyor, diskini koyuyor ve üzerine rap yapıyor, dinleyici çıldırıyor.

D: Ama bu bir bağlam meselesi. Rap henüz genç, hala hayat var. Rock bitti, tükenmiş. Artık tehlike yok, konserleri gerginleştiren, biraz sarhoş bir adamın heyecanlanıp bir iki yumruk savurmaya başladığını gördüğün, işlerin çığrından çıkabileceğini düşündüğün anlar yok. Yine de bu tarzlara bağlı kalıyoruz ama tam bir döngü sonundayız. Bu artık, kendilerini boktan konserlerin önünde rahatlatmaya giden, kendilerini rahatsız hisseden adamların küçük bir müziğinden başka bir şey değil. Kötü adamı oynuyorlar ama aslında tam tersiler. Zaten “hardos”lar (Fr. Metalciler için kullanılan bir tabir) kurbandır. Metreye bindiğimde ve bir metali gördüğümde kendime şöyle diyorum: “kurban/ezik”. Nokta. Önemli değil, böyle işte. Belki on yıl sonra inanılmaz bir yenilenme, çok öfkeli bir şey görürüz. Ya da görmeyiz. Çünkü şiddetten bahsediyoruz ama mistisizmden de bahsedelim, çünkü müzikte beni ilgilendiren yegane iki şey bunlar. Şiddet ve mistisizm; Virgin Prunes gibi bir grupta bulabileceğin şeyler. Bugün bunların hiçbiri yok, hiçbir şey olmuyor. Haklı olduğumuzu, artık iyi konser kalmadığını söylemiyorum. Chassol gibi şeyler görüyorsun, yıkılıyor. Ama bu, bunu yaşayan gerçek insanları gerektirir. Çünkü biz o koreografileri, adamın küçük zıplayışını yapacağı anı biliyoruz…

En başından beri, üzerinize çok fazla beklenti yansıtan black metal kökenli bir dinleyici kitlesinden muzdarip olduğunuzu hissediyorum. Ve aslında bir süredir orada olmadığınız için doğal olarak hayal kırıklığına uğruyorlar.

D: Evet ve kim olduğumuz ya da olmamız gerektiği konusunda bir sürü fikir üretiyorlar. Çünkü maalesef dinleyicimiz onlar. Bugün başka evrenlerden gelen birkaç adamımız olsa da, dinleyicimiz esasen oraya black metal aracılığıyla gelmiş adamlardan oluşuyor. Hep aynı söylemlerle… Şu an “bu yeni albüm, kahretsin yazık oldu…” ya da “Neden tekrar A.N.T.I.’yi yapmıyorsunuz?” türünden mesajlara boğulmuş durumdayım… Virus STN zamanında da aynıydı, A.N.T.I. çıktığında da… Sana anlatamam bile, korkunçtu. “Bu bok gibi!!! Virus’e geri dönün!!!” vesaire vesaire… Hep aynı nakarat.

Peki ya Kickback aracılığıyla oraya gelebilecek hardcore tayfası?

D: Hayır, onlar hiçbir zaman bizim dinleyicimiz olmadı. Ya da ben gruptayken son Kickback albümlerine takılan birkaç adam.

P: Zaten Damien gelmeden önce bile Kickback ile bu türdeki her şeyi yıkmak istiyorduk. Stephen ve ben orada büyümüştük ve her şeyin boktanlaştığını görüyorduk. Adaletsizdi ama bayrağı da indirmek istemiyorduk.

D: Bunu söylemek çok kolay. Her zaman boktandı. Hardcore veya black, bunlar alt türler olarak kalıyor. Ekstrem şekilde çalınan rock, daha fazlası değil.

P: Başlangıçta bu, amatörler tarafından amatörler için yapılan bir müzikti.

D: Hayır! Ergenler tarafından ergenler için yapılan…

P: Tüm tazelik oradan geliyordu. Sonrasında her şey kaçınılmaz olarak büyük makineler tarafından ele geçiriliyor. Biz öncüydük ama sonra işin yürümesi için insanları toplamak gerekti. Ve kendini bir sürü insanı toplarken buluyorsun ve sonunda her şey köy şenliğine benziyor… Yeraltında bile, başlangıçta olmayan kodlar buluyorsun. Zaten artık her yerde kodlar var. Bir konsere gidiyorsun, sigara içme hakkın yok… Bir sürü kuralın geçişini izledim. Ama artık umurumda değil, dışarı çıkmıyorum, sadece ölmüş insanların yaptığı müzikleri dinliyorum…

D: Açıkça söylüyorum, on üç yaşından elli yaşına kadar aynı tarzda, aynı türde takılıp kalan adamlara hayranım. Müthiş bir şey ama beni sıkıyor. Ve maalesef tüm bunların perde arkasını gördük. Mutlak bir hüzün. %99,9'u sahte. Biz de aptaldık, inandık…

A.N.T.I.’den beri çokça değinilen ve 180°’de hala çokça yer alan tüm bu küçük folklor…

D: Tam olarak bu. Folklor, tüm kutuları işaretlemektir. Doğal olarak black yaptığında senden Şeytan’dan bahsetmen beklenir… Ben de yaptım. Ama bir şekilde her şeyi hep birinci dereceden aldım. Belki aptalca ama böyle. Metinlerim Şeytan’la ilgiliyken ben Şeytan’dım, uyuşturucudan bahsettiğimde uyuşturucuya dibine kadar battığım içindi… Seks ve şiddet için de aynısı geçerli. Her zaman birinci derece, aptalca. Öte yandan etrafımda sadece ikinci derece kartını oynayan, bunu şakaya vuran adamlar gördüm. Onları hemen süpürüp atardım. Ama en kötüsü, inanan ya da inanmış gibi yapan ama günün sonunda tamamen konunun dışında olanlardı. Berbat… Kof adamlar…

P: Hiçbir şey olmayacakken kabadayılık taslamak için ceplerine biber gazı, bıçak veya cop koyan türden olanlar…

D: İsim vermedik! Nereye vardığını görüyorum! [Gülüşmeler]

Belli bir sahneyi bu reddedişiniz Diapsiquir’de her zaman bir itici güç oldu, değil mi?

D: Hayır tabii ki, aksine. 17 yaşındaydım, küçüktüm, inanıyordum. İlk demolarımla, — yine söylüyorum — birinci dereceden hayal ettiğim bir sahneye ait olmak istiyordum. Lords Of Chaos’daki Burzum bölümlerini okuyordum: adam öldürüyordu, ne tehlike ama! Harika! ŞEYTAN! Kendi ölçeğimizde hayvanlar kurban ediyor ve kiliseleri yakıyorduk. Yani sadece kapılarını, çünkü buralarda kiliselerimiz taştan yapılmış [Gülüşmeler]. Ama Arkhon Infaustus ile “sahneye” adım atar atmaz, Deicide gibi gruplarla turneye çıkmaya başlar başlamaz, o insanları çok çabuk çözdüm. Backstage’de bir antrikotun mükemmel pişme süresi üzerine tartışılıyor… Ne hanzo bir durum. O zamanlar adamların %1'i gerçekten inanıyordu ve ortalığı biraz titretiyordu. Ve bu zaten on beş yıl önceydi.

P: Hatta ILoveMakonnen’in bir röportajını okuyordum, o bile tüm bunlardan bıkmıştı. Çocuk daha gencecik, tüm bu sirki şimdiden bitirmiş…

D: Dekorun tüm arka yüzünü görünce L.S.D. ile bir dur demek istedik. Elektro yapmak. Tamam, şimdi bunu söylemek çok demode ama yine her şey bir bağlam meselesi. Uyuşturuculardan bahsetmek tamam ama gerçek uyuşturuculardan. Mysticum gibi ama rol yapmadan. VIRUS STN daha sokak olmayı amaçlıyordu. Ve sonra A.N.T.I.

P: A.N.T.I. ile daha radikal ama iyi düşünülmüş birliktelikler kurmak istedik. Kelime hazinelerini karıştırmak, rap beatleri ve black riffleri arasında bir kontrast yaratmak. Yani, Necro tarzı sadece hip-hop yönüne giden bir şey yapma amacıyla değil. Tam tersi. O zamanlar bir tane bile metalci yoktu ki sana bir rap parçası söyleyebilsin. Zaten Damien ile aramızdaki bağ, adamın Booba sevdiğini anladığımda kuruldu…

D: Bağlam! Lunatic’in en başında, black camiasında kimse bunu dinlemiyordu…

Metalheadler ve rapçiler arasındaki küçük savaşlar…

D: Ama bekle, hangi nedenlerle tetiklenen bir savaş? Korkuyla. Kurbanların savaşı. Çünkü metalciler Lunatic gibi adamlardan korkuyordu. [Titreyen bir ses taklidi yapar] “Sevmiyorum, şu Arap sesiyle…” Hayır, bunu hayal edebiliyor musun? “Arap sesiyle.” Üstelik adam siyah, tam isabet. Korkunç. Hepsi metroda tokat yemekten korktukları, ezilmekten korktukları içindi. Hep böyleydi. Black metal bir tehdit mi? Hayır, endişelenmeyin… Ama dediğimiz şeye geri dönersek, Pascal ve benim başka bağlarımız, başka bağlantı noktalarımız da vardı. Varoşlar, filmler, sanat, kitaplar… Kickback’te Stephen ile paylaştığımdan başka bir şey. Pascal başlangıçta hiç Şeytan işlerine bulaşmamıştı. Bu bize geceler boyu süren tartışmalara mal oldu. Zaten başlangıçta kolay değildi, müzikal kelime dağarcığı açısından birbirimizi bulamıyorduk.

Yasmine Weiss tarafından

Yasmine Weiss tarafından

Sahi Pascal, seni Diapsiquir’e katılmaya iten neydi? Orada ne arıyordun?

D: İyi soru. Evet?

P: Yetenek. Yeteneği olan insanları severim.

D: İkimiz de mutlak olanı severiz, kuralımız budur. Saf bir şey yapan insanları severiz.

P: Ve müzisyeniz, bazen yaptığımız şeyden keyif de alıyoruz.

D: Hayır hayır, biz müzisyen değiliz, biz hiçbir şeyiz. Bana gitardan mı bahsetmek istiyorsun? Hiçbir şey bilmem, sıfır. Bir adam bana Do majör 7'den mi bahsedecek? O da ne? Biz bu sekiz sandalye arasında kıçı açıkta kalan şeyi yarattık. Ham bir şey ama yine de biraz müzikal. Biraz edebi ama entelektüel değil. Pislik bir şey yapmaya çalışıp ama “punk à chien” (Fransızca’da, ekseriya punk alt kültürüne mensup, evsiz ve bir veya daha fazla köpeğiyle birlikte sokakta yaşayan, ötekileştirilmiş kişiler için kullanılan bir tabirdir) durumuna düşmeden. Gergin, sıcak. Tüm bunları yaparken her zaman ikinci dereceye düşmeyi reddederek. Burada eğlence yasak. Birlikte gülüyoruz, videolar izleyip eğlenebiliyoruz. Ama dikkat et, müzikal olarak ikinci derece yasak. Ve bazen bunun bizi gözetlediğini hissediyorum.

P: Thiéfaine (Hubert-Félix Thiéfaine) gibi. Sallantılı, seviyorum ama bazen gülünçlüğün sınırında. Ya da 70'lerin Fransız filmleri gibi.

D: Ama “Après”nin klibindeki gibi. Eskiden yaptıklarımızla hiç alakası yok. Dans ettiğimiz bölümdeki gibi sınırda dolaşabileceğimizi hissediyorum…**

Üstelik eşofmanla…

D: Gerçek. Stüdyoya geldik, üzerimizde eşofman vardı, yüksek sesli müzikte dans ediyoruz. Böyle işte. Gerçek! En başından beri Diaps gerçekliktir. İlk demolar Black Metale ilgili bir banliyölü hakkındaydı. Gerçek! Bugün ise tam bir geri dönüş. Sana yalan söylemeyeceğim, bize bak: biz hanzoyuz (fr. beauf: streotipik Fransız erkeği), bitti, bu çıplak gerçek. Mahzende kız yok, uyuşturucu yok. Sana dediğim gibi zaman zaman ufak bir neşe çizgisi yapabiliriz, hala yılanın reflekslerine sahibiz. Ama bu artık yaşam tarzımız değil, daha az çılgın, daha az saldırgan. Ama gerçek bu. Bugün Diaps bu, bizi nasıl görüyorsan öyleyiz.

P: Keyif aslında başka yerde. Ama yaptığımız şey, ben o işlerin içinde olmasam da, ancak biraz mistik anlardan filizlenebilir. Ancak biraz özel anlardan kaynaklanabilir. İnanmak lazım. Biz inanıyoruz. İnanıyorum, o yüzden yürüyor.**

Doğal olarak “Javel”den beri başlayan bu geri dönüş şaşırtıyor. Tanrı’ya, ama aynı zamanda bir tür ayıklığa dönmesinden şüphelenilecek son kişilerdiniz. Bu zamanla gerçekleşen bir değişim miydi yoksa bir aydınlanmadan mı bahsetmeliyiz?

D: Bir noktada, belki de korku yüzündendi. Ya her zaman söylediğimiz ve yaptığımız gibi işlerin sonuna kadar gidecektik. Ama bu neyi gerektirir? Ölümü. “Küçük taşaklılar” olarak biz bunu istemiyorduk… Biraz daha keyif sürmek istiyorduk… Bu yüzden dur. Başka bir şey, şunu anladım ki yanılıyordum ve ŞEYTAN, depresyona koyduğum isimdi. Bu korkunç. Pek çok insanın yaptığı hata bu. Kendine “Ben satanistim, ben nefretim” demek. Aslında hayır, sadece kötüsün/hastasın. Korkunç. İşte böyle, devam edip ölebilirdik ama daha söyleyecek şeylerimiz vardı, küçük narsistleriz ya. Bu arada Aziz-Benoît keşişlerinin yanında ruhani bir inzivaya çekildim. Ve orada, büyük bir tokat yedim.

Cave du 18

Cave du 18

İnziva, keşişler, dua etmek için sabah 5'te kalkmak, “Credo” veya “180°” gibi şarkılarda bahsettiğin kanayan dizler… Bunlarda çok Bloy-vari (Léon Bloy) bir retorik görmeden edemiyorum…

D: Güzeeeel! İşte, her şeyi anladın. Le Désespéré romanıyla çok bağlantılı. Léon Bloy ve Jean Genet: benim iki büyük tokatım. Yani görüyorsun, beş yıl belki de bu yeni ruhani besinle bağlantılıdır. Biz en temelde proleriz (prolos), biraz zayıf bir kültürle. Sana dürüst olayım, ilk kitabımı çok geç okudum. Yani Bloy evet, müzikle, rockla ilgili kaygılardan çok daha derin şeylere kıyasla kaçınılmaz bir konum alış doğuran devasa bir tokat.

P: Kişisel olarak daha çok Céline ama neyse. Ve Bloy okudun diye kurtulacak değilsin. Ama diyelim ki benim gibi hiçbir zaman satanist olmamış biri için Bloy, Tanrı’yı daha “erkeksi” (virile) kabul etmemde yardımcı oldu. O ve Coltrane. İkisi mistik bir kanıt oluşturuyor. Ben sadece kendi yapacağım şeylerde inançlıyım, örneğin kiliselere gitmem…

Kendinizi bugün Hristiyan tarafına geçmiş olarak mı tanımlıyorsunuz? Katoliklikte dua edildiği gibi bir Tanrı’ya inanıyor musunuz?

D: Kilise meseleleri umurumda olmasa da zaten ayine gidiyorum. Ama diyelim ki bunu daha çok mükemmel bir simetri olarak görüyorum. Nasıl ki cehenneminden kıkırdayan, boynuzlu ve tırpanlı bir şeytana inanmıyorduysam, bugün de işediğinde yağmur yağdıran uzun sakallı bir ihtiyara dua etmiyorum. Bunlar iki saf ve mistik enerji. Eskiden bu enerji siyah, mat ve kırmızıydı. Bugün ise beyaz, floresan ve parlak…

P: Ben dinden ziyade figürü önemsiyorum. Beni Marx veya Céline kadar etkileyen İsevi bir figür. Her şey mesaj ve onları iyi anlayıp anlamadığımla ilgili. Onu beynimde bir bulamaç haline getiriyorum, onunla doluyum. Nereye gittiğimi bilmeye çalışıyorum, yoksa her şeyi hemen şimdi durdurmak daha iyi. Bu hayatı daha iyi kılıyor, başka bir meydan okuma veriyor. Toplumdaki “ben, ben”i yeniden düşünmek.

D: Bugün bunu yapmanın punkvari bir heyecanı da var. Büyük A ile Aşk’a yönelmek (burada aslında “le mal avec un grand S” adlı şarkılarına göz kırpıyorlar). Bu bizim yeni punk arayışımız.

P: Bir tür meydan okuma var. Bizde bu, sadece “Ya beyaz bir kapak yapsaydık? Ya değişiklik olsun diye nazik şeyler söyleseydik?” demekle başladı. Daha son makside (EP) “teşekkür ederim” diyorduk. Bizim gibi adamlar için bu pek kolay değildi.

D: Çok zordu hatta. Bugün, ahlaki olarak Şeytan ile ilişkilendirebileceğimiz şey hedonizm ve bencilliktir — ben, ben, ben. Ama biz, ezeli punklar, ters köşe yapacağız. Bizim istediğimiz, aşktır.

Yine de “Vitriol et Lithium”da “bir grup pislik olarak kalacağız” dediğinizi duyduğumda, kefaret klişesine düşmeyi reddettiğiniz, bu kökensel şiddete bağlı kaldığınız izlenimine kapılıyorum.

D: Yine de, Işığa dönen eski bir uyuşturucu bağımlısı klişesi olduğumu da söylüyorum. Aslında bu şarkı var, zehrin kalıntılarından kaynaklanan nadir şarkılardan biri. Ve yine de her şeyi inkar etmek, her şeyi bırakmak istiyoruz…

P: Diğer tarafa geçtik diye her şey bir anda güllük gülistanlık olacak değil. Biz de aptal değiliz. Sonrasında, biz bu “bir grup pislik”ten bahsettiğimizde, Renaud’nun “ben tek başıma bir gençlik grubuyum” demesine istemsiz bir atıf görmek gerekebilir.

D: Diyelim ki bu yeni nezaketi zayıflıkla karıştırmamak lazım. Artık aşk desek de, gelip ayakkabıma basarsan seni benzetirim.

P: Onu affederek benzetirsin, onun iyiliği için.

D: Her zaman, ama seni ancak sonrasında affederim. Sana açıklarım. Büyük babacan tokat yani. Yine de eskiden söyleyebileceğimiz şeylerin büyük bir kısmını inkar ediyoruz. Tarzımızı inkar etmiyoruz, zaten bu imkansız, bu yine biziz. Şimdi Starmania yapıyormuşuz gibi gelse de, bu yine de bizim sesimiz, bizim akışımız, bizim seslerimiz ve kelimelerimiz. Ama inkar ettiğimiz her şey; metalciler’in, hardcore’un, rap’in dekoru, folkloru. Onlarca yıldır EZBERE bildiğimiz şeyler. Ki bunlar sadece soytarılık.

Peki, bir zamanlar sancaktarlığını yaptığın her şeyi, Pisliği, şeytanı inkar ettiğinde, geriye ne kalıyor?

D: Tam tersi uç. Bugün ayine gidiyorum ve dua ediyorum. Bu bir bakıma tehlikeli çünkü her ne kadar tüm bunları yaranmak için yapmasak da, satılamaz olanı satmak zordur. Yani evet ayine gidiyorum, hayatımda ilk kez sadığım. Artık sağda solda sikişmiyorum, artık travestileri görmeye gitmiyorum, artık sikişmek için Tayland’a gitmiyorum. Satıcı bir durum değil biliyorum, ama yine bu çıplak gerçek. Bugün terazi sakin. Yaşadığımı sandığım her şey, mutlak siyah olduğunu sandığım her şey gitti. Uyuşturucu, seks, bencillik bitti. Mutsuzluk da bitti. Tüm bunlar beyazda, mutlulukta ve Işıkta dengeleniyor. Katılım ise aynı kalıyor. Aynı şekilde ritüelleştirilmiş durumda: bir dizi yere koymak. Ezilmek, her ne olursa olsun o gücü kabul etmek ve onu kusmak. Aynı şekilde dua ediyorum, sadece başka bir kutba dönüyorum. Ölüm yerine yaşam. Kimyasal yerine…

P: … organik mi (bio)? [Gülüşmeler]

D: Hayır! Güzel bir cümle kurmak istedim ama başaramadım. [Gülüşmeler]

P: Her zaman freestyle yapılamıyor…

D: Ah, orada iyi değildim. Ama olayı anlıyorsun. Aynı şey, aynı hareket: diz çökmek! Diz çökmek şart! Narsist ve küstah olarak bir şeye dua edemezsin ya da alamazsın. Öyle bir şey yok. Gençken de şeytanın önünde diz çökmüştüm. Bin yıllık ve her türlü zamansallığın ötesindeki bir şeyi sorgulayamazsın. Ezilmek, bu çok önemli.

Michel Berger sampleladığınızda veya “Banlieusard”ın ultra Véronique Sanson klavyesinde Fransız varietesine derin bir bağlılık hissediliyor… Bunun, kötü beğeni olarak kabul edilebilecek bir şeyi sahiplenme arzusu gibi, tepkisel bir yaklaşımın parçası mı olduğunu merak ediyordum. Yoksa nostaljik bir yaklaşım olarak mı görülmeli?

D: Güzeeeel… Onu kardeşim çalıyor. E evet. Véronique Sanson hayranıyım, hem de çok. Bir yandan bir tarafı hard rock dinleyen bir baba, diğer yandan Starmania tutkunu bir anne ile büyüdüm… Ve o zamandan beri bunu dinlemeyi bırakmadım. Yani ne bir reddediş ne de “ah büyükbabamla tatilleri hatırlatıyor” modunda bir nostalji var. Hiç alakası yok.

P: A.N.T.I.’nin kapağı çocukla birlikte zaten Michel Jonasz’a bir saygı duruşuydu… Ama kim “Mon vieux”yü sevmemiştir? “Avec le temps”ı? Brel’i? Renaud ve “Mistral Gagnant”ı?

D: Ama bu sadece biz ikimiziz. Bizim yaşlarımızda bundan nefret eden bir sürü insan var. Biraz küçümsemek için “variétoche”tan (piyasa müziği) bahsedecek olanlar… “Fransızvari piyasa müziği”… Ama evet Jonasz, Sanson, Berger, Sheller seviyoruz. Hem de nasıl. En vahimi de bunu biz yapmışız gibi hissetmemiz. Bizim bozuk kafalarımızda Sanson ile bizim aynı şey olduğumuz hissi var. Aynı tiyatrallik var.

P: Tiyatrolaştırılmış sirk, Diaps’ta bu var evet… Yoksa şöyle bir grup olurduk…

D: Mr. Bungle gibi! Maalesef. Zaten bizi hep Mr. Bungle ile kıyaslıyorlar. Ya da Stupeflip ile…

P: Ki bu çok garip çünkü ben kişisel olarak bu grupların hiçbirini hiç sevmedim.

D: Ben Stupeflip’i başlangıçta biraz sevdim çünkü “komik” buluyordum. Bir şaka. İşte bu. Ama insanlar bizim hakkımızda ne diyor? Bir şarkı içinde birkaç kez riff değiştirme talihsizliğine sahip olduğumuz için “oh ama bu tamamen çılgınca, bu adamlar Fransız Mr. Bungle’ı” diyorlar. Devasa bir kültür eksikliği. Oysa biz Michel Jonasz yapmak istiyoruz.

P: Ama burada eski Fransız şansonundan, eski varieteden bahsediyoruz. Peki yenisi ne?

D: Vincent Delerm! Ben Vincent Delerm severim.

P: Hayır hayır, yenisi rap. Ben onu variete gibi dinliyorum.

D: Cidden mi? Black M falan mı?

P: Hayır o korkunç. Black M rap için neyse, Licence IV de variete için odur. Ama bekle, “Mistral Gagnant” ile “92i Veyron” arasındaki fark nedir? Hiçbir fark yok! Bunlar işleyen melodiler. Bu tür şeylerle Renaud dinliyormuşum gibi hissediyorum, güzel bu.

D: Evet ama burada Booba’dan bahsediyoruz. Tek isim. Ya da belki Damso, zorlarsak. En iyi ikisi. [Mırıldanmaya başlar] “Nouveau riche, ma Lamborghini a pris quelques dos-d’âne”. Güzel bu!

Bunu bitirmek için, son split’inizin aslında Fauve ile olması gerektiğine dair ısrarlı bir söylenti vardı. Bu nereden çıkıyor?

D: Ooh la-la! Harika.

P: Hayır, Alkpote ileydi [Gülüşmeler].

D: İnsanlar ne komik, ne çılgın, ne gevşek. Size hemen söyleyeyim, sırılsıklam gevşekler. Tamamen dürüst olmak gerekirse: Fauve, neden olmasın. Aptalca AMA tamamen de saçma değil çünkü aslında en başta sevmiştim. Ama Fauve olduğu için aptalca kalıyor.

Pek çok metalcinin bu tuzağa düştüğünü ve başlangıçta buna oldukça iyi uyum sağladığını gördüm.

D: Haha! Ama kahretsin, bu ne demek? İçten içe hepimizin potansiyel birer küçük depresif olduğu demek. Fauve çocukları kendi dandik sorunlarını abartarak oynuyorlar, her yer pazarlama kokuyor ama belli bir yetenek olduğunu kabul etmek lazım. Onlarla bu split’i yapardım. Sana gerçeği söyleyeyim, Fauve ile bir şeyi Peste Noire ile yapmaya yüz kat tercih ederdim. İnsanlar hep bu grupla bizim aramızda bir bağ kurdular ama dürüst olmak gerekirse hiç dinlemedim. Sadece Facebook’ta bir split için mesaj paylaştığımda, herif bana yazdı ve çok motive görünüyordu. Ve zaten deli gibi çalıştı. Ama sevmiyorum, black metale artık katlanamıyorum. Cadı sesi ve yüz buruşturma, bunlar artık yasak.

P: Tanımıyorum, dinlemiyorum…

Tanrı ve variete hakkında tüm bu anlattıklarımızdan sonra, metal hayran kitlenizin bir kısmının artık yakanızı bırakması gerekir…

D: Kahretsin, umarım ama onlardan kurtulmayı başaramıyoruz. Çok tuhaf. Olmuyor. Sürekli çivili bileklik takan adamlardan mailler alıyorum.

P: Ama bu tür adamlar video oyunları da oynuyordur, o zaman neden PNL dinlemesinler? Metalcinin kendini böyle kısıtlanmış hissetmemesi lazım.

D: Evet ama işte kısıtlanmış o zavallı. Bazen yaptığımız şeyi sevmek için kendini zorladığına eminim. Yazık…

DIAPSIQUIR EST MORT CE SOIR! DIAPSIQUIR EST MORT, VIVE DIAPSIQUIR!


메타데이터
post_id
01bb2cd6d47b
slug
diapsiquir-sahneye-çıkıp-kafaya-sıkmak-mı-bunu-düşündük-ama-ne-gereği-vardı-01bb2cd6d47b
url
https://medium.com/@sonaltesseserenissime/diapsiquir-sahneye-%C3%A7%C4%B1k%C4%B1p-kafaya-s%C4%B1kmak-m%C4%B1-bunu-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnd%C3%BCk-ama-ne-gere%C4%9Fi-vard%C4%B1-01bb2cd6d47b
canonical_url
https://medium.com/@sonaltesseserenissime/diapsiquir-sahneye-%C3%A7%C4%B1k%C4%B1p-kafaya-s%C4%B1kmak-m%C4%B1-bunu-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnd%C3%BCk-ama-ne-gere%C4%9Fi-vard%C4%B1-01bb2cd6d47b
author_url
https://medium.com/@sonaltesseserenissime
status
ok
fetched_at
2026-08-20 10:53:30