Eşitlik ve Özgürlük Üzerine
Eğitim kurumlarında, toplumda ve genel olarak devlet aygıtının kurumları ve bu aygıtın sınırları içerisinde kalan yurttaşların alanında…
Eşitlik ve Özgürlük Üzerine
Eğitim kurumlarında, toplumda ve genel olarak devlet aygıtının kurumları ve bu aygıtın sınırları içerisinde kalan yurttaşların alanında eşitlik ve özgürlük kavramları sıklıkla kullanılmakta ve bu kavramların ne kadar önemli ve değerli olduğu anlatılmakta; ister çevre yoluyla isterse de eğitim kurumları yoluyla bu kavramların ve ilişkili benzer kavramların içselleştirilmesine yönelik bir çaba harcanmaktadır. İnsanlara kavramlara yönelik doğru bir algı verilmeye çalışılsa da ilkokul düzeyinden üniversite düzeyindeki kurumlara kadarki kademelerde bile öğrenci ve eğitimcilerin bunu ne kadar doğru algıladıkları ve kavramın diğer kavramlarla ilişkisini bilip bilmedikleri oldukça tartışmalıdır. Bu kavramların doğru bir şekilde aktarılıp kullanılmasını sağlamak sadece teorik tartışmaları güçlendirmek amacıyla değil; toplumsal, sosyal düzeyde ve gündelik yaşamda bireylerin gerçekten bilinçli olmalarını sağlamak, kendilerinin ve diğerlerinin haklarını bilmek, kullanmak açısından da önemlidir.
Özellikle günümüz Türkiye’sinde insan haklarına, doğal haklara, demokratik ve bireysel haklara yönelik tam anlamıyla bir bilinç geliştirilememiş olması ve bireysel ve yasal hakların kullanımına dair bir talebin olmaması; toplumun, Türkiye’nin ve diğer devletlerin vatandaşlarının bilinçlendirilmesine yönelik bir çalışmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Burada eşitlik ve özgürlük kavramlarının yurttaşlık hakları, bireysel ve doğal haklarla ne kadar iç içe olduğu, tüm bunların sorumluluk bilinciyle ne kadar ilgili ve ilişkili kavramlar olduğu da vurgulanmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla eşitlik ve özgürlükle birlikte sorumluluk ve hakların da ortaya çıktığını anlamak, birey ve bir yurttaş olabilmenin çok büyük gerekliliklerindendir. Bu nedenle bu makalenin temel amaçlarından biri; insanlara anlamları farklılaşabilen ve farklı yazarlarda farklı biçimde tanımlanan bu kavramların ne olduğunu göstermek, kavramların ilişkili diğer terimlerle ilişkisini anlatmak ve sonuçta birey ve yurttaş olmaya giden yolda insanların zihinlerinde bir parıltı çaktırmaktır.
Bir eğitimci olarak öğrencilere birey olmanın ne olduğunu anlatmanın, bir siyasal toplumun parçası olduğunu öğretmenin ve yurttaşlık haklarının ne olup nasıl kullanılabileceğine, hakların sınırlandırılması durumunda ne yapıp edilebileceğine veya ne yapılması gerektiğine (net bir yönerge olmasa da) hatta bir şey yapılması gerektiğine yönelik bir bilinçlendirmenin çok önemli olduğunu ve bunun çok değerli bir iş olduğu kanaatindeyim. Dolayısıyla bu noktada öğretmen, akademisyen ve ailelere büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bu üç büyük etken, çocukların ve öğrencilerin ne tarz zihinsel yapılar geliştireceğine yön veren “devrimsel” parametrelerdir.
Eşitlik
Eşitliği kısaca, bireylerin ilgili bir düzlemde (belki ekonomik, sosyal veya etnik kökenden) bağımsız bir şekilde var olabilmesi olarak tanımlayabiliriz. Eşitlik kavramının en çok konuşulup tartışıldığı iki alan siyasi ve iktisadi düzlemde yürütülür. Eşitliğin direkt kavramsallaştırılması, belirli bir düzlemde baktığımızda eksikliğe yol açabilir. Metin içerisinde kısa bir ifade verdiysek de okuyacağınız üzere belirli bir düzlem üzerinde örneklendirme yaparak eşitliği anlatmak, kafamızda daha somut ve sınırları çizilebilir bir anlayış sağlamaktadır.
O zaman ilk düzlemde eşitliğe yer verelim: Devlet aygıtının ve onun organları çevresinde bireylerin etnik köken, beden rengi veya sosyal statüsünden, ekonomik sınıfından bağımsız olarak değerlendirilmesi, insana sadece insan olduğu için değer ve haklar verilmesi, bu yönde, bu kamusal alanda bireylerin tek tip yurttaşlaştırılması, sonuçta bireylerin eşitlenmesi söz konusudur; bu siyasal eşitliktir. Siyasal eşitliğin sağlanması devlet aygıtının kuruluş ve varoluş nedenlerinden biridir. Bu noktada devlet aygıtının ne olduğu ve nasıl oluştuğuna, neden var olduğuna ayrıyeten değinmek bu kavramları içselleştirmek ve öğrenmek için önemli bir adım olduğundan açıklanacaktır.
Devlet kurumunun (en azından modern devletin) varlığını sürdürebilmesi için kendisini meşrulaştırması gerekir. “Toplumsal sözleşme (social contract)” kuramları etrafında devletin temel varlık nedenlerinden birisi ve belki de en önemlisi; sınırlarındaki yurttaşların güvenliğini sağlamak, yaşam hakkını korumak olarak sunulur. Bu kavramlar ideal bir şey sunsalar da bize devletin varlık amacını ve neden olması gerektiğini gösterirler. Bu bize devletin “kutsal” bir amaç olmaktan ziyade içinde yaşayan insanların huzurlu, güvenli ve kendilerini ekonomik, sosyal ve siyasal olarak geliştirebilmek amacıyla kullandıkları kolektif yapısal aygıtlardan biri olduğu bilincini vermektedir. Bu noktadan devletin salt bir kutsal amaç olmadığı, devletin her durumda yaşaması gerekmediği; onun toplumun, bireylerin yaşamını sürdürebilmeleri için kullanmaları ve araçsallaştırmaları gerektiği anlaşılmalıdır.
Özellikle günümüz Türk toplumunda daha alt ekonomik sınıfa dahil, yeterli eğitime ulaşamamış kesimlerde devletin tam olarak neden var olduğuna dair siyasal bilinç geliştirilemediği için devlet aygıtı; kutsal bir varlık, belki de her zaman var olduğu düşünülen bir yapı olarak görülür. Onun mutlak egemenliği olmadan bir toplum hayal edilemeyeceğini varsayan insanların sayısı azımsanamaz miktardadır. Hatta bu durum daha da ileri giderek zamanla üniversite gibi yüksek öğrenim görülen yerlere eğitimin tabansallaşmasıyla alt sınıflardan gelen insanların girmesi ve birer eğitimci olmalarıyla ilgili kurumlarda da zihinsel bir tabanlaşma meydana getirmiştir. Bu durum; devletin, siyasetin nasıl var olduğuna, neden var olduğuna, toplumun ve onun hak ve sorumluluklarının, bireyle ilişkisinin ne düzlemde gerçekleştiğine dair bilinç kazandırılması gereken öğrencilerin; bunların ne olduğunu tam olarak anlayamamış, belirli bir ideolojiye bağlanmış, indoktrinasyona maruz kalmış eğitimcilerden ders alması gibi çelişkili bir sonuca varmıştır.
Sonuçta devlet ve kurumları, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulmuş, organik olmayan kolektif bir yapıdır. Devleti içinde yaşayan bireyler ve gruplar oluşturmuştur. Dolayısıyla en azından idealde siyasal olarak eşitlik gereklidir. Çünkü tüm bireyler devletin oluşması için “imzalanan” sözleşmede birer taraftır, devletin birer ortağıdır. Devletin oluşabilmesi için her birey belirli haklarından vazgeçerek yine belirli güvenceler için bu hakları devlete, siyasal bir yapıya teslim etmiştir. Güvenceye ulaşmak için sadece belirli grup ve bireylerin yalnızca kendi haklarından vazgeçmesi; diğer gruplar ve bireylerin siyasal yapı içinde “anlamsız” bir otorite kazanmasına ve devleti kendi çıkar ve ilişkileri için araçsallaştırmasına, kendi çıkarlarını ve ilişkilerini korumak ve beslemek için diğer grupları baskı altına almasına yol açar. Bu durum halihazırda günümüzde bile ekonomik ve sosyal ilişkiler yoluyla yaşanmaktadır. Bunun nasıl yaşandığı başka bir metinde dile getirilecektir ancak bu durumun engellenmesi için bireyler, yurttaşlar ve gruplar kendi hak ve sorumluluklarının bilincine varmalıdır.
Karl Marx’ın ve sosyalist akımın sınıfsal/ekonomik eşitlik amacıyla sürdürdüğü sol hareketin, bu istemsiz durumu engellemek için yürüttükleri söylenebilir. Bu noktada Marx’ın işçi sınıfına seslenerek sınıfsal bilince varmaları gerektiği vurgusunu, devletin sınırlarına dahil olan tüm yurttaşlara genişleterek siyasal bilincin geliştirilmesinin önemini vurguluyoruz. Diğer yandan eşitlik kavramını siyasal eşitlik ile sınırlandırmak, eşitlik anlayışına dar bir pencereden bakmak anlamına gelir. Dolayısıyla siyasal düzlemden çıkarak başka alanlarda eşitlik anlayışını da irdelememiz gerekiyor. Siyasal eşitlik, devletin kurulmasında her bireyin varlığından ötürü gerekli olarak sunulmuştur ancak devamında eşitlik kavramı daha objektif olarak ele alınacaktır.
Ekonomik olarak eşitlik söz konusu olduğunda aklımıza gelen ilk ideoloji sol olarak bildiğimiz sosyalizmdir. Bu çerçevede en çok bilinen Karl Marx da akla gelecektir. Marx, Friedrich Engels ile Komünist Manifesto adlı bir kitap yayınlayarak işçi sınıfının haklarını savunmuş ve onların içinde bulundukları sömürü durumunu açıklamaya çalışmıştır; bu tam olarak işçi sınıfının eyleme çağrılmasıyla anlatılmaya çalışılmıştır: “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” Marx ayrıca Das Kapital adlı eseriyle kapitalizmi eleştirerek bunun sürdürülemeyecek bir sistem olduğunu anlatmaya da çalışmıştır. Ona göre kapitalizm; kendi iç çelişkileri nedeniyle yıkılmak zorunda olan, yıkılacak bir sistemdir. Çünkü bu sistemde sömürü ilişkileri baskındır ve bu sömürü ilişkisinde işçi sınıfı ezilen bir sınıftır. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan bir sınıfın sürekli sömürülmesi; kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden ayrı olarak insanların bu duruma rıza göstermeyeceklerinden ötürü sistemin işlerliğini yitireceğini kanıtlamaktadır.
Marx’a göre feodalizmde aristokrasinin bulunduğu koltuğu yeni paradigmada burjuva sınıfı kapmıştır. Bu sınıf işçinin emeğini sömürmekte, artı değeri (yani kendine yetecek kadar ücret dışında çalışılan saatlerin ücretini) kendi cebine atmaktadır. İşçi, makinenin çarklarından birine dönüşerek kendine ve işine, emeğine yabancılaştığı gibi patron ile işçi arasında da bir yabancılaşma yaşanmaktadır. Marx ayrıca devlet aygıtının burjuva tarafından araçsallaştırıldığını da vurgular. Hatta demokrasi olarak söylemimize gelen kavram liberal-burjuva demokrasisidir ve ancak aynı sınıfın çıkarlarını sürdürmek için kullandığı ideolojik aygıtlardan biridir. Burjuva devleti kendi çıkarlarını sürdürmek maksadıyla kullanmaktadır ve devlet; işçi sınıfını bastırmak ve onun bilinçlenip örgütlenerek sistemi yıkmasını engellemek için kullanılmaktadır, kısacası işçi sınıfını kontrol etmek için araçsallaştırılmış durumdadır. Marx bu noktada siyasal eşitlikten söz ederken değindiğimiz belirli grupların “anlamsız” güçlenmesi durumunun gerçekleştiğini iddia etmekte ve bunu eleştirmektedir.
Eşitlik için “omurga” sayılabilecek bu iki düzlemi incelesek de konuyu hafif derinleştirmek ve kavramı biraz daha günlük ve sosyal düzeyde görebilmek amacıyla bir başka eşitlik düzlemi üzerine eğilelim.
Sosyal Eşitlik
Hayal edelim: Bir toplumdaki her bireyin banka cüzdanında eşit miktarda para olsa ve herkese eşit oy hakkı verilse, yine de kültürel hiyerarşiler, mesleki algılar ve statüler varken caddede insanların birbirine bakışı değişir miydi? Bu hiyerarşi, algı ve statü temelli kimlikler oldukça gerçek bir eşitlik söz konusu olabilir mi?
Statü, kültür ve tanınma eşitliği olarak da ifade edebileceğimiz ama bir üst başlık olarak gösterdiğimiz sosyal eşitlik; bireylerin sahip oldukları siyasi ve ekonomik ayrıcalıklarından ayrı olarak toplum içinde, kurumsallaşmış (gelenekleşmiş) belli düşünce kalıplarının ve belki de normların yarattığı ister kültürden isterse mesleki hayattan gelen ve oluşan statülerin eşitlenmesini ifade eder. Ekonomik eşitlik daha sınıfsal iken sosyal eşitlik kültürel ve semboliktir. Burada bir eşitlik talebine yol açan neden; toplum içerisinde belli bir kültürün, görüşün, günlük hayata inmek gerekirse bir meslek grubunun algılanış biçiminin, bu grupların içerisine girmeyen diğer birey ve grupları ötekileştirmesi, yadırgaması, değersizleştirmesidir.
Örnek vermek gerekirse Türkiye’de birçok kökenden gelen azınlık bulunur. Göze çarpanlar arasında Kürtler başı çeker. Türkler yoğunlukta olduğundan ötürü Türk devlet yapısında ve toplumsal ve gündelik yaşamda Türk kültürü daha baskın gelmektedir. Türk kültürünün güzelliği, incelikleri ve değeri anlatılmaktadır. Bir kültürün yaşamını sürdürmesi, toplumun bir kimliğe sahip olması için kilit bir yapıdır. Burada bir eşitsizlik sorunu yaratan ana kaide tabii ki de Türk kültürünün yaşatılmasını sağlamak değildir veya Türk kültürünün değerinin anlaşılarak aktarılması ve sonuçta Türk kültürünün yaşamasını sağlatmak değildir. Burada asıl eşitsizlik; bir devlet aygıtı içerisinde baskın bir grubun (kültürel, mesleki vb.) azınlık durumunda olan diğer grupları yabancılaması, yabancılaştırmasıdır; öteki kültürlerin sembolik değerinin (sermayesinin) çürütülmesidir.
Sınırlarları belli bir devlet aygıtı içerisinde azınlık durumunda olan öteki grupların ikincil plana atılması, yadırganması belki de sembolik davranışlarla ayrımcılığa maruz kalması sosyal eşitlik talebinin ana kaidesidir. Bir benzetme yapmak gerekirse; siyasal eşitlikten söz ederken bahsettiğimiz belli grupların “anlamsız” otorite kazanması, güçlenerek diğer grupları baskılaması; sosyal eşitlik tartışmasında egemen, baskın bir kültürün diğer kültürleri baskı altına alması olarak ifade edilebilir. Sonuçta toplumun öteki kimliği değersiz gördüğü, belli sembolik davranışlarla aşağıladığı belki de tehdit olarak algıladığı bir durumda azınlık kültürler için bir sosyal eşitsizlik durumu oluşur.
Sosyal eşitliği daha iyi anlamak için verilebilecek diğer bir güzel örnek mesleki algılardır. Toplumun belirli meslek gruplarına yönelik “değer” algısı; bir kısım meslekleri üstünleştirirken (akademisyen, öğretmen, doktor…) bir kısmını da (çöpçülük, garsonluk…) istemsizce de olsa aşağılamakta, yadırgamakta ve ikincil plana atmaktadır. Sonuçta bireylerin ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yürüttükleri işler birer otorite kurma aracına dönüşmektedir. Böylece toplum içinde belirli meslek sahibi gruplar diğer mesleki gruplar üzerinde hakimiyet kurarak onları baskı altına almakta ve statü eşitsizliği yaratmaktadır. Buradaki sosyal eşitlik kavramını garipsemiş olabilirsiniz ancak eşitlik olgusunu anlamlandırmak ve hayatın birçok yönüne dahil olabileceğini görmek açısından bir bakış sunar. Yine de aşağıda siyasal eşitlik dışındaki eşitlik taleplerinin kritize edildiği bölüme ulaşabilirsiniz: Mutlak Toplumsal Eşitlik mi Özgürlük mü? Eşitlik-Özgürlük Çatışması.
Özgürlük
Eşitlikle ilişkili belki de kimi durumda çatışabilecek bir diğer kavram özgürlüktür. Özgürlük aslında yine belli bir düzlemde insanlara hareket etme imkânı vermeyi ifade eder. Bu noktada bu düzlemleri ifade özgürlüğü, basın, düşünme (bir kişi, ideoloji veya eğitim ve doktrinin altında kalmadan) özgürlüğü olarak sıralayabiliriz. Daha geniş ölçüde sıralamak gerekirse siyasal özgürlük, kültürel veya toplumsal özgürlük gibi başlıklarla uzatabiliriz. Bunların hepsi bize belli alanlarda aksiyon alma imkânı verirken aynı zamanda o alanda var olma olanağını da vermektedir.
Örneğin ilişkili biçimde ifade ve basın özgürlüğü bize sahip olduğumuz fikirleri bir baskı altında kalmadan söyleyebilmeyi sağlar: Yani belli bir kolektif yapının (belli amaçla toplanmış örgütler, baskı grupları veya devletin) baskısını, belki de birey ve onların oluşturduğu kültürel ve geleneksel hegemonik etkiden bağımsız olarak konuşmayı sağlar. Bunun çoğunlukla siyasi bir düzleme taşındığı nokta basın özgürlüğüdür ve basın özgürlüğü; siyasi alan başta olmak üzere toplumsal, kültürel ve diğer yapısal ve gündelik hayata dair fikirlerin paylaşımını, iletişimin açık biçimde yapılmasını sağlar. Bir siyasi yapının, toplumun kendisinin veya baskı gruplarının çıkarlarıyla bağlantılı veya bunlardan bağımsız şekilde medyanın toplum içindeki baskın gruplara ve azınlıklara da söz hakkı tanımasıdır. Kendi görüşlerini ve fikirlerini, belki de kendi çıkarlarını toplumsal faydayı da (ideal olarak) gözeterek ifade etmeleri; bir yapı, örgüt veya toplumda kalıplaşmış bir düşünce kalıbının, gelenek ve göreneklerin hegemonyası altında veya bunu hissetmeden var olabilmesidir.
Bu, toplum içindeki grupların hem fikir hem de çıkarlarının korunabilmesi açısından çok önem arz eder. Çünkü grupların çıkarları için kendilerinin aksiyonlarına sağlanacak alan ve sözlerini ifade edebilecekleri mecralarda açık iletişimi mümkün kılmak dışında sınırlı bir alan yaratır. Basın ve ifade özgürlüğüne dair çıkan bu talebin gerekçesi; daha önce de değindiğimiz siyasal eşitlik bölümünde belli bir baskın grubun siyasal ve toplumsal hayatta öteki grupları baskı altına almasından ve diğerleri üzerinde kontrolsüz güç elde etmesinden; aynı baskın grupların medyayı da yalnızca kendi örgütsel çıkarlarını korumak ve bireyleri ve onların görüşlerini kendi çıkarlarını sürdürmek için kullanmalarından kaynaklanır.
Esasında burada vurgulanması gereken şey; bu grupların kendi fikir, görüş ve çıkarlarını savunmalarının, bunu sürdürmek için aksiyon almalarının normal ve olağan bir durum olduğudur. Toplum içerisinde birey ve grupların kendi çıkarları etrafında toplanması, kendi varlıklarını göstermek için çaba harcamaları onların toplum içinde yer edinebilmeleri için kilittir. Yani aslında toplumda kendi çıkar ve görüşleri etrafında ortak bir consensusta buluşamamış grupların varlığı; daha ideal düzeyde ortak bir bilincin, belki de bireysel bir bilincin bile geliştirilemediğini gösterir. Çünkü insan, Adam Smith’in de “Homo Economicus” kavramıyla açıkladığı gibi; kendi çıkarları için hareket eden, kendisini mümkün olduğunca yukarıya taşıyacak tercihlerde bulunan bir canlıdır. Bu yüzden öteki grupların da kendi amaçlarına uymadıkça ve ideal düzlemde onların da varlığını savunmadıkça -ki genelde böyle olur- bu grupların var olması mümkün olmayacağından toplum içinde bireysel ve toplumsal çıkarları uyuşan tüm gruplar ortak bir yapıda buluşarak aksiyon almalıdır.
Bunun sebebi, devlet aygıtının kurulmasıyla devletin kendi kendine var olup yaşamını sürdüren bir aygıt olmamasıdır. Devletin sözleşmeyle kurulduktan sonra içinde yaşayan insanlara kendiliğinden eşitlikler, özgürlükler ve haklar vereceğini ve bunu adaletli biçimde dağıtacağını beklemek, armut piş, ağzıma düş demektir. Haklar ve sorumluluklar karşılıklıdır ve insanlara belirli siyasal-hukuki haklar verilirken onlara bu hakları korumaları ve irade göstermeleri için de sorumluluk verilmiştir. Haklar iradeden doğar. Siyasal yapı, onun kuruluşunda irade gösteren kişi ve gruplara haklar ve sorumluluklar devreder. Yapının içindeki birey, grup ve azınlıklar kendi iradelerini ortaya koymadıkça haklar elde etmeleri ideal düzeyde çok hoşken gerçekte mümkün değildir.
Örneğin 19. yüzyıldan itibaren çok uluslu yapılar olan imparatorlukların yıkılarak yerlerine her biri ayrı siyasal yapılar oluşturan ulusların ortaya çıkması ve bu ulus-devletlerin kuruluşunda kendisini bir ulusal kimliğe bağlamış insanların irade göstermesi; ayrıca bu ulus-devletlerde o ulusa dayanarak kimliğini gösteren ve irade koyan vatandaşların öncelenmesi, birinci sınıf vatandaşlar olmaları buna güzel bir örnektir. Buna ekonomik düzlemde sınıflar arası çatışmalar da örnek oluşturur. Sanayi devriminden bu yana işçi sınıfının haklarında, çalışma saatlerinde ve siyasete etkilerinde çok şey değişmiştir. Bu; işçi sınıfının bir consensusta anlaşarak kitlesel örgütlenmeyi sağlayabilmelerinden, yani ortak bir amaç etrafında bilinçli bir şekilde organize olabilmelerinden dolayı mümkün olmuştur. Eğer işçi sınıfı, kendi ekonomik ve siyasal haklarını göstermek için irade ortaya koymasaydı sanayi devriminden bu yana gerçekleşen iyileşmeler görülemezdi; çünkü burjuvazinin işçi sınıfına ek haklar vermesi için bir gerekçesi olamazdı. Smith’in Homo Economicus kavramıyla benzetmesini yaptığımız insanın kendi çıkarlarını gözeten canlı olmasından kaynaklı, burjuvazi de kendisini ve kendi sınıfının çıkarlarını sürdürmek isteyen bir gruptur; dolayısıyla amacı kendi çıkarlarını en yüksek düzeyde yansıtacak kararlar almak olacağından işçi sınıfına ek haklar verilmesi insanın doğasına ve grupların kurulma amacına ters düşmektedir.
Özgürlükler de bu birey ve grupların egemen bir görüş, ideoloji ve kültürün hegemonyası altında kalmadan var olabilmelerini sağlar. Bu bize devletin neden var olduğuna dair verilebilecek meşru bir cevap karşısında bireylerin yurttaşlık ve doğal haklarını koruyacak, kendilerini entelektüel ve ekonomik olarak gösterebilecek alanı; gruplar içinse kendi çıkarlarını koruyabilecek koşulları yaratır. Bu ideal olarak toplumda birçok grubun var olarak kendilerini siyasi, kültürel ve ekonomik olarak geliştirmelerini ve korumalarını sağlar. Bu noktada şu sorular akla gelebilir: Eşitlikler ve özgürlükler gerçekten gerekli midir?
Özgürlükler Gerekli Midir?
Bahsettiğimiz ve örnekleri uzatılabilecek birçok düzlemde özgürlüklerin olup olmayacağına ve ne düzeyde olacağına dair tartışmalar, içinde yaşadığımız inorganik kolektif bir aygıtın neden ve nasıl var olduğuyla açıklanabilir. Daha önce değindiysek de konuyu bağlamak açısından küçük hatırlatmalar yapalım. Toplumsal sözleşme, bize devletin neden kurulduğuna ve nasıl var olduğuna dair ideal düzeyde bir açıklama yapar. İdeal olarak devlet; sınırları belli bir alan içinde yaşayan, belli bir coğrafyada yer edinmiş insan ve grupların öncelikli olarak kendi yaşam (can) haklarını korumak için yarattıkları, güvenli ve huzurlu bir ortam oluşturmayı sağlayan araçsallaştırılmış bir kurumdur. İnsanlar bu amaçla görünmeyen (invisible) bir sözleşmeye tabi olmayı kabul etmişlerdir; bu yolda ayrıca belli haklarından vazgeçerek devletin kuruluş amacına ters düşen durumlara karşı yaptırım gücü verilmiştir.
Devlet bu durumda Weber’in de söylediği gibi meşru şiddet tekeline sahip tekel güç konumuna erişir. İnsanlar belli bir yapının onları korumak amacıyla çalışacağına inanarak bu yapıya bir meşruiyet sağlamışlardır. Dolayısıyla devlet yapısının meşruiyeti içinde yaşayan insanlardan gelir ve bu yapının içindeki tüm insanlara diğer gruplara ve bireylere verilen ayrıcalıklar verilmelidir. Herkesin eşit ortaklar olarak kurduğu bu yapı, içindeki belli grupları kayırdıkça ve kimi azınlıklar diğerlerinin üzerinde hegemonya kurarak baskınlaştıkça öteki grup ve azınlıkların hakları tutsak altına alınmış olur veya bu haklarını baskın grubun çıkarları etrafında veya ona dokunmadan kullanma izni verilmiş olur. Doğal olarak öteki grupların da meşruiyetini sağladığı böyle bir yapının gücünü tek bir azınlık grubun ele alması anlamsızdır. Dolayısıyla diğer insan ve gruplara da kendilerini gösterebilecekleri ve istek ve taleplerini dile getirip aksiyona geçebilecekleri bir alan yaratmak, meşruiyetini herkesten sağlayan bir örgütün sürdürülebilmesi için bir gerekliliktir. Bu özgürlük alanları; devlet yapısının güvenliğini, dolayısıyla insanların doğal haklarının korunmasını sürdürecek şekilde dağıtılabilir. Örneğin yukarıda ifade ve basın özgürlüğünden bahsettik ve temelde bu haklar birey ve grupların ifade edilmiş varlık haklarını korumak için kilit önemdedir.
Eşitlikler Gerekli Midir?
Eşitlik yukarıda açıklandığı gibi birçok düzlemde ele alınabilecek bir kavram; dolayısıyla belli alanlarda eşitlik savunusu yapmak ideolojik yanlılık ve indoktrinasyon olacağından, böyle olmayacağını düşündüğümüz devlet aygıtı çevresinde eşitlik dışındaki eşitlikleri düşünmemiz gerekir. Yani halihazırda siyasal eşitlikten söz ederken bahsettiğimiz ve neden olması gerektiğine dair verdiğimiz cevap aynen buraya aktarılabilir. Devlet kurumu, siyasal ve hukuki çerçevelerinde eşitlik gereklidir. Benzer şekilde “Özgürlükler Gerekli Midir?” başlığı altında açıkladığımız gibi meşruiyetini her biri eşit ortaklarından alan bir yapıda en azından siyasal bir eşitlik gereklidir. Dolayısıyla burada açıklanması gereken siyasal-hukuki çerçevenin dışında kalan düzlemlerde ekonomik, sosyal-kültürel ve gündelik hayatta eşitliğin gerekli olup olmadığıdır.
Eşitliğin diğer alanlarda gerekli olup olmadığı sorusuna dair cevabı “Eşitlik” başlığı altında aktardığımız belli başlı akımlar zaten savunmaktadır. Dolayısıyla burada konuyu tekrara düşürmek yerine ve metni kişisel bir fikir yansıtma aracına dönüştürmektense okuyucuyu entelektüel bir tartışmaya itmek için siyasal eşitlik dışındaki eşitlik talebinin neden-nasıl olamayabileceğine, bu durumda nasıl durumlar oluşabileceğine dair sorular yönelterek tartışmaya çalışacağız. Burada ayrıca eşitlik ve özgürlüğün nasıl çatışabileceğine de göz atacağız: Yani eşitlik talebinin ne düzeyde istendiğine bağlı olarak özgürlüğü nasıl kısıtladığı, özgürlük olduğunda eşitliğin olup olmayacağı, iki kavramın aynı anda var olmasının mümkün olup olmadığı ve devletin eşitlik ve özgürlükleri belli gerekçeler altında kısıtlayıp kısıtlayamayacağı da incelemeye dahil edilecektir. Dolayısıyla bu noktada özgürlük ve eşitliğin ne düzeyde gerçekleştirilebileceğine dair oldukça kapsamlı bir tartışmanın kapısını çalmış oluyoruz. (Bu yüzden konuyu hemen alttaki “Mutlak Toplumsal Eşitlik mi Özgürlük mü?” başlığı altında ele alıyoruz.)
Mutlak Toplumsal Eşitlik mi Özgürlük mü? Eşitlik-Özgürlük Çatışması
Mutlak toplumsal eşitlikten kastımız; yukarıda değindiğimiz siyasal, ekonomik, kültürel, mesleki ve statüsel eşitliğin sağlanmasıdır. Peki mutlak toplumsal eşitlik gerçekten mümkün müdür? Mümkünse bu durum özgürlüklerimizi nasıl etkiler? Peki ya mutlak eşitlik gerçekten talep edilen bir şey mi? Öyle görünüyor ki hem eşitlik hem de özgürlükler hayatımızın her alanına belli bir ölçüde de olsa girmektedir. Peki bunların hangi alanda ne düzeyde gerçekleşeceğine nasıl karar vereceğiz? Buna eşitlik ve özgürlüğün çatışmasından yola çıkarak cevap verebiliriz. Bu noktada ideal düzeyde tercih şansını sizlere sunuyoruz. Bunun için önce belli alanlarda eşitlik talebini, bu talebin yarattığı durumu ve özgürlüğü nasıl etkilediğini incelememiz gerekiyor. Benzer şekilde özgürlüklere alan açıldığı durumda da eşitliğe nasıl bir etkisi olduğunu çözümlemeliyiz.
Toplumda siyasal alanın dışında, yani devlet aygıtının organlarının dahil olmadığı alanlarda eşitlik talebi; toplumu ve içinde var olan bireyleri; toplumun yapısında bulunan ekonomik, kültürel, sosyal ve mesleki tüm yapılardan bağımsız değerlendirmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla toplumun ve bireylerin, ifade edilen hiçbir yapıdan etkilenmemesi ve karar ve görüşlerini bunlara göre biçimlendirmemesi gerektiği talep edilmiş olacaktır. Ancak toplum bireylerinden oluşur ve bu bireyler doğumlarından ölümlerine kadar halihazırda oluşmuş siyasi-kolektif ve sosyal yapılardan etkilenir. Yani siyasi, iktisadi ve kültürel parametreler gibi yapılar tarafından biçimlendirilir. Birey, yaşamı sırasında bu yapılar etrafında bir oyun hamuru gibi şekil alır ve içine girdiği kutunun kalıbına uygun davranışları sergiler, buna yönelik bir güdü hisseder. Birey, tıpkı bir makineye verilen algoritma misali kendisine atfedilen toplumsal ve sosyal rollere sarılır. Modern birey, toplumun içine karışmadan yaşayabilecek bir insan canlısı olsa bile yaşadığı toplumun içindeki gruplara dahil olma ihtiyacı ve güdüsünü hisseder; bu ihtiyaç hem hayati hem tarihi bir gereklilik olagelmiştir. Dolayısıyla bireyleri yetiştikleri ve şekillenmiş oldukları yapılardan bağımsız düşünebilmek ve insanı insan olduğu şekilde değerlendirebilmek, yani bir mutlak eşitlik, insanın doğasına ters düşmektedir.
Diğer bir deyişle, mutlak eşitlik; toplumdaki her bireyden günlük yaşamda öteki bireyleri sadece var olduğu, o olduğu veya insan olduğu için sevmesi gerektiğini söyler. Hristiyan teolojisinde “agape” olarak geçen ve Tanrı’nın insana karşılıksız sevgisini vermesi anlamına gelen sözcüğe benzer şekilde, toplumun bireylerini birbirlerinden ve birbirlerinin niteliklerinden bağımsız olarak yaşatması istenmiş olur. Bu noktada sorulması gereken birkaç soru var: Eşitliğin en alt düzeyde, uygulanması en zor olan günlük hayatın içinde sağlanması nasıl mümkün olacak? Bu eşitliği bir devlet kurumu veya başka bir aygıt mı sağlayacak ve bunu hangi yollarla mümkün kılacak? İnsanlara ideal düzeyde kurguladığımız bir fikri uygulatabilmenin, onu içselleştirmelerini ve olağan hale getirmelerini sağlamanın yolu, o fikri onların günlük yaşamına dahil etmekten geçer. İnsanlar; istenilen şeyi gerçekten günlük yaşamlarında sosyalleşirken, alışveriş yaparken, internette ve sosyal medyada gezinirken hissedemez ve göremezlerse onu içselleştiremezler, hatta onun varlığından dahi haberdar olmayabilirler.
Dolayısıyla insanların ideamızdaki fikrin varlığını fark etmeleri için bu fikri, onların hayatına sokmamız ve hissettirmemiz gerekir. Çünkü insanların böyle bir ideanın varlığını anlayarak bir bilince erişmeleri gerekir. İnsanlarda bir şeyin varlığına dair veya o şeyin yarattığı sorunlara dair bir bilinç geliştirilmezse; insanlar o şeyin bir sorun yarattığından ve var olduğundan haberleri olmayacaktır. Dolayısıyla aksiyon almak için bir güdü bile geliştiremeyeceklerdir. Ancak insanların zihinlerine böyle bir ideanın varlığını sokabilsek bile bu ideanın nasıl gerçekleşeceğine dair bir anlatı sunmamız da gerekir. Mutlak eşitliği gerçekleştirme ihtimali olan devlet gibi kompleks başka bir siyasi-kolektif yapı düşünemediğimize göre, bu idealin devlet aygıtıyla realize edileceğini varsayalım. Öncelikle bu durumda aygıtı halihazırda ya mutlak eşitlik ideasını kuran kişi ve azınlık gruplar ya da onların yolunu izleyen azınlıklar yönetmelidir. Aksi halde devletin veya toplumun bu ideanın gerçekleştirilmesine dair aksiyon alması, icraata girişmesi mümkün olmayacaktır. Çünkü devlet, topluma etki eden ve dokunabilen bilindik en kompleks aygıttır.
İdeayı kuran ve peşinden giden azınlık, devlet aygıtını ele geçirdikten sonra devletin kurumlarını ideanın realize edileceği biçime sokmalıdır. Bunun kabul edilebilmesi için bundan önce toplumda ideanın talep görmesi, en azından talebinin yaratılması gerekir. Bu noktada toplum üzerinde güçten öte, yani devletin zor kullanma araçlarından ayrı olarak; entelektüel, kültürel ve sosyal kısacası toplumsal bir hegemonya kurmak gerekecektir. Bu noktada vurgu yaptığımız şey: İdeanın realize edilmesi için ideanın sosyal ve günlük hayatta karşılanması gerektiği; bu yüzden Gramsci’nin de dediği gibi ideanın toplumsal düzeyde talebinin oluşturularak devlet aygıtının zor kullanma araçları dışında “kültürel (bir) hegemonya” kurulması gerektiğidir. Aksi halde toplumda ideanın tersine bir karşı çıkış oluşması ve siyasal yapının başındaki azınlık değiştikten sonra ideanın da yok olması çok muhtemeldir. Kültür, basın, medya, entelektüel ve kamusal alanlar kullanılarak toplumsal talebin yaratılması mümkünse de bunun ne kadar kabul göreceği ve uygulanabilme kapasitesinin -buna karşı çıkacak gruplardan ve bunu realize edebilecek devlet kurumlarının biçimlendirilmesinden bağımsız olarak- ne kadar olduğu önemli bir tartışma konusudur.
Çünkü insan sosyal ve güdüsel bir canlıdır. İnsanların kendisinin fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasından öte “ruhani” diyebileceğimiz kendini arama, kimlik yaratma ve kendini gerçekleştirme gibi ihtiyaçları; mikro düzeyde de olsa diğerlerinden daha baskın çıkma, otorite kurma ve güç elde etme arzusu vardır. İnsanlar bunu mikro düzeyde, yani günlük ve sosyal yaşamlarında bile gerçekleştiremezse (çünkü günlük sosyal ilişkilerden mesleki tercihlerimize kadar birçok mikro yapıda insan bu ihtiyaçlarını doyurur) bu insanların güdüsel ihtiyaçları nasıl karşılanacak ve bu insanlar nasıl kontrol altında tutulacak? Halihazırda zaten devletle ideanın realize edilmeye çalışıldığı durumda bile otoriterizm hatta totalitarizm kaçınılmazken; mutlak eşitliğin günlük yaşamda dahi gerçekleştirilebilmesi için insanların güdülerinin de kontrol altına alınması, totalitarizmin ötesinde bir yönetimin gerçekleştirilmesi gerekecektir. Totaliter yönetimlerde indoktrine edilen idea, sosyal ve günlük yaşama bile sokulsa hatta zorla içselleştirme gerçekleştirilmeye çalışılsa dahi bu tarz yönetimlerde insanlara sunulan doktrinle insanların günlük ve sosyal yaşamdaki bu ihtiyaçları karşılanmış olur. Nitekim Hitler’in nasyonal faşizminin totaliter yönetimi, topluma diğerlerinden daha üstün olduğu duygusunu vererek bireylerini değersizleştirmiş ve mikro düzeyde diğer insanların üzerinde oldukları hissiyatını vererek güç, otorite ve baskınlık kurma ihtiyacını karşılamış ve kolektif bir duygulanma yaratmıştır.
Ancak mutlak eşitliğin totalitarizminde insanları güdüleyecek bir duygu, kolektif bir inanç dahi kalmamaktadır. İnsanlar; karşılaştıkları olaylara, kendilerine dokundukları ve onlar üzerinde bir etki yarattıkları sürece ses çıkarırlar ve eyleme geçerler. Ancak eşitlik talebinde insanları kolektif eyleme götürecek duygu, temel güdü nedir ki? Nitekim 19. yüzyıldan itibaren imparatorlukları parçalayan toplumların, kendilerini ölüme kadar götüren durumlarda bile hareketlerini sürdürebilmelerini sağlayan temel duygu ve güdü; hissettikleri özgür olma ve kendi kimliğiyle var olabilme ihtiyacıydı. Bu noktada mutlak eşitliği, “iyi insan” olmanın ötesinde talep ettirecek ve kolektif eyleme götürecek bir duygu var mıdır? İnsanların hangi güdülerine bir elektrik verilecek? Bu noktada biz bu duygunun çok ütopik olsa bile insana insan olduğu için değer veren dinsel benzer bir inançtan geleceğini varsayıyoruz. Ancak inancın dinsel boyuta evrilmesi halihazırda toplumların büyük çoğunluğunu o inanca mensup kesimden ayıracağından böyle bir duygunun var olamadığını, bunun insan doğasına aykırı olduğunu düşünüyoruz.
Bunların da ötesinde farklı sınıfsal ve baskın kültürel kesimlerden gelen üst kesim grupların varlığı da göz önüne alındığında; bu ideanın yeni bir eşitlik ve özgürlük anlatısı dayatacağı ve şu anki özgürlük anlayışımızı ve halihazırda bir konumu ve gücü bulunan grupların o özgürlüklerinin ve güçlerinin yerle bir edileceği aşikardır. Bu sadece üst kesimlerin değil, toplumun çoğunluğunu oluşturan ve halihazırda belli bir refaha ulaşmış kesimlerin de kendi refahlarından, güvenlik ihtiyaçları ve çıkarlarından vazgeçmesini beklemek anlamına gelecektir. Bu insanın doğasına ters geldiği gibi insanların devleti kurmalarındaki temel isteğe de ters düşer. Bu noktada sorulabilecek başka bir soru: İnsanlar gerçekten eşit midir ki mutlak eşitlik etik olarak doğru olan şey olsun veya gerçekleştirilsin? Devletin kuruluş amacı göz önüne alındığında bu aracı, kuruluş ilkelerinin dışına taşıyarak kullanmak ne kadar etiktir? Öte yandan bu eşitliği sağlayıp sürdürecek bir siyasal yapının varlığı, halihazırda eşitsizliği yaratmaz mı?
Burada etik tartışmasına dair soruların cevabını sizden bekleyerek siyasal yapının kendisinin yaratacağı eşitsizliğe değinmek istiyoruz. Mutlak eşitliğin sağlanması için toplumun içinden çıkan bir azınlığın siyasal yapıyı kontrol etmesi gerekecektir. Topluma yayılması hedeflenen ideanın yaygınlaşması için halihazırda toplumun kurumsallaşmış görüşlerinden farklı düşünebilen bir grubun, kendi içinde örgütlenmesi gerekecektir. Bu azınlık örgütün kurulması, devlet aygıtı kontrol altına alınmadan dahi önce kendi içerisinde bir hiyerarşi yaratacaktır. Bu grup; ideanın hegemonlaşması ve baskın hale gelmesi için azınlık örgüte kendi gibi düşünen insanları, birey ve azınlıkları almak zorunda kalacaktır. Bu, örgütün kendi uzmanlarını üretmesi ve onları koruması demektir. Dolayısıyla mutlak eşitliği savunan bir örgütün, azınlık grubun oluşması bile kendi içerisinde uzmanlaşma yaratacağından hiyerarşi oluşturacaktır.
Robert Michels’in de söylediği gibi anarşist bir grup dahi kendi ideasını teorik düzeyden pratik düzeye taşıdığı anda kendisiyle çelişmeye başlayacaktır. Anarşizmin kendi tanımı ve doğasına aykırı bir örgütün oluşmasına benzer biçimde; mutlak eşitlik talebinin çıktığı bir örgütün uzmanlaşma ihtiyacı ve örgütlenmesi gerekeceğinden, bu talebin yaratılmaya çalışıldığı yapı bile kendi savunusuna aykırı eylem gerçekleştirecek ve kendisiyle çelişecektir. Devlet aygıtının ele alındığı, kontrol altına alındığı durumda dahi -hatta devletin kendisi direkt olarak bürokratik bir aygıt olduğundan, kendi uzmanlarını yetiştirdiğinden ve alt-üst ilişkisi olduğundan ötürü- mutlak eşitliği sağlayacağını varsaydığımız bir yapının kendisi, mutlak eşitlik ideasına ters bir yapı olarak var olacaktır. Dolayısıyla bu ideanın realize edilmesi için devlet aygıtının ortadan kaldırılması ve hatta bu tarz örgütsel kolektif yapıların hepsinin ortadan kaldırılması gerekecektir. Ayrıca bu tarz yapıların sürdürülmesi için bunun tersine aksiyon alacak birey ve gruplara karşı bir yapının, yani denetim kurumunun var olması da gerekecektir.
Peki hem bu ideayı gerçekleştirecek hem de denetimi yürütecek hangi kurumdan yararlanılabilecektir? Böyle bir aygıt var mıdır? Hem mutlak eşitlik ideasıyla çelişmeyen hem de bunu realize edebilecek ne tarz bir yapıdan söz edebiliriz? Diğer yandan eşitlik sağlanırken özgürlüklerle de bir çatışma yaşanacaktır. Eşitlik ideali çerçevesinde eylem gerçekleştirirken tüm bahsettiğimiz sorunların dışında eşitliğin; özgürlük olarak bildiğimiz doğal hakları, bireysel ve demokratik hakları sınırlandırması gerekecektir. Çünkü şu anda özgürlük algımızı, özgürlük tanımımızı; bireylerin yaşama, barınma ve mülkiyet hakkı gibi doğal ve demokratik hakları şekillendirmektedir. Mutlak eşitlik en başında doğal hakların en azından bir kısmının sınırlandırılmasını gerektirecektir. Ayrıca siyasi düzlemde hegemonlaşmak için siyasal özgürlüklerin de (örneğin karşıt görüşlerin sınırlandırılması için basın özgürlüğünün de) kontrol edilmesi gerekecektir.
Sonuçta eşitliğin yaratılması için toplumsal yapıların ve insanları biçimlendiren ve farklılaştıran tüm parametre ve etkenlerin ortadan kaldırılması gerekecektir. Tüm bu unsurlara darbe yapılması ve hiyerarşilerin, hiyerarşi yaratacak tüm yapıların toptan tasfiye edilmesi ve yok edilmesi gerekir. Bunlar her şekliyle özgürlüklere de darbe indirmek, özgürlük tanımı ve anlayışlarımızı değiştirmek anlamına gelecektir ve böyle bir yapı bizi totaliter bir yönetimden farksız kılacaktır. Yönetimin kendisinin de bir hiyerarşi ve uzmanlaşma yaratarak hatta kendi başına bir denetim aracı olarak var olamasının bile mutlak eşitliğe aykırı olduğundan bahsettik. Sonuçta buradan çıkarabileceğimiz ana fikir şudur: Eşitlik anlayışı, devletin kurumları ve yasaları önünde mümkün olabilir. Yani kullanacağımız siyasal ve hukuki haklar herkese eşit dağıtılabilir. Hegel’in siyasal devlet dediği yapının önünde eşitlik bir haktır; ideası kurulabilecek bir ütopya değil. Devletin varlık nedeni dolayısıyla her birey devletin ortağıdır. Bu yüzden tüm bireyler siyasi, hukuki bağlamda devletin kapsamında eşittir. Ancak siyasal eşitlik dışındaki tüm alanlarda eşitlik talebi; devlet aygıtının aşırı güçlenerek kontrolsüz totaliter bir yapının oluşmasına neden olarak demokratik bir toplumun tüm değerlerinin alaşağı edilmesine sebebiyet verecektir.
Diğer bir konu, özgürlüklerin eşitlikleri nasıl baskılayacağı konusudur. Hatta belli alanlarda gerekli görülen eşitliklerin özgürlükler tarafından nasıl baskılanacağıdır. Dolayısıyla eşitlik-özgürlük arasındaki çatışma tek taraflı değil, iki yönlüdür. Bu yüzden şimdi de özgürlüğün eşitlik üzerinde hegemonya kurduğu, eşitlikleri yok ettiği koşulları çözümleyelim. Özgürlüklerin belli alanlarda dağıtılması bizlere o alanlarda yarar sağlayabileceği gibi, belli başlı eşitlik düzlemlerinde olumsuz anlamda yan etki de yaratabilir. Örneğin siyasal eşitliğin gerekli bir unsur olduğundan bahsettik. Peki belli başlı alanlarda özgürlük sunuluyorken siyasal eşitliğin sağlanması mümkün müdür? Yani siyasal eşitlik gerçekten var mı ve uygulaması özgürlükler varken mümkün mü? Benzer bir varsayım diğer eşitlikler için de yapılabilir.
Bugün siyasal anlamda tüm gruplara ideal düzeyde yer vermenin neden gerekli olduğunu anlattık. Ancak bugün medya, basın, kültür ve kısacası sivil toplumda ekonomik eşitlik söz konusu değilken; yani ekonomik özgürlük sağlanırken, diğer bir deyişle liberal iktisat politikaları uygulanıp serbest piyasa ortamı yaratılırken bu ekonomik özgürlük ortamında sermaye sahiplerinin, maddi sermaye sahiplerinin var olması; bu grup ve azınlıkların içinde bulunduğumuz sistem gereği maddi sermayelerini siyasal üstünlük sağlamak için kullanmaları anlamına da gelmeyecek midir? Bu da aslında sermaye sahiplerinin güç kazanıp onu siyasette de kullanarak eşitliği bozması demektir. Yine bir örnekle açıklayalım, ancak burada bir uyarıda bulunarak herhangi bir ideolojik yanlılık yapılmadığı ve bir doktrine yönelik eğilimle metnin üretilmediği, olayların ve fikirlerin sadece kritize edildiğini bildirelim.
Bugün demokrasilerde özgürlük ve eşitlikler herkese sunulmaktadır. Ancak bugünün sistemiyle maddi sermayesi yüksek grupların, belki de sosyal sermayesi yüksek azınlıkların gerçekten diğer gruplarla eşit olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Çünkü bu gruplar maddi ve sosyal sermayelerini birbirini destekleyecek şekilde kullanarak; kendi görüş ve fikirlerini yayma, hegemonlaştırma araçlarına erişerek normal şartlarda herkese verilmesi gereken basın, kültür ve medya gibi aygıtlarda baskın hale gelecektir. Bu azınlıklar maddi sermayelerini siyasal eşitliği bozacak düzeyde, diğerlerinden daha fazla görülerek, kendi kurdukları mecralarda ötekilerine yer vermeyerek siyasal eşitliğin sınırlarını çizmiş olurlar. Nitekim bugün sosyal medyada trendlere hakim olabilecek veriye erişen şirketlerin kendi görüş ve fikirlerinin sürekli aktarımını sağlayarak olağanlaştırması ve hegemonlaştırması, farklı görüşlere ve belki kritize edilen yayınlara kısıtlama getirmesi söz konusuyken; siyasette maddi sermaye sahiplerinin çıkarlarını savunan siyasetçi ve politikacıların, bu görüşü destekleyen akademik ve sosyal üretim yapan grup ve alanların desteklenmesi söz konusuyken gerçekten de siyasal eşitliğin olduğunu söyleyebilecek miyiz? İnsanların habere eriştikleri iletişim araçlarının belli gruplar tarafından satın alınarak ele geçirildiği Türkiye’de, bireylerin gerçekten siyasete katılma olanağı elde edebildiği ve bu eşitlikten yararlanabildiği söylenebilir mi?
SONUÇ
Sonuçta eşitlik ve özgürlüğün belli biçim ve düzeyde var olması mümkünken dengenin sağlanamadığı koşullarda birinin ötekini baskılaması söz konusudur. İki kavram birbirilerini tamamlıyor olmalarına karşın mutlaklaştırıldıkları noktada birbirlerini yok etme ihtimalini de barındırmaktadırlar. Nihayetinde eşitlik devlet ve yasalar önünde mutlak bir hak olarak korunmalıyken, sosyal ve ekonomik alanlarda özgürlükleri yok etmeyecek bir denge kurulmalıdır. Buradan hareketle şunların kazanılmasının gerektiği açıktır: Yurttaşlık bilincinin tam bu noktada devreye girdiğinin fark edilerek devletin meşruiyetinin içinde yaşadığı vatandaşlardan geldiğinin bilinmesi, dolayısıyla devlet kurumunun insan ve yurttaş haklarını kendiliğinden devretmeyeceğinin, bunun için iradenin gerektiğinin anlaşılmasıdır. Sadece devlet aygıtının karşısında değil, sınırları içinde hatta dışında bulunan gruplara ve azınlıklara rağmen var olmak için de bu bilincin kazanılması gereklidir.
Özellikle günümüz Türkiye’sinde hak arama bilincinin zayıflığı, bu kavram ve hakların teorik ve entelektüel düzeyden çıkarılması ve süs olmaktan ziyade gündelik yaşama sokulmasının gerekliliğini göstermektedir. Dolayısıyla eğitimci, akademisyen ve ailelerin en önemli görevi; öğrencilere sadece bu kavramları ezberletmek değil, bu kavramların anlamını kavratabilmek, aralarındaki paradoksları fark ettirmek ve bunları uygulamada, pratik düzeyde uygulatabilmek ve kendi iradesi olduğunu göstermek ve onu kullanmasını sağlatmaktır.
Eşitlik bir ütopya değil, siyasal bir haktır; özgürlük ise bu hakkın kullanılmasını ve bireylerin kendilerini gerçekleştirmesini sağlayan yegâne zemindir. Nihayetinde de eğitim de öğrencilerin bu bilinci kazanarak yetişmesini sağlamalıdır; belli grup ve azınlık kesimlerin tarihsel, ekonomik veya sosyal çıkar ve kimliklerini koruyacak biçimde değil.
메타데이터
- post_id
- 0473624ff204
- slug
- eşitlik-ve-özgürlük-üzerine-0473624ff204
- url
- https://medium.com/@nejmettinak8/e%C5%9Fitlik-ve-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk-%C3%BCzerine-0473624ff204
- canonical_url
- https://medium.com/@nejmettinak8/e%C5%9Fitlik-ve-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk-%C3%BCzerine-0473624ff204
- author_url
- https://medium.com/@nejmettinak8
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-11 02:18:47