Kule
Dağın beyaza bürünmüş doruklarında güçlü bir esinti vardı. Kayalık yamaçta göze çarpan serviler sallanıyor, ladinler hışırdıyordu. Göğü…
Kule
Dağın beyaza bürünmüş doruklarında güçlü bir esinti vardı. Kayalık yamaçta göze çarpan serviler sallanıyor, ladinler hışırdıyordu. Göğü kaplamış bulutların arasından bütün ihtişamıyla parlayan güneşin ışınları, soğuk karlarla kaplı tepeyi yıkıyordu.
Rüzgarın uğultusunun ardından belli belirsiz bir su sesi yankılanıyordu. Güneşin vurduğu kayalıkların içinden geliyordu sanki bu ses. Şırıl şırıl akan kaynak suları, ufuğu süsleyen yemyeşil çayırları yaran nehri besliyordu.
Yamacın aşağısında yükselen öteki bir tepede, kadim tuğlalarıyla göze çarpan izbe bir yapı vardı. Dağın heybetli zirvesinin altındaki bu yapının tek tük kar birikintilerinin göze çarptığı, birbirleri üstüne inşa edilmiş katmanlarıyla göze çarpan, kiremit bir çatısı vardı. Duvarlarındaki kadim tuğlaların kızıllığı, karlarla beyaza bürünmüş dağın kayaları arasında kızıl bir imge olarak sivriliyordu. Binanın çatısının tam merkezinde, konik kubbenin oturduğu çembersel bingideki kenarlık süslemeleri göze çarpıyordu.
Binanın diğer ucunda, göğe mızrak gibi yükselen kule dikkat çekiyordu. Ona bitişik daha alçak bir kule ve aralarındaki geçiş, iç koridorların bir yansıması gibiydi.

Duvarları döven rüzgar uğultusunun ardından bir ses geldi. Duvarların içinde, tonozlu bir koridordan geliyordu. Bir taş parçası yerde yuvarlanmış ve yankılanmıştı.
Yuvarlanan taşı takriben, koridorda heyecanlı bir ses yankılandı. Kadim binayı kuşatan rüzgar uğultusuna da, yeraltındaki su şırıltısına da, semadaki atmaca ve şahin seslerine de yabancıydı. Ancak onlar gibi kulağı besliyordu. Dağ kuşlarına benzer bir ezgi şakırdar gibiydi. Aynı onlar gibi bir şeyler de söylüyordu, ama insan kulağının aşina olduğu bir lisan konuşmuyordu. Buna rağmen, sesin müsebbibi etten kemikten bir genç kızdı.
Yabancısı olduğu kadim harabenin sessiz seslerine saygı göstermek ister gibi sesini sakınıyordu olabildiğince. Genç kız bir insandı ve konuşuyordu: ama unutulmuş gitmiş bir lisanı konuşuyor olmalıydı ki, dediklerinden tek bir söz bile anlaşılmıyordu.
Derken, kızın sesine tezat tok bir ses yankılandı. Şüphesiz, bu da bir insan sesiydi ama yine sözleri kulağa yabancıydı. Kızın kulağı yumuşatan sesine tezat, vahşi bir hayvanın hırıltısına benzer bir haşinliği vardı bu sesin. Buna rağmen, kız gibi o da sesini sakınıyordu: hatta haşinliğinin farkında olacak ki, bunda ondan daha büyük bir çaba içindeydi. Bu, kızı izleyen düşünceli gözlerinden de anlaşılabilirdi uzun boylu delikanlının. Çabası yanındaki kıza sevgisinden mi, ziyaret ettikleri yere saygısından mı belli değildi, ama bunu o kadar incelikle sarf ediyordu ki, genç kız bu selvi gibi uzun ve ince delikanlının içindeki vahşiliğin zerresini hissetmiyordu.
Genç kız, delikanlıyla bir an için göz göze geldi. Yüzüne belli belirsiz bir tebessüm geldi. Çekik gözleri kısıldı, neredeyse bir çizgi halini aldı.
Kızın kalpağından fırlayan kömür saçlarını okşayan delikanlı, ağırlığını bastırmaya çalışır gibi gülümsedi. Ama bunda hiç zorlanmadı. Mavi gözlerine kainattaki en değerli şeymiş gibi görünen bu genç kızın varlığı, onu bütün ağırlığından kurtarıyordu sanki.
Uzunca, tek kelime etmeden bakıştılar. Kızın yüzünü ani bir kasvet kapladı. Delikanlının omzuna doladığı yün pelerinine tutundu. Ayaklarıyla boyunu uzattığı gibi oğlanın sarı saçlarını kapatan kalpağına, kulağına doğru uzandı.
Kızın fısıltısı sessizlikte yankılandı. Fısıltısında delikanlının ağırlığına yaklaşmaya çalışan ciddi bir ton vardı. Derin bir nefes aldığı gibi deri yamaları göze çarpan paltosunun kürk omuzluklarından tuttuğu genç kıza kararlı bir edayla baktı delikanlı. Heyecanlıydı, belki de kızdan daha heyecanlıydı ama bunu ona göstermemeliydi.
Tok sesiyle kendinden emin bir şekilde fısıldadığı gibi, yutkundu genç kız. Çekik gözleri büyümüş, kalın kaşları bükülmüştü. Boynundaki kolyeyi alnına dokundurdu ve öpüverdi.
Delikanlının elini boynunda hissettiği gibi, o elin hep orada olmasını diler gibi derin bir nefes aldı genç kız. Gözleriyle delikanlının mavi gözlerini esir aldı. Gözler yalan söylemezdi. Yutkunan genç kız, delikanlının elini tuttuğu gibi, yürümeye başladı. Heyecanı, titreyen bacaklarıyla attığı adımlarına yansıyordu. İfadesiz bir merakla geçtikleri tonozlu koridorun yuvarlak kubbesini seyreden delikanlıyı, yavaş adımlarla bir yere götürüyordu genç kız. Onu kendi elleriyle götürmesine rağmen, götürmek istemiyor gibiydi. Delikanlıyı tuttuğu el ona ait değil: attığı adım onun adımı değil gibi hissediyordu. Sanki en az bu bina kadar kadim bir irade tarafından yönlendiriliyordu.
Tonozlu koridoru geçtikleri gibi, sessizliğin ardından yankılanan uğultu daha da duyulur hale geldi. Binanın ortasında, çatıdaki konik kubbenin altındaki büyük kısıma gelmişlerdi. Binanın kubbesine kadar uzanan devasa boşluğun ortasından, camlardan uzak ve karanlığa hapsolmuş bir koridora girmek üzerelerdi. Delikanlı, düşünceli gözleriyle binanın kadim işlemelerle süslenmiş kubbesine bakıyordu ki, genç kız aniden duruverdi.
Yere eğilen genç kız, duvarla bitişik tabanın ot bitmiş taşları arasında, örümcek ağının ortasındaki ufacık bir şeye bakıyordu.
Gizli kaygısını nerdeyse göstermelik bir merakla törpülemeye çalışan sesiyle lafa giren delikanlı da, dizlerine tutunarak yerdeki bu şeye izlemeye başlamıştı.
Bu, örümceklerin dünyasına hapsolmuş iri bir karıncaydı. Hareket etmiyordu. Aniden, yumuşak bir el ağa dokundu. Delikanlının meraklı gözükmeye çalışan fısıltısı duyulduğu sırada, genç kızın eli örümcek ağını parçaladı ve parmakları karıncayı oradan çıkardı. Yürümesini bekler gibi, büyük karıncayı yere koymuştu genç kız: ama karınca halen hareket etmiyordu. Genç kız, onu canlanmasını ister gibi izlemeyi sürdürdü. Karınca hareket etmeyince yutkundu.
Omzuna tutunan delikanlıyı duyduğu gibi, derin bir nefes alıp ayaklandı genç kız. Boynundaki kolyeye bir öpücük kondurup alnına dokundurdu, delikanlının eline sarıldı, taşıdıkları kandilin ışığını karanlık koridora uzattı ve yürümeye başladı.
Attıkları her adımda, camlara çarpan rüzgar uğultusu daha da silikleşiyor, aydınlıktan daha da uzaklaşıyorlardı. Örümcek ağlarıyla kaplı tonozların altında, kimi çökmüş, kimi otlara teslim olmuş, kimi ise rutubetten çürümüş taş tabanda usulca ilerleyen ayakları, neredeyse gözükmüyordu. Kandildeki ateşten yayılan silik ışık, önlerini sadece biraz olsun görmelerini sağlıyordu. Rutubet kokulu koridorun sonunda, aydınlık bir yer vardı: oraya bir an önce ulaşma umuduyla adımlarını hızlandırmayı düşünse de, halen yavaş ilerliyordu genç kız. Karşıdaki aydınlıktan da, en az şu an bulundukları karanlıktan ürktüğü kadar ürküyordu belki de. Aniden, delikanlının sarsılmasıyla irkildi. Kandili ona doğrulttuğu gibi, delikanlının bastığı bir taşın, otlar filizlenmiş toprağa gömüldüğünü gördü.
Aydınlığa çıktıkları gibi, derin bir nefes aldı genç kız. Kadim tuğla duvarlara bitişik inşa edilmiş, yıkık dökük bir merdiven dışında ilerleyecek hiçbir yönün olmadığı bir çıkmaz boşluğa varmışlardı. Işık yukarıdan, merdivenin çeşitli kısımlarında duvar oyularak inşa edilmiş camlardan geliyordu. Gözlerini, merdivenin vardığı noktaya: kulenin konik kubbesine çevirdiği gibi tavanın ortasındaki çember boşluğu gördü.
Bırak çıkmayı, bakması bile tüyler ürperten bu merdiven bitmek bilmiyordu. Kadim binaya bitişik inşa edilmiş bu kulenin, dışarıdan ne kadar uzun göründüğünü hatırladı.
Yutkundu genç kız. Nedenini dile dökemese de, o çemberden hoşlanmadı. Geceleri, semayı kaplayan karanlığa benzer, dehşet uyandırıcı bir güç saklıydı bu karanlık çemberin içinde. Büyük bir merak ve dehşet uyandıran bu çembere bakmaktan kendini alamıyordu. Derin bir nefes alıp kolyesini tuttuğu gibi, gözlerini çemberden çevirdi genç kız.
Elini sımsıkı tuttuğu delikanlıya döndü. Oğlan da meraklı bakışlarını kubbedeki çember boşluğa çevirmişti. Oğlanın uzun yüzündeki ifadesizliği, ciddi mavi gözlerini izlemeye başladı. Delikanlı, ağır bir tavırla kıza döndüğü gibi göz göze geldiler: delikanlı yutkundu ama göz temasını bozmadı.
Zayıf delikanlının hiçbir yerinde bir tereddüt, bir korku göremedi genç kız: ama bundan memnun değildi. Delikanlıda tereddüt görmeyi isterdi. Tereddüt gösterseydi de onun yanında olsa, onu destekleseydi. Onu cesareti yüzünden değil, korkusuna rağmen sevdiğini kanıtlasaydı. İşte o zaman ne hayırlı olurdu ikisi için de!
Delikanlının mavi gözleriyle buluştuğu gibi yutkundu. Delikanlı cesurdu. Tereddüt etmeyecekti. Ama korkuyordu. İçten içe korkuyordu. Kız onun korkusunu hissedebiliyordu. Kızın çekik gözleri kısıldı. Yüreği sıkıştı. Nefes alamaz gibi oldu. Sonra gözünden bir damla yaş geldi. Delikanlının tereddüt etmesini o kadar istedi ki, bunun için onunla hiç buraya gelmiş olmamayı diledi. Hatta onunla hiç tanışmamış olmayı bile diledi.
Aniden, yanağında delikanlının nasır tutmuş ellerini hissetti ve gözler yine buluştu Metin delikanlının derin ve büyük gözlerinde bir şeyler saklıydı. Korkudan veya kaygıdan da fazlası vardı orada. Bu gözlerde gizemli ve ilahi bir kuvvetin yattığını hissedebiliyordu. Ona canı gönülden inanmak istedi genç kız. Ama buna gücü yetecek miydi? Bunu düşündüğünde dahi inanılmaz bir suçluluk hissediyor olsa bile, içten içe ona inancında tereddüt ediyordu. Ona inanmasa bile inanmalıydı. Ona güvendiğini göstermeliydi. Bu onun vazifesiydi.
Kızın yaşlar süzülen yanağını okşayan delikanlının tok sesi, uzun kulede yankılandı. Kaygısını kıza göstermeyen düşünceli bir tonla konuşurken, kız dehşetengiz bir ürperti hissetti. Delikanlının güvence vermeye çalışan kararlı sesinin ardında yatan ilahi kuvvetten mi, yoksa bu kadim kulenin uyandırdığı gizemden miydi bilmiyordu, ama tüyleri diken diken olmuştu. Delikanlının kollarına kendini bırakıverdi, ona bütün gücüyle sarıldı. Korkuyordu. İçinde ilahi bir kuvvet pınarı akan delikanlıyı bekleyen amansız kader ile merdivenlerin uzandığı kubbenin sonsuzluğu çağrıştıran çemberinin arasında sıkışmış hissediyordu. Gözyaşlarını tutamadı. Yaşları sular seller gibi aktı. Delikanlıya yalvarır bir edayla ağladı. Yakarışları kadim kulenin camlarını döven rüzgar uğultusuyla yankılandı.
— Şimdi manastırın en eski yapısına, 4. yüzyıldan kalma çan kulesine gideceğiz. Dediğim gibi, restorasyon işlemleri tamamlanmış olsa bile kulenin özgün yapısına zarar vermek istenmediği için kule genişletilmedi. Yani merdivenlerde dikkatli olmak zorundayız.
Turist kafilesine öncülük eden rehberin sesi, manastırın geniş salonunda yankılandı. Konik kubbenin altında, sütunlarla çevrili geniş koridordaki rehberi takip eden turist kafilesinde her türlü insan vardı. Emekliliğin tadını çıkaran tarih tutkunu yaşlılar, kamp ve dağcılık ekipmanlarıyla göze çarpan maceraperestler, sırt çantalarıyla göze çarpan öğrenciler…
— Pardon, manastır 8. yüzyılda inşa edilmemiş miydi?
— Tarihi kayıtlara göre manastır 8. yüzyılda kullanılmaya başlanmış, 11. yüzyıl civarında da terk edildiği düşünülüyor. Ama arkeolojik bulgulara göre kule çok daha eskilere dayanıyor. Binadan bağımsız bir şekilde kulenin inşa edilmiş olması mantığa aykırı olduğundan, manastırın da daha eski bir tarihte inşa edildiği teorisi gündemde. Henüz tarihi kayıtlarla kanıtlanmamış olsa da, manastırın 4. yüzyılda inşa edildiği, 6. ve 7. yüzyıllardaki savaş ve salgınlarla dolu kaos döneminde de terk edildiği düşünülüyor.
Rehberin açıklamasını başıyla onayladı meraklı öğrenci. Kalabalığın hayret fısıltılarının ardından, bir fotoğraf makinesinin flaş sesi yankılandı. Çektiği fotoğrafa, çekik gözlerini kısarak baktı genç kız. Sonra fotoğrafı kol kola girdiği uzun delikanlıya gösterdi hevesle. Sarışın delikanlı fotoğrafı süzdü, gülümsedi. Tarihine tutku duyduğu manastırın büyük kubbesinin altında, sevdiceği ile bir fotoğrafı olduğu için kendini çok şanslı hissetti.
Rehberin arkasından dar bir koridora girmek üzerelerdi. Bu koridorda neredeyse herkes başını eğerek yürümek zorundaydı.
Genç kızın omzuna sarılan delikanlı, dar koridorda dik durmakta zorlanıyordu. Sevgilisinin çekik gözlerine gülse de, içinde belli belirsiz bir rahatsızlık hissetti. Koridorun basıklığından mı rahatsız olmuştu? Ne kadar bakım yapılmışsa bile, koridorda tuhaf bir koku, bir o kadar da garip bir sessizlik vardı. O kadar sessizdi ki, yeraltındaki kaynak suların sesi bile duyulabiliyordu.
— Başınıza dikkat edin.
Rehberin sesi yankılandığı sırada, duvarlara monte edilmiş loş ışıklarla aydınlatılan koridorda ilerliyorlardı. Meraklı delikanlı, arkasındaki insanların elverdiği ölçüde koridoru gözlemliyordu. Yerdeki bir taşa bastığı gibi, taşın biraz hareket ettiğini hissetti. Ancak dengesi bozulmadı.
Genç çift, rehberin arkasından çıktığı gibi karşılaştığı manzarayla afalladı. Bir minareninkini andıran merdivenler, dörtgen şeklindeki kule tabanından göğe, konik kubbedeki çemberin göze çarptığı tavana kadar yükseliyor: çan odasına çıkıyordu. Yoğun bir restorasyon çalışmasının yapıldığını çağrıştıran metal basamaklara ve korkuluklara rağmen, pek göz korkutucu bir merdivendi bu.
Delikanlının gözleri, merdivenin uzandığı kubbenin zirvesindeki karanlık çemberde gezindi. Aşina olduğu birçok kadim dini yapıda da gözlemlediği bu açık çember kubbe, ona bir an için farklı geldi.
Bu sonsuz çemberin içinde bir şeyler saklıydı: saklı kalması gereken, dile alınmaması gereken şeyler. Buna rağmen, çemberdeki karanlık bir o kadar da ilgi çekiciydi. Ona bakmaktan kendini alamıyordu. Orada ne vardı? Yüreğini bir ürperti sardı. Bu kulede bir tehlike vardı. Merağının, bu kadim tehlikenin uyandırdığı bir huşuya dönüştüğünü hissettiği gibi tüyleri diken diken oldu. Derin bir nefes aldı. Manastırın verdiği belli belirsiz huzurun da, rehberin verdiği güvenin de zerresi yoktu bu meymenetsiz kulede. Örümcek ağlarıyla kaplı kızıl tuğlalar, yüzyıllardır binayı ayakta tutan güçlerine rağmen artık delikanlıya hiçbir güven vermedi. Bu kulenin döne döne yükselen eski merdivenlerinde de, kubbesindeki karanlık çemberde de insana, tabiata aykırı bir şeyler vardı. Camı döven rüzgarın lisanı bilinmez uğultusu bile, onları buradan gitmeleri için uyarıyor gibiydi. Yukarıya doğru bir sarmal halinde uzanan merdivenlerin ve karanlık çemberin sunduğu bu tabloda, bir zamanlar burada yaşanmış ve unutulmuş bir şeylerin yankısı duyuluyordu halen.
O an, kolundaki genç kızın ona baktığını fark etti. Gözlerinde şaşkınlık ve endişe vardı. Kız da delikanlının hissettiğini hissetmiş, ya da delikanlının bir şey hissettiğini hissetmiş olmalıydı.
Delikanlı, genç kıza tebessüm ederek garip ürpertisini bastırdı.
— Dikkatli çıkıyoruz arkadaşlar. Adımınıza dikkat edin, korkuluklara tutunun.
Korkulukların varlığına şükretti delikanlı. Zira onlar da olmasa, merdivenin ortasında en ufak bir yerde ayağı kaydığı takdirde yere çakılır ve en iyi ihtimalle sakatlanırdı.
Basamaklar çok dik olduğu için, çok geçmeden yorulmuşlardı.
Merdivene bitişik, duvar oyularak inşa edilmiş cam bölmesinden gözüken dağ manzarasını gösteren heyecanlı sevgilisine döndü delikanlı. Buradan dağın bütün heybeti görünüyordu. Aniden, cam bölmesindeki taşa yaslanarak soluklanmaya başladılar.
Yaşlı bir adam ve kampçılar geçti önlerinden. Hayretle etrafı izleyen Japon bir aile geçti sonra: babasının sırtındaki çocukla bir an için göz göze geldiği gibi gülümsemeden edemedi delikanlı.
Bir an için, bu kuleyi çıkan kaçıncı kişi olduğunu düşündü. Eğer rehber haklıysa bu manastır 11. yüzyılda terk edilmişti. Ama buna inanası gelmiyordu. Dağların arasında saklı olsa bile, aradaki onca yüzyıl boyunca buraya birileri gelmiş olmalıydı.
Sevgilisinin çekik gözleriyle buluştuğu gibi tebessüm edecekti ki, içinde o tuhaf ürpertiyi hissetti yine delikanlı. Sonra aniden gözünün önünü göremez oldu. Dehşete kapıldı. Ne olduğunu anlayamamıştı ki, merdivenler gözlerinin önüne geldi. Çok yüksekteydi, yorgundu ve sırtında muazzam bir ağırlık vardı. Un çuvalı mı taşıyordu? Merdivenlerden çıkmaya çalışıyordu: ama ne korkuluk vardı, ne de metal basamaklar. Adımını atmak için doğru düzgün bir taş bile bulamıyordu bu korkunç merdivende. Aşağıdan onu izleyen, kürk kıyafetli insanlar vardı. Aralarından birini, çekik gözlü bir kızı gördüğü gibi tüyleri diken diken oldu. Onu çok seviyordu. Onun için ölür, öldürürdü. Onun için bu merdivenleri çıkmayı, kubbedeki karanlık çembere dalmayı bile göze alırdı. O an, zihni bir yıldırımla aydınlandı. Merdiveni onunla evlenebilmek için çıkmalıydı. Sırtındaki un çuvalı ile merdiveni çıkmaya yetmezse gücü, onunla birlikte olabilmeye asla yetmezdi.
Kolları kopacak gibiydi. Belinden güç alarak un çuvalını tutuşunu sıkılaştırdı. Dengesini koruduğunu anladığı an, adım atmadan nefes aldı. Üst basamağa sol ayağını atmaya yeltendiği gibi, yıkık dökük basamaktaki taşlar yuvarlandı. Yüreği kalktı, basamağın çöktüğünü gördüğü gibi de dehşetle haykırdı. Düştüğü sırada genç kızın çığlıkları kulağını tırmaladı. Aniden, yanağına dokunan el ile irkildi.
Sevgilisinin endişeli sesiyle kendine geldi. Nefes nefese kalmıştı. Ona ne olduğunu soran sevgilisine ne anlatacağını bilemedi: ne gördüğünü de bilemediği gibi. Metal korkuluklarla çevrili merdivene baktı. Restorasyonlarla, metal basamak ve korkuluklarla üstüne serilmiş perdeye rağmen, az önce bu merdivenleri çıktığına emindi. Ama düşmüş müydü? Neden böyle bir imge görmüştü? Bir anıyı mı hatırlamıştı? Acaba beyni ona anı mı üretmişti? Yoksa bunu bir rüyasında mı görmüştü?
Ne gördüğünü asla bilemeyecekti, anlatamayacaktı da. Sevgilisinin elini tuttu, sonra çekik gözleriyle buluştu. Onun için ölmek zorunda olmadığı, gözleri önünde ölmediği için, kendini şanslı hissetti. Gördüğü bu imge sayesinde gündelik hayatın vasatlaştırıcı ağırlığından sıyrılmış, duyguları ve tutumları berraklaşmıştı. Sevgilisini seviyordu. Yaşamayı da seviyordu. Günlük yaşamın akışına aykırı bu berraklığın ona verdiği cesaretle, bunu sevgilisine de söyledi. Sevgilisi ona garip davrandığını söylediğinde ise bir kahkaha attı ve ona sarıldı.
Genç çiftin gülüşmeleri, turist kafilesinden yükselen seslere karışarak kulenin boşluğunda yankılanıyordu. Az sonra kalkıp kuleye çıkmayı sürdürdüler: yüzyıllardır nice insanın yaptığı, veya yapmakta başarısız olduğu gibi.
메타데이터
- post_id
- 07a27e2bd061
- slug
- kule-07a27e2bd061
- url
- https://medium.com/@fatihyusasank/kule-07a27e2bd061
- canonical_url
- https://medium.com/@fatihyusasank/kule-07a27e2bd061
- author_url
- https://medium.com/@fatihyusasank
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-18 17:35:31