← Back to list

Deniz Göktaş ve Normalleşen Anomi

Kellesi Koltuğunda Bir Kültürün Anatomisi

Esma Ünal in Çağdaş, Özgün, Yaratıcı ve Türkçe · 2026-06-29 04:08 · 240 claps · 4.4 min read paywalled
#türkçe #türkiye #blogging #mizah #sosyal-medya
Open on Medium ↗
Wiki topics: CNT · Content Marketing 🎙️ · Creator Economy

Deniz Göktaş ve Normalleşen Anomi

Kellesi Koltuğunda Bir Kültürün Anatomisi

Medium üyesi değilseniz, metinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz; https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/deniz-g%C3%B6kta%C5%9F-ve-normalle%C5%9Fen-anomi-09b0fb8fc436?sk=1e6450af07440293912cbab516448113

Hey, Deniz Göktaş’ın gösterisini izleyenlerden misiniz yoksa “neymiş bu kadar konuşulan şey” diye merak edenlerden mi?

Muhtemeldir çünkü Türkiye’den bahsediyoruz.

Deniz Göktaş mizah konusunda kuşkusuzdur ki iyi şeyler yapıyor.

Sahi, bir dakika, mizah nedir ki?

Sadece bizi anlık olarak günlük dertlerin ağırlığından uzaklaştıran, salonları kahkahaya boğan bir eğlence aracı mı, yoksa tam aksine o dertlerin tam kalbine giden, rasyonel dille açıklayamadığımız acıları çıplak bırakan bir yüzleşme alanı mı?

Thomas Hobbes’un o meşhur teorisi geliyor aklıma; hani insanların salt hayatta kalabilmek ve “güvenlik” illüzyonuna kavuşabilmek için tüm özgürlüklerini, seslerini o devasa kurumsal canavara, Leviathan’a devretmesi hikayesi. Bizim buralarda da bu yaşanıyor işte; o mutlak egemenlik sarsılmasın diye herkes kendi köşesine çekiliyor. Nitekim geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve kısa sürede milyonlarca izleyiciye ulaşan Harbiye Açık Hava stand-up gösterisi de tam olarak bu sorunun sınırlarında geziniyor ve Türkiye’nin bitmek bilmeyen o bildik tartışma kazanını yeniden kaynatıyor.

Gösterinin bazı bölümlerine jet hızıyla getirilen “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçeli erişim engelleri, siyasetçilerin “mizahı bir yere kadar kabul edebiliriz” çıkışları ve hemen ardından yükselen kolektif fısıltı bana çok tanıdık geliyor. Ekran karşısında ya da salonda hepimiz aynı refleksle “Hobbes’un yüzyıllar önce tasvir ettiği o korku toplumunun sadık özneleri gibi” hemen “yahu çok iyi konuşmuş da, umarım adamı içeri almazlar” diyoruz. İşte tam bu noktada içimi bir rahatsızlık kaplıyor; biz bu absürt durumu, bu hukuksuzluk potansiyelini, yani hayatta kalmak uğruna her şeyden feragat etmeyi kendi içimizde nasıl bu kadar kolay normalleştiriyoruz? Oysa bu durum, Deniz Göktaş’ın gündeme bomba gibi düşmesiyle birlikte Türkiye’nin o yıllardır alışık olduğumuz geleneksel mizah tekellerini, en başta da Cem Yılmaz ekolünü neden yeniden masaya yatırmamız gerektiğini çok net bir şekilde yüzümüze vurmuyor mu?

Cem Yılmaz’ı eleştirirken asıl takıldığımız şey, onun mizahının toplumsal çelişkilerden ziyade insan doğasının absürtlüğüne dayanması ve sahnedeki o “yıldız” karizmasının metnin kendisinden her zaman daha büyük olmasıydı. Biz şakanın özünden ziyade Cem Yılmaz’ın o şakayı satma gücüne, mimiklerine bağlanıyorduk; bir de tabii o geleneksel mizahın güvenli sularında gezen, cinsiyetçi reflekslerle kolay alkış toplayan klişeleri izleyip geçiyorduk. Sahi, şaşırdık değil mi? Deniz Göktaş’ın bir buçuk saatlik kapalı gişe gösterisinde kadınların memelerine sataşan, ucuz şok unsurlarıyla salonu doldurmaya çalışan kimsenin olmamasına? İşte bu yüzden Deniz Göktaş’ta kişiye değil, doğrudan metne, anlatılan hikayeye bağlanıyoruz. Adam sahnede devasa bir ego ya da karizma satmıyor; aksine monoton, neredeyse ruhsuz ve minimalist bir tarzla kelimelerin kendisini konuşturuyor. Gösteri bittiğinde elinizde parıltılı bir star değil, çırılçıplak bir Türkiye gerçeği kalıyor ve bu da insanı ister istemez hani o antropologların “yüksek bağlamlı kültür” dediği ortak yaşanmışlık zeminine fırlatıyor.

Asıl can alıcı nokta, coğrafya olarak paylaştığımız o görünmez lügatte gizli. Biz öyle bir toplumsal hafızanın içine doğduk ki, sahnede upuzun hikayeler anlatıp arka plan döşemeye gerek kalmıyor; tek bir kelime yetiyor her şeyi özetlemeye. Göktaş sahnede “mülakat” ya da “enflasyon” dediği an salonda gürültü kopuyor. Koskoca bir ülkenin her gün canını yakan devasa krizler, bir nevi 85 milyonun kolektif grup içi şakasına dönüşmüş durumda fakat her şeye rağmen, asıl absürtlük o spot ışıklarının altında değil, biz salonu terk ettikten sonra sokakta başlıyor. Günlerdir kimse bu şovun sanatsal yönünü, metindeki o keskin gözlemleri konuşmuyor; herkes tek bir kavrama kilitlenmiş durumda: Cesaret. Seyircinin dilinde “ne kadar güldük” cümlesinden ziyade, “bu adamı ne zaman alırlar?” sorusu dönüp duruyor. İşte sosyolojinin normların felç olması dediği o ‘anomi’ ya da ‘öğrenilmiş çaresizlik’ tam olarak bu refleksle hayat buluyor. Normal şartlarda bir insanın sadece sistem eleştirisi yaptı diye parmaklıklar ardına gönderilme ihtimaline karşı ses yükseltmemiz gerekirken, biz bu ihtimali o kadar kanıksamışız ki, meseleyi çoktan bir kader gibi kabullenip sıradanlaştırmışız.

Aslına bakarsanız ben, televizyon ekranlarında tankları, postalları ya da siyasi liderleri korkusuzca tiye alan o eski ustalara, pek denk gelemedim. Biz öyle bir iklimde gözümüzü açtık ki, sanki her köşe başında bir tehlike varmış gibi büyütüldük ve zamanla neyin absürt neyin olağan olduğunu ayırt edemez hale geldik. Ruhumuza öyle bir sessizlik aşılmıș ki, adama arka çıkanlar bile farkında olmadan “aman başına bir iş gelmesin” fısıltısıyla bu absürt korku duvarını besliyor. Oysa ortada ne bir suç var ne de yasal bir ihlal. Geçmişten bugüne saray duvarlarına bile esniyecek o kadim eleştiri kültürünü, bugün sırf birileri öyle istiyor diye kendi ellerimizle teslim etmek bana çok ağır geliyor. Eğer nerede durmamız gerektiğini unutur ve kafasını kaldıran herkesi tehlikeli ilan edersek, zaten sistemin rıza mekanizması kusursuz çalışıyor demektir. Kendi hapishanemizin parmaklıklarını bizzat kendi endişelerimizle örüyoruz. Oysa her fırsatta kendimize şunu fısıldamalıyız: Sadece güldürdü ve düşündürdü diye bir insanın namlunun ucuna konması hiçbir şartta olağanlaştırılamaz.

Peki, işin asıl kural kitabına, yani hukuka baktığımızda karşımıza ne çıkıyor? Siyasetçilerin o klişe haline gelmiş “mizahı bir noktaya kadar sineye çekebiliriz” laflarını duyunca insan sormadan edemiyor: Bu tamamen kişisel bir alınganlık mı, yoksa yasal bir zemin mi? Çünkü hiç kimse kusura bakmasın, kişilerin incinen gururları sadece kendilerini bağlar ama yasalar herkes için eşit olmalıdır. Üstelik anayasal kurallar ya da yüksek mahkeme kararları, güç sahiplerinin o hassas duygularını her zaman pışpışlamak zorunda değildir; aksine o koltukta oturuyorsan, yönetim şekline gelen en ağır eleştirileri de o sert ironileri de göğüslemek zorundasın der. Koltuğun getirdiği o gerilim tam da burada devreye giriyor işte. Bugün sokağa çıkıp sorsak, birçok insan devlet büyüklerine laf edilmesini hemen cezalandırma refleksiyle karşılayabilir ancak uluslararası mahkemelerin o meşhur kararlarına baktığımızda, koskoca Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’e meydanda “defol git” diyen birinin bile cezalandırılamayacağını, bunun düpedüz ifade özgürlüğü olduğunu görüyoruz. Yani sınır çok net: İşin içine ırkçılık, cinsiyetçilik ya da nefret söylemi gibi aşağılık refleksleri karıştırmadığın sürece, o yönetim koltuğunda oturanların huzurunu kaçıran her sert mizah, gücün öfkesinden çok daha yukarıda bir yerde korunur. Bizim izlediğimiz şeyi sert mizah olarak adlandırabilir miyiz ona bile emin değilim.

Ancak tüm bu yasal açmazları ve ülkenin o gergin havasını tartarak gösteriyi izlerken, tam içinizden “yahu bu çocuk çok riskli sularda yüzüyor” dediğiniz an sahnedeki o muazzam oyun zekası çarpıyor yüzünüze. Kafanızı bir kaldırıyorsunuz, adam zaten dekor niyetine arkasına kendi kesik başının heykelini yerleştirmiş. Sahne adını da “Ölü Deniz” koyarak aslında kelimenin tam anlamıyla kellesi koltukta bir anlatı kurduğunu en baştan ilan etmiş. Üstelik bugünün eğlence sektöründe herkes kapalı gişe şovunu bir dijital platforma satıp paraya çevirme ya da tıklanma rekorlarıyla cüzdanını şişirme derdindeyken; o bu işi sadece YouTube’a yüklemekle kalmıyor, para kazanma seçeneğini de bile isteye kapalı tutuyor bu hamle, onun asıl entelektüel duruşunu ortaya koyuyor. Karşımızda cebimizdeki paraya göz dikmiş bir şovmen değil, derdi sadece sözünü kamusal alana fırlatmak olan, sistemin dışından konuşan tavizsiz bir anlatıcı var. Deniz Göktaş; zekası, cesareti ve o bağımsız mizah kalitesiyle gerçekten bu kurak iklimde bambaşka bir vaha açtı ve bize, eğer birbirimizin altındaki basamakları çekmekten vazgeçip korkuyu kanıksamayı reddedersek, bu ülkedeki o görünmez rıza zincirlerini kırabileceğimizi çok derinden hissettirdi.


메타데이터
post_id
09b0fb8fc436
slug
deniz-göktaş-ve-normalleşen-anomi-09b0fb8fc436
url
https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/deniz-g%C3%B6kta%C5%9F-ve-normalle%C5%9Fen-anomi-09b0fb8fc436
canonical_url
https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/deniz-g%C3%B6kta%C5%9F-ve-normalle%C5%9Fen-anomi-09b0fb8fc436
author_url
https://medium.com/@esma.unal271
status
ok
fetched_at
2026-07-09 13:32:43