Çavdar Tarlasında Çocuklar — Kitap İncelemesi
Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen olarak da çevrilmiş) veya özgün adı ile The Catcher in the Rye yakın dönemde okuduğum en farklı…
Çavdar Tarlasında Çocuklar — Kitap İncelemesi (Spoiler İçerir)
Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen olarak da çevrilmiş) veya özgün adı ile The Catcher in the Rye yakın dönemde okuduğum en farklı eserlerden biriydi. Pek çok açıdan Otomatik Portakal’ı hatırlattı. Kitabı ele almadan önce J.D. Salinger’ın hayatından bahsedeceğim.

Jerome David Salinger
1 Ocak 1919'da New York City’nin Manhattan bölgesinde doğan Jerome David Salinger’ın babası Sol Salinger, koşer peynir ticaretiyle uğraşan Litvanya kökenli bir Rus Yahudisi’ymiş. Anladığım kadarıyla bir yandan ticaretle uğraşırken bir yandan da Kentucky’nin Louisville kentindeki Adath Jeshurun Cemaati’nin hahamlığını üstleniyor.
Salinger’ın annesi Marie’nin ise kökenleri bir hayli karmaşık. Iowa’nın Atlantic kentinde doğan kadının hem Alman, hem İrlandalı hem de İskoç akrabaları var. Marie, Sol Salinger ile tanıştıktan sonra kayınvalidesini ve kayınpederini memnun etmek için adını Miriam olarak değiştirip Yahudiliğe geçiş yapmış. Jerome David Salinger dahi bu konuyu ancak Bar Mitzvah töreninden sonra öğreniyor. Bar Mitzvah’nın ne olduğunu bilmiyorsanız, Yahudi erkek çocuklarının reşitliğe adım atma seremonisi olarak düşünebilirsiniz.
Salinger gençliğinde eskrim, tiyatro ve okul gazetesi için yazarlık gibi farklı alanlarla ilgilenmiş. Ancak özel okul yıllarında ortama uyum sağlamakta zorlanması, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yazımında etkili olmuş gibi görünen detaylardan biri. Ailesi Salinger’ı özel okuldan sonra Pennsylvania’daki bir askeri akademiye kaydediyor.
Salinger burada geceleri battaniyenin altında el feneriyle hikâyeler yazıyormuş, aynı zamanda koro, havacılık kulübü ve Fransızca kulübü gibi çeşitli sosyal etkinliklere katılmış. Bu dönemde yapılan IQ testinde puanı 111–115 aralığında ölçülmüş ki bu ortalamanın biraz üzerine denk geliyor. Ders notları konusundaysa ne çok iyi ne çok kötü olduğu söyleniyor, yani ortalama denebilecek bir öğrenci.
1936 yılında okuldan mezun olduktan sonra aynı yıl New York Üniversitesi’nde birinci sınıfa başlayıp eğitim alanında öğrenim görmeyi değerlendirmişse de bir yıl sonra okulu bırakmış. Babasının teşviki ile et ithalatı işini öğrenip bir süre bu alanda çalıştıktan sonra mezbahalara karşı tiksinti duymaya başlamış. Bunun da vejetaryen olmasında etkili olduğu düşünülüyor.
1938’in sonlarında Salinger, kolej eğitimini devam ettirdiği sırada film eleştirileri içeren köşe yazıları yazmaya başlıyor. Ancak bundan da sıkılıp bir dönem sonra okulu bırakıyor. Sonra 1939’da Columbia Üniversitesi’nin Genel Eğitim Fakültesi’ne devam edip Story dergisinin uzun yıllar editörlüğünü yapan Whit Burnett’in yazarlık derslerine katılıyor. Burnett ilk başta Salinger’da dikkate değer bir meziyet göremese de zamanla yeteneğinin farkına varıyor. Bu dönemde Salinger’ın başıboş birkaç genci konu alan kısa hikâyesi The Young Folks, Story dergisinde yayımlanıyor. İşte bu sıralarda Whit Burnett, Salinger’ın mentoru oluyor ve ikili birkaç yıl boyunca mektuplaşmayı sürdürüyorlar.
1942 yılında Salinger, oyun yazarı Eugene O’Neill’in kızı Oona O’Neill ile aşk yaşıyor. Ancak ilişkileri, Oona’nın Charlie Chaplin ile görüşmeye başlaması ve daha sonra evlenmesi ile son buluyor. O sırada Chaplin’in 54, Oona’nın ise sadece 18 yaşında olduğunu ekleyeyim. Bu yıllarda, Salinger The New Yorker dergisine kısa öyküler göndermeye başlamış. Ancak dergi o yıl Salinger’ın “Lunch for Three”, “Monologue for a Watery Highball” ve “I Went to School with Adolf Hitler” gibi öyküleri de dahil olmak üzere yedi ayrı hikâyesini reddetmiş.
Çavdar Tarlasında Çocuklar özelinde dönüm noktası olan olay ise Aralık 1941’de, derginin Salinger’ın “Slight Rebellion off Madison” adlı öyküsünü kabul etmesi. Bu öykü Holden Caulfield adında yabancılaşmış bir genci konu alıyormuş ve Manhattan’da geçiyormuş. Tanıdık geldi mi? Evet, Çavdar Tarlasında Çocukların ilk taslağı bu. Ancak o ay Japonya’nın Pearl Harbor’a saldırmasıyla birlikte hikâye yayımlanamamış ve bu durum Salinger’ı bayağı etkilemiş. Öykü, savaşın bitmesinden sonra, 1946 yılında The New Yorker’da yayımlanmış. Fakat bu hâliyle bir roman değil, hikaye formatında. Yani elimizdeki eser bu değil.
Devamında ABD’nin 1942'de savaşa dahil olması ile askere alınıyor. Normandiya Çıkarması gibi önemli bir askeri harekata katılması yine Salinger’ın hayatında iz bırakan önemli noktalardan. Normandiya’dan Almanya’ya uzanan askeri harekât sırasında, Salinger Ernest Hemingway ile tanışmak için Paris’te bir görüşme ayarlamayı başarıyor. O sıralar savaş muhabiri olarak çalışan Hemingway’in dostane tavırları Salinger’ı etkiliyor ve arkadaş oluyorlar.
Nisan 1945’te, Dachau toplama kampına bağlı Kaufering IV alt kampına girip çavuş (Staff Sergeant) rütbesine yükseliyor. Bu sırada beş ayrı cephede görev yapmış. Almanya’nın teslim olmasının ardından, savaş stresi nedeniyle birkaç hafta hastaneye yatırılmış. Yıllar sonra kızına söylediği: “Ne kadar yaşarsan yaşa, yanık et kokusunu burnundan hiçbir zaman tam olarak sökemiyorsun.” sözlerinden savaşın Salinger üzerindeki etkisini az çok anlıyoruz.

Holden’ın Şapkası
Salinger, savaş bittikten sonra denazifikasyon sırasında bir süre Weissenburg’da yaşamış. Bu sırada Sylvia Welter isimli bir kadınla evlenmişse de, ikili ABD’ye döndükten kısa süre sonra bu evlilik de son buluyor. 1940'ların sonlarından itibaren ise Zen Budizmi’ne merak salmış ve Budist bilgin D. T. Suzuki ile bir görüşme ayarlamış. Bu, Holden’ın toplumdan kopma ve dağa çekilip münzevi bir yaşam sürme isteğini getirdi aklıma. Zaten Salinger da Çavdar Tarlasında Çocuklar yayımlandıktan sonra sessiz, sakin, insanlardan uzak bir yaşam sürmüş galiba.
Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın yayımlanması ise 1951'i buluyor. Buraya kadar anlattığım çoğu şey aslında bu romana bir şekilde dokunmaktaydı: Salinger’ın öykülerinde aylak gençleri anlatması, daha önce Holden hakkındaki kısa hikâyesi veya gençliğinde çoğu şeye karşı hevessizlik yaşayıp çok fazla şey denemesi, sürekli farklı okullara geçiş yapması vesaire. Zaten Salinger da romanın bir nevi otobiyografi olarak düşünülebileceğini söylemiş.
Tabii kitabın küfür ve argo içeren dili, yer yer dini kötülemesi, toplumun iki yüzlülüğünden bahsetmesi, rol model olan kişileri eleştirmesi, cinsel ilişki ve fahişelikten bahsetmesi o dönem için alışılmadık olduğundan epey tepki çekmiş. Hatta azimli bir veli romandaki küfürlerin listesini bile oluşturmuş: Velinin sayımına göre Holdan roman boyunca 237 defa “goddam”, 58 defa “bastard”, 31 defa “Chrissake” ve 6 defa “fuck” diyormuş. Bu üslup sebebiyle pek çok veli kitabın yasaklanmasını istemiş ve öyle de olmuş. Roman birçok ülkede ve bazı ABD okullarında yasaklanmış.
Öyle ki bazı lise öğretmenleri bu kitabı derslerde okuttuğu için işlerinden olmuşlar. Yani roman bir yandan çok tepki çekmesine rağmen öte yandan da satışlarda rekorlar kırıyor ve gençler tarafından beğenilip okunuyormuş. John F. Kennedy ve John Lennon suikastçilerinin bu kitaptan etkilendiği de söyleniyor yine.
Kitabın Salinger’ın ilk ve tek romanı olduğunu ve yazarın tüm filme uyarlama tekliflerini geri çevirdiğini de belirterek bu kısmı bitireyim.

Şimdi gelelim kitabın içeriğine. İlk olarak kitabın aşırı akıcı olduğunu söyleyerek başlayayım. İki yüz sayfayı bir çırpıda okuyup bitirdim. Dilin basitliği, olayların hızlı ilerleyişi ve üç günlük dar bir aralığı anlatması bunda etkili oldu. Ancak düşünsel derinlik bakımından 1984 veya Cesur Yeni Dünya gibi kitaplara nazaran daha sığ kaldığını ifade etmem gerek.
Kitap, Holden Caulfield adındaki bir gencin, kadın-erkek ilişkilerinde, dostluklarda ve genel olarak hayatta gözlemlediği samimiyetsizliklere karşı duyduğu kini ve isyanı konu alıyor. Holden oldukça umursamaz, çelişkili, toy ve hoyrat bir karakter. Hikâye boyunca eleştirdiği birçok davranışı kendi de sergiliyor; yetişkinlerin yapmacıklığından şikâyet ederken sürekli yalan söylemekten geri durmuyor mesela. Tabii bu tutarsızlığının da farkında. Sık sık sürekli yalan söylediğini kendi belirtiyor zaten.
Muhtemelen J.D. Salinger, hikâyenin her bir parçasını bir niyetle yazıp yerine yerleştirmiştir. Ancak birkaç saatte okuyup bitirdiğimden, çoğu noktayı düz bir olay örgüsü olarak değerlendirip geçtim. Bu yüzden hikâyenin büyük bir kısmını ele almadan, sadece Holden ile Phoebe’nin konuşmalarını değerlendireceğim.
Phoebe, Holden’a hiçbir şeyi sevmediğini söylediğinde, Holden’ın sevdiğini dile getirdiği şeylerin hepsi aslında samimiyetle bağlantılıydı. Sadece ölen kardeşi Allie’yi, yaşanan “anı” ya da çavdar tarlasındaki çocukları uçurumdan düşmekten korumak istediğini söylemesi; onun sahiciliğe, samimiyete ve masumiyete duyduğu özlemin bir yansıması. Kitabın tamamında Holden çocukluğu bir samimiyet ve içtenlik hâli, yetişkinliği ise yapmacıklık ve sahtelik olarak görüyor.
Holden’ın dizelerini yanlış hatırladığı Robert Burns’un Comin’ Thro’ the Rye (“Çavdar Tarlasından Geçerken”) adlı şiiri aslında iki hür insanın çavdar tarlasında karşılaşıp öpüşmesinin toplumca neden dramatize edildiğini, bunun toplumu neden alakadar ettiğini sorguluyor. Orijinalde “meet a body” olan dizeleri, “catch a body” olarak hatırlaması bir nevi onun bilinçaltındaki kurtarıcı olma arzusunu yansıtıyor. “Çavdar tarlasından düşmek” Holden için samimiyetin kaybedilmesi. Yani o tarladaki tek yetişkin olarak çocukların “çocukluklarını” ve “samimiyetlerini” korumalarını sağlayacak. Holden’ın yapmak istediği iş bu.
Ölen kardeşi Allie’yi derin bir özlemle anması, zaman zaman onun hayaliyle konuşması; kitap boyunca yetişkinlerle ya da yaşıtlarıyla kurduğu tüm diyaloglarda arıza yaşaması, çoğu zaman öfke duyması; ancak Phoebe ile konuşurken hiç sıkılmaması ve kendi belirttiği üzere bu üç günlük sürede en mutlu olduğu anın Phoebe atlı karıncada eğlenirken onu izlemesi olması hep bununla alakalı. Aradığı samimiyeti ve içtenliği ancak Phoebe’de ve çocuklarda bulabiliyor.
Phoebe’nin Holden’la gelmek istediğini söylediği sırada argo konuşmasından Holden’ın ne kadar rahatsız olduğu dikkat çekici bir detay mesela. Holden kardeşinin bir yetişkin gibi konuşmasını ve “sahteliğe” doğru yol almasını istemiyor. Kitabın sonunda kaçıp gitmek yerine Phoebe ile vakit geçirmesi aslında kardeşi için bir nevi Catcher’lık rolünü üstlenmesi olarak düşünülebilir. En son hastaneye yatırılmasını da bir çeşit rehabilitasyon sürecinde olduğu şeklinde yorumladım. Yazar Holden’ın iyileşeceğini ima ediyor sanki. Belki alakasız da olabilir ancak ne derler bilirsiniz, “eser yayınladıktan sonra yazar ölür” dolayısıyla istediğimiz gibi yorumlamakta serbestiz.
Yine, Holden’ın soyadı üzerinden verilen ince bir mesaj var. “Caulfield” ismi iki ayrı parçaya ayrılabilir: “Caul”, İngilizcede bazı bebeklerin doğum sırasında yüzlerini örten ince zar anlamına gelirken; “field” kelimesi alan ya da tarla anlamında kullanılıyor. Buradaki “field” ifadesi, doğrudan “çavdar tarlası”yla ilişkili. Bu bağlamda bu adlandırma Holden’ın, bir “catcher” yani yakalayıcı olarak, çocukların o ince masumiyet zarını yırtarak yetişkinliğe adım atmalarını engellemek istemesine gönderme yapıyor. Kısaca soyadı onun bu arzusunu simgesel biçimde yansıtıyor.
Buradan sonra iyi bir kitap nasıl olmalı sorusu üzerine çok kısa bir sorgulama yapmak istiyorum, zira şimdiye kadar kitaba dair fikirlerimi pek ifade etmedim. En başta da söylediğim gibi, kitap genel hatlarıyla keyifliydi ve kendine özgü, tuhaf bir akıcılığa sahipti. Ancak bir kitabı “iyi” yapan şey gerçekten nedir? İyi bir hikaye anlatması yeterli midir? Dil veya akıcılık kitabı iyi yapar mı? Bu soruları derinlemesine tartışmayacağım; ne psikoloji, ne edebiyat kuramı, ne de sanat felsefesi üzerine ciddi okuma ve sorgulamalar yapmış biri değilim. Hatta bu alanlara dair neredeyse hiç bilgi sahibi olduğum söylenemez. Dolayısıyla bu yazı, anlık düşüncelerimi spontane biçimde döktüğüm, vasatı aşmayan bir deneme olacak. Beklentilerinizi arttırmayınız.
Şöyle başlamam en doğrusu olacak: Hayatımız boyunca kurduğumuz tüm diyaloglarda, okuduğumuz metinlerde ve yaşadığımız deneyimlerde zihnin iki farklı yönüyle hareket ettiğimizi düşünüyorum. Bu, elbette benim özgün bir keşfim değil; kabaca sağ ve sol beyin ayrımına benzetilebilecek iki temel işleyişten söz ediyorum: Duygusal Zihin ve Analitik Zihin.
Analitik Zihin, olaylara ve durumlara formal mantığa dayanarak, sistemli ve çözümleyici bir şekilde yaklaşır. Duygusal Zihin ise daha çok hisler, sezgiler ve deneyim yoluyla bir şeyleri kavrar ve doğrudan bir yaklaşım ortaya koyar. İkisinin arasındaki en temel fark anlam ve duygunun analitik zihinde olmamasıdır. Analitik zihin sadece değerlendirmenin kendisidir, hissiyatlarımızı ve bilgeliğimizi barındırmaz. Örneğin herkes sigara içmemesi gerektiğini, bunun hem paraya hem sağlığa mâl olduğunu bilir. Ancak bu bilgi kendi başına bir eyleme veya fiile dönüşmez.
Öte yandan duygusal zihin eylemle son derece içli dışlıdır. Kişinin sigara içtiği için kanser olabileceğini bilimsel bir araştırmadan öğrenmesi üzerinde pek bir etki bırakmayacakken, sevdiği bir yakınını bu yüzden kaybetmesi sigara içmesine engel olabilir. Sigaradan nefret ederek bırakabilir vs. Hatta hemen hemen tüm eylemlerimizin duygusal zihinden geldiğini söyleyebiliriz.
Özetle gelmek istediğim nokta bilgi ya da verinin tek başına belirleyici olmadığı; insanları eyleme geçiren, yönlendiren asıl güç her zaman Duygusal Zihin’dir. Çünkü Analitik Zihin, ruhsuz bir robottan farksızdır; işlevi sınırlı, niteliği zayıftır. Onun asıl görevi, Duygusal Zihin’e yardımcı olmaktır. Duygusal Zihinle hisseder, Analitik Zihin ile de hissettiklerimizi anlarız.
Tüm eylemlerimiz bu iki zihinsel yapı üzerinden anlaşılabilir. Peki, bunun edebi metinlerle ne ilgisi var? Şöyle ki: Bir kitabı okurken ön planda olan genellikle Duygusal Zihnimizdir. Jules Payot’un İrade Eğitimi adlı eserinde belirttiği gibi, yazarın temel görevi okuyucuda duygu uyandırmaktır. Dolayısıyla bir romanı okurken Duygusal Zihin ön planda, Analitik Zihin ise arka planda çalışır. Ancak roman sona erdiğinde bu denge tersine döner: Artık Analitik Zihin öne çıkar, Duygusal Zihin ise geri planda kalır.
Bu işleyiş üzerinden edebi bir metne ilişkin ilk beklentimizin duygular olduğuna varabiliriz. Yani bir kitap sizde duygusal bir değişim, uyarım yapmak zorunda. Bunu başaramayan bir metin size ne kadar zevk verse de iyi olduğunu söyleyemeyiz. Elbette zevk de Duygusal Zihnin bir parçası, ancak kastettiğim daha derin bir duygusal etki. Bir çeşit çarpıcılıktan bahsediyorum, metin size öyle bir dokunmalı ki ondan ayrıldığınızda başınıza önemli bir şey gelmiş gibi hissetmelisiniz. Jack London’dan Martin Eden’ı veya Yu Hua’dan Yaşamak’ı okurken böyle bir şey yaşamıştım.
Burada anlattığım şey, bir romanın ilham vermesi ya da ders niteliği taşıması, kahramanlık ya da başarı öyküsü olması değil. Asıl mesele, hikâyenin insanın kalbini harekete geçirmesi, ona gerçekten yaşadığını hissettirmesi. Öfkelendirmesi, korkutması, şehvet ve sevgi hissettirmesi, içini ısıtması, üzmesi vesaire. Bu, çok daha derin bir etki. Bir yazarın bence ulaşması gereken hedef budur. Benim nazarımda keyifli vakit geçirten güzel bir eser ile iyi bir eser arasındaki fark tam olarak burada yatıyor.
Bunun da ötesinde, şaheser dediğimiz şey, yalnızca duygusal açıdan güçlü olmakla kalmayıp aynı zamanda üzerinde derinlemesine düşünmeye değer içerikler de barındıran, yani hem Duygusal Zihin’i hem de Analitik Zihin’i besleyebilen bir yapıttır. Eğer bir eser, okuma sırasında duygusal olarak etkileyip bittikten sonra da zihinsel olarak analiz edilebiliyor ve bu analizden tatmin edici sonuçlar çıkarılabiliyorsa, o zaman o eseri bir şaheser olarak nitelendirebiliriz. Martin Eden mesela tam olarak böyle bir kitap.
Şimdi Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bu perspektifte nereye yerleştirebiliriz? Eserin gerçekten yoğun bir duygusal etkisi oldu mu üzerinizde? Yoksa sadece hoş vakit mi geçirdiniz? Açıkçası ben ciddi bir duygusal uyarıcılığı olduğunu düşünmüyorum. Analitik olarak ise güzel nüanslar var, Holdan’ın soyadı veya romanın bir şiire tamamen farklı bir bağlam katması gibi. Ama yine yeterince doyurucu değil. Hele 20. yüzyılın en iyi 100 İngilizce romanı listesinde yer alması falan bana abartılı geldi.
Hülasa fikrim okumaya değer, güzel mesajlar taşıyan hoş bir kitap olduğu. Ancak çok iyi, çok mükemmel veya şaheser diyemiyorum. Belki çıktığı dönemin ruhu içinde anlamı ve duygusal etkisi daha yüksek olabilir ama bugünden bakınca aynı şeyleri hissettirmiyor.
Kaynakça:
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87avdarTarlas%C4%B1nda%C3%87ocuklar
메타데이터
- post_id
- 1415aea7cc39
- slug
- çavdar-tarlasında-çocuklar-kitap-i̇ncelemesi-1415aea7cc39
- url
- https://medium.com/@saturnaquarius/%C3%A7avdar-tarlas%C4%B1nda-%C3%A7ocuklar-kitap-i%CC%87ncelemesi-1415aea7cc39
- canonical_url
- https://medium.com/@saturnaquarius/%C3%A7avdar-tarlas%C4%B1nda-%C3%A7ocuklar-kitap-i%CC%87ncelemesi-1415aea7cc39
- author_url
- https://medium.com/@saturnaquarius
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-13 06:23:13