[1] Sufilerin Gözünden Kötülük
[1] Sufilerin Gözünden Kötülük

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Uzun bir aradan sonra gönlümden yine bir şeyler yazma isteği geçti. Hem bu isteğimi yatıştırmak hem de birilerine faydası olur diye düşündüğümden üstüne tezler ve kitaplar yazılan bu konuyu elimden geldiğince kısa izah etmeye çalışacağım. Tabi bunu yaparken gerek kendi cehaletimden gerek kısa tutmaya çalışmamdan dolayı hatalarım olabilir. Allah hatalardan korusun ve affetsin bizi.
Bundan yaklaşık 1–1.5 sene önce iki adet yazı yayınlamıştım kötülük problemi hakkında. Zaman çabuk geçiyor, bu süreçlerde insanlar da değişiyor. Lakin buna rağmen geri dönüp okuduğumda genel manada yeterli buldum yazıları, tek bir konu dışında. O da müstakil bir şekilde tasavvuf ekolüne değinen bir kısmın olmamasıydı. Filozoflarla beraber sadece bir hususta anıp geçmişim. Böylesine geniş bir külliyata sahip bir ekol hakkında elbette daha tatmin edici şekilde yazılabilir ki bu yazımda da bunu yapmaya çalışacağım. Neyse, sözü çok uzattım konuya geçeyim:
Kötülüğün Alemdeki Konumu ve Sufilerin Fikirlerindeki Yeri
Sufilerin büyüklerinden birçok zat şunu der: Kötülük denilen, şer denilen şey; iyi olanın eksikliği, zıddı ve kemali engelleyendir. Yani haddizatında var olan bir şeyden ziyade arızî bir şeydir. Asıl olan iyiliktir. Varlık iyilikle anılır. Kötülük ise yoklukla. Mevcudatta mutlak bir kötülük var diyemeyiz bu yüzden, mutlak yokluk lafızdan da anlaşılacağı üzere ortada olan bir şey değil sonuçta. Yaratılmışların durumunu ise şöyle açıklamam iyi olur: Mümkün, varlığa da yokluğa da meyledebilecek bir durumdadır. Hatta asıl hali yokluktur da diyebiliriz. Ona varlık kokusunu koklatan O’nun kararıdır. Karar bir anlığına gitse mahluk bu kokudan mahrum kalır. Kötülük dediğimizin asıl kökeni işte burada yatmaktadır. Üstte denildiği gibi kötülük zıtlıkta, eksiklikte ve engelde bulunur. Mümkünler bu yapıdayken kötülük denilebilecekler kaçınılmazdır bir nevi. Bunu bir örnekle açıklamak isterim. Varlığı uçsuz bucaksız bir nehir olarak hayal edelim. Mümkünler ise çeşit çeşit renklerde ve derinliklerde olan kaplar olsun. Bu kapları nehre batırıp çıkarırsak eğer her birinin kendi kapasitesi kadar suyu aldığını görürüz. Ne eksik, ne fazla. Bu kapları dili damağı kurumuş susuz bir adamın önüne koyalım şimdi. Elbette içi daha çok su alan ve renkleri daha canlı kaplar gözüne çarpar, onlardan yudum almayı arzular. Küçük olanlar ise gözüne değerli gelmez hatta belki çirkin bile gelir. İdrak edenler için işte alemde böyle bir durum vardır. Her mevcut, Yüce Allah’ın yokluktaki hallerine varlığı bahşetmesi ile ortaya çıkmıştır. Varlık bir su gibidir. Cimrilik yoktur kaba su vermede, kap ne kadar alabilirse o kadarını alır. Susuz kişiler daha suyu tatmadığından aceleyle hüküm verir. Renklere ve şekillere aldanır. Kahverengi bir kaptaki suyu kirli sanır, azıcık su olan kabı da kötü görür. Nehrin temiz ve ferah suyunu içenlerse bunların birer aldatmaca olduğunu bilir. Su, hangi kapta olursa olsun ferahtır ve temizdir.
Örneğimi biraz daha açık izah edeyim bu sefer. Alemdeki kötü dediklerimizi dört kısma -üç veya beşli tasnif yapanlar da var- ayırabiliriz: Mizaç kaynaklı hükümler, amaca uygunluğun kıstas alındığı hükümler, şeriatın bildirdiği hükümler, örf ve toplumsal tabularla şekillenen hükümler.
Mizaçtan ve şahsi kanaatlerden kaynaklanan ahlaki hükümleri insaflı bir şekilde tahkik edersek özünde elem verme-keyif verme ikileminde bir mekanizmayı görürüz. Peki bu gerçekten ne kadar nesnel? Veyahut nesnel desek bile kaçı nesneldir? Kişi kendisine dürüst olursa ve insan-toplum-ahlak ilişkisini tarihsel süreçten ve onları şekillendiren materyal etkiler üzerinden incelerse ciddi bir değişim görür ahlaki hükümlerde. Bu özellikle şehvet ve güç istenci ile alakalıysa epey gözüken bir olgu. Karşılıklı zarar verme denklemlerinde ise pek değişim gözükmese bile bunda da insanın empatiden kopamayan doğasının etkisini kolayca bulabiliriz. Bir başka yönden bakacak olursak da insanlar tikel konularda hüküm verirken kendilerince bir sebep-sonuç ilişkisini ve bıraktığı etkiyi göze alır. Alem ise kimsenin tasavvur edemeyeceği kadar kompleks bir ağa sahip. Bağımsız, kendi kendine duran bir şey yok ki; onu her şeyden soyutlayıp, farazî bir hüküm verelim. En temel bazı haklarla alakalı münakaşalarda bile her kesim olayın vakıadaki başka bir yönüne işaret ederek iddiasını kanıtlamaya çalışır. Mevlana’nın fil hikayesindeki gibi herkes filin bir uzvunu tutmuş lakin olayın tamamından habersiz karar verirler. Yanlış anlaşılmasın buradan maksat herhangi bir şeyde hüküm vermeyi bırakalım demek değil. Zaten bu da pek mümkün gözükmüyor. Kastetmek istediğim sadece temkinli olma uyarısıdır. Çünkü kimileri kötülükler üzerinden İlah’ı suçlama gafletine düşerken bu eylemin ve olgunun alemdeki tam konumundan da ilgili şeyin mahiyetinden de Allah’ın ilmindeki konumundan da başka olaylarla olan ilişkisinden de kısacası öncesinden ve sonrasından bihaber hüküm verip mahkemesini kurar. Kişi yüksek bir zanna sahip olduğunu düşünse bile İlah’ın varlığı bunu bertaraf edecek bir açıklıktadır. Bunu hakkıyla tahkik edemeyince kişi olasılık oyununu sadece bu problemdeki kanaatlerine göre kurar.
Amaca uygunluğa göre verilmiş hükümlere bakarsak bunda da bir zati özellikten ziyade itibarlar üzerinden verilmiş hükümler olduğunu görüyoruz. Öldürme eylemini düşünelim. Bununla bir hayduta hak ettiği bir cezayı versek kötü görülmez çoğu kişi tarafından. Fakat hırsızın biri kendi halinde takılan suçsuz birini öldürüp mücevherlerini çalarsa bu insaflı herkesin rahatsız olacağı bir olay olacaktır. Eylem aynı ama arka plan çok şey değiştirdi. Hatta aynı olayda bile hükümler farklı olabilir. Örneğimizdeki hırsızın amacı için iyi bir eylemdir çünkü amacına ulaşmıştır. İşte bu değişkenlik zattan değil o zatla ilgili itibarlardan kaynaklanıyor. Yoksa her olayda aynı hüküm verilmesi gerekirdi.
Şeriatın belirlediği hükümlerde ise belirleyici olan Yüce Allah’ın iradesidir. Sevap veya haram dememiz zatından kaynaklanan bir durum değildir. Yüce Allah’ın kötü diye nitelediği eylemleri şer’î olarak yasaklamasında da hem birey hem toplum açısından sayısız hikmetler ve güzellikler vardır. Lakin en üstte dediğimizle bir çelişki olarak algılanmasın. Teklife göre ödül-ceza zattan değil iradenin belirlemesine bağlıdır.
Örfün etkisi ise herkes için çok açıktır diye uzatmayacağım. Kültürel farklılıkların farklı toplumlardaki bireylerin ahlaki seçimlerine etkisi bariz bir şey. Bu durum küreselleşmenin son hız devam ettiği günümüzde de geçerli bir olgudur. Kendimden örnek vermem gerekirse Arabistan’daki tanıdıkların anlattığı bazı şeyler ilk seferde tabiri caizse bende kültürel şoka sebep vermişti. Onun içinse dediği şeyler o kadar normaldi ki benim şaşırmama şaşırmıştı.
Bu açıklamalarımın Şeyh İbnü’l Arabi’nin görüşleriyle olan benzerliği için şimdi kendi eserlerinden bazı nakiller göstermek isterim.
Keşf ve vecd ehline gelirsek, onlara göre, âlemdeki her parça hatta Allah’ın âlemde yaratmış olduğu her şey, var oluşunda ilahi bir hakikate dayanır. Kim bir şeyi küçümser veya hafife alırsa, hiç kuşkusuz, onu yaratan kimseyi hafife almış ve küçümsemiştir. Varlıktaki her şey, hiç kuşkusuz, Allah’ın kendisine göre yaratmış olduğu bir hikmetle var olmuştur, çünkü Allah hikmete göre yaratır. Başka bir ifadeyle ancak gerekli olan, gerektiği şey için ve gerektiği üzere ortaya çıkar. Kim eşyanın hikmetini görmezse, hiç kuşkusuz, yaratılmış olanı da anlayamaz. Kim yaratılışın hikmetli olduğunu bilmezse, hiç kuşkusuz, her şeyi izhar eden el-Hâkim’i de tanımaz. Bilgisizlikten daha çirkin bir şey yoktur. (Fütuhat, 14. cilt, 224–225)
Hz. Peygamber’in bir duasında söylediği şey, bu ayette uyarının bulunduğu hakkındaki görüşümüzü destekler. “Allah’ım! Bütün iyilik senin elindedir” şeklinde buyurmuş ve “bütün” kelimesi ile pekiştirme yapmıştır. Bütün (kül), dilde kuşatmayı gerektiren bir kelimedir. Ardından şöyle demiş: “Kötülük ise sana ulaşamaz.” Bunu ise pekiştirmemiş ve sadece belirlilik takısıyla yetinmiş, böylece Allah karşısında edebin ve hakikatin gereği olarak, kötülüğü Allah’a izafe etmemiştir. Bu mesele, özellikle Allah ehline göre, en kapalı konulardan biridir. (Fütuhat, 2. cilt, 252–253)
Şöyle deriz: Onun sabit hakikati, yokluktur. Bu ise, onun için evveli olmayan ezelin nispetidir. Zuhurun başlangıcı ise ayan-ı sâbite’nin Hakkın mazharı olduğunda ilahi varlıktan nitelendiği şeydir. İşte bu “zuhurun başlangıcı” diye ifade edilen şeydir. Hükme konu olan şeyde hakikat bir olmakla birlikte hükümler çoğalırsa, bu durum bir takım nispet ve itibarlara döner. O halde, onun mazhar olup kendisine varlık ile nitelenme hükmü verilmiş olması, kendisini “imkân” hükmünden çıkartmaz, çünkü imkân ayan-ı sâbite için zâtî bir niteliktir. (Fütuhat, 6. cilt, 256)
Allah Teâlâ kötülüğü emretmediği gibi, aynı şekilde, onu dilememiştir. Fakat onun varlığına hükmetmiş ve onu belirlemiştir. Allah’ın onu dilememiş olmasını şöyle açıklayabiliriz: Bir şeyin kötülük olması, o şeyin kendi hakikati değil, Allah’ın ondaki hükmüdür. Allah’ın eşyadaki hükmü, yaratılmış değildir. Üzerinde yaratmanın gerçekleşmediği şey ise irade edilmiş olamaz. (Fütuhat, 1. cilt, 114)
Yokluk mutlak kötülüktür. Bu, gelmiş-geçmiş gerçek bilginlerin görüşüdür. Onlar bu lafzı kullanmış, fakat anlamını açıklayamamıştır. Hak yolunun bir yolcusu karanlık ve aydınlıktaki yolculuktaki uzun bir sohbette bize şöyle dedi: “İyilik varlıkta kötülük yokluktadır.” Böylece Hakkın herhangi bir sınırlanma söz konusu olmadan mutlak varlık sahibi olduğunu öğrendik. Hak, hiçbir şekilde kötülüğün bulunmadığı mutlak iyiliktir. Zıddı ise hiçbir iyiliğin bulunmadığı sırf kötülük olan mutlak yokluktur. İşte bu, söz konusu bilginlerin “yokluk mutlak kötülüktür” şeklindeki görüşlerinin anlamıdır. (Fütuhat, 1. cilt, 123)
Buna rağmen şuna değinmem gerek ki her ne kadar kötülüğün göreceliğini söylese de Şeyh aklın rolünü tamamen inkar etmez. Akıl bazı şeylere nispet edilmiş iyi ve kötülüğü bilebilir lakin bunlarda bile belli koşularda ne tür bir ceza ve ödül alınacağını da yine şeriat hükmeder:
Şu var ki, pek çok durumda şeylerin kötü veya iyiliğini algılamak insanın gücünü aşar. Allah bize şeylerdeki iyilik ve kötülüğü bildirdiğinde, biz de onu öğrenmiş olduk. Bunların bir kısmının kötülüğü ve iyiliği, akılla bilinir. Kötülüğü akılla bilinenlere örnek olarak yalan ve nankörlüğü, iyiliği akılla bilinenlere ise doğruluk ve nimet verene teşekkür etmeyi verebiliriz. Bazı doğruluk türlerine günahın ya da bazı yalan türlerine ise ödülün ilişmesi ise, Allah’a kalmış bir iştir: O, dilediği iyilik veya kötülüğe karşı ödül verir. Bu durum, o şeyin iyi veya kötü olduğunu göstermez. Mümin bir insanı yok olmaktan kurtaracak yalan, insana ödül kazandırır. Hâlbuki yalan söylemek, esasta kötü bir davranıştır. Doğruluk da, özünde iyi olduğu halde, insana bazen günah kazandırabilir. Öyleyse ödül veya günahın bir şeyle ilgili olması, dince belirlenen bir durumdur. Allah ihsanını dilediğine verirken dilediğini mahrum bırakır. (Fütuhat, 2. cilt, 406–407)
Kısacası Şeyhin ve takipçilerinin gözünde asıl olan iyiliktir. Kötülük ise aklın ve şeriatın belli arızî sebeplerle nitelendirmesidir. Bu sebepleri şarihler beşli bir tasnife tutar ki bir kısmını açıklamış bulunmaktayım. İyi ve kötülükte aklın rolünde ise Şeyhin bazı Mutezili kelamcılar gibi çok katı davranmamaya ve yine bazı kelamcılar gibi aklı tamamen saf dışı bırakmamaya gayret ettiği bariz. Fakat şuna dikkat etmek gerek: Şeyhin verdiği bu role rağmen akıl, yine ya mizacıyla şekillenen subjektif kalacak hükümlerde bulunuyor ya amaca uygunluk ve yetkinlik/kemal açısından hüküm veriyor ya da şeriata muhtaç kalıyor.
Bunu özellikle belirtmemin bir sebebi var elbette. Çünkü kötülük problemindeki en fahiş hata budur. Kişi yetersiz bir tasavvurla hüküm vermekte ısrar ediyor. Ayrıca aklen kötülüğe işaret edebilsek bile bu, Allah’ın yaratmasından değil eşyanın Allah’ın ilmindeki hallere ait arazlardan kaynaklanır. Kap örneğini vermemdeki sebep de buydu. Allah’ın yaratması bunları varlık alanına çıkarmasından ibarettir. Şey ise zatı nasılsa öyle açığa çıkar. Buradaki inceliği anlamak çok önemli çünkü bu yaratma tasavvuru her ekolde olan bir anlayış olmadığından kişiler, sufilerin bu açıklamalarının arka planını bilmeden aynı şekilde itiraz getirmeye çalışıyor.
İzah etmek istediğim başka bir yön ise bizlere eksik ve kötü gelen şeylerin bile alemin güzelliğini tamamlamakta bir role sahip olmasıdır. Mahlukat Allah’ın isimleri ve sıfatlarının tecellileri ile varlık kokusunu koklamışlardır. Nasıl ki isimlerinde zıt olanlar varsa alemde de böyle zıtlıklar ve ikilikler olabiliyor. Hiçbir şey O’nun tecellisinden mahrum değildir. Her şeyde isimlerinden karşılık vardır. Lakin bunlar bu aleme özgü bir zıtlık ve ikiliktir. Sufilerin varlık ve alem mertebelerine göre ikiliğin de iyi ve kötünün de mânâsızlaştığı ve yokluklarının hâkim olduğu üst mertebeler vardır. Bunun hakkında ise ne desem yersiz kalır. Beni aşan ve sadece sufilerin eserlerinden dayanak alarak uzaktan işaret edebileceğim, tasavvur edemediğim bir hakikat bu. Bu yüzden şu nakli verip detayını geçeceğim:
Bilmelisin ki, gerçekte kötülük ve iyilik (hayır) denilen şey, bir takım hususlarla ilgilidir. Bir şey ya Hakkın peygamberlerinin vasıtasıyla bildirmesiyle iyi veya kötüdür. Ya da bir mizaca yatkın olup olmama durumuna göre iyi veya kötüdür. Ya da delilin gerektirdiği kemal sabittir ve bu durumda iyidir. Ya da bu dereceden eksik olur ve kötü diye isimlendirilir. Ya da bir amacın gerçekleşmesiyle ilgilidir, bu durumda iyi olur. Ya da onun gerçekleşmemesiyle ilgilidir ve o kişi için kötü olur. İnsan bakışını bütün bu (göreli) durumlardan kaldırdığında, geride iyilik ve kötülükle nitelenmeyen var olan hakikatler kalır. İşte bu, insaf ve derin incelemeyle varılan noktadır. Fakat Allah, ancak kemal, eksiklik, yatkınlık, zıtlık, iyilik veya kötülüğe hükmeden şeriatlar gibi varlıkta meydana gelen şeyleri yapmıştır. Allah nefislere bazen ulaşılan bazen ise ulaşılmayan amaçlar yaratmıştır. Varlık bütün bu mertebelerden boş değildir. Konuşanın sözü ise, varlıkta gerçekleşene göredir, yoksa Hak yönüne ait olan başka bir yönden değildir.
Bütün bu işlerin kaynağı, özü gereği varlığı zorunlu olan -ki O, kendisinde kötülük bulunmayan sırf iyiliktir (hayr-ı mahz)- ve bu mutlak varlığın mukabilinde bulunan salt yokluktur. O ise, iyilik bulunmayan sırf kötülüktür. Alemde bir kötülük ortaya çıktığında, aslı bu yokluktur. Çünkü kötülük, kemalin olmayışı veya (mizaca) yatkınlığın olmayışı veya amacın gerçekleşmemiş olmasıdır. Bunlar ise nispetlerdir. Varlıkta gözüken her iyiliğin faili, mutlak varlıktır. Bu nedenle Allah (c.c.) şöyle buyurur: “De ki hepsi Allah katındandır.” Senin katında olmakla nitelenen şey, senin aynın değildir. Yok etme ve var etme, Allah’ın iradesi, kudreti arasındadır. Bu nedenle şöyle dedik: İyilik, Hakkın fiilidir. Hâlbuki kötülük hakkında fiil demedik, sadece salt kötülüğün onun aslı olduğunu söyledik ve onu serbest ifade ettik ki, akıllı okur maksadımızı anlasın. (Fütuhat, 10. cilt, 25)

Mevlana Celaleddin Rumi bu konuyu her işin arkasında bulunan hikmete atıfta bulunarak açıklar. İnsanların kötü gördüğü şeyler bile kimileri için faydaya sebep verir, hatta onun hayatta kalmasının bir parçasıdır. Kimi iyi gözüken şeylerde nice eksiklikler, nice kötü gözüken şeyde belli makamlarda güzellikler vardır. Mesnevisinde iyi ve kötünün çatışmasını anlatırken bile her şeyin kendi zâtına uygun davranışından bahseder. Bunun üzerine Tahirülmevlevi şerhinde şu güzel açıklamayı yapar:
Hz.Mevlânâ, hidâyet ve dalâlet erbâbını tatlı ve acı birer denize benzetmişti. Bu iki deniz, daima telâtum ve tehâcüm halindedir. Tatlı deniz, yani iyi adamlar, acı denizi, yani kötü şahısları iyileştirmek isterler. Acı deniz, yani kötüler de iyileri kötüleştirmeye çalışırlar. Bu çarpışma ve uğraşma, rûhların ve kabiliyetlerinin ihtilâfından ileri gelir.
Çünkü tatlı deniz, cemâl sıfatının; acı deniz ise celâl sıfatının mazharıdır. Her mazhar, kendisindeki zâhirin zuhûruna tabi’dir.
Şeyh Sâdi Gülistan’ında: “Akrebin sokması, soktuğu adama kininden değildir. O tabiatı icabı sokar.” der. (Mesnevi Şerhi, 4. cild, 2587. beyit)
Daha sonra şu beyitlerle çok önemli bir izahta bulunur:
Arkadaş; burda başka bir nükte daha işit ki çok ince ve rûh gibi pek gizli bir sırdır
Bu yılan zehri, Allâh(C.C.)’ın tasarrufâtıyla bir makamda lezzetli ve kabil-i hazm olur.
Orada hayata zarar veren şey, buraya gelince dermân olur.
Bir makamda zehir olan bir mahalde ilâç olur. Bir makamda küfr olan bir yerde câiz görülür.
Koruğun içindeki su ekşidir. Fakat koruk üzüm olunca suyu tatlaşır ve iyileşir.
Tekrar şarap küpü içinde ekşileşir, acılaşır ve haram olur. Lâkin sirkelik derecesine vâsıl olunca: “Sirke ne güzel bir katıktır” Hadisinin mertebesini bulur.
Şarih Ahmet Avni bu beyitleri mürşid ve salikin aynı eylemleri yapsa bile mertebedeki farktan dolayı farklı sonuçlara ilettiğini vurgular. Burada bizim de ders çıkarabileceğimiz yönler var. Alemdeki şeylerin fayda ve zarar vermesi de muhatabına ve onun konumuna bağlıdır. Kötü gözüken pek çok şey başka varlıklar için iyi olabilir. Şimdi göstereceğim beyitler belki de bu hususta Mevlana Hazretlerinin görüşlerini en açık şekilde gösteren beyitlerdir:
Dünyada mutlak olarak kötülük yoktur. Bilmiş ol ki kötülük nisbet itibariyledir
Varlık sırf hayırdır, kötülük ise yokluktandır. Mahlukatta mutlak kötülük yoktur çünkü mutlak kötülük mutlak yokluktur. Var olanlar ise Yüce Allah’ın merhametiyle iyilikten güçleri ölçüsünde pay kapmıştır.
Zamanede hiçbir zehir ve şeker yoktur ki birine ayak, diğerine ayakbağı olmasın
Bir şey, birine ayak, diğerine ayakbağı; yine bir şey birine zehir, diğerine şeker gibi olur.
Nitekim çevremizde kötü hissedince çikolata ve şeker yiyerek hüznünü gideren insanlar olduğu gibi çikolataya alerjisi olanlar veya şekere hassas olan şeker hastaları da vardır.
Yılanların zehri yılana hayattır, insana ise ölüm olur.
Deniz, su mahlukatına bağ gibi olur, fakat karada yaşayanlara ölümdür
Ey iş adamı; bu nisbeti birden bine kadar böylece say.
Alemi insaf ve sarih akıl gözüyle inceleyip tefekkür ettiğimizde sayısız örnekte bu ikilemi görürüz. Doğal düzen, bu fayda ve zararın etkisinde birbirine iple bağlanmış gibidir. Gönle hüzün veren onca kötülüğe rağmen yine de iyiliğin daha yaygın olduğunu görüyoruz. Yangınlara sebep olan ve acıyla öldüren ateş bile insanlar için vazgeçilmezdir; su, karadaki canlıları boğabilse de sayısız canlının hayatta kalması için şarttır. Onu içince bir ferahlık gelir hepimize. Ateşin ve suyun zararlarını saysa bile kişi faydalarının yanından geçemez ki bulunduğumuz yer; alemlerden bir alem, en düşüklerden bir düşük alemdir. Bize hakkında haber verilmiş nice mertebe vardır ki orada cisimler alemindeki karanlık ve kir bulunmaz.
Zeyd, birine göre şeytan, diğer bir şahsa göre ise sultan olur
O; Zeyd sıddık ve sünnidir der; bu ise; Zeyd, gâvurdur, katli vâcibdir der.
Zeyd bir kimsedir ama, biri için Cennet gibidir, başkaları için de mazarrat ve ziyan gibidir.
Yüce Allah’ın varlığı, bulunduğumuz âlemin durumu ve içindekilerin hali hakkında birçok kişi faydasız bir inada başvurur. Bahsettikleri şey tek olsa bile sanki alakası olmayan iki ayrı varlık gibi ondan bahsettiklerini görürsün. Bu yazımda yer verdiğim zatlar da bu kargaşaya dahildir. Nice insan anlamamakta ısrar eder ve kinle yaklaşır. Kimi güzel kalpliler ise buna sabreder ve güzellikten bahseder. Allah hepsinden razı olsun.
Zeyd’in sana karşı şeker gibi olmasını istersen, ona, onu sevenlerin gözüyle bak
Bir güzele kendi gözünle bakma. Matlûba tâlipleri gözüyle bak.
Sen, o güzel gözüyle bakmadan kendi gözünü kapa da, onun âşıklarından âriyet bir göz al.
Gerek Yüce Allah hakkında olsun gerek mahlukatı hakkında olsun kişi eğer ilgili şey hakkında menfi bir tavra sahipse karşı tarafın gözünden bakmayı denemeli. Belki de kendilerinin görmekte başaramadıklarını hakir görülenler başarmıştır.
Kötülük probleminin bir sorunu da benim için budur. Özellikle bu meseleye çok yoğun mesai harcayan insanlarda gördüğüm bir durum var. O kadar çok tartışma ve reddetme ile haşır neşir oluyorlar ki bu dünyayı anlatırken cehennemden bahsediyor sanıyorsunuz. Güzel şeyler görünce oradaki hikmetleri ve güzellikleri takdir etmemek için kırk takla atıyorlar. Güzel bir ağaç gösterseniz çürüme sorunundan bahseder, insan bedeninin ince işleyişini gösterseniz hastalıktan bahseder. İyiliklere ise rastgele bir süreçle olmuşlar der geçerler. Elbette hepsi böyle değil. Fakat bu duruma yakalanmış çok kişi gördüm. Bir yönüyle benim için bu problem o yüzden psikolojik ve karakter kaynaklı ki bundan dolayı da felsefi argümanlar içinde en değer vermediklerim arasındadır.
Ve hatta gözü ve bakışı o güzelin kendisinden al da onun yüzüne onun gözüyle bak.
Tasavvuf ehlinin yolu da budur. Kudsi bir hadiste şöyle denir: “Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)

Yunus Emre de belli kötülüklere pek çok kez divanında işaret eder. Tabi bunu sistematik bir felsefi soruşturma olarak anlamamak lazım. Yunus -en azından benim okuduğum şiirlerinde- kötülüklerden bahsederken genelde bu dünyayı mümin için zindan gibi görür. Hayır ve şer Allah’tandır, bununla birlikte insandan kaynaklanan kötülükler nefislerindendir. Bu yüzden nefisle mücadele etmek gerekir:
Yunus bu sözleri kogıl kend' özünden elin gugıl Senden ne gele bir değil çûn Hak’tan gelir hayr ü şer
Hayrım şerrim yazılışar ömrüm ipi üzülüşer
Esritti aşka düşürdü ben ham idim aşk pişirdi Aklımı başa devşirdi hayrı şerden seçer oldum
Hayra döndü benim işim endişeden azad başım Nefsimin başını kestim kanatlandım uçar oldum
Gerekmez dünyayı bize çünkü baki bünyad değil Bir kul bin de yaşar ise ölünce bir saat değil
Bu dünya kahır evidir nice ömürler eritir Uçmakta huy satın kişi yalan yanlış gıybet değil
Şol senin mü’min kulların dünya zındanı onların Bu dünyada mü’min olan hurrem oluhan şad değil Bunda zalimlik eyleyen nefsini hırsla toylayan Yüzleri kara kopısar öz canları rahat değil
Kimdürür kim eren ona dün gün taat kılan ona Verilir uçmak onlara zira biliştir yad değil
Yunus miskin mestanesin sen seni gör ko bunları Dünyada riyala dirlik kişiye iyi ad değil
Yunus’un ve bazı sufilerin dünyaya karşı takındıkları bu tavrı yanlış yorumlamamak gerek. Yoksa bakarsan Hayyam da dünyanın gelip geçici ve eksik yönlerine atıfta bulunur, Attâr da. Hayyam ve Attâr bir midir? Hayyam -en azından tercih ettiğim yoruma göre- bu dünyanın mevcut halinden dolayı daha vurdumduymaz bir halde gönlünü hoş tutma yolunu seçer. Onun için yokluktan gelmiş yokluğa giden bir hayaldir hayat, düştür. Attâr için ise dünyanın bu hali Allah’a yakınlaşmak için bir sebep dahadır. İnsanlar için günümüzde de böyledir sonrasında da böyle olacaktır. Dünyanın bu hali kimini hevânın yoluna iletecek kimini Allah’ın yoluna. Yunus için dünyanın bu hali Allah’a isyan sebebi de inkar sebebi de değildir. Divanında bunu açıkça görüyoruz:
Yunus şikayet eyleme yardan cefa gördüm diye Cümle aşıklar haceti ma’şuka katında biter
Çekilen cefaların aşk yolunun bir parçası olduğundan da bahseder:
Türlü türlü cefanın adını aşk vermişler Bu cefaya katlanan dosta halvet ermişler
Aşkdurur türlü bela döndürür halden hale Dost elinden piyale key melamet olmuşlar
Kime kim aşk ulaştı her dem kaynaya taşa İyi dirlik hem yavuz dört yanında durmuşlar
Her kim aşk eri ise aşka müşteri ise Aşk onun yari ise canına od urmuşlar
Mevlana Hazretlerinin ölüme bakışı gibi Yunus da ölümü tamamen kötü görmez, ölümün gözündeki konumu birçok insandaki gibi değildir. Her ne kadar birçok şiirinde ölümden bahsedip ölüm korkusunu işlese de aşk yolunda biri için ölümün mahiyetini şu mısralarda güzelce açıklıyor:
Kogıl ölüm endişesin aşıklar ölmez bâkıydir Ölüm aşıkın nesidir çünkü nûr-ı ilahidir
Ölümden ne korkarsan çünki Hakk’a yararsın Belki ebedi vararsın ölmek fasitler işidir
Yunus’un bu şiirlerini okurken aklıma Attâr gelir. İkisi de memleketlerinde Moğol tehlikesinin olduğu, oluk oluk kan döküldüğü zamanların sufi şairleri. Attâr’ın şiirlerini okurken dünya hayatından bahsettiği yerlerde o kasvetli havayı hissederdim. Bir örnek vermem gerekirse şöyle der Attâr:
Dünya mülkü yüzük kaşının altında olsa da Senin yerin toprağın altı olacak sonunda. Kimse ebediyen kalamaz dünyada. Bilmiyorsan, bak bir kere mezarlığa. Dünyayı iki kapılı bir han bil. Bir kapıdan girince çıkacaksın öbür kapıdan. Gaflet içinde uyuyorsun, hiçbir şeyden haberin yok. Öleceksin istesen de istemesen de. Kimin ölümü yaklaşırsa, Ona derler: Can çekişiyor. Sen, can çekişen! Aç gözünü. Ta başından beri can çekişiyordun. İster dilenci ol ister şahlar şahı Üç arşın patiska, on kerpiç olacak yoldaşın. Tüm dünya senin mülkün olsa da Yolun düşecektir bu kapıya. Ansızın çeneni bağladıklarında Bütün dünya mülkü masal olacak orada. Sahip olduğun her şeyden ister istemez Ayrılman gerekecek sonunda. Felek ne oyunlar oynamamıştır ki! Kimsenin bundan kurtuluşu olmayacak. Bu kadar dolambaçlı ömrüne bakıp Aldanma. Çünkü temeli hiç üstünde.
Yunus’ta da bazı şiirlerinde aynı hisle karşılaştım. Buna rağmen bu iki sufinin de “gelip geçici ölümlü dünya gerçeği”ne karşı takındığı tavrı örnek almamız lazım. Yunus şöyle derken:
Yunus gerçek aşık isen mülke suret bezemegil Mülke suret bezeyenler kara toprak olmuş yatar
Attar da buna eşlik ederek şöyle der:
Mülk, hazine, para ile mağrur olma. Senin gibi nicelerini hatırlar dünya. Nurlu canınla ibadet et Tanrıya. İbadet edilesidir Tanrı; ondan uzak durma. Her işinde Tanrıyı an. Yaşadıkça Tanrıyı aklından çıkarma. Bir işte yardım isteyeceksen, O’ndan iste. Çünkü bundan daha iyi bir dergâh bulamazsın.
Zerrinkub’un eserinde Attâr hakkında çok güzel bir cümle okumuştum zamanında: “İki kanlı facia arasında geçen bir ömrün, bu denli dertli ve yanık olmasında, ölüm düşüncesi ile iç içe bulunmasında şaşılacak bir yan bulunabilir miydi?”
Sufilerin kimi zaman abartılı görülen o olumlu bakışında ve Allah’ın yoluna bağlanmaktaki ısrarlarının arkasında rahatlık olduğunu sananlar var. Halbuki bu adamlar maddi manevi en büyük acılarla sınanmış, dünyalarında ızdırap eksik olmamıştır. Aksini nasıl iddia edebilir ki kişi? Bir yandan memleketlerinin defalarca yandığını, masum insanların katledildiğini gören Mevlana, Yunus, Attâr ve Necmeddin-i Kübra bir yandan fikirleri ve sözleriyle dışlanan, işkence gören, infaz edilen Hallac, Aynülkudat, Sühreverdi, Niyazi-i Mısrî ve niceleri… Tasavvuf tarihi huzur ve güzellikle dolu olduğu gibi acıyla da doludur. Bununla beraber hepsi Yüce Allah’ın varlığının inkar edilemeyecek kadar açık olduğunu, her kötü görülende ise bir hikmet olduğunu söylerler. Müslimdeki “Müminin hali ne hoştur! Her hali kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde sabreder; bu da onun için hayır olur.” hadisinin örneği olacak bir hayat sürdüler. İşte bunda her insan için üstüne uzunca düşünülecek incelikler vardır.
Yunus bahsettiğim bu tavrı şiirlerinde de yansıtır:
Nefs arzusundan geçip aşk kadehinden içip Dost yoluna er gibi durmayan aşık mıdır
Dün gün rıyazat çekip halvetlerde diz çöküp Sohbetlerde baş çatıp yanmayan aşık mıdır
Yunus imdi ol dostun cefasına sabreyle Yüreğine aşk odun urmayan aşık mıdır
Cîlî’nin eserinde de şu güzel ifadeyle karşılaşmıştım: “Bana eziyet etmeyi bırak! Arzunun tadını tat! Aşık olduğunda artık eziyeti görürsün.”

Mekanı cennet olsun, Maktul Sühreverdi ise pek çok şey gibi bu konuya da nur-karanlık ikileminde bakar. Nuru’l Envar’da yani Yüce Allah’ta karanlık yoktur. Asıl olan nur karanlığı kabul etmez. Aynı şekilde yaratılanlar için Nuru’l Envar’ın nurundan pay vardır. Nitekim Sühreverdi eserinin mukaddimesinde şöyle der:
Çaba gösteren herkes için eksik veya tam bir zevk arayan herkes için de az veya çok Allah’ın nurundan bir pay vardır. (Hikmetu’l İşrak Şerhi, 27)
Sühreverdinin düşüncesinde varlık düşüncesi İbnü’l Arabi’deki gibi değildir. Bir nevi Şeyhu’l Ekber’in düşüncesindeki varlığın yerini Şeyhu’l İşrak’ta nur alır. Özellikle bu ayeti merkeze alıyor desek yanlış olmaz: “Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah nûruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.”
Tabi bu yazımda Ekberilerin varlık anlayışı ile İşrakilerin anlayışını kıyas edecek değilim. Zaten bu aciz kulun buna da gücü yetmez. Sadece öncelikle bu farka dikkat çekmek istedim çünkü sonrasında her ne kadar bu farklılık olsa bile, çok benzeyen bir usulde kötülüğün kaynağını açıklamaya çalıştıklarını göstermeyi amaçlıyorum.
Mesela Sühreverdi, El Elvâhu’l İmâdiyye eserinde kötülüğün kaynağını açıklamaya çalışır. Kendisi yeterince açık yazdığından direkt aktaracağım:
Meşhur olduğu üzere şerrin bir zâtı yoktur. Özetle şer, yokluklara dönüktür. Zeyd’in hayatının son bulması, sıhhatini kaybetmesi yahut acıya neden olan bütünlüğün bozulması gibi, bir şeyin kemâlinin yokluğuna götürmediği müddetçe varlık bakımından varlık, hayırdır. Yokluk bakımından yokluk ancak araz olarak fâile nispet edilir. Şer de fâile sadece araz olarak nispet edilir
Kısımlarda az şerre yol açan pek çok hayır vardır. Az şerden dolayı onları ihmal etmesi, Yaratıcı’nın rahmetine uygun düşmez. Az bir şer için çok hayrı terk etmek daha büyük kötülüktür. Tıpkı ateşte birçok hayır olduğu gibi bazen fakirin elbisesini yakarak ondan şer de sâdır olur. “Bu kısım, şerden uzak olarak niçin yaratılmamıştır?” diye sorulursa cevabı şudur: “Bu, fâsit bir sorudur. Bunu soran sanki şöyle sormaktadır: Su niye sudan başka türlü bir şey olmadı. Ateş de ateşten başka bir şey olmadı. Küllî hayır ve faydaları cüz’î şer için ihmal etmek caiz değildir. Hikmetin, bedeni kurtarmak için bir uzvun kesilmesini gerektirdiğini bilmez misin?” (El Elvâhu’l İmâdiyye, 124–125)
Sühreverdi’ye göre mahlukattaki eksiklikler olmadan yaratılma isteği manasız bir istektir. Çünkü hem bu eksiklikler hayrın yanında az kalıyor hem de buna sebep olan mahlukatın kendi doğasıdır. Bu eksiklikleri istememek direkt o şeyi istememekle eşdeğerdir. Belli bir derecede zarar olsa da Yüce Allah’ın bu zararı aşacak ve asıl olacak hayırları yaratmasında hiçbir beis yoktur. Ayrıca üstte de belirtildiği gibi kötülükler Yüce Allah’tan kaynaklanmaz ve kendi başlarına bir gerçeklikleri yoktur. Alıntı verdiğim yerin hemen ilerisinde Sühreverdi bunu daha açık bir şekilde şöyle belirtir:
Cömertlik bir garaz olmaksızın gereken şeyi vermektir. Kendisine teşekkür edilmesi, övülmesi yahut bir eleştiriden kurtulması için veren kimse cömert değil, karşılık bekleyendir. İlk Hakk, yaptığı bir işte gaye gütmez. Onun gerekli kılmadığı şeyler var olmaz. Yüce olan, aşağıdakini gaye edinerek bir şey yapmaz. Şer konusunda sözü uzatan kimseler, felek hareketleri ile sebepler silsilesinin insanın maslahatı, Zeyd’in veya Amr’ın refahı için olduğunu zanneden kimselerdir. Oysa bunlar, bu şeylere iltifat etmeyen varlıkların gerektirdiği sonuçlardır. Varlığın olduğundan daha tam olmasının mümkün olmadığına daha önce işaret etmiştik. İmkansız olana kudret taalluk etmez. Yaratıcının bir gayesi olmuş olsaydı fazl u keremi sabit olmazdı. Oysa âyetlerde geçtiği üzere onun fazlı sabittir. (El Elvâhu’l İmâdiyye, 126)
Her şeyden önce Yüce Allah’ın âlemi yaratması cömertliğindendir. O, hepimize sayısız güzelliği idrak etmeyi bahşetti. Evet, cisimler âleminde belli kötülükler olabilir lakin en başta böyle bir kaygı ve zorunluluk yoktur. Bize ulaşan her güzellik cömertlikten kaynaklanır ve yaratılışta kulun faydasına olma amacı da yoktur.
Sühreverdi’nin tabiriyle “şer konusunda sözü uzatan kimseler”in iyi İlah beklentisi ile bizim iyi İlah tasavvurumuz aynı değil. Aynı lafızlar kullanılsa da buna dair beklentiler farklı. Yüce Allah’ın mutlak iyi olması en başta O’nun zatında en ufak bir noksanlığın bile bulunmaması anlamına gelir. Kemâl açısından tamdır. Lakin bizlere göre bunun getirisi mahlukatına karşı mutlak fayda sağlamak değildir. Birçok düşünüre göre ayrıca bu, mümkün varlıkların yapısından dolayı mümkün de değildir. Kudret de imkansıza taalluk etmez.
Evet Yüce Allah’tan sadece hayır gelir. Sadece hayrı yaratır, tecellisinde kusur yoktur, nurunda karanlık yoktur. Fakat bu, Yüce Allah’ın bize karşı yükümlü olmasından değildir. Bundan dolayı böyle bir yükümlülük de iddia edilemez. Eğer şerleri konuşup duran inkarcıların derdi şerrin fazla olması ise bu kabul edilebilir bir iddia değil. Kendileri de zaten açıkça gösteremez. Gözlemledikleri tikel örnekler üzerinden tüm evren hatta alemler üzerinden konuşulabilir mi? Yok eğer dertleri Allah’ın şerri yaratması ise zaten birçok sufiye göre yaratmıyor hatta varlığa ait bir şey bile değil. Şerlerin sebebi bizzat Yüce Allah’ın iradesinden ziyade mümkün zatların yapısından ve yaratılıştaki hiyerarşiden kaynaklanır. Kaçınılmaz görürler. Buna rağmen toplama bakarsak hayrın çok ağır basması ise sufiler için yeterli hatta sırf şerden dolayı bundan uzaklaşmanın kendisi kötülüktür.
Son olarak Sühreverdi’nin şu cümlelerine bakalım:
Yaratıcı, dul bir kadını kör etmekle, süt emen bir yetimi emziricisini öldürerek ihmal etmekle, iffetini koruyan bir hanımın iffetini iftiraya maruz bırakmakla bizzât meşgul olmaz. Bilakis bu işler, küllî hareketler sebebiyle takdir edilmiş şeylerin birer sonucudur. (El Elvâhu’l İmâdiyye, 128)
Sühreverdi burada birçok ekolden farklı bir düzenden bahseder ve onun gözünde Yüce Allah böyle tikel meselelerle bizzat ilgilenmez. Kötülük de külli hareketler ve bunlara bağlı oluşan kaderden kaynaklanır. Zaten eserin sonrasında da kaderi zamana bunu da feleğin hareketine bağlar. Bu kozmolojik sistemin doğruluğunu veya yanlışlığını az bilgimle irdelemeye çalışmaksa yazımın konusu epey saptıracağından nakletmekle yetineceğim. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah ancak hakkıyla bilir.

Bu meseleyle alakalı yazımın ilk bölümünü bitirmiş bulunmaktayım. Kötülük problemlerindeki üçlü tasniften ziyade daha genel bahsetmeyi tercih ettim. Bir sonraki bölümde ise Allah izin verirse birkaç ismin bakışını daha aktarıp özellikle İmam Gazzali’den sonra tartışılan yaratılan alemin en mükemmeli olduğu görüşünde karşılıklı tarafların belli gerekçelerinden bahsedeceğim. Allah çabalarımızı karşılıksız, iyi niyetlerimizi ödülsüz bırakmasın.
Bu konu ve isimler hakkında bir şeyler yazmamın bu hususta bilgili olmama delil olduğunu sanmayın. Sadece az bilgi ve çok merakla yarım işler yapan biriyim. Belki bu yazıda fark etmediğim birçok hata da bulunuyordur. Yüce Allah’tan bunun için affımı dilerim.
Yine alıntı yaptığım bazı eserleri hakkını vererek tam okuduğumu da sanmayın. Böyle bir şeyi başarmak için ciddi bir yolculuk gerek. Benim gibi biri ise bu yolda daha bir adım bile atmamıştır.
Sen Mesnevî’yi sade okumakla yahut yalnız dinlemekle istifade edebileceğini mi sanıyorsun?
Yahut hikmet kelamı ve gizli sırlar, kolayca ağza ve kulağa gelir mi zannediyorsun?
Evet, gelir ama masal gibi gelir. İç değil, kabuk görünür.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
메타데이터
- post_id
- 18e515589f6c
- slug
- 1-sufilerin-gözünden-kötülük-18e515589f6c
- url
- https://medium.com/@seku_79963/1-sufilerin-g%C3%B6z%C3%BCnden-k%C3%B6t%C3%BCl%C3%BCk-18e515589f6c
- canonical_url
- https://medium.com/@seku_79963/1-sufilerin-g%C3%B6z%C3%BCnden-k%C3%B6t%C3%BCl%C3%BCk-18e515589f6c
- author_url
- https://medium.com/@seku_79963
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-20 22:19:23