← Back to list

Dönme dolap, keşke geri dönse…

İstanbul’un en güzide ilçelerinden Kızıltoprak’da doğan bir çocuktum. Hafızamdaki en derin anıların başında, Fransız balkonlu evimizin…

Mohaç Yücel · 2020-11-12 16:18 · 8 claps · 2.7 min read
#kızıltoprak #çocukluk #anılar #80ler #soba
Open on Medium ↗

Dönme dolap, keşke geri dönse…

Kurbağalıdere, Yoğurtçu parkı, Kızıltoprak lunaparkı, Fenerbahçe antrenman sahası (1980'ler)

Kurbağalıdere, Yoğurtçu parkı, Kızıltoprak lunaparkı, Fenerbahçe antrenman sahası (1980'ler)

İstanbul’un en güzide mahallelerinden Kızıltoprak’da doğan bir çocuktum. Hafızamdaki en derin anıların başında, Fransız balkonlu evimizin camından baktığımda hemen karşımızda duran lunapark var. Bir diğer anım ise, ihtilal zamanından. Bir kaç metre aşağımda duran eli tüfekli askerin sert bir tavırla, tüfeğini elinde savurarak bana “içeri gir!” komutu vermesi. Nasıl korkmuşsam, iki adım içeri geçip perdeyi kapadığımı anımsıyorum. Sanki o perde beni her türlü korkudan koruyacakmış gibi…Ne kadar ilginçtir ki, bir anı tamamen mutluluk, diğeri ise korku üzerine. Zıt kutuplar derin bir neşter izi gibi duruyor.

O dönemin gençleri için zor yıllardı belki ancak çocuğun dünyasında her şey toz pembe oluyor. Sobalı evde yaşamanın özlemini yaşamayan bilmez. Tüm ev eşrafı -ki bu durumda biz üç kişi oluyoruz- o sobanın ısıttığı yerde toplaşırdık. Bitişik nizam bir ev olduğundan sadece ön ve arka cephesinden gün ışığı alırdı. Kış aylarında soğuyan koridorundan yatak odalarına doğru yol alırken, adeta bir pantone kataloğundaki koyu renklere doğru kanat açardık. Evin arka cephesi çok ışık almazdı, hiç bir zaman pırıl pırıl güneş ışığına maruz kaldığımı anımsamıyorum. Yani evi size şöyle özetleyeyim: Ön kısmı Tim Burton, ortası Andrei Tarkovsky, arkası Nuri Bilge Ceylan. Aynı zamanda şimdilerde nadir bulunabilen kocaman bir arka balkon. Kocaman dediğime bakmayın, çocuk hafızası işte, sen küçükken her şey büyüktür.

Benim babam mimar. Kaleme kağıda dair her türlü tutkum ondan bana geçmedir. Evde o dönemde, yoklukta servet sayılabilecek rapido takımlarıyla oynadığımda hiç bir zaman beni engellediğini anımsamıyorum. O kalemlerin aydınger kağıdına sürtüş sesini ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Hızlı el hareketleriyle tamamen saydam gözüken bir binanın önüne elele tutuşan anne kız çizerdi. O kalem kağıttan hiç kalkmaz, adeta bir büyücü gibi 2,5 saniyede, tam anlamıyla doğru perspektifde insanlar belirirdi. Öyle insanlar ki, bakıp bakıp üzerine hikayeler yazabilirsiniz. Binalardan çok insanlara takılıyordum. Herhalde derinlerde bir yerde, “bunu bu kadar kolay çiziyorsa ben de çizebilirim” dürtüsü uyandırmıştı bende. Bunun sonucunda hayatımın nasıl ve nereye evrildiği bir başka hikaye. Belki bir gün onu da yazarım.

80'ler işte malum. Hayatlar daha basit, azla, imkansızlıklar içinde mutlu olmayı beceren bir nesil. Ne cep telefonu var, ne internet, ne çelik kapılar, ne de alarm sistemleri. E hal böyle olunca hırsızlık almış başını yürümüş. Bir akşam eve geldiğimizde annemin babama: “Engin ışığı sen mi açık bıraktın?” sorusunu hatırlıyorum. Senaryonun gerisini siz yazın. Tabi ki evimize hırsız girmiş. Enayi dümbeleği, rapido takımının ne denli pahalı olduğundan habersiz, almış bakmış geri bırakmış. Halbuki alsana onu, bugünün iPhone 12 Plus’ı duruyor orada. O dönemde sanırım evler yol geçen hanı gibiymiş. Belli aralıklarla filancaların evine hırsız girmiş muhabbeti döndüğünü anımsıyorum. Bir seferinde de bu dümbeleklerden biri, şu benim odamdaki meşhur arka balkondan dalmış içeri. Dalmadan da kapının camını mis gibi, Adobe Illustrator’de daire çizer gibi kesmiş şerefsiz. Sanırsınız Görevimiz Tehlike’deki Tom Cruise. O delikten de dışarının soğuğu girer içeri. Yaşayan bilir…

Annemin salondaki sobada CHP’nin el ilanlarını (flyer) hışımla yaktığını anımsıyorum. E iyi bari bir günlük odun masrafımız yanımıza kar kaldı derken, yeterince ilan olmadığından mı yoksa pinti CHP 10 gram kağıda bastırdığından mı bilinmez, kağıtlar çıtır çıtır yanıyor, 2 dakika sonra tekrar oduna dönüş gerçekleşiyor. CHP’nin logosunu ilk kez o zaman görmüş olabilirim. Sobada bir şeyin çıtırdaması ne denli güzel bir sestir bilir misiniz? Mesela mandalina kabuğunu atarsınız, sanırsınız Makro’dan 55 liralık oda kokusu sıkmışsınız eve. Sobalar ısıtma hususunun dışında, bir dönemin atık öğütme cihazlarıydı. Plastik dışında ne bulursan at, hem yok eder, hem de seni ısıtırdı. Ayrıca yemek de yapar, üzerinde mis gibi poğaçayı, en güzelinden simidi ısıtır. O simidin tadına doyum olmaz. Geceleri TRT’de haberler izlenir, spiker elinde tuttuğu bir tomar kağıdı haberden habere çevirir durur. Bazıları da “Bakın gerçekten buradan okuyorum” edasıyla okuduğunu kenara istiflerdi. Tabi o zamanki haberler şimdikilerden biraz farklıydı. Trafik kazalarındaki ölü ve yaralı sayıları, istifa etmiş bakanlar ve gelecekte isteyen herkesin PlayStation veya Xbox alacağı müjdeleri…

Müjde demişken, bir Parizyen çorap reklamı vardır. Bilen bilir. O reklam bana ve akranlarıma bir dönem, “Noluya lan bana?!” sorusunun sorulmasına sebep olmuştur. Şimdiki çocuklar gibi nezle olsa pedagoga götürülen bir jenerasyon değildik biz. Ayrıca hırsızla mı uğraşacaksın, pedagogla mı?


메타데이터
post_id
1a682d603eee
slug
dönme-dolap-keşke-geri-dönse-1a682d603eee
url
https://medium.com/@Mohac/d%C3%B6nme-dolap-ke%C5%9Fke-geri-d%C3%B6nse-1a682d603eee
canonical_url
https://medium.com/@Mohac/d%C3%B6nme-dolap-ke%C5%9Fke-geri-d%C3%B6nse-1a682d603eee
author_url
https://medium.com/@Mohac
status
ok
fetched_at
2026-07-28 17:41:00