“Kızıl Goncalar” Ne Söylüyor?

“Kızıl Goncalar” Ne Söylüyor?
Gold Film, son dönemde iki önemli dizinin yapımcılığını üstlendi: Kızılcık Şerbeti ve Kızıl Goncalar. Kızıl Goncalar, 28 Nisan 2025 tarihli final bölümüyle ekranlara veda etti ancak Kızılcık Şerbeti hâlâ devam ediyor. İki dizi üzerine de birçok analiz yapıldı doğal olarak zira bu dizilerde Türkiye’nin önemli bir kimlik çatışması masaya yatırılıyor, muhafazakâr ve seküler bakış açıları karşılaştırılıyordu. Kızıl Goncalar, bu açıdan Kızılcık Şerbeti’ne oranla çok daha yoğun bir diziydi, özellikle ilk sezonundaki derinlik, Kızıl Goncalar’ı diğer dizilerden ayırmıştı. Bu yazıda bana göre Kızıl Goncalar’ın seyircisine verdiği mesajları inceleyip dizi hakkındaki belli kanaatlerimi paylaşacağım.
Yazı “spoiler” içermektedir.
TÜRKİYE’DE DİN VE DİNDARLIK
Öncelikle şunu söylemek gerek, Kızılcık Şerbeti ve Kızıl Goncalar gibi dizilerin AKP döneminde çekilmesi elbette ki tesadüf değil. Bu diziler, ardıllarına da cesaret verdi, bugünlerde “İstanbul Ansiklopedisi” dizisi tartışmalarda kendisine çokça yer buluyor örneğin. Son yıllarda, dindarlar daha önce hiç olmadığı kadar kamusal hayatın içindeler, sermaye el değiştirmiş bir hâlde. Tarikat ve cemaatlerin nasıl birer holdinge dönüştüğü konuşuluyor. Devlet kanalı TRT’de ise dönem filmlerinin önemli bir kısmında tarikatlara atıf yapılıyor. Son yıllarda siyasette o kadar çok din retoriği kullanılıyor ve tüm bunlara bağlı olarak o kadar kutuplaşıyoruz ki… Açık konuşmak gerekirse, Cumhuriyet tarihimiz boyunca dinin bu kadar ön plana çıktığı bir dönem olduğunu zannetmiyorum. Böyle bir ortamda seyirci için dindar kesimin hayatının merak uyandırması ve seküler- dindar karşılaşmasının/ yüzleşmesinin ilgi çekmesi son derece doğal. Bu merak ve ilgi reytinglere de yansıyor. Tabii daha önce de dindar karakterler dizilerde, filmlerde yer alıyordu ancak genelde farklı açılardan yaklaşılıyordu dindarlara. Burada şunu özellikle belirtmem gerekiyor, “Eski Türkiye”de de televizyonlarda dine veya dindarlara hakaret edilmiyordu. Bazı gazeteciler var ki “Yeni Türkiye”yi savunmak adına geçmişi kötülerken, eskiden televizyonlarda dindarların kötü gösterildiğini iddia ediyorlar. Oysa, gerçekler böyle değil. Yeşilçam filmlerinde kimi din adamları kötüleniyor, bu kişilerin dini istismar ettiği vurgulanıyor ve özellikle feodal toplumlardaki din adamı- köy ağası işbirliği eleştiriliyordu, ama devlet eliyle planlı olarak asla dine karşı bir kötüleme yoktu. Kaldı ki “Eski Türkiye”de de dinî değerlerin gösterildiği birçok film çekilmiştir ve hatta sanıldığının aksine muhafazakâr değerlerin öncelendiği filmlerdir bunlar. Başrollerinde Yıldız Kenter’in olduğu 1974 yapımı “Kızım Ayşe” filmi, bu duruma bir örnek olarak verilebilir. Filmde, İstanbul’a okumak üzere giden taşralı bir kızın nasıl “yoldan saptığı” anlatılır. Aynı şekilde “Battal Gazi” filmleri gibi epik filmlerde de İslam dini çokça kullanılmış, 1970’li yıllarda Rabia el- Adevviye’nin hayatını konu alan bir film çekilmiştir. Türk halkının dine bakışını düşündüğümüzde salt ekonomik cepheden dahi bakılsa ekranlarda dinin aşağılanması imkân dahilinde olmayacaktır. Mehmet Emin Balcı, bu konu hakkında şunları söylüyor:
“Yeşilçam’ın dini karikatürize ettiğine yönelik bir algı var fakat Yeşilçam’ın bir kitle sineması olduğu unutuluyor. Ticari bir iş yapıyorsanız, kitlenin temel değerlerinden birini doğrudan tahkir edemezsiniz(…) Yeşilçam’ın iyi- kötü ayrımı doğrusunda din adamlarını karikatürize ettiği doğru. Öte yandan aynı sinema anlayışı dinsel sembolleri kendi içinde muhafaza da etmiştir. Yeşilçam’da kötü şeyhler, işgalcilerin yanında olan hoca tiplemeleri veya saf köylüyü kandıran din adamı motifleri çok sık işlenmiş, fakat halkın kendi dinsel pratiklerinin ve inançlarının korunduğunu da görebiliyoruz (…) Bu anlamda din adamlarını karikatürize etme ile dini motifleri, halka mâl olmuş kutsal unsurları kullanma arasında bir ayrım var. Şaban filmlerinde de benzer bir şey görebilirsiniz. Şeyh efendinin mesnetsiz hükümlerine karşı çıkar ama aynı zamanda ortalama dinî bilgiye sahip bir Müslüman’dır.” (1a)
Tam bu noktada, Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne yönetimin dine bakışına değinmek istiyorum. Sonrasında Demokrat Parti’nin kurucularından olacak Refik Koraltan’ın 1925 yılında sunduğu tasarı ile tekke ve zaviyeler kapatılır ki Koraltan bu yapılar hakkında “memleketin içinde vasıtai idlâl ve iğfal (baştan çıkarma aracı) olmuştur.” demiştir konuşmasında.(2) Fakat Kemalist rejim, bir yandan bunu yaparken öte yandan, Diyanet İşleri Başkanlığı kurarak dinî alanı devletin kontrolünde tutmuş, radikal grupların din alanındaki hâkimiyetini kırmak istemiştir. Dinin Allah ile kul arasında olması prensibi vurgulanarak toplumu din yoluyla dizayn etmek isteyen İslamcı anlayış saf dışı bırakılmak istenmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, dine pozitivist olarak yaklaşır:
“O aralar, ‘bizim dinimizin en makûl ve en tabii bir din” olduğunu anlatmaya odaklanmıştır. 16 Mart 1923’te Adana esnafıyla sohbetinde, şu ‘en makûl ve en tabii’ din tarifini yapar: ‘Elhamdülillah hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız, artık bizim dinin icabatını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esasatını anlatmağa kâfidirler. (…) Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm’ın menfaatine muvafıksa kimseye sormayın. O şey dinîdir.’” (3)
Bu yönelim, Cumhuriyet tarihimiz boyunca uzun yıllar bu şekilde gitmiştir. Laiklik ilkesi baş ucuna konmuş, kimi zamanlarda oy almak için dinî söyleme başvurulmuşsa da laikliğin tehlikede olduğu düşünüldüğünde farklı bir tavır alınmıştır. Örnek vermek gerekirse, seçim kazanabilmek için birtakım dini gruplarla pazarlık eden ve 1970’li yıllarda “Komüniste kanma Zühtü/ Ar namus gider Zühtü/ Din iman kalmaz Zühtü” sözlerini içeren bir seçim şarkısı kullanan Süleyman Demirel, 1990’lı yıllarda laikliğin tehlikeye gireceğini düşünmüş ve cumhurbaşkanı olduğu süreçte 28 Şubat’ı desteklemiştir. Aynı zamanda her ne kadar merkez sağ partilerin genel başkanları, dindar kesimden oy alsa da özel hayatlarında. sekülerlerdir. İçlerinde Turgut Özal’ın bir tarikatçı geçmişi olsa da o da dönüşmüştür. Bu konuda ufak bir anektod anlatmak isterim. ANAP’ın kuruluş yıllarında, Özal, Rüştü Saraçoğlu’nu partiye davet eder ancak Saraçoğlu’nun Özal’ın “dinci” olup olmadığı ile ilgili şüpheleri vardır ve bunu Özal’a açıkça sorar. Özal’ın cevabı net olur: “Ben dinci olsam, ailem böyle olur mu? Ben Türkiye’de şeriat devleti getirmeyi düşünsem ailem böyle olur mu?” (4)
Ancak Necmettin Erbakan bu alanın dışında bir siyasetçidir ve İslam temelli bir kalkınma ve toplum arzusu vardır. Lideri olduğu Millî Görüş hareketi siyasal İslamcı bir duruş sergiler ve Erbakan’ın Refah Partisi iktidara geldiğinde gerek muhalif merkez sağ blok gerekse sol blok tedirgin olmuştur. Milli Görüş gömleğinden çıkan AKP de çoğunlukla dindar kişilerden müteşekkil bir partidir. Dolayısıyla, AKP yönetimindeki isimler diğer merkez sağ partilerindeki gibi oy almak için tarikatlarla bağlantı kuran ama özel hayatlarında oraların yakınından bile geçmeyecek kişiler değildir, bilakis kimisi gerçekten de bir tarikat- cemaat mensubudur ya da kendisi tarikat- cemaat mensubu olmasa bile tanıdıkları o mahalleden gelen kişilerdir. Refah Partisi dönemindeki ağır şeriatçı dil yumuşasa da AKP’nin tarikat ve cemaatlerle ilişkisi diğer merkez sağ partilere benzemeyecek, AKP’li yıllarda Türkiye’de tarikatlar holdingleşecek ve çeşitli bakanlıklarda aktif hâle geleceklerdir. Bu dinselleşme, siyaseti derinden etkiler. İşte bu yıllarda dindar çevrelere mercek tutuluyor olması, bugün çeşitli dizilerde dindarlara geçmiş yıllarda çekilen filmlere oranla daha gerçekçi ve daha yakından bakılması bu dönemin realitesiyle ilgilidir. Din ve dindarlar artık daha etkili, daha görünürdürler. AKP’li Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in tabiriyle tarikat ve cemaatler, sadece STK’lerdir ve onlarla protokol yapılmaya devam edilecektir (5) Medya ve sermaye bu yıllar boyunca el değiştirilir. Resmî açılımı Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği olan, kimi kesimlerce aslında gerçek açılımının Müslüman Sanayici ve İşadamları Derneği olduğu iddia edilen MÜSİAD bu yıllarda parlamıştır örneğin. İşte o sebepten Kızıl Goncalar dizisinin yönetmeni Ömür Atay, “Son 20 yıldır da (…) bu tandansta bir hükümetin olması nedeniyle çok güncel bir tartışmaya döndü bu tabii” (6) diyor dizinin ele aldığı konular için.
KIZIL GONCALAR NE KADAR GERÇEKÇİ?
AKP’li yılların etkisini görüyoruz Kızılcık Şerbeti’nde de Kızıl Goncalar’da da. Kızılcık Şerbeti, Yeni Türkiye’de zenginleştiğini tahmin edebileceğimiz muhafazakâr Ünal ailesini konu alırken, Kızıl Goncalar taşralı ve tarikatçı bir ailenin hayatına mercek tutuyor. İki dizinin de yapımcısı Faruk Turgut, Tarık Çelenk ile Kızılcık Şerbeti ile ilgili konuşurken “Bakın, asıl dizi pazartesi geliyor. Çok önemli bir çalışma yaptık. Bunu seyrettiğinizde Kızılcık Şerbeti güncenizde olmayacak” demiş. (7) Gerçekten de Kızıl Goncalar yayınlandığı andan itibaren gündeme geldi. İlk bölümü sonrasında özellikle İsmailağa Cemaati tarafından çokça eleştirilen dizi, ikinci bölümü de yayınlandıktan sonra RTÜK tarafından ceza aldı. Gerek seküler gerek muhafazakâr entelektüellerin ilgisini çekti dizi, üzerine birçok yorum yapılıp birçok şey yazıldı. Öncelikle şunu söylemek gerekiyor, Kızıl Goncalar son derece gerçekçi bir dizi zira tarikat- cemaat yapılarını iyi bilen danışmanları var dizinin. Dizi hakkında ilahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün yorumunu çok anlamlı buluyorum:
“İlk defa cemaat yapılarının iç dünyasını faş eden bir cesaret, ilk defa bu dizide gördüm. Eskiden böyle kıyısından köşesinden dokunulur geçerdi ama bu sefer bir neşter atılmış gibi görünüyor.” (8)
Mustafa Öztürk Hoca, bu konuşmasını yaptığı programda dizinin özellikle bir dinî yapıdan tepki aldığını ve gerçekten de dizideki tarikatın, o yapıya çok benzediğini ifade ediyor. Öztürk, dizinin yapımcısı Faruk Turgut’la da bu konuyu konuşmuş ve Faruk Bey de bunu kabul etmiş. Açık söylemek gerekirse, her ne kadar dizideki kurmaca Faniler tarikatı, birçok cemaat ve tarikattan özellikler taşısa da Faniler’in esas olarak İsmailağa Cemaatinden esinlendiği çok net. Kaldı ki dizi başlar başlamaz İsmailağa mensupları, diziye aşırı derecede bir tepki gösterdi. Bu noktada, birkaç benzerliğin altını çizmek isterim. İsmailağa cemaati, İskenderpaşa cemaatinden kopmuş olup ülkemizdeki birçok dinî yapı gibi Nakşibendilik kökenlidir. İsmailağa’nın din anlayışı son derece katıdır. AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın da bizzat ziyaret ettiği, İsmailağa mensuplarınca “Efendi Hazretleri” olarak anılan cemaatin eski lideri Mahmut Ustaosmanoğlu belirli görüşleriyle çok radikal bir isimdir. Özellikle de Kızıl Goncalar dizisinin ele aldığı kız çocuklarının okuma bahsinde şunları söyler:
“Kızlar katiyen orta- lise- üniversiteye gitmez cemaat-i müslimin. Bunu tekrar tekrar söylüyoruz size. Avanaklık etmeyin. İki yüz yirmi dört bin peygambere gidip danışsanız, yüz dört kitabı arasanız, bunun fetvası yoktur. Siz melek gibi, nur gibi kızlarınızı, çocuklarınızı, nasıl o gibi yerlere teslim ederseniz? Bunu burada duymuş olun tekrar.” (9)
İsmailağa cemaati, Türkiye’deki diğer birçok cemaatten çok daha katı, çok daha radikaldir. Ustaosmanoğlu, hayatı boyunca kadınların kamusal alanda yer bulmasına karşı çıkmış, “bu düzende kızınızı doktor yapmak, Allah’a harp açmaktır” gibi cümleleriyle akılda yer etmiştir. İsmailağa cemaati ayrıca kılık kıyafet konusunda da çok hassastır. Cemaat, başörtüsünü yeterli görmeyip çarşafı tavsiye etmektedir. İsmailağa mensuplarını fark etmeniz çok kolaydır. Şalvar, sarık, cübbe gibi kıyafetler cemaatin takıntı noktasıdır. Kızıl Goncalar dizisinin danışmanlığını yapan Filiz Gazi, “Görünmeyen Cemaat: Mürideler” isimli kitabında İsmailağa, Menzil ve Süleymancılar hakkında gözlemlerini anlatır. Kendisi kimliğini gizleyerek bu cemaatleri içeriden gözlemleme imkanı bulmuştur. İsmailağa’nın katı dindarlığı hakkında şunları söyler:
“İsmailağa’da hissettiğim, gördüğüm şey çok daha yoğun bir dindarlıktı. En kötü ne olabilirdi ki? Menzil için bir tahminim yok, ki kimliğim ortaya çıktığı takdirde ‘gavs’la röportaj talebimi ifade etmeyi dahi göze almıştım. Bu yüzden ekstra bir kaygım, korkum yoktu ama İsmailağa’da öngörüm farklıydı. İhtimal dahilinde, aralarında olduğum yüzlerce kadının lincine uğrayacağımı düşündüm.” (10a)
“(…) Çocukların okula gönderilmesi, hele kız çocuklarının okula gönderilmesi şeytana uyma olarak görülüyor. Kadınların telefonla konuşması, tek başına yolculuk yapması, topluluk içinde sesinin duyulması gibi akla hayale gelmeyecek davranışlar yasak, haram ya da zina ‘onlara’ göre. Bunları okurken cemaatin toplumdan izole bir şekilde yaşadığını düşünebilirsiniz. Çarşamba’da öyle bir hava olduğu kesin. Sokaklarında şalvarlı, sarıklı erkekler ve çarşaflı kadınların olduğu Çarşamba tipik bir şeriat rejimi ülkesi görüntüsünde.” (10b)
İsmailağa Cemaatine bağlı bir grup, Afganistan’a gidip Taliban yönetimiyle de temas kurmuştur. Son olarak cemaatin 1982 yılında Üsküdar ilçe müftüsünün öldürülmesinde rol oynadığının iddia edildiğini ve Mahmut Ustaosmanoğlu’nun bu sebeple yargılandığını da belirtmek isterim.
Kızıl Goncalar dizisinde de özellikle ilk bölümlerde “Efendi Hazretleri” tabirinin kullanılması, kız çocuklarınının eğitim hakkının gasp edilmesi konusunun ele alınması gibi meseleler sebebiyle akla İsmailağa cemaatinin gelmesi doğaldır. İsmailağa mensuplarının diziye tepki göstermesinin ardından ilk bölümlerde kullanılan “Efendi Hazretleri” tabiri yerini “Mürşit Hazretleri”ne bırakır. (11)
Kızıl Goncalar, bir açıdan çok gerçekçi olsa da öte yandan özellikle Cüneyd. karakteriyle gerçekliğin sınırlarını zorlar. Ama bu, eleştirilecek bir konu değil bence zira dizinin derinliğinin artması ve ilgi çekmesi için Cüneyd gibi bir karaktere ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bunun yanında kimi isimler de dizideki Faniler tarikatındaki kadın- erkek iletişiminin normalden daha yoğun olduğunu belirtti. Bence dizi, kurgusu itibariyle böyle bir senaryoya sahip olmak zorundaydı. Fakat benim dizide gerçekçiliği bozduğunu. ve bununla da yetinmeyip senaryoyu da zor durumda bıraktığını düşündüğüm sahneler de var. Örneğin, dizinin özellikle ikinci sezonundaki abartılmış “dış güçler” retoriği bana temel meseleden uzaklaşmak için ortaya atılmış gibi geldi. İçerideki seküler- muhafazakâr çatışmasının eksenininin kasıtlı olarak “dışarıdaki güçlere ve onların içerideki maşalarına” kaydırıldığı kanaatindeyim. Oysa bizim gerçek anlamda bir yüzleşmeye ihtiyacımız var toplum olarak. Kendi hatalarımızı dış güçlerin oyunları retoriğine sığınarak aklamaya çalışmayı doğru bulmuyorum. Şu da bir başka gerçek ki Kızıl Goncalar’ın ikinci sezonu derinlik açısından ilk sezonla yarışacak bir durumda değildir, bir hayli geride kalmıştır. Dizinin başrol oyuncularından Özcan Deniz, bir röportajında şöyle söyledi:
“İyi yazılmış bir işti. Özellikle ilk sezonu, çok kayda değer bir işti. Sonrasında biraz daha ‘dizi’ olmaya başladı.” (12)
Fakat her şeye rağmen şunu söylemek gerekiyor ki Kızıl Goncalar, çok büyük bir iş yaptı. Türkiye’nin önemli meselelerini masaya yatırdı ve bunu büyük bir cesaretle yaptı. Dizi yapımcısı Faruk Turgut bir programda şunları ifade etmişti:
“Reyting alma konusunda hani benim çok da fazla bir problemim yok. Kaç yıllık deneyimimle üç aşağı beş yukarı neyin Reyting alıp almayacağını da bilen biriyim ama ben burada, kendi adıma hem risk aldım hem de Türkiye’nin kültür ortamına, sosyolojisine, şu andaki siyasî ortama bazı göndermeler yaparak bazı şeylerin tekrar tartışılmasına vesile olmak adına böyle bir şeyi yapmamın gerekliliğine inandım ve yaptım, kendi adıma da mutluyum.” (13)
KIZIL GONCALAR HANGİ TARAFTA?
Türkiye artık son derece kutuplaşmış bir ülke. O sebepten, özellikle toplumsal meseleleri ele alan bir yapım ortaya çıktığında, ister istemez akla “bu yapım kimin tarafında?” gibi sorular geliyor. Günümüzde muhafazakâr- seküler kutuplaşmasının özellikle orta yaş ve üstü gruplarda olduğunu gözlemliyorum. Gençlerin kutuplaşmadan etkilenmeme sebepleri, özellikle üniversitelerde kendilerinden farklı düşünen insanlarla karşılaşmaları, kendi “cemaatleri”nin ötesiyle iletişim kurabilmeleri. Başörtülü öğrencilerin de okullara rahatça girebilmesi bu etkileşimi olumlu yönde etkilemiş görünüyor. Ayrıca muhafazakâr kitlelerin sekülerleşmesi de çokça rastlanan bir durum oldu. Muhafazakârların radikallikleri törpülendi, seküler hayata uyum sağlar hâle geldiler. Sistem onlara yer açtı çünkü. Ancak maalesef orta yaş üzeri grup, ister seküler ister muhafazakâr olsun, kutuplaştırmayı arttıran söylemlerde bulunuyor. Örneğin AKP iktidarına yakınlığıyla bilinen bir dergi, meşhur muhafazakâr yönetmen Mesut Uçakan ile son dönemde çıkan seküler- muhafazakâr çatışmasını konu alan dizilerle ilgili bir röportaj yapmış. Mesut Uçakan maalesef şu talihsiz cümleleri kurabilmiş o röportajda:
“Kızılcık Şerbeti, Ömer, Kızıl Goncalar gibi güya görünürde dindar ailelerle lâik- seküler ailelerin ortak yaşamalarına dönük iyi niyet barındırdığı söylenen başörtülü Dallasvari diziler yapmaya başladılar. Helal harama aldırmayan, bütünüyle dünya hayatını önceleyen, bunu âdeta din hâline getirmiş seküler dünya ile, helal haramı ve ahiret saadetini önceleyen imanı sağlam bir nesi nasıl bir arada yaşar? Bunun dinî hükümleri bilinmeyen bir şey değil: Leküm dinîküm velîyedin. Senin dinin sana, benim dinim bana; ikisini birbirine karıştırmadan… Ölçü bu.” (1b)
Bu sığlık bize birçok şey anlatabilir. Bu anlatının seküler formları da pekala bulunabilir. Bu ve benzeri anlatılara göre, muhafazakâr bir kişinin seküler arkadaşı katiyen olamaz. Net bir şekilde kutuplaştırma değirmenine su taşıyan bu kışkırtıcı yorumlar bizi hem ayırıyor hem de şehir kültüründen uzaklaştırıp kendi mahallemize hapsediyor. Halbuki Kızıl Goncalar gibi diziler, farklı kimlikleri birbirine yakınlaştırma potansiyeline sahip.
Kızıl Goncalar, ilk bölümleriyle muhafazakâr, sonraki bölümleriyle ise seküler kesimlerin eleştiri oklarına maruz kaldı. Bana kalırsa dizi, her ne kadar muhafazakâr kesime daha yumuşak davransa da -göstergelerini yazının ilerleyen bölümlerinde ifade edeceğim- bireysel plandan ele alıyor toplumsal kutuplaşmayı. Toplumsal çatışmanın izlerini dizideki karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileri, yüzleşmeleri üzerinden izliyor, neredeyse tüm karakterlerin dönüşümüne şahit oluyoruz. Dolayısıyla dizi, bir grubu şeytanlaştırarak öteki tarafın savunucusu kesilmiyor. Bu duruma zıt bir örnek vererek ne dediğimi daha net olarak açıklamak isterim. Örneğin Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” romanı, tam anlamıyla ideolojik amaca hizmet eden bir romandır. Romanda, iyi karakterler dine sempatiyle bakarken, kötü karakterler de mutlaka dine mesafeli kişilerdir. Ne muhafazakârların olumsuz bir yanı gösterilir kitapta ne de sekülerlerin iyi bir özelliği. Roman, bir “hidayet anlatısı” üzerine kuruludur. Seküler kesim içerisinden çıkan iyi kişiler de kaçınılmaz olarak dine yönelir, ibadetleri konusunda hassas bireylere dönüşürler. Kısacası, Şule Yüksel Şenler’in kurgusunda ahlaklı sekülerlere ya da ahlaksız dindarlara açıkça yer verilmemiştir. Roman, vaaz havasında geçer. Şenler, romanın ilk sayfasından itibaren açık ve net bir biçimde toplumun bir kesimini göklere çıkarırken, diğer kesimini yerin dibine geçirir:
“Sakinleri, kanaat ve huzur içinde yaşayan, zenginlik ve debdebede gözleri olmayan mü’min ve mütevazı kimselerdi. Bu mütevekkil, asil insanlar, bütün fakr u zaruretlerine rağmen yaşayış tarzlarından gayet memnun, içinde bulundukları hayat şartlarından dolayı da o derece müsterihtiler…
Bu sokak adeta yılların tahribatı ile aslî veçhesini kaybetmiş, maddeci ve materyalist insanların hırs ve ihtirasları üzerine inşa edilmiş, yeni ve modern İstanbul’un bir parçası değil de, Osmanlı devrinin bütün ince ahlâk ve faziletini sinesinde yaşatan ve sanki şu tefessüh etmiş cemiyetle bütün bağlarını koparmış asude bir köşeydi…” (14)
Şule Yüksel Şenler, kalemini sanat için değil kendisi gibi düşünen insanlar için kullanmış ve bu sebeple romanındaki karakterler derinlikten mahrum kalıp sığlaşmıştır.
İşte, Kızıl Goncalar, tam da bu tavrın zıttını temsil eder. Her karakterin, ait oldukları zihniyetin ötesinde, kendi dünyaları, şahsiyetleri vardır. Karakterler, kötü bir şey yaptıklarında da bile onları o noktaya getiren sebepler alttan alta kurgu içerisinde verilir. Örneğin, Naim’in tutucuğu… Başta eşi Meryem ve kızı Zeynep olmak üzere Naim’den çok çekmiştir çevresi. Ancak Naim bile dizide yüzde yüz kötü bir karakter değildir. Zaman zaman babalık duygusu canlanır. Ayrıca dizide Naim’i tutucu yapan etkenler de Naim’in gençliğinin gösterilmesiyle ekrana yansır. Dizinin sonunda, dizinin başından daha farklı bir Naim’le karşılaşırız. Levent ise seküler, Atatürkçü bir doktordur ancak dizinin başında onda da muhafazakâr kesime karşı sert bir tutum olduğunu ve ideolojisini birtakım ezberlere, klişelere dayanarak savunduğunu gözlemleriz. Aynı şekilde, Levent’in babası Suavi de eski bir 28 Şubatçıdır ve muhafazakârlara yönelik çok sert bir bakışı vardır. Levent’in kızı olarak yetiştirdiği Mira da Zeynep ve Meryem’le ilk karşılaşmasında çok radikal tepkiler verir. Ancak dizi ilerledikçe; Cüneyd, Zeynep ve Meryem, seküler kesimin zihin dünyasında da değişikliklere sebep olur. Ve tabii Zeynep ve Meryem de sekülerler ile temas ettikçe farklılaşır. Kısaca, dizi boyunca farklı kesimlerden gelen karakterler, birbirleriyle karşılaştıkça, yüzleştikçe kendi duyguları da değişir, cemaat zihniyetinden ve kafalarındaki dogmalardan ayrılırlar. – Burada cemaat ve dogma kavramlarını dinî alana has olarak düşünmenizi istemem, içe kapalılık ve tek doğruculuk, dinî çevrelerde olabileceği gibi seküler çevreler de olabilir.- Şunu da söylemek gerek, dizideki duygu durumları düz bir hat üzerinde ilerlemez, daha gerçekçi bir şekilde dalgalı olarak ilerler. Örneğin, Levent, ikinci sezonun başında yine sertleşecek, sonrasında yaşanan olaylar sebebiyle yumuşayacaktır. Öyle ki yazdığı kitaptaki fikirlerinden uzaklaştığını söyleyecektir. Dizinin temel olarak ifade ettiği ve altını çizdiği şey farklı kesimlerin de birbiri ile uzlaşı içinde yaşayabileceğidir. Herkes aynı olamaz, aynı şekilde düşünemez ama birbirine düşmanlık etmek zorunda da değildir. Baskının her türlüsü kötüdür. Aslında ikiz kardeş olan ancak farklı ailelerde farklı görüşler edinen Zeynep ve Mira’nın birbirine yaklaşması, Seküler Levent ile muhafazakâr Meryem’in evliliği gibi örnekler üzerinden farklı kesimlerin birbiri ile nasıl yakınlaşabilecekleri vurgulanır. İki kesim içerisinde iyi karakterler de vardır kötüler de.
Peki, niçin dizi bana göre muhafazakârları daha yumuşak eleştiriyor ve bunun göstergeleri neler? “Kızıl Goncalar” farklı dindarlıkları vurguluyor: Sadi Hüdayi, Vahid, Birgül, Cüneyd, Meryem gibi karakterlerin her birinin dine bakışı şu ya da bu şekilde farklı. Vahid geleneksel İslam’ı savunurken Sadi Hüdayi’nin yararlandığı. kaynaklardan beslense ve dine bakışlarında bariz benzerlikler olsa da çok daha radikal bir karakter, dergahın ortasında kol kesecek kadar sert ve vahşi. Birgül feminist bir Müslüman ve geleneksel İslam’ın erkek merkezli yorumunu eleştiriyor. Meryem ise tam anlamıyla bir gönül insanıdır, fıkıh bilgisi Sadi Hüdayi veya Vahid gibi olmasa da İslam’ı hayatında uygulayışı çok daha derinlikli ve insan merkezlidir. Geleneksel İslam’ın dar şeriat ve fıkıh anlayışları, Meryem’i tanımlamakta yetersiz kalmaktadır. Cüneyd, Meryem’i babası Vahid’e şöyle anlatır:
“Meryem Hanım gönül insanıdır, akaid konuşmaz.” (15a)
Ayrıca Meryem, dizideki tabirle “sındırı atmasıyla” ve kızını okutmak için gösterdiği çabayla son derece cesur bir karakterdir.
Dizi, kurgusu itibariyle Vahid’i hem karakter hem de din anlayışı itibariyle şeytanlaştırırken, Cüneyd’in, Birgül’ün ve Meryem’in karakterlerine ve din anlayışlarına olumlu bakar. Aslında din bahsinde pratikte Vahid kadar sert olmasa da yorumlarıyla bir hayli gelenekselci olan Sadi Hüdayi ise zaman zaman eleştirilse de yeğeni Cüneyd’i kollayan esprili iyi bir amca profili çizer. Dizi, muhafazakâr kesime yönelik eleştirilerini özellikle ikinci sezonla birlikte Vahid karakteri üzerinden yapar, üstelik Vahid de artık duymaya çok alıştığımız gibi dış güçlerin içerideki maşasıdır. Faniler dergahı, önce eski 28 Şubatçı Suavi’nin “derin” arkadaşı İrfan’ın ve sonrasında ise dış güçlerin temsilcisi Aziz’in gözetimindedir. Vahid dergahta terör estirmeye başlar başlamaz, Sadi Hüdayi’nin aklına 28 Şubat süreci gelir, eşi Hasna’ya “28 Şubat’tan öncesini hatırlasana hanım, aykırı aykırı tipler çıkmadı mı meydana” der. Sonuç olarak, her ne kadar zaman zaman İslam’ın radikal yorumları eleştirilse de dizi, vurgusunu “dış güçler” yönüne çevirmeyi tercih eder. Bu durum, hâliyle Vahid’in ve Sadi Hüdayi’nin gelenekçi zihniyeti eleştirmemizi engeller, zira esas sorun dinin radikal yorumlarından çok uluslararası komplolarda aranır. Söz gelimi, 28 Şubat öncesi İslamcıların hataları, radikallikleri üzerinde pek durulmaz, birileri düğmeye basmış ve 28 Şubat olmuş gibi bir anlatım alttan alta seyirciye sunulur. Ayrıca, ilk sezondaki “Efendi Hazretleri”ne çok büyük önem atfedilir, Meryem’in rüyalarını doğru tabir eden bir kişidir o. Sanki gerçekten Allah dostu mübarek bir zatmış gibi anlatılır. Öyle ki Meryem ilk sezonda sındırı atmış, dergahtan uzaklaşmış olsa da Efendi Hazretleri’ne hürmeti devam etmektedir, “Efendi Hazretleri iyi ama çevresi kötü”müdür yoksa?.. Halbuki, kızların okumasına karşı olan da o şeyh değil midir? Dizide herhangi bir reform yapmış mıdır o şeyh? Hayır yapmamıştır, buna rağmen dizideki itibarı o kadar yüksektir ki…
Öte yandan, dizi boyunca özür dilemeyen ya da bir muhafazakârın eleştiri okuyla karşılaşmayan bir seküler kalmaz neredeyse. Sadi Hüdayi, birçok kız çocuğunun hayatını zindana çeviren katı din yorumundan dolayı özür dilemezken sekülerler 28 Şubat’la ilgili özür diler, sürekli değiştiklerini vurgularlar. Ayrıca dizide bariz bir şekilde kadın haklarına saygılı, liberal bir İslam anlatısı parlatılırken seküler kesimin aile sorununa, uyuşturucu problemine değinilir. Öyle ki Levent’in sorunlu özel hayatı, Meryem’le evliliği sonrasında düzene girer; eski seküler Can, Faniler dergahına gider, mürit olur. Bu süreç sonunda, uyuşturucu. alışkanlığını terk eden Can dergahta garip bir şekilde huzur bulur. Tüm bu sebepler dolayısı ile dizide muhafazakâr kesimin daha önde tutulduğu kanaatindeyim ama elbette bu demek değil ki dizinin amacı bir kesimi övüp ötekini yermek. Bana kalırsa AKP iktidarından çekinilerek muhafazakâr kesime daha fazla yüklenilmemiş olabilir ki dizi ikinci bölümü sonrası bir RTÜK cezasına maruz kalmıştı. Ancak ne olursa olsun dizi esas olarak iki kesim içinden de iyi ve kötü bireylerin çıkabileceğini ve uzlaşı ile toplumsal barışın sağlanabileceğini belirtiyor. Bir kişinin iyi olup olmadığını o kişinin grup aidiyetinden öte ahlakı belirlemez mi zaten? Öyle ki Kızıl Goncalar’da hem tarikat mensubu Cüneyd’i hem de seküler Cüneyd’i izleme şansımız oldu. İki Cüneyd de iyi ahlaklı karakterler değil miydi? Kaldı ki 21. Bölümde yani tarikatçı Cüneyd’in hafızasını yitirerek seküler Cüneyd olduğu bir bölümde dizinin başındaki Shakespeare alıntısı bu durumu özetler nitelikte: “Gülün adı değişse de kokusu değişir mi?”
KIZIL GONCALAR FİNAL BÖLÜMÜYLE NE SÖYLÜYOR?
Kızıl Goncalar’ın seküler ve muhafazakâr kesimleri ele alırken her iki kesimdeki iyi ve kötü karakterleri ele aldığından bahsetmiştim. Bu durum, bir yönüyle son derece olumlu olsa da bir yönüyle de olumsuz bir sonuca yol açtı: İki kesimi genel anlamıyla değerlendiren, karakterlerden bağımsız bir sistemi eleştiren yorumlar pek yapılamadı. -Tabii ki özellikle belli sahnelerde değinildi bu meselelere ancak ben daha fazla yapılabileceğini düşünüyordum.- Bu sebeple, Kızıl Goncalar finalinde Meryem’in mürşide olmasıyla dergah kolayca düzene giriverdi. Çünkü tarikatların laik bir devlette nasıl ayakta kalabileceği ve bunun bir çelişki olup olmadığı meselesi zaman zaman Levent- Cüneyd sohbetlerinde konuşuldu ama finalde iş basit bir şahıs sorununa bağlandı. Meryem mürşide olunca elinde sihirli değnek varmışçasına dergahı bir anda değiştirdi. Oysa dizinin finalindeki durumun gerçekleşebilmesi, o kadar basit bir şey değil. Tarikat yapıları, son derece köklü yapılardır. Siyasetle ve ticaretle ilişkileri yok sayılamaz. Ayrıca çok katı bir hiyerarşiye sırtını dayamıştır bu yapılar, öyle ki tarikatlarda müridin mürşidine gassalın (ölü yıkayıcısı) önündeki meyyit (ölü) gibi teslim olması beklenir. Tarikat şeyhlerinin, müritleri üzerinde mutlak bir gücü vardır. Ira M. Lapidus “İslam Toplumları Tarihi” isimli eserinde şöyle söyler:
“Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda bir Sufî çırak kendi ustasından dersler alan biri olarak düşünülüyordu. On birinci yüzyılda o, tıpkı birinin Tanrı’ya borçlu olduğu itaat gibi, topyekûn itaate borçlu bir mürit oldu. Dinî konularda o yalnızca bir öğretmen olarak değil, aynı zamanda ruhların iyileştiricisi, Tanrı’nın inayetinin sırdaşı sayılıyordu. Bu yeni ve daha derin bağlar, müridin şeyhine daha sürekli bağlılığının temeli ve öğretmenlerin kuşaklar üzerindeki mucizevî otoritelerinin sürdürülmesinin de temeliydi.” (16)
Bugün birçok cemaat ve tarikat, bu koyu itaat hiyerarşisi tarafından yönetilir. Öyle ki İsmailağa Cemaati’nin anlayışına göre bir Allah dostunun huzurunda bir an durmak, “ihlas üzere 150 sene ibadetten eftal” kabul edilir. (17) Daha birçok örnek verilebilir bu konuyla ilgili. Tarikatlar ve cemaatlerde bireysellik diye bir şey mümkün değildir. Mürit, mürşidine ne kadar köle olursa, derecesi de o kadar artar desek, çok yanlış bir şey demiş olmayız. Şunu da belirtmek gerekiyor bu yapıların önemli bir ekonomik kaynakları da vardır. Hastaneleri, televizyon kanalları… Ve tabii siyasetle çok içli dışlıdırlar. Bu yapıların devlet tarafından denetimi çok sorunlu bir konudur zira devlet, tarikat ve cemaatleri yasal olarak tanımadığından kontrol mekanizması bir hayli zayıftır. Ayrıca tarikat ve cemaat yapıları, oy deposu vazifesi görür kimi siyasî partiler için zira bir kişiyi belirli pazarlıklar neticesinde sizi desteklemeye ikna ederseniz, sadece o bir kişinin sözüyle partinize sayısız oy kazandırabilirsiniz. Ayrıca gerçekten belirli cemaat ve tarikatlar kimi zaman uluslararası planlarda kullanılabilir. ABD’nin desteklediği Fetullahçı yapı bu duruma örnek olarak verilebilir. Kısaca, tarikat ve cemaat yapıları başlı başına çok netameli bir konudur. Dolayısıyla, tarikat ve cemaatlerin bu sorunları, bir şahıs sorununa bağlanamaz, yani X mürşidi yerine Y mürşidi gelirse durumlar çok daha farklı işlemeyecektir. Ortada yüzyıllardır alışılagelmiş bir sistem, alışkanlıklar yığını vardır. Üstelik günümüzde tarikat ve cemaatlerin holdingleşmesi, “Allah rızası” kavramının o yapılardan buharlaşmasına sebep olmuştur. Çıkarları için siyasî otoritelere yanaşan, akçeli işlerden başını kaldıramayan yapılardır artık büyük tarikatlar ve cemaatler. Tarık Çekenk’in “Mahallenin Krizinden Memleketin Krizine Görgüsüzleşme, Yozlaşma, Çürüme” isimle eserinde belirttiği gibi:
“28 Şubat sonrasında bu yapılar kurumsallaştılar, ticarette ve siyasette etkin olmaya başladılar. İnsana hizmet odağından devlet ve siyasetle iyi geçinme, hatta simbiyotik ilişki içine girme stratejisine yöneldiler. Sorunun görünür yüzü burada açığa çıktı. Ekonomik büyümeleri kendilerini devlet ve siyasetle iç içe geçirdi. Toplumsal sempatiyi kaybettiler. İslamcı popülist siyasetin bir aracı olmaları ve müridanın fanatik siyaset taraftarlığı, toplumun seküler muhalif kesimlerini çok rahatsız etti(…) Bugün gelinen nokta itibariyle siyasal İslam kamu vicdanında tamamen itibarını yitirmiştir. Siyasal İslam anlayışı itibarını yitirirken özüne ilişkin bir evrensel vicdan ve ahlak anlayışı sergileyemeyen (istisnalar hariç) tarikat ve cemaatlerin de itibarı kalmamıştır.” (18)
. Bugün modern dünyanın yalnızlığa ittiği, çağın hızına ayak uyduramayan bireyin de yolu geçebilir tarikattan, siyasi nüfuz elde etmek isteyen birilerinin de. Tarikat- cemaat yapılarının bizatihi kendisinin eleştirildiği sahneler yok değildi Kızıl Goncalar’da. Özellikle. Cüneyd, içinden çıktığı sisteme çok ağır ve haklı bir eleştiri getiriyordu Levent ile konuşurken. Ona göre Faniler Dergahı kapatılmalıydı:
“Cüneyd: Sen defalarca söyledin. Şeffaflık dedin, denetlenebilirlik dedin, bireyin haklarına saygı dedin.
Levent: Evet dedim
Cüneyd: Ben de bunların tarikatın fıtratında neşet etmesine ihtimal vermiyorum artık. Ne olursa olsun sürekli başa dönüyoruz. Sadi gidiyor, Cüneyd geliyor; Cüneyd gidiyor, Vahid geliyor; Vahid gidiyor, Aziz geliyor(…) Evet anlıyorum, dünya işleri bütün kapıları zorlatır insana ama biz de tam bunun karşısında bir ihtimaliz ya: Maneviyat, çıkarsızlık, saflık.
Levent: İnsana dair, insanı bir arada tutan oluşumlarda bu sağlanamaz.
Cüneyd: O zaman ontolojik olarak anlamını yitiriyor işte tasavvuf, sufi olmak.
Levent: Sufi olmak, Sufi… Yunanca ‘Sophia’ köküne dayanır, kardeştir. Bilgelik. Bilgelik, dünyaya dair çareler de üretir ama.
Cüneyd: Dünyaya dair çareler… Tarikatlar ya da tasavvufi yollar, dünyaya dair çareler üretmek için ortaya çıksaydı, bu dediğin doğruydu ama öyle değil. Tam tersine dervişlik; dünyadan, dünyevî olandan uzaklaşmak için ve biz artık bunu yapamıyoruz. Senin dediğin gibi bizim varlığımızla ilgilenenler, hangi taraftan olurlarsa olsunlar, bunun için ilgilenmiyorlar. Masa, kumar masası anlayacağın; oynasan da oynamasan da haram. Masayı devirmekten başka çare yok.” (15b)
Bu diyalog gerçekten de çok anlamlıydı ancak senaryo bir anda farklı bir sona doğru yöneldi ve Meryem mürşide oldu. İşte burası da çok anlamsız bir nokta çünkü Meryem’in mürşide olmasını söyleyen kişi Faniler Dergahını kapatmayı planlayan Cüneyd’di. Onun bir anda içine doğan bir ilham sonucu, Meryem’in mürşide olmasını isteyen bir konuma geldiğini izledik. Bana kalırsa dizi, “tarikat ve cemaatler bugüne hitap etmiyor, kapatılmalılar ya da kendilerini feshetmekten başka çareleri yok.” demek yerine “Tarikat ve cemaatler ıslah edilmeli, bu şekilde laik bir devlette tarikat ve cemaatler de olabilir.” demeyi tercih etti. Bu ıslahı yapacak kişi olarak dizi muhtemelen Hz. Meryem’e atıfla ismi konmuş olan Meryem’i seçti. Meryem, kendisine abartılı saygı gösterilmesinin önüne geçti, müritlerinin çalışmasını istedi. Dergahta çok önemli bir konumu olan Sadi Hüdayi, pazarda limon sattı örneğin. Sadi Hüdayi’yi isim olarak andıran Aziz Mahmud Hüdayi de Bursa kadısı olarak görev yaparken, işini bırakıp tasavvuf yoluna girmiş, nefs terbiyesi için ciğer satmıştı. Sadi Hüdayi dergahın en kudretli isimlerinden biridir, müritler onu görünce kendilerine çekidüzen verir. Ona kimliğini veren dergahtır, oradan ayrıldığında, kimliğini yitirir. Dışarıda onu görenler, ona niye özel olarak hürmet etsinler ki? İşte bu birçok büyük dinî yapının da sorunudur. Tarikatın veya cemaatin önde gelenleri, tasavvufun mantığına ters olarak, kibre kapılır, kendilerini çok büyük görürler. Cüneyd, amcası Sadi Hüdayi’ye şu anlamlı sözleri boşuna söylemez dizide:
“İlk Müslümanların cübbelerinden önce meslekleri vardı amca, cübbe sonradan geldi. Lakin o cübbe, Aziz Mahmud Hüdayi’nin pazarda ciğer satmasına mani olmadı da sana mı mani olacak? Senin nefsin, iki arşın bezin kılığına girmiş olmasın?” (15c)
Sadi Hüdayi’nin pazarda limon sattıktan sonraki şu sözleri de son derece anlamlıdır:
“Peki insanlar, yüzdükleri zaman niye üstünü başını çıkartıyor, düşündünüz mü hiç? Ya ağırlaştırır çünkü, seni böyle dibe çeker. Varacağın menzile, gideceğin kıyıya ulaşamazsın, zinhar ulaşamazsın. Vallahi de billahi de tallahi de pazarda şunu çıkarttım ya, şu cübbeyi; yahu bir rahatladım, üstümden bir ağırlık… Ya benim yüküm çok ağırmış ha.” (15d)
Bu konu dışında, final bölümüyle vurgulanan çok önemli bir nokta daha oldu: Resmî nikâh. Devlet memurunun dergaha girmesi, aslında devletin oraya adım attığını ve tarikat mensuplarının da bunu kabullendiğini gösteriyor. Mürşide sıfatıyla Meryem’in, resmî nikah sonrasında, Zeynep- Cüneyd çiftine söyledikleri, çok önemli bir kırılma noktasına mercek tutuyordu:
“Rabbim muhabbetinizi daim eylesin. Benim için ancak şimdi evlendiniz; biliyorsunuz, değil mi?” (15e)
Yani kendi başına dini nikah bir şey ifade etmiyor, Mürşide Meryem için. Evliliğin kriteri, Medeni Kanun’un kriterleri. Bu sebeple, reşit olmayanların evliliği uygun değil. Devletin kanunları herkes için bağlayıcı. Meryem bu konuda ayrıca çok önemli bir karakter zira o, iftira sonucu hapse düştüğünde koğuşa Vahid’in talimatı üzerine Cumhuriyet Sanatçıları sergisine saldıran bir kadın da getirilir. Kadın, laik cumhuriyetten tiksinmektedir. Orada ona Meryem’in verdiği cevap çok önemlidir:
“Sen, o Cumhuriyet olmasa, kadın başına, gecenin bir vakti, o işlediğin haltı işleyebilir misin?” (15f)
Aynı bölümde Vahid, klasik fıkıh – şeriat anlayışının gözünden kadını anlatmakta, bunlara göre kadına biçilen rolü, müritlerine açıklamaktadır:
“Kadınlar yanlarında velisi hükmünde bir erkek olmadan dışarı çıkmayacak. Bu hem onun hem velisinin hem de hamisi olan bizlerin namusudur. Namusuma halel getirene örfüm bellidir. Kadınların zaruret hâli olmadıkça çalışması, evini terk etmesi, mübarek aile saadeti için en açık ihanettir. Erkeğin huzuru olmadıkça, ona emanet edilen zevcesini de evlatlarını da huzura erdiremez. Kadının yeri evidir ve hatta kadına en büyük sevap; evinin camlarından uzak, tam ortasına durduğu yerdedir(…) Okunacak kitaplar da bellidir; süse, resme İslam’ın ne dediği de. Burası, nasıl olması gerekiyorsa öyle olacak.” (15g)
Bu ölçüde değerlendirildiğinde, Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı olmayan hatta onların getirdiği nimetlere minnet besleyen Meryem, elbette ki Mürşide olduğunda resmî nikah olmadan yapılan dinî nikahı saymayacaktır.
Kızıl Goncalar, final bölümüyle bir orta yol bulmaya gayret etti, ne şiş yanacaktı ne kebap. Tarikat ve cemaatler, sosyal konularda devletin belirlediği yasal sınırlara riayet edecek, hadlerini aşmayacaklardı. Devlet de onların varlığına son vermeyecek, tarikatlar ve cemaatler bu şekilde hayatlarını sürdüreceklerdi. Ancak bu süreç, üzerine düşünmeyi gerektiriyor ve iş o kadar basit değil. Büyük tarikatlar ve cemaatler, gerçek anlamda holdingleştiler. Onlar artık hakikat ve marifet yolunu değil, siyaset ve ticaret yolunu arzuluyor. Sosyal konularda ise özellikle belirli dinî gruplar son derece katı. Kadın hakkı diye bir şeyi neredeyse umursamıyorlar. Bir zihniyet devrimine ihtiyaçları var. Zira o grupların içindeki kadınlar da erkekler gibi düşünüyor. Böyle bir ortamda, değil bir, bin tane Meryem de gelse onları kurtaramaz. Maalesef ki durum budur. Düşünün, BİSAK tarafından Boğaziçi Üniversitesi’nde ağırlanan “Kadınların, Allah erkeklere ‘dövün rahatlayın’ diye müsaade etmesinden dolayı sabaha kadar şükretmeleri gerekiyor.” (19) sözlerinin sahibi Nureddin Yıldız’ı dinleyenler arasında birçok kadın da vardı. Bugünlerde Diyanet İşleri Başkanlığının bazı mealleri sakıncalı bularak yasaklatabileceği ile ilgili bir kanun geçti Meclis’ten. Peki Diyanet’in sakıncalı bulmak bir tarafa bizzat kendi bünyesine aldığı bir Hoca ne diyor kadın hakları ve diğer konular ile ilgili? Birkaç örnek vereyim, Kızıl Goncalar’daki Vahid’in ağzından çıkmış gibi duran aşağıdaki sözler Halil Konakçı’ya ait:
“Ayet var.(…) ‘Erkekler kadınlardan üstündür’ Hani kadın-erkek eşitliği diyorlar ya, tamamen yalan. Çünkü Allah, Kur’an’da diyor ki ‘Erkekler, kadınlardan üstündür.’” (19)
“ ‘İslam’da zorlama yoktur’ lafını duyuyorsunuz değil mi? Külliyen yalan. Külliyen yalan bir laf. Bu İslam’da zorlama yoktur bir ayet. Şöyle zorlama yoktur. Ayet-i kerimede Rabbimiz buyuruyor: ‘La ikrahe fiddin’. ‘Dinde zorlama yoktur.’ Yani ne demek bu: Zorla seni Müslüman yapamayız arkadaş(…) ama kendi rızan ile La ilâhe illallah Muhammeden Resulullah dediğin anda zorlama başlıyor. Beş vakit namaz kılmamanın İslam hukukunda cezası var.” (“Dinde Zorlama Vardır” başlıklı konuşmasından) (20)
“ ‘Karışma hoca, dinde zorlama yok’ diyerek kurtulunacak bir şey değil, vallahi zorlama var, billahi zorlama var. İftira edenlere nasıl bir ceza var, zina yapanlara nasıl bir ceza var, namaz kılmayanlara nasıl bir ceza var, haram işleyene nasıl bir ceza var, kumar oynayana nasıl bir ceza var, tesettürünü yapmayana nasıl bir ceza var, içki içene, kumar oynayana?.. Cezalar var. Ceza hukuku diye bir bölüm var İslam hukukunda ya. Sopalama var, hapis var, vallahi var ya, canını bile almak var. Neresi zorlama yok ya? Yav arkadaş, İslam dinini böyle, tozpembe, masallar dünyasında bir şeymiş gibi hoşgörü dini hâline getirdiler ya. İslam dininin yok hoşgörüsü hiçbir şeye. Öyle hoşgörü moşgörü yok!” (“İslam Hoşgörü Dini Değildir” başlıklı konuşmasından) (21)
“ ‘İslam dini hoşgörü dini, böyle şeylik dini’ bizi böyle sakıza çevirmek istediler. Kafamızı yıkadılar(…) İmanımızdaki cihat ruhunu aldılar bizden, böyle diye diye. Hoşgörü moşgörü yok, kafire hoşgörü falan yok! Ne zaman hoşgörü var? Müslüman olursa hoşgörü var. Ne zaman hoşgörü var? Kılıcımın altında itaat edip haracını öderse hoşgörü var.” (22)
Kılıcıyla Ayasofya’da hutbe veren şahsın başkanlığındaki Diyanet’in, kılıçtan bahseden imamları çalıştırması normal görülebilir aslında(!) Her neyse, gördüğünüz gibi zihniyet bu. Vahid sadece bir dizi karakteri değil, bazılarının zihniyetini temsil ediyor. İşte bu sebepten dolayı, mesele şahıs sorunu değil, bizim zihniyet devrimine ihtiyacımız var diyorum. Tabii insanların bir “inanma” ihtiyacı var. Hatta dizideki seküler Hande karakteri de tarikat benzeri bir yapıya katılmıştı. Ancak ne olursa olsun bir de bireyselleşme dalgası ile karşı karşıyayız. Bu dalga karşısında yeni neslin tarikatlara yönelimi eskisi kadar kuvvetli olmayabilir. İslam özelinde ben, ana akımdan farklı devrimsel nitelikte bir görüşün ana akıma gelebileceğini sanmıyorum, ancak zaman, geleneksel İslam’ın bugüne hitap etmeyen köşeli yanlarını yavaş yavaş törpüleyecektir. Dindarlık biçimleri de değişiyor çünkü. Radikal İslamcılar bile bireye hitap etmeye çalışıyorlar. Oliver Roy’un “Küreselleşen İslam” isimli eserini bu vesileyle önermiş olayım, orada bu noktalara da değiniyor yazar.
Kızıl Goncalar’daki dinî yapı- devlet arasındaki ikilemin nasıl aşılabileceğine yönelik farklı cevaplar verilebilir ama mutlaka üzerine düşünülmelidir bu tip soruların.
Kızıl Goncalar, büyük bir cesaretle önemli bir konuya el attı. Bana kalırsa, günün sonunda, yıllar boyu unutulmayacak bir miras bıraktı bizlere. Yazının çok uzun olduğunun farkındayım zira diziden hareketle birçok konuyu tartışmaya gayret ettim, umarım hoşunuza gitmiştir. Kızıl Goncalar gibi yapımların çoğalması dileğiyle görüşmek üzere…
KAYNAKÇA
1- Ağustos 2024 tarihli Nihayet dergisi (a) Kübra Kuruali, Aleyna Ayan, “Artık Homojen Bir Mahalle Yok”, Syf.12–27 (b) Sevda Dursun, “Ölçüleri Tutturamadılar”, Syf 62–63.
2- İsmail Saymaz, “Şehvetiye Tarikatı”, Syf. 13, İletişim Yayınları.
3- Tanıl Bora, “Cereyanlar”, Syf. 147–148, İletişim Yayınları.
4- 32. Gün, “Özallı Yıllar Belgeseli 2. Bölüm| Kuruluş”, Dk: 14:57- 15:27, YouTube. https://youtu.be/gDmMeBsvXK0 si=7eEVhQotxOoYE0IV
5- “Yusuf Tekin: “Sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘stk’ dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokülümüz vardır. Onlarla protokol yapmaya da devam edeceğiz”, 17 Aralık 2023, Anka Haber Ajansı.
YUSUF TEKİN: “SİZİN ‘TARİKAT, CEMAAT’ DEDİĞİNİZ, BİZİM ‘STK’ DEDİĞİMİZ YAPILARLA TOPLASANIZ 10 TANE PROTOKOLÜMÜZ VARDIR. ONLARLA PROTOKOL YAPMAYA DA DEVAM EDECEĞİZ”
6- Yazmak Atölyesi, “Yönetmeni Ömür Atay’dan ‘Kızıl Goncalar’ 2. Bölüm”, Dk: 1:58–2:05, YouTube. https://youtu.be/5SOkN3DL18M?si=EwaXGz7Dr9r_He1F
7- “ Tarık Çelenk Yazdı: Zeynep üzerinden gerçek dindarlık ve Atatürkçülük tartışmak”, 7 Ocak 2025, Medyascope. Zeynep üzerinden dindarlık – Atatürkçülük tartışmak
8- Karar TV, “Mustafa Öztürk: Kızıl Goncalar dizisi tarikatlara kitabın ortasından neşter vurmuş”, 17 Ocak 2024, Dk: 17.18–17:34, YouTube. https://www.youtube.com/live/OZX90hxUJsQ?si=8U6sH-s6AVXYjTAl
9- Nasuh Bektaş, “Kız çocuklarını ilk-orta-lise- üniversiteye göndermeyin diyen kim?”, YouTube. https://youtu.be/gwBx-nj2OYM?si=0DwJdTtuMkfiS5tL
10- Filiz Gazi (2024), “Görünmeyen Cemaat Mürideler İsmailağa, Menzil, Süleymancılar” Syf. 150(a), 142–143(b), Tekin Yayınevi.
11- Scotopia, “Kızıl Goncalar: RTÜK’ün hedefindeki dizi| Dizi incelemesi (KG2)”, 24 Mart 2024, Dk: 1.49–2.06, YouTube. https://youtu.be/6HjYjFluEfY?si=EOjhFjwrnflQN7z1
12- Gocer Ajans Magazin, “Özcan Deniz- Kızıl Goncalar Açıklaması”, YouTube. https://youtube.com/shorts/DAKS50bMt4s?si=zxNP9rIPIJVo3Plu
13- Ekopolitik, “Kızılcık Şerbeti, Kızıl Goncalar ve Mahallenin Kültürel İktidar Sorunu | Tarık Çelenk- Faruk Turgut”, 16 Nisan 2025, Dk: 14.28- 14.58, YouTube. https://youtu.be/nUKkVDpcvtY?si=TAdv4CCXwbb-YK3n
14- Şule Yüksel Şenler, “Huzur Sokağı”, Syf.5, Timaş Yayınları.
15- “Kızıl Goncalar” dizinden yaptığım alıntılar aşağıda listelenmiştir. https://youtube.com/@kizilgoncalardizisi?si=bT7notOpTuXqY_Kj
(a) 19. Bölüm, Dk: 1:45:35- 1:45–38
(b) 42. Bölüm, Dk: 2:13- 4:31
(c) 46. Bölüm, Dk: 1:17:01- 1:17:18
(d) 46. Bölüm, Dk: 1:59:21- 1:59:44
(e) 46. Bölüm, Dk: 1:50:40- 1:50:45
(f) 20. Bölüm, Dk: 19:42- 19:47
(g) 20. Bölüm, Dk: 33:13- 34:26
16- Ira M. Lapidus, “İslâm Toplumları Tarihi Cilt 1: Hazreti Muhammed’den 19. Yüzyıla”, Syf. 246, İletişim Yayınları.
17- Hurafe İnançlar, “Mehmet Okuyan’dan İsmail Ağa cemaatine Cevap! 150 yıllık ibadetten eftaldir hurafesi”, 13 Mayıs 2025, YouTube. https://youtu.be/OpbMEF603Xg?si=sT-XGWo9AhkXXPk6
18- Tarık Çelenk, “Mahallenin Krizinden Memleketin Krizine Görgüsüzleşme, Yozlaşma, Çürüme”, Beyoğlu Kitabevi.
19- Murat Durukan, “Halil Konakçı Hoca- Erkekler kadınlardan üstündür, ayet var”, YouTube. https://youtube.com/shorts/jjCbdhMG6ko?si=w37RkNRWWsfqfOXj
20- Halil KONAKCI, “Dinde zorlama vardır / halil konakcı”, 5 Ocak 2021, Dk: 0:35- 1:46, YouTube. https://youtu.be/1OKtAM7pSUQ?si=w1MjG4tr0zG0h4p1
21- Halil KONAKCI, “İslam Hoşgörü Dini Değildir / Halil Konakcı”, 27 Ekim 2021, Dk: 0:21- 1:11, YouTube. https://youtu.be/_VGvlZ4sdkc?si=UL2OmIeyO3lfkGxq
22- T24, “Konakcı ‘İslam hoşgörü diyenlere ateş püskürdü”, YouTube. https://youtube.com/shorts/bMvLbSZ5hJk?si=mUPgs4B6eSOMY3Jb
메타데이터
- post_id
- 1d5f405a3a86
- slug
- kızıl-goncalar-ne-söylüyor-1d5f405a3a86
- url
- https://medium.com/@keremyakut2004/k%C4%B1z%C4%B1l-goncalar-ne-s%C3%B6yl%C3%BCyor-1d5f405a3a86
- canonical_url
- https://medium.com/@keremyakut2004/k%C4%B1z%C4%B1l-goncalar-ne-s%C3%B6yl%C3%BCyor-1d5f405a3a86
- author_url
- https://medium.com/@keremyakut2004
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-08-17 16:37:36