Yoksulluğun Ziyafeti, Sadeliklerin Şöleni
Simit ve çayın yan yana geldiği o mütevazı kahvaltıyı düşünün… Belki de Türk kültürünün en samimi ikilisi. Bu konuda hem Sait Faik’in…
Yoksulluğun Ziyafeti, Sadeliklerin Şöleni
Simit ve çayın yan yana geldiği o mütevazı kahvaltıyı düşünün… Belki de Türk kültürünün en samimi ikilisi. Bu konuda hem Sait Faik’in yazdıkları hem de gazeteci ve yazar Mehmet Yaşın’ın yorumları, bana simidin ve çayın edebiyatımızda ve gündelik hayatımızda ne kadar derin bir yere sahip olduğunu hatırlattı.

Sait Faik’in “Simitle Çay” adlı öyküsünde, aslında başlığa kaşar peynirini eklemek istese de, çayla simidin dostluğunun buna izin vermediğini söylüyor. Çünkü simit ile çay, öyle sahici ve sıcak bir ikili ki, ne ballı, ne reçelli kahvaltılar onların yerini doldurabiliyor. Hatta dişlerde susam kırıntısıyla koşuşturmak, yağmur altında çay kokusunu burunda taşımak bile bu ikilinin bir parçası.
Sait Faik için bu, sabahın büyük ziyafeti. Mehmet Yaşın da bu noktada önemli bir şey söylüyor: Bu kahvaltı aslında yoksulluğun sembolü olsa da, Sait Faik ona “ziyafet” diyerek onu yüceltiyor.
Öyküdeki ayrıntılar çok hoşuma gidiyor: cebinde 25 kuruşla kaşar peyniri alan anlatıcı, onu sarı bakkal kâğıdında “sarışın bir şey” diye tanımlıyor. Kat kat baklavaya ya da tel kadayıfa benzeterek, aslında sıradan bir yiyeceği bile nasıl büyülü bir şekilde anlattığını görüyoruz. Hatta Acem Hasan Efendi’nin ince belli çay fincanından bahsederken, masadaki susam kırıntılarını avuçlayıp ağza atma sahnesi var. Mehmet Yaşın, bu hareketin başka hiçbir yemekte yapılmayacak kadar özel olduğunu vurguluyor.
Simitin hikâyesi de çok ilginç. Mehmet Yaşın, onu “Türk mutfağının ilk fast food’u” olarak tanımlıyor. 16. yüzyıla kadar uzanan bir tarihi var. Evliya Çelebi’nin abartılı anlatımlarında traktör lastiği büyüklüğünde simitlerden bahsettiğini duymak bile insana gülümsetiyor. Eskiden hamalların sabah kahvaltısıymış, şimdi ise hem yerlilerin hem de turistlerin vazgeçilmezi.
En güzeli de şu: simit sınıfsız bir yiyecek. Zengin de yoksul da aynı iştahla yiyor. Herkesin bir “simit anısı” var.
Bir de şehirlerin simitleri var: Ankara’nın sıcak pekmezli, İstanbul’un soğuk pekmezli simidi, İzmir’in gevreği, Kastamonu’nun “kel simidi.” Hele Kastamonu’da yapılan “simit tiridi” var ki, kemik suyuna batırılıp yoğurt, kıyma ve yağla servis ediliyor. Dünyanın en ucuz ama en leziz yemeklerinden biri sayılıyor.
Sait Faik’in asıl büyüsü ise bütün bunları sadece yemek üzerinden değil, gözlemleriyle bize hissettirmesi. Yoksulları çok iyi anlatır, halbuki kendisi hiçbir zaman ciddi bir yoksulluk yaşamamıştır. Ama öyle bir gözlem gücü vardır ki, balıkçıların sohbetinden çayın kokusuna kadar her ayrıntıyı duyumsatır.
Mehmet Yaşın da bu yüzden onun simitle çayı “ziyafet” diye tanımlamasını, halktan kopuk olmadığını göstermek istediği şeklinde yorumluyor.
Sait Faik’i okuduğumda sadece simit ve çay kokusu değil; Adaların iyot kokusu, martı çığlıkları, yosun kokusu, İstanbul’un o kendine has atmosferi de burnuma gelir. Basit kelimelerle koca bir şehrin ruhunu anlatabilen çok az yazar vardır.
Mehmet Yaşın’ın dediği gibi, İstanbul’u özleyen biriyseniz, Orhan Veli ya da Sait Faik okumak en kestirme yoldur.
Sonuçta, simitle çay belki de en gösterişsiz sofradır ama en doyurucu olanıdır. Çatal bıçak istemez, elle yenir, masadaki son susam tanesi bile ziyan edilmez. Ve belki de bu yüzden, şatafatlı sofralardan çok daha iştah açıcıdır.
메타데이터
- post_id
- 1fa32af79f22
- slug
- yoksulluğun-ziyafeti-sadeliklerin-şöleni-1fa32af79f22
- url
- https://medium.com/@hanifiyikilmaz06/yoksullu%C4%9Fun-ziyafeti-sadeliklerin-%C5%9F%C3%B6leni-1fa32af79f22
- canonical_url
- https://medium.com/@hanifiyikilmaz06/yoksullu%C4%9Fun-ziyafeti-sadeliklerin-%C5%9F%C3%B6leni-1fa32af79f22
- author_url
- https://medium.com/@hanifiyikilmaz06
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-09 15:37:30