← Back to list

Kendi Gerçekliğimizi “Tesadüfen” Kodlamak: Kırmızı Fincan ve Kelebek Etkisi

Kelebek Etkisi filmini izlediniz mi? Ya da Bulut Atlası’nı? Peki ya Kader Ajanları? En iyisi Predestination filmi diyeyim de, izleyenin de…

Yasin Koyutürk · 2026-05-30 05:52 · 0 claps · 9.1 min read
#felsefe #kişisel-gelişim #farkındalık #teknoloji #web-geliştirme
Open on Medium ↗
Wiki topics: 🎬 · Film & Television 🛠️ · Crafts & DIY ✈️ · Travel

Okumak İçin Kaydırın.

Okumak İçin Kaydırın.

Kendi Gerçekliğimizi “Tesadüfen” Kodlamak: Kırmızı Fincan ve Kelebek Etkisi

**Kelebek Etkisi filmini izlediniz mi? Ya da [Bulut Atlası’](https://www.google.com/search?q=bulut+atlas%C4%B1+filmi&num=10&sca_esv=3978db44bb7c389f&biw=1985&bih=1187&sxsrf=ANbL-n7yHdEMJ_KOIHQGTDlX32qle0E2HQ%3A1780113672551&ei=CGEaatmzIaipxc8PkvDpyQE&ved=0ahUKEwjZ1_KYkOCUAxWoVPEDHRJ4OhkQ4dUDCA8&uact=5&oq=bulut+atlas%C4%B1+filmi&gs_lp=Egxnd3Mtd2l6LXNlcnAiE2J1bHV0IGF0bGFzxLEgZmlsbWkyBRAAGIAEMgQQABgeMggQABiABBiiBEiEFFD2Bli8D3ACeACQAQCYAW6gAcYKqgEDNS44uAEDyAEA-AEBmAIFoALVAsICChAAGEcY1gQYsAPCAg0QABiABBiKBRhDGLADwgIOEAAY5AIY1gQYsAPYAQHCAhcQLhjYAhi4BhjaBhjcBhjIAxiwA9gBAcICFxAuGNwGGLgGGNoGGNgCGMgDGLAD2AEBwgIGEAAYBxgemAMAiAYBkAYTugYGCAEQARgJkgcDMi4zoAewSLIHAzAuM7gHxgLCBwUwLjEuNMgHFoAIAQ&sclient=gws-wiz-serp)nı? Peki ya [Kader Ajanları](https://www.google.com/search?num=10&sca_esv=3978db44bb7c389f&sxsrf=ANbL-n7tehXZxetsA6TulIzlhyZrW7YkMA:1780113609345&q=kader+ajanlar%C4%B1+filmi&sa=X&ved=2ahUKEwjB8-D6j-CUAxWeQvEDHZhyDPAQ7xYoAHoECC0QAQ&biw=1985&bih=1187&dpr=1)? En iyisi [Predestination](https://www.google.com/search?q=Predestination+filmi&num=10&sca_esv=3978db44bb7c389f&biw=1985&bih=1187&sxsrf=ANbL-n6mG0KTpTOqbSEPG862UQlgOm9gLA%3A1780113842422&ei=smEaauW_GeOJxc8P9rf4sAw&ved=0ahUKEwjl4PLpkOCUAxXjRPEDHfYbHsYQ4dUDCA8&uact=5&oq=Predestination+filmi&gs_lp=Egxnd3Mtd2l6LXNlcnAiFFByZWRlc3RpbmF0aW9uIGZpbG1pMggQLhixAxiABDIFEAAYgAQyBRAAGIAEMgUQABiABDIFEAAYgAQyBRAAGIAEMgUQABiABDIFEAAYgAQyBRAAGIAEMgUQABiABDIXEC4YsQMYgAQYlwUY3AQY3gQY4ATYAQJIuRZQkQlY5RVwAngBkAEAmAGAAaAB8QSqAQMzLjO4AQPIAQD4AQGYAgigAqQFwgIKEAAYRxjWBBiwA8ICDRAAGIAEGIoFGEMYsAPCAhcQLhjYAhi4BhjaBhjcBhjIAxiwA9gBAcICFxAuGNwGGLgGGNoGGNgCGMgDGLAD2AEBwgIKEAAYgAQYigUYQ8ICBhAAGBYYHsICBRAAGO8FwgIIEAAYgAQYogSYAwCIBgGQBg26BgQIARgZugYGCAIQARgUkgcDMi42oAfmJ7IHAzAuNrgHlQXCBwcwLjIuNS4xyAcogAgB&sclient=gws-wiz-serp)** filmi diyeyim de, izleyenin de izlemeyenin de kafalar bi’ yansın. Ama hayır, bu yazı film önerileriyle ilgili değil, konu aslında çok başka.

Henüz izlemediyseniz mutlaka izleyin ama bunları :)

Çocukluğumda izlediğim bu filmlerin bir çoğunu izlerken “ne güzel filmmiş yahu” diyip dümdüz izlemişim bunları. Bu gün, bir zamanlar bu filmlerin konusunu yazmış, çekmiş ve yönetmiş o insanların aslında hangi ruh haliyle, hangi kafalara ulaşıp da bunları yaptıklarını, hatta yapmaları gerektiğini düşündükleri, “insanlara bunu nasıl anlatabilirim acaba” dedikleri ‘o andayım’ aslında. Hayır, senaryo yazıp film çekmeye kalkmayacağım. Konu; düşüncelere daldığın bir anda kafanın bir anda ufkunu aşıp bambaşka bağlantılar kurduğu, aydınlandığı o evre.

95 yılında henüz 7 yaşındayken Burdur’da, evimizdeki televizyonda **Robocop filmini izledikten sonra, çevremdeki herkesin beni robot sandığını hayal etmiştim. Bundan da bir tık sonrasında ve daha derin düşünebildiğim bir yaşta; aslında çevremdeki herkesin bir hayal ürünü olabileceğinden şüphelenmiştim. Hoş, bu düşünce hala var kafamda ama, bilimsel olarak da, felsefi olarak da “maddenin aslına” asla temas edemediğimiz ve kendi zihnimizden başka hiçbir şeyden “kesin” olarak emin olamayacağımız** için, bu bir düşünceden çok, kanıtlanamaz bir gerçekliğe dönüştü artık.

Çocukken ne kolaymış her şey. Tek derdimiz akşam ezanından önce evde olup, arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlarda kazanmak, eğlenmekti. Biraz daha büyüdük, dersler ve çevre baskısıyla gelen gelecek kaygısı da başlayınca, çocukluğumuzdaki dertleri de küçümser olduk. Daha da büyüyünce, aslında hayatın hiç okul zamanlarındaki gibi olmadığı, herkesin maskelerle gezdiğini fark ettiğimiz o dış dünyayla tanıştık. Tabii yine eski halimizi küçümsedik. Tam artık her şeyi biliyorum derken, hiçbir şeyi bilmediğimizi farkettik. Büyümenin bitip yaşlanmaya evrildiği o dönemde ise “öğrenmenin yaşı yoktur” deyiminin aslında çok gerçek ve çok daha derin bir anlama geldiğini öğrendik. Spoiler gibi olmasın ama; bu öğrenme hali asla bitmeyecek zaten. Bundan 30 yıl sonra geriye dönüp baktığımda da, bu yazıyı yazdığım zamanlarımı düşünüp yaşlı, titrek bir ses tonuyla yine küçümseyeceğim dertlerimi belki.

Eskiden neşemiz vardı, Gülümserdik her gün. Uzaktaydı hüzün. Hayallerimiz vardı, Uçurtmalar geçen içinden; Cumartesi öğlen. Boyalarımızla oynardık, rengarenkti her şey: karanlığı boyardık. Ve birden büyüdük aniden, Ve birden küçüldü hayaller. Büyüdük de sanki ne oldu, Çocukluğu unuttuk: Yalanlara boğulduk! Ogun Sanlısoy — Büyüdük Aniden — YouTube

Gerçek mi?

Yine böyle kafamın felsefe seviyesine eriştiği zamanların birinde “gerçek” dediğim şeyin, aslında benim olayları ve başıma gelenleri nasıl yorumladığımdan ibaret olduğunu ve müdahale edilebilir olduğunu fark ettim. En önemlisi de “o an gerçek ve yaşanılıyor olan” şeyin, algılamana göre değişken bir şey olduğunu fark ettim.. Aslında ‘gerçek tektir ve aslı iddia edilemez’ diye tanımlanır değil mi? O halde şimdi, elinizde kırmızı bir fincan tuttuğunuzu düşünün. Bu fincan sizin için kırmızı değil mi? -Evet. Peki, ya bir başkası için o fincan kırmızı değilse? Kafalar yanmaya başladıysa devam edeyim.

Çocukluğunuzdan beri size aşina olduğunuz bir sesle, bir isimle hitap ediliyor. Farz-ı misal benim ismim “Yasin”. İsmimin sadece son hecesiyle bile bana seslenildiği an, zihnim sesi tamamlıyor ve tanıdık bir ses olarak yorumluyor, haliyle de dönüp bakıyorum, istemsizce tepki veriyorum o sese. Peki, sizinle alakası olmayan, isminizden farklı bir isimle, arkanızdan defalarca seslenildiği oldu mu hiç? İlk 3–5 seslenmeyi zihniniz “ben o değilim ki neden bakayım!” der der (umursamazlık evresi), sonrasında “kim bu ya?” dersiniz (sorgulama evresi) ama sesleniş tekrar ettikçe “acaba bana mı sesleniliyor?” diye düşünmeye başlarsınız (şüpheye düşme evresi). Israrla devam edilip seslenilmeye devam edildiğindeyse, sonunda “dur bakayım, bana mı sesleniyor?” veya “acaba ismimi yanlış bilen birisi mi bu?” diye dönüp bakarsınız sonunda değil mi? (bilinçdışı kabulleniş evresi) İşte buna bilinçdışı programlama, evrelere de bilincin yeniden kodlanması deniliyor.

O ismin sizinle hiç alakası yoktu oysa ki, ama bilinçaltı seviyede zihniniz şüpheye düşmeye başlayarak geçici bir bahane uydurup, o sesli uyarıya yanıt verme eğilimine geçiyor. İşte tam olarak bundan bahsediyorum: isminizle size seslenilmesi, kendinizin henüz bir birey olarak farkındalık bile kazanmadığınız o zamanlardan beri süregelen bir durumdu: yani hipnoz edildiniz.

Kırmızı Fincan.

Doğuştan, bir şekilde görme bozukluğunuz olduğunu ve bunu hiç fark etmediğinizi hayal edin: Meğer sizin gözünüz “kırmızı” rengi aslında “yeşil” olarak görüyormuş, düşünsenize! Ama hayatınızda, bilinç kazandığınız ilk anlardan itibaren, tıpkı isminizin size milyonlarca kez söylenip hipnoz edildiğiniz o durumdaki gibi, her “yeşil” rengi gördüğünüzde size o rengin isminin “kırmızı” olduğu söyleniyor ve o rengi nasıl, nerde ve ne şekilde görürseniz görün, onu artık “kırmızı” diye tanımlıyorsunuz kendinize. Aslında, doğuştan renk körü olduğunu ta 18 yaşında ehliyet almaya çalışırken muayenede öğrenenlerle benzer bir durum. Veya astigmat olduğunu, yıldızları tek bir nokta değil de yayık, saçılan bir ışık süzmesi olarak bozuk şekilde gördüğünü, ancak bir başkası ona doğrusunu tarif ettiğinde fark edenler gibi. Farkı fark edene kadar, içinde bulunduğunuz durumu fark edemezsiniz.

Fincana geri dönelim; elinizde kırmızı bir fincan var. Fakat ben baktığımda mavi görüyorum, ama o gördüğüm o “mavi” rengin ismini, bana hep “kırmızı” diye tanımlamışlar, öyle biliyorum. Fakat siz bakıyorsunuz, fincanı yeşil görüyorsunuz aslında ama o rengin adını da size “kırmızı” diye kodlamış tüm çevreniz. İki tarafta gördüğü rengin kırmızı olduğuna emin olacağı için, aksi kanıtlanamaz bir “gerçeğe” dönüşüyor. Neyin doğru olduğuna ise asla emin olamıyoruz. Belki de bu yüzden kimi insanlar soluk tonları, kimi insanlar ise canlı ve renkli tonları seviyordur. Yada kimileri yeşilliklerin içinde doğada huzur buluyorken, kimileri evinde kalmayı tercih ediyordur, kim bilir. Bu teorimde, herkes kendi gerçekliğinde yaşıyor sonuçta.

Popüler kültürde “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” şeklinde evrilen bu ünlü felsefi argüman, aslında Platon’un “Savunma” metninde Sokrates’in kendi bilgisizliğinin kesinlikle farkında olduğunu beyan etmesine dayanıyor bu arada. Yani Sokrates, o kadar “hiç bir şey bilmediğinden” emin ki, Atinalı siyasetçilerle yaptığı tartışmaların ardından, “onlardan daha bilge olduğunu, çünkü en azından bilmediği şeyleri bildiğini iddia etmediğini” söylüyor. Acayip kafalar.(Kaynak: Platon, Apologia, 21d).

Belki de bu yüzden bazı insanlara kırmızı bir montu veya yeşil bir ayakkabıyı siz hiç beğenmeyip yakıştırmıyorken, bir başkası çok yakıştığını iddia ediyor olabilir. Yani bir başkasının gözünde o rengin adı kırmızı, evet ama, rengin aslı maviymiş meğer!? Bir başkası ise adını “kırmızı” diye öğrendiği fakat gerçekte farklı renk gördüğü o montu, o kişiye ve karakterine yakıştırmıyor da olabilir? Olamaz mı? Aksini hiçbir şekilde iddia edemiyoruz çünkü bir başkasının gözünden görüp algılamamızın bir yolu henüz keşfedilmedi.

Belki de bu yüzden işin içinden çıkılamadı da, “zevkler ve renkler tartışılmaz” denilip bu konunun felsefi boyutu sınırlandırıldı. Neden olmasın? Tamam, ölçülebilir renk dalga boyları var, bilimsel kanıtlar var, hatta bir tasarımcı ve web geliştirici (web developer) olarak yıllarca HTML/CSS kodlarında hex kodlarıyla renkleri manipüle etmiş biri olsam da, buradaki anlatmak istediğim konu sadece renkleri nasıl algıladığımız değil, her konudaki o algılayış biçimi farklılığımız. Yani yerde “6” yazıyor, siz alt taraftan bakıp “6” görüyorsunuz, diğer açıdan bakıp “9” yazdığını iddia ediyorum. İki taraf da haklı. Doğrunun kesinliğini ancak o rakamının altına minik bir çizgi (6 veya 9) çekerek netleştirebilirsiniz, başka yolu yoktur.

Yani olaylara hangi açıdan baktığınıza ve hangi sonucu arzuladığınıza göre sonucu ve gerçekliği değiştirecek olan yine sizin düşünceniz.

Bu cümleyi son yıllarda çok popüler olan tek bir kelimeye eşitledi insanlar: “manifestlemek”. Ki ben bu modern kelime türetilmeden çok daha öncesinde, çok daha akılda kalıcı bir şeyle özetlerdim durumu: “İyi düşün, iyi olsun” :)

Güzel Bak, Güzel Gör.

Haydi bu paragrafın sonunda daha da kafa karıştırayım: biz hava soluyup suda boğulan canlılarız, balıklar ise tam tersi. Biz soluduğumuz havayı göremezken, belki balıklar da suyu göremiyordur? Yandı devreler.

Hiçbir Şeyden Emin Olamayız.

Hayatta gerçekten yaşadığımızdan, var olduğumuzdan ve geleceğimizde ne olacağından asla emin olamaz, kesin gözüyle bakamaz ve gerçek diyemeyiz. (Bkz: **Çift yarık deneyi**)

Çünkü siz var olan durumu “gözlemlerken”, durum değişiyor. Yani siz örneğin; boş çıkma ihtimali de olan, kapalı bir sürpriz kutunun içinde ne olduğuna açıp bakana kadar, o kutunun için hem boştur, hem de doludur. (Yine Bkz: **Schrödinger’in kedisi**)

Mesela, bu yazıyı okumaya başladığınızda saat tam olarak kaç idi? Kaç dakika geçmiştir sizce? Şu an siz bunu sorgulayana kadar, bilinçli olarak zamanı fark etmemiş olacaksınız ve sorgulama geldiği an, zihniniz hemen bir zaman halüsinasyonu oluşturup aşağı yukarı bir zaman tahmininde bulunarak: 5 dakikadır okuyorsun bu yazıyı diyecek. Çünkü senelerce elde ettiğiniz bir zaman tecrübesi var.

1 dakikalık zorla izlediğiniz bir YouTube reklamında, geri sayım yapan sayaca bakıp “bilinç” kazanırsanız, o bir dakika size daha uzun gelecektir. Fakat reklam çıktığında anlık olarak başka bir şeye dikkat kesilirseniz, süre hızlanacaktır. Tıpkı sevmediğiniz ve istemediğiniz bir ortamda dakikaların saate dönüşmesi gibi: alın size izafiyet. Koltukta fark etmeden uyuya kalıp uyandığınızda, zaman kavramınızı yitirseniz bile aşağı yukarı ne kadar uyumuş olabileceğinizi tahmin edebilirsiniz çünkü tecrübelisiniz. Fakat 7 yaşında bir çocuk bu konuda yeterince tecrübeye sahip olmadığı için geçen zamanı kestiremeyecektir. 4 yaşındaki kızım, 2 saat de uyusa, 12 saat de uyusa, uyku bitti, sabah oldu sanıyor mesela. Bir şey anlatırken “Yarın buraya gitmiştik ya hani..?” diye anlatıyor, kıyamam.

Ya Hepsi Rüyaysa?

Neredeyse bilinen tüm dini öğretilerde, fani (geçici) hayatın bir “rüya” olduğu anlatısı olduğu gibi, rüyanın ise aslında “geçici bir ölüm” olduğunu da iddiası vardır. 40 yıl boyunca bir hayat yaşadığınızı, insanlar tanıdığınızı, okullara gittiğinizi, kavgalar ettiğinizi, kafanıza taktığınız dertlerin olduğunu ve bu dertlerin sizde uyandırdığı o rahatsızlık hissini şu an hala hatırladığınızı düşünün. Şimdi ise bu düşündüğünüzün aslında az önce gördüğünüz, çok gerçekçi hissettiğiniz çok uzun bir rüya olduğunu ve şimdi uyandığınızı hayal edin? Peki ya hiç uyanmasaydınız, “gerçek” ile rüyayı nasıl ayırt edecektiniz? (Matrix anlatısı). Belki ölüm de böyle bir uyanıştır gerçekte, kim bilir?!

Hayatınızda aldığınız her küçük — büyük karar, yürürken ayağınızın takıldığı her taş, yeşil ışığı saniyelerde kaçırıp 79 saniyenizi alan o kırmızı ışık ve hayatınıza 5 dakikalığına bile olsa giren o insan, belki de şu an fark etmediğiniz bir amaca hizmet ediyor olabilir. Bu, tamamen sizin bu olayları nasıl algıladığınızla ilgili bir durum. Benjamin Button filminde bir sahne vardı hatırlarsanız (spoiler): kadın o gün, beklediği taksi şoförünün sabah eşiyle ettiği kavgadan dolayı geç kalmasıyla, bir başka taksiye binmek zorunda kalıyor ve kaza geçirip bacakları kırılıyordu. Ameliyattan sonra dans kariyeri bittiği için çok daha mutsuz, amacı olmayan bir kadına dönüşüp bütün hayatı alt üst oluyordu. O sahnede Benjamin, izleyiciye filmi dış ses olarak anlatırken; “o günün sabahında, o taksici karısıyla kavga etmeyip evden sadece 5 dakika daha erken çıkabilseydi, veya diğer taksici sabahın erken saatinde asıl taksicinin yerini almaya mecbur kalıp stres olmasaydı, yaşadığı stresten dolayı dalgın araç kullanmasaydı, o kazayı ucu ucuna atlatacaktı ve her şey yolunda gidecekti. Bunlardan herhangi biri, sadece biri bile yaşanmasaydı o, kaza hiç olmayacaktı!” diyordu. Düşünsenize, gün içinde bu şekilde acaba kaç kez hayatınız anlık kararlarla değişiyordur?

İşte benim hayatımda da öyle şeyler oldu. Aslında hep olmuş da, ben çok sonra fark etmişim. Geçmişimde “bunlar neden benim başıma geliyor?” dediğim istisnasız her yaşanan olay, beni şu anki hayatıma hem hazırlıyor, hem alıştırıyor hem de yol yapıyormuş meğer.

Şu anki aklın olsaydı, o hataları hiç yapmazdın değil mi? Ama şu anki aklın olması için, o hataları yapmış olman gerekiyordu.

Olasılıklar Silsilesi ve Herşeyin Birbirine Bağlanması.

Başka bir deyişle, kaderin cilvesi. Ailemle bağlarımın koptuğu bir dönem, bulunduğum şehirde istediğim gibi bir iş bulmayınca parasız kalıp mecburiyetten, hiç alakam olmayan bir şehirde ve hiç ilgim olmayan bir sektörde işe başlamıştım. Yıllar geçti, tam düzen tutturmuşken ansızın işten çıkarılmamla işler yolunda gitmemeye başladı tabii. O kadar mutsuz olmuştum ki, artık o şehirde de beni bağlayan bir şey kalmamıştı. Tazminatımı alınca tası tarağı toplayıp bu sefer de başka bir şehirde hızlıca bir hayat kurup yeni ve yine çok farklı bir sektöre geçiş yapmıştım. Hayat beni sürekli bir yerlere sürüklerken, o işten de ayrılmak zorunda kalınca yine boşta, amaçsız ve mutsuz hissetmeye başlamıştım.

“Allah’ın hakkı üçtür, 1–2 ay kafamı dinleyeyim de, yine bir iş bulur çalışırım” demiştim ama, hayatın benimle ilgili çok başka planları varmış meğer, çünkü bu fikrimden 3 hafta sonra pandemi patlak vermişti. Bırakın iş aramayı, sokağa bile çıkamıyorduk yasaklardan dolayı. Neyseki evin alt altında bir market vardı, her boş vaktimde oraya gider sohbet muhabbet saatlerce vakit geçirirdim. Gülüp eğleniyor gözüksem de içten içe amacını kaybetmiş, mutsuz ve gelecek kaygısıyla yaşıyordum aslında.

Derken aylar geçmişti ve sonunda pandemi bitmiş, ben ise yeni bir yol çiziyordum hayatıma. Sınavlar, hazırlılar derken memleketim Burdur’a dönüp, uzman emlak danışmanlığı yapacağım yeni ofisimi açıp kendi işimi kurmuştum bile. Bir çok şey deneyip sonuç alamamaktan dolayı yine içten içe iyi hissetmediğim bu dönemde, aldığım bir telefon görüşmesiyle tüm hayatım değiştirecekti. O uzun zaman önce pandemide sıkıntıdan sürekli gidip samimi olduğum marketçi abi vesilesiyle, ilerde eşim ve çocuğumun annesi olacak kadınla tanışacaktım. Nereden nereye.. Bu paragrafta anlattığım 8–10 yıllık süreçteki, Benjamin’in değindiği gibi, herhangi bir “an” bile farklı olsaydı, ben şu an bu yazıyı yazmıyor, milyonlarca olasılık içinden bambaşka bir hayat yaşıyor olabilirdim.

Şu an fark dahi olsa dert edindiğiniz ve “keşke” dediğiniz şeyler, ilerinin “iyi ki’lerine” o kadar hızlı dönüşme ihtimaline sahipler ki, anlatamam. Nasıl yorumladığınıza göre değişiyor hayatınız. Eğer bunlardan bir ders çıkaramazsanız, ufku asla genişleyemeyen, hayata ve olaylara bakışı hep negatifte kalan ve sonuçların “olayların kendisine” değil de, bakış açısına ve nasıl yorumladığına göre şekillendiğini asla fark edemeyen dümdüz NPC’lerden olabilirsiniz ve bunu asla fark edemeyebilirsiniz. Bunu biliyorum, çünkü “şimdiki aklım” olana kadar, ben de düz bir NPC idim. İşte o başta bahsettiğim filmleri yapan adamlar, tam da bu fikri insanlara sanatsal bir yolla (beyaz perde) anlatabilmek için çok uğraştılar: bakış açınızı değiştirin istediler.

“Tesadüf” Diye Bir Şey Yok: Her Şey, Her Şeye Bağlı!

Hatırlarsanız **Kelebek Etkisi** filminden bahsetmiştim ilk başta, karakterin geçmişine dönebildiğini fark edip geçmişindeki ufacık ve önemsiz gözüken o detayları değiştirdiğinde, hayatının bambaşka bir yöne gittiğini fark ettiği o film.

Defalarca reenkarne olarak başka dönem ve zamanlarda 6 kez yeniden dünyaya gelen iki aşığın, her hayat döngüsünde yine birbirini “tesadüfen” bulup tekrar tekrar aşık olmasını anlatan **Bulut Atlası filmi veya. (Bakınız: Bulut Atlası 6'lısı nedir?**)

Yahut, insanlığın kaderini planlayan gizemli ve doğaüstü bir grup Kader Ajanının, birlikte olmamaları gerektiğine inandıkları iki tutkulu aşığın, birlikteliklerini engellenmeye çalıştıkları ama küçük “tesadüflerle” sürekli engellenemez şekilde birbirlerine çekilen o aşıkların önünde duramadıklarının anlatıldığı **Kader Ajanları** filminde ki gibi, hayatınızdaki çok küçük ve önemsiz gözüken o küçük anlar, aslında sizi bir şeye, bir kişiye bağlıyor ve hazırlıyor, test ediyor, yolunu yapıyor ve hayatınızı değiştiriyor olabilir.

Zamanınızı; olayların olumsuzlarından beslenerek (bkn: daha kötüsü olabilirdi diyerek) veya geçmişin esiri olarak ya da sürekli geleceğin kaygısını taşıyarak harcamayın. Hayatınızı sürekli an’da kalarak, “yarın ölecek olsaydım şu an gerçekten ne yapardım?” düşüncesiyle şekillendirip, yaşadığınız ve nefes aldığınız her anın şükründe kalıp yaşadığınızın farkında olarak geçirin efenim. Çünkü yarın, bunu fark ettiğinizde ömrünüzün yarısını bitirmiş olmayı istemezsiniz. Çünkü gerçekten de yarın ölebilirsiniz.

Umarım, ucundan bile olsa kalbinize ve zihninize bir şekilde dokunabilmişimdir. Okuduğunuz için teşekkür ederim.


메타데이터
post_id
390b02f16c15
slug
kendi-gerçekliğimizi-tesadüfen-kodlamak-kırmızı-fincan-ve-kelebek-etkisi-390b02f16c15
url
https://medium.com/@yasinkoyuturk/kendi-ger%C3%A7ekli%C4%9Fimizi-tesad%C3%BCfen-kodlamak-k%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1-fincan-ve-kelebek-etkisi-390b02f16c15
canonical_url
https://medium.com/@yasinkoyuturk/kendi-ger%C3%A7ekli%C4%9Fimizi-tesad%C3%BCfen-kodlamak-k%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1-fincan-ve-kelebek-etkisi-390b02f16c15
author_url
https://medium.com/@yasinkoyuturk
status
ok
fetched_at
2026-06-09 15:37:30