← Back to list

Bir Aforizmanın Peşinde: Heidegger, Arendt ve Sevgiye Dair Bir İz Sürme

“Hayat, hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.”

Barış Güleç · 2026-07-14 14:02 · 0 claps · 9.1 min read
#heidegger #hannah-arendt #aşk #love #hikaye
Open on Medium ↗
Wiki topics: 💑 · Relationships

Bir Aforizmanın Peşinde: Heidegger, Arendt ve Sevgiye Dair Bir İz Sürme

“Hayat, hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.”

Hannah Arendt — Martin Heidegger

Hannah Arendt — Martin Heidegger

Bir söz var, sosyal medyada dolaşır durur: “Hayat, hikâyedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.”

Altındaki isim: Martin Heidegger.

Sözü ilk gördüğümde durup düşündüm. Güzeldi, doğruydu, insanı içine çekiyordu. Ama içimde küçük bir kuşku kıpırdadı; çünkü bu cümlenin sıcaklığı, tanıdığım Heidegger’e pek benzemiyordu. Varlığın anlamını soran, insanı “ölüme-doğru-varlık” olarak tanımlayan o ağır, mesafeli filozof, gerçekten böyle mi yazmıştı?

İzini sürmeye karar verdim. Ve o izin sonunda, beklediğimden çok daha güzel bir hikâyeye rastladım.

Bu yazı, o iz sürmenin hikâyesidir. Bir tez savunmuyorum, bir sonuca varmaya çalışmıyorum. Sadece bulduklarımı, bir köşe yazısının rahatlığıyla anlatmak istiyorum. Bazen bir sözün gerçek sahibini ararken, sözün kendisinden çok daha derin bir şeyle karşılaşırsınız: iki insanın, bir yüzyılın gölgesinde geçen aşkıyla.

Heidegger

Heidegger

Önce sözün kendisi: Heidegger böyle bir şey demiş mi?

Kısa cevap: Hayır.

Heidegger’in yayımlanmış eserlerinde de, ciddi söz derlemelerinde de bu cümle yok. Almancam yok ama İngilizce literatürde hiçbir dolaşımı yok; söz yalnızca Türkçe “güzel sözler” siteleri arasında geziniyor. Oysa gerçekten ona ait bir aforizma olsaydı, izini dünya literatüründe bir yerlerde bulurduk.

Üstelik sözün kokusu da tutmuyor. Heidegger’in dili ağırdır, mesafelidir; varlığı, hiçliği, ölümü kurcalayan bir dildir. Sevgi üzerine ise neredeyse hiç yazmamıştır. ‘Bir insanı sevmek’ gibi sıcak, yalın bir cümle, onun soğuk ve karmaşık düzyazısının içinde bir yabancı gibi durur. Sanki başka birinin ağzından çıkmış da yanlışlıkla ona iliştirilmiş gibidir. Ama işte tam burada işin rengi değişiyor.

Heidegger bu cümleyi bir felsefe kitabında hiç kullanmadı. Fakat onu çağrıştıran, hatta daha samimi bir cümleyi, hiç beklenmediğim bir yerde yazmış: bir aşk mektubunda.

22 Haziran 1925. Öğrencisine yazıyor. Mektubun başlığı: “Ötekine duyulan inanç, sevgidir.” Ve içinde şu satır geçiyor:

“Sen — tam da olduğun ve hikâyenle kalacağın haliyle — seni öyle seviyorum.”

(“Rather, you — just as you are and will remain with your story — that’s how I love you.” — Tablet Magazine)

İşte o dilden dile dolaşan aforizma, belki de bu mektubun uzaktan bir yankısıdır. Belki de değildir; kesin olarak bilemeyiz. Ama bir şey kesin: Heidegger, sevgiyi eserlerine taşımayan bu adam, onu hayatında yaşamıştı.

Peki bu mektubu kime yazıyordu?

Düşünmenin gizli kralı

Önce adamımızı tanıyalım.

Martin Heidegger, 1889'da Almanya’nın Kara Orman bölgesindeki küçük Messkirch kasabasında, fakir bir Katolik ailede doğdu (Philosophy Now). Babası fıçıcı ve kilise zangocuydu. Yani 20. yüzyılın en etkili filozoflarından biri, bir taşra çocuğuydu.

1927'de yayımladığı Varlık ve Zaman, modern felsefeyi kökünden sarstı (Britannica). Onun büyük sorusu tek bir kelimeye sığar: Varlık. “Var olmak ne demektir?” diye sordu ve Batı felsefesinin bu soruyu antik Yunan’dan beri unuttuğunu öne sürdü. İnsanı, dünyaya “fırlatılmış”, kendi ölümlülüğünün farkında, zamanla yoğrulan bir varlık olarak tanımladı; buna Dasein, yani “orada-varlık” dedi (Stanford Encyclopedia). Ona göre insan, ancak kendi sonluluğuyla yüzleştiğinde sahici bir hayat yaşayabilirdi.

Ama onu asıl efsane yapan, kitaplarından önce dersleriydi.

Hannah Arendt, yıllar sonra o günleri anlatırken çok ünlü bir cümle kurar: O dönemde Heidegger’in “ortada bir isimden fazlası yoktu, ama bu isim, Almanya’nın her yanında gizli kralın söylentisi gibi dolaşıyordu.” (The New York Review of Books)

Arendt, o söylentinin özünü de aktarır: “Düşünmek yeniden hayat buldu; ölü sanılan geçmişin kültürel hazineleri yeniden konuşturuluyor… Bir öğretmen var; belki de düşünmeyi öğrenmek mümkün.” (NYRB)

Sadece Arendt değil. Sonradan büyük bir filozof olacak Hans-Georg Gadamer, Heidegger’i “bir tür sarhoşluk verici” olarak anar. Arendt’in ömür boyu dostu Hans Jonas ise etkisinin sırrını şöyle açıklar: “İnsan onu anlamadan önce bile büyüsüne kapılırdı.” Çünkü Heidegger, bitmiş fikirler sunmuyordu; düşünme eyleminin kendisini, öğrencilerinin gözü önünde icra ediyordu (Goethe-Institut).

Bir Aristoteles dersine, olağan biyografik girişin yerine tek bir cümleyle başladığı anlatılır: “Aristoteles doğdu, çalıştı ve öldü.” Gerisi, düşüncenin kendisiydi (NYRB).

İşte 1924 sonbaharında, Marburg Üniversitesi’nin bir amfisinde, bu “gizli kralın” karşısına 18 yaşında bir öğrenci oturdu.

Marburg, 1924: Bir bakışın başlattığı şey

O yılların Almanyası’nı hayal edin. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, ardından gelen hiperenflasyon. Bir kuşak, ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hissediyor. Geleneğin çöktüğü, Brecht’in deyişiyle “kara zamanlar”ın içinde, gençler eski bilgiçlikten bıkmış, “düşüncenin meselesine” susamış durumda (NYRB).

Marburg ise küçük, herkesin birbirini tanıdığı bir üniversite kasabası. Mahremiyetin neredeyse imkânsız olduğu bir yer (Goethe-Institut).

Kürsüde 35 yaşında, evli, iki çocuk babası bir profesör. Sıralarda ise çekingen, sorulara yalnızca “evet” ya da “hayır” diyen genç bir kadın. Kalın, siyah saçları, uzun oval bir yüzü ve bir öğrenci arkadaşının deyimiyle “yalnız gözleri” olan biri (Spartacus Educational). Adı Hannah Arendt.

İki ay süren bakışmalar ve bir ofis görüşmesinin ardından, Heidegger ilk mektubu yazdı. Şubat 1925. Bir filozofun aşka teslim oluşunu izleyin:

“Sevgili Bayan Arendt! Bu akşam size gelip kalbinize seslenmeliyim. Aramızda her şey basit, açık ve saf olmalı… Siz benim öğrencimsiniz, ben sizin öğretmeniniz — ama bu, bize olanın yalnızca bahanesi. Sizi asla ‘benim’ diyebileceğim biri kılamayacağım, ama bundan sonra hayatıma ait olacaksınız.” (The Marginalian)

Birkaç hafta sonra, 27 Şubat’ta, ölçülü filozofun bütün savunması çöker. Almancası ürperticidir:

“Das Dämonische hat mich getroffen.” — “Demonik olan bana çarptı.” Ve ekler: “Ötekinin varlığının hayatımıza birden bire dalması, hiçbir ruhun üstesinden gelemeyeceği bir şeydir.” (Philomagazin)

Aşk zenginliğini de o mektuplardan birinde tarif eder: “Çünkü sevdiğimiz şey oluruz, ama yine de kendimiz kalırız.” (The Marginalian)

Yakılıp söndürülen bir lamba

İlişki gizli kalmak zorundaydı. Küçük Marburg’da bir profesörün öğrencisiyle ilişkisi, hem evliliğini hem kariyerini bitirebilirdi.

Böylece iki filozof, casuslar gibi bir sistem kurdular. Bir odada yakılıp söndürülen bir lamba, buluşma sinyaliydi. Gizli notlar, farklı buluşma yerleri. Kimse bilmiyordu; ne aldatılan eş Elfride, ne Arendt’in en yakın dostları (Goethe-Institut).

Ama gizli aşkların bedelini hep aynı taraf öder. Mektuplardan, çoğu zaman bekleyenin Arendt olduğunu anlıyoruz. Bir keresinde Heidegger, bir tren istasyonunda, Arendt’i platformda fark etmeden, başka biriyle trene binip gider. Arendt o an şöyle yazar:

“Her zamanki gibi, bana kalan tek şey teslimiyet, ve bekleyiş, bekleyiş, bekleyiş.” (NYRB, Mark Lilla)

1926'da Arendt, Heidegger’in de tavsiyesiyle Marburg’dan ayrıldı; Heidelberg’e, Heidegger’in yakın dostu Karl Jaspers’ın yanına gitti. İlişki resmen “bitti” sayılsa da mektuplar sürdü. Ayrılık kararını açıklarken bile Arendt aşkını inkâr etmez:

“Seni ilk günkü gibi seviyorum — bunu biliyorsun.” (NYRB, Mark Lilla)

Heidegger’in cevabı da aynı ölçüde yaralıdır: “İnsanın yüreği bedeninden söküp alınır.” (The Marginalian)

Arendt bu yıllarda, Augustinus’ta sevgi kavramı üzerine doktorasını yazdı. Sevgi, hayatının hem konusu hem kaderiydi.

Sonra tarih araya girdi

Ve burada, özel bir aşk hikâyesinin üstüne bütün bir yüzyılın gölgesi düşer.

  1. Heidegger, Freiburg Üniversitesi rektörü oldu ve rektör seçilmesinden yalnızca on gün sonra Nazi Partisi’ne üye yazıldı (Wikipedia). Gamalı haçlarla donatılmış bir salonda konuşmalar yaptı.

Arendt ise Yahudiydi.

Sevgiyi bir mektuba en incelikli haliyle yazan adam, tarihin en karanlık ideolojisine boyun eğmişti. Yıllar sonra ölümünden sonra yayımlanan özel defterleri, bu lekenin sanılandan da derin olduğunu, açık antisemitik pasajlar içerdiğini gösterecekti (The Guardian). Hikâyeyi tam anlatabilmek için bu gölgeyi de görmek gerekiyor.

Aynı yıl Arendt Almanya’dan kaçtı. Önce Fransa’ya, sonra Amerika’ya. On yedi yıl boyunca Almanya’ya ayak basmadı (Goethe-Institut).

Sevgiyi yazan adamla onu okuyan kadın, artık tarihin iki karşı yakasındaydı. Aralarına on yedi yıllık bir sessizlik girdi.

On yedi yıl sonra: Bir kelime — “Sen”

  1. Savaş bitmiş, dünya küllerinden kalkmaya çalışıyor. Arendt, bir Yahudi kültür kurumu adına Avrupa’ya döner. Ve Freiburg’a gider.

On yedi yıl sonra yeniden karşı karşıya gelirler. Heidegger o anı sonradan şöyle anlatacaktır:

“Zaman tuhaf bir şekilde gizemli: nasıl da geri gelip her şeyi dönüştürüyor… Bunu, önünde yeniden durup ‘Sen’ dediğimde biliyordum.” (The American Reader)

Almancada resmî “Siz” (Sie) yerine samimi “Sen” (Du) demek — iki insan arasındaki bütün mesafeyi bir anda kaldıran o küçük kelime. On yedi yıl, bir yasak, bir savaş, bir soykırım… hepsi o tek heceye çarpıp geri çekilir.

Arendt için o buluşma, kendi ifadesiyle “bütün bir hayatın doğrulanması”ydı (Tablet Magazine).

İşin en sarsıcı yanı da burada başlar. Yahudi bir düşünür olan Arendt, savaş sonrası yargılama sürecinde Heidegger’i savunan tanıklardan biri oldu; onun dostu Jaspers ise tam tersine aleyhine ifade verdi (NYRB, Mark Lilla). Sonraki yıllarda Arendt, Heidegger’in eserlerini Amerika’da tanıtan, itibarını savunan başlıca isim oldu.

Bunu nasıl anlamalı? Sevgi mi, sadakat mi, kör bir bağlılık mı, yoksa hesaplaşmanın en zor biçimi mi? Belki de hepsi aynı anda. Arendt bir keresinde bu bağı acı bir dürüstlükle tarif eder: hayatı boyunca Heidegger’in yanında “sanki üçe kadar sayamıyormuş gibi” davrandığını, yalnızca onun yazılarını yorumlarken zekâsını gösterdiğini yazar (Tablet Magazine).

Ormandaki kulübe ve “orman perisi”

Heidegger’i anlamak için gitmeniz gereken bir yer var: Todtnauberg.

1922'de, Kara Orman’ın yükseklerinde, eşi Elfride’nin çeyiz parasıyla alınan bir arsaya küçücük bir kulübe kurdu. “Die Hütte” — “kulübe”. Varlık ve Zaman’ın büyük kısmını burada, dağın tepesinde yazdı (Heidegger’s Hut).

İlk yıllarda ne suyu vardı ne elektriği; suyu yakındaki bir kuyudan taşıyorlardı (UCL STS Observatory). Şehri geride bıraktığında köylü kıyafetleri giyer, “dürüst, sade çiftçi” rolünü oynamaktan hoşlanırdı.

Arendt, sevgilisinin bu inzivasını hafif alaycı bir gözle süzmüştü. Jaspers’a yazdığı bir mektupta şöyle diyor: Heidegger’in dağdaki kulübesinde “görebileceği tek insanlar, ona hayranlık duyarak tırmanan hacılar olacak. Kimsenin ona bir sahne yapmak için 1200 metre yükseğe tırmanması pek olası değil.” (New Statesman)

Heidegger ona mektuplarında “orman perisi” diye seslenirdi (New Statesman). Formülleri, kavramları, o ağır Almancasıyla düşünen adam; sevgilisi için bir masal imgesi bulmuştu.

Üçüncü bir figür: Elfride

Bu hikâyeyi tek bir aşk hikâyesi sanmak yanıltıcı olur. Bir üçüncü kişi hep oradaydı: Heidegger’in eşi Elfride.

1950'deki yeniden buluşmada Elfride de vardı ve artık her şeyi biliyordu. Arendt onun için son derece serttir; Elfride’nin, Heidegger’in “hayatını dünyada bir cehenneme çevirdiğini” yazar (The Nation). Yine de o buluşmadan sonra Arendt, Elfride’ye bir mektup yazar; ilişki, garip bir şekilde, üç kişiyi de içine alan bir dengeye oturur.

Mark Lilla, bu yüzden ilişkiyi bir “üçlü” (ménage à trois) olarak okur ve şu güzel soruyla açar makalesini:

“Felsefenin aşkla ne alakası var? Platon’a inanılacaksa, her şey.” (NYRB, Mark Lilla)

Fısıltı nasıl açığa çıktı

İlginç olan şu: Bütün bu hikâye, on yıllarca yalnızca bir fısıltıydı.

Kamuoyu gerçeği ancak 1982'de, Arendt’in bir biyografisiyle öğrendi (Wikipedia). 1995'te bir kitap, ilişkiyi “acımasız avcı ve masum kurban” hikâyesi olarak resmetti; ama akademik dünya bu çerçeveyi tek yanlı ve haksız buldu. Nihayet 1998'de mektupların tümü yayımlanınca, gerçek bütün nüanslarıyla ortaya çıktı.

Mektupları okuyan Mark Lilla’nın vardığı sonuç, o “avcı-kurban” masalını çürütür:

“Bu mektupların olgun okuyucusu, sonuçta oldukça geleneksel ve öngörülebilir bir sona doğru ilerleyen bu dramda ifade edilen dokunaklı samimiyetten etkilenecektir.” (NYRB)

Bir başka yorumcu, Berel Lang, hikâyenin çekiciliğini şöyle özetler:

“Bu ilişkideki büyük drama malzemeleri açıkça ortadadır: tutku, zekâ ve yarım yüzyıl süren olağanüstü bir tarihsel kriz.” (The New Criterion)

İki ölüm, beş ay arayla

Ve son perde, bir hikâye kadar simgeseldir.

Arendt’in felsefesi, hocasınınkinin tam zıddına, hep “başlangıç” ve “doğum” üzerine kuruluydu; Heidegger ölümden yola çıkarken, Arendt doğumdan yola çıkıyordu. Ölüme-doğru-varlık ile doğuşsallık: iki filozofun felsefesi bile, tıpkı aşkları gibi, birbirine hem karşıt hem bağlıydı.

Son buluşmaları 12 Ağustos 1975'te, Freiburg’da gerçekleşti. Heidegger, Arendt’e bir el yazmasını “Hannah’ya” ithafıyla hediye etti (Scribd).

Dört ay sonra, 4 Aralık 1975'te, Arendt New York’taki dairesinde, dostlarını ağırlarken kalp krizinden aniden öldü. Son eseri Zihnin Yaşamı yarım kaldı.

Heidegger, onu yalnızca beş ay geçebildi. 26 Mayıs 1976'da, Kara Orman’daki evinde öldü. Çocukluğunda her gün yürüyerek geçtiği köy mezarlığına, anne babasının yanına gömüldü. Mezar taşında tek bir işaret var: bir yıldız. Kendi yazdığı bir cümleye gönderme — “Düşünmek, kendini bir gün dünyanın göğünde sabit bir yıldız gibi duran tek bir düşünceye adamaktır.” (Wikipedia)

Maria Popova bu paralel yolculuğu güzel bir benzetmeyle anar: Tıpkı bir zamanlar sevgili, sonra ömür boyu dost kalan Virginia Woolf ile Vita Sackville-West gibi, Arendt ve Heidegger de yarım yüzyıl boyunca birbirlerinin hayatında kaldılar (The Marginalian).

Bir bakış, 1924'te bir amfide başlamıştı. Yarım yüzyıl sonra, birkaç ay arayla iki ölümle kapandı

Peki iz sürmenin sonunda ne kaldı?

Başladığım yere dönüyorum. Bir aforizmanın peşine düşmüştüm: “Bir insanı sevmek, onun hikâyesini sevmektir.”

Sözün Heidegger’e ait olmadığını öğrendim. Ama onun yerine, çok daha gerçek bir şey buldum: sevgiyi eserlerine hiç taşımayan bir filozofun, genç sevgilisine “seni hikâyenle birlikte seviyorum” deyişini. Ve o cümlenin arkasında yarım yüzyıla yayılan, tarihin, ihanetin, sadakatin ve affın iç içe geçtiği bir hayatı.

Belki de bir sözü kime söylettiğimiz, en az sözün kendisi kadar önemli. Güzel bir söz bulunca, onu tanıdık büyük bir isme yakıştırmak bizi rahatlatır; sözün ağırlığını taşıyacak bir omuz ararız. Ve çoğu zaman, izafe ettiğimiz kişi alakasız çıkar.

Ama o sözün izini sabırla sürdüğümüzde, kimi zaman daha güzel ve daha gerçek bir hikâyeye varırız.

Aslında mesele hiç sözün kime ait olduğu değildi. Mesele, her insanın — hatta çelişkileriyle, gölgeleriyle, affı zor seçimleriyle bir filozofun bile — bir hikâye olduğunu hatırlamaktı.

Sonuçta, bir insanı anlamak, onu tek bir hikâyeye sığdırmamaktır.

Heidegger

Heidegger

Kaynaklar

· Adam Kirsch, “Hot for Teacher”, Tablet Magazine

· Hannah Arendt, “Martin Heidegger at Eighty”, The New York Review of Books

· Mark Lilla, “Ménage à Trois”, The New York Review of Books

· Mark Lilla, “The Perils of Friendship”, The New York Review of Books

· Maria Popova, “The Remarkable Love Letters of Hannah Arendt and Martin Heidegger”, The Marginalian

· “An Impossible Relationship: Hannah Arendt and Martin Heidegger”, Goethe-Institut / Zeitgeister

· “Das Dämonische hat mich getroffen”, Philomagazin

· “19 March 1950 letter”, The American Reader

· Berel Lang, “Snowblind”, The New Criterion

· “On Holiday with Martin Heidegger”, UCL STS Observatory

· “Heidegger, the Homesick Philosopher”, New Statesman

· “The Metaphysical Couple”, The Nation

· “Martin Heidegger and Nazism”, Wikipedia

· “Heidegger’s Black Notebooks”, The Guardian

· Martin Heidegger, Stanford Encyclopedia of Philosophy

· “Martin Heidegger (1889–1976)”, Philosophy Now

*Wikipedia — Hannah Arendt · Wikipedia — Martin Heidegger*


메타데이터
post_id
3f5227e29d99
slug
bir-aforizmanın-peşinde-heidegger-arendt-ve-sevgiye-dair-bir-i̇z-sürme-3f5227e29d99
url
https://medium.com/@barisgulec/bir-aforizman%C4%B1n-pe%C5%9Finde-heidegger-arendt-ve-sevgiye-dair-bir-i%CC%87z-s%C3%BCrme-3f5227e29d99
canonical_url
https://medium.com/@barisgulec/bir-aforizman%C4%B1n-pe%C5%9Finde-heidegger-arendt-ve-sevgiye-dair-bir-i%CC%87z-s%C3%BCrme-3f5227e29d99
author_url
https://medium.com/@barisgulec
status
ok
fetched_at
2026-07-22 14:01:21