İslam’ın Kadına Vermediği Değer Üzerine (2)
6. Çocuk Evliliği ve Sübyancılık
İslam’ın Kadına Vermediği Değer Üzerine (2)

Annibale Carracci, “Holy Women at Christ’ s Tomb”
6. Çocuk Evliliği ve Sübyancılık
İslam’da çocuk evliliği vardır ve eski dönemlerde yaygın olarak tatbik edilmiştir. Hatta Muhammed bile yaklaşık elli yaşındayken bir kız çocuğuyla, Aişe’yle evlenmiştir. Görüyoruz ki, Ebû Bekir, ilk etapta Aişe’yi Muhammed ile evlendirmek istemiyordu. Bu yüzden de, “Ama ben senin kardeşinim,” diye itiraz etti.¹ Ancak Muhammed, Aişe’yle evlenmesinin Allah tarafından takdir edildiğini iddia ederek bunu gerçekleştirdi.²
Bizzat Aişe, kendi ağzından peygamber ile nikâhlandığında altı veya yedi yaşında olduğunu söylemiştir. Öyle ki, nikâh için alındığında henüz arkadaşlarıyla salıncak üzerinde sallanan ve evleneceğinden tamamıyla habersiz bir çocuk olduğunu, annesinin alıp onu kadınlara teslim ettiğini, kadınların da onu alıp götürdüğünü anlatmıştır. Yine henüz dokuz yaşındayken, oyuncak bebekleri yanındayken Muhammed’in kendisiyle cinsel ilişkiye girdiğini belirtmiştir.³ Bir başka yerde Aişe, peygamberin huzurunda kız arkadaşlarıyla birlikte oyuncak bebeklerle oynadığını söylemiştir. Aslında oyuncak bebekler gibi suretlerle oynamak haramdı, ama Aişe henüz ergenliğe ulaşmamış küçük bir kız olduğu için ona izin verilmişti.⁴ Yani bu mantığa göre Aişe, Muhammed ile evlendiğinde, hatta cinsel ilişkiye girdiğinde ergenliğe dahi ulaşmamış küçük bir kız çocuğuydu. Nitekim Aişe’nin yeğeni olan Urve b. Zübeyr, Emevi sarayına yazdığı mektupların birisinde teyzesi Aişe’nin evliliği hakkında şu sözleri söylemiştir: “Hatice bint Hüveylid hakkında bana yazdın ve, ‘O ne zaman vefat etti?’ diye sordun. O, Allah’ın Resûlü’nün Mekke’den ayrılışından üç yıl kadar önce vefat etti. Hatice vefat ettikten sonra Aişe’yle evlendi. Allah’ın Resûlü, Aişe’yi bundan önce iki defa görmüş ve kendisine, ‘O senin karın olacaktır,’ denmişti. O gün Aişe altı yaşındaydı. Daha sonra Allah’ın Resûlü, Medine’ye gittikten sonra Aişe ile evliliğini tamamladı (cinsel ilişkiye girdi); evliliğini tamamladığı gün Aişe dokuz yaşındaydı.”⁵
Elbette bu durum, geldiğimiz modern çağda kulağa biraz irite edici geldiği için reformistler, bazı farklı açıklamalar yapmaya çalışmışlardır. Örneğin, en yaygın iddialardan birisi o dönemde kızların yaşının adetten sonra sayıldığı, yani Aişe’nin evlendiği sırada on yedi ila on sekiz yaşlarında olduğu şeklindedir. Hâlbuki bu yanlış bir düşüncedir. Nitekim Arapların kızların yaşını adetten sonra saydıklarına dair hiçbir ne güçlü ne zayıf nakil yoktur. Ayrıca siyer kitapları, Aişe’nin nübüvvetin verilişinden dört sene sonra, yani 614 yılında doğduğunu kaydetmişlerdir. Nitekim Aişe, kendini bildi bileli ailesinin Müslüman olduğunu söylemiştir.⁶ Bu, Muhammed’e peygamberliğin verilişinden sonra doğduğunu kanıtlar. Genel kabule göre, Muhammed’in Aişe ile evliliği ise hicretin ilk yılı olmuştur. Ve yukarıda verdiğimiz hadislerde Muhammed’in, Aişe on sekiz yaşındayken vefat ettiği belirtilmiştir. Şu durumda, peygamber ile evlendiğinde Aişe’nin gerçekten altı veya yedi yaşında olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Aksini iddia edenler hakkında Mustafa Fayda şöyle yazmıştır: “Onun daha önce doğduğunu ve dolayısıyla Hz. Peygamber ile evlendiğinde on dört ile on sekiz yaşlarında olduğunu ileri süren bazı çağdaş araştırmacıların dayandıkları rivayetler sağlam değildir. İbn İshâk, Hz. Ebû Bekir’in daveti ile Müslüman olanları sıralarken Hz. Aişe’nin de adını verir ve o sıralarda yaşının küçük olduğunu zikreder.”⁷
Yine reformistler, Aişe’nin daha büyük olduğunu göstermek için kardeşi Esmâ’dan yola çıkan bir hesaplama yapmaktadırlar. Buna göre, Esmâ yüz yaşında ve hicrî 73’te vefat etmiştir; Esmâ ile Aişe arasında on yaş bulunmaktadır. Öyleyse Aişe, hicret zamanında on yedi yaşındadır. Oysaki bu tamamıyla yanlıştır. Nitekim Aişe ile Esmâ arasında on yaş fark olduğu iddiası zayıf bir ravi kabul edilen Abdurrahman b. Ebü’z-Zinâd’a dayanmaktadır; muhaddisler, onun naklettiği hadislerin yazılabileceğini ama delil olarak kullanılamayacağını söylemişlerdir. Buna karşın Zehebî, aralarındaki yaş farkını on üç ila on dokuz olarak vermiştir. Ayrıca, Esmâ’nın hangi takvime göre yüz yıl yaşadığı ve bunun düz sayıya bir yuvarlama olup olmadığı da meçhuldür. Yine en sahih hadis kaynaklarında bile tarihlerin kusursuzca verilmediğini görüyoruz. Örneğin Muhammed, Mekke’de bir hadise göre on beş yıl,⁸ bir hadise göre on üç yıl,⁹ bir hadise göre de on yıl¹⁰ kalmıştır. Yani İslam’ın tarih anlatısı, zaaflar içerir. Tüm bu gerekçeler bizi çok daha zayıf olan kaynakların aksine, sahih kaynaklara güvenmeye iter. Nitekim İslam tarihi boyunca hiç kimse Aişe’nin yaşına dair bu rivayetler üzerine tartışmaya bile cüret etmemiş, hatta bir kızın adet görmeden de nikâhlanabileceğine delil olarak kullanmışlardır. Tabii, sekülerleşen toplum düzeninde artık bu gibi ilkel düşünceler bir kara leke olduğu için üzerinde açıklamaya gidilmiştir. Oysa İslam âlimlerinin icma ile kabul ettiği sahih hadisleri bir kenara bırakıp son derece zayıf tarihî kayıtlarla bunu yorumlamak akıl kârı değildir. Nitekim yukarıda verdiğimiz hadislerde de, Aişe henüz ergenliğe ulaşmadığı için kendisine oyuncak bebeklerle oynama izni verildiği ve Muhammed ile ilişkiye girdiğinde hâlâ oyuncak bebeklerinin yanında olduğu açıkça belirtilmiştir. Bir başka hadiste ise peygamber ile olan evliliğinden sonra kendisine zina iftirası atılan Aişe’nin o zaman bile henüz ergenlik çağında, olgunlaşmamış, genç bir kız olduğu söylenmiştir.¹¹ Aynı ifade, başka hadislerde de Aişe’ye atfedilmiştir.¹² Ayrıca Aişe hiçbir zaman Hatice’yi görme fırsatının olmadığını söylemiştir.¹³ Hatice 620’de öldüğüne göre Aişe’nin yine Muhammed ile evlendiğinde küçük olduğu anlaşılabiliyor. Tüm bu gibi sahih rivayetler dolayısıyla, günümüzde İslam camiasında Aişe’nin Muhammed ile evlendiğinde küçük bir kız çocuğu olduğu konusunda bir konsensüs bulunmaktadır. Bu, 1,400 yıldır İslam âleminin ortak görüşü olmuştur.
Aişe’nin yaşına dair olan hadislerin itibarsızlaştırılması için de bazı çalışmalar yapılmıştır. Örneğin, bu hadisler Hişâm b. Urve’den rivayet edilmektedir. Hişâm, bu hadisleri Medine’den Irak’a taşındıktan sonra rivayet etmiştir. Kendisi, İmam Mâlik de dahil bazı kişiler tarafından tenkit edilmiş ve bir noktadan sonra güvenilmez kabul edilmiştir. Dolayısıyla bu hadisler güvenilmezdir. En azından, iddia bu yönde. Ancak bu tamamen doğru değil. Nitekim muhaddisler, Aişe’nin yaşına dair olan hadisleri tereddütsüz bir güvenle mütevâtir olarak kabul etmişlerdir. Ayrıca mezkûr hadislerin çoğunun ravi zincirinde Hişâm b. Urve yer almaz. Bu hadisin direkt Aişe’den, tâbiînden on birin üzerinde otorite tarafından nakledildiği söylenmiştir. Aişe’nin yaşının daha büyük olduğunu savunanların iddialarını tek tek ele almayacağız. İsteyen şu¹⁴ kaynağa başvurabilir.
Üstelik, Muhammed’in evlenmek istediği tek kız çocuğunun Aişe olmadığını da biliyoruz. O, kuzeni Ümmü Habîb ile de evlenmek istedi. Ümmü Habîb’i daha bebekken emeklerken gördü ve, “Eğer büyüdüğünde hayatta olursam, onunla evleneceğim,” dedi. Ancak babasının kendi üvey kardeşi olduğunu öğrendiğinde fikrini değiştirdi.¹⁵ Buna benzer olarak, bir başka hadiste Muhammed’in karısı Ümmü Habîbe’nin, onun bir başka karısı olan Ümmü Seleme’nin kız kardeşi Dürre’ye ilgi duyduğunu fark ederek onunla evlenebileceğini söylediğini okuyoruz. Muhammed bunu inkâr etmez, ama akrabalık bağı nedeniyle bunu yapamayacağını belirtir.¹⁶ Rivayetlere göre Dürre, Muhammed öldüğünde altı ila yedi yaşlarında idi. Nitekim Dürre, hicretten (MS 622) sonra Medine’de Ümmü Seleme’den doğmuştu.¹⁷ Babası Ebû Seleme’nin takriben 625’de öldüğünü ve Dürre’nin kendisinden önce Ömer adında bir kardeşi olduğunu göz önüne alırsak en olası doğum tarihi 623–624 civarıdır. Buradan Muhammed’in ufak bir kız çocuğuna ilgi duyduğunu anlayabiliyoruz.
Şimdi işin Aişe boyutundan çıkıp fıkıh boyutuna gelelim. Kur’ân, çocuk evliliğine izin vermektedir. Bunu şu ayetten görebiliyoruz: “Kadınlarınızdan adetten kesilmiş olanlar ile henüz adet görmeyenler hakkında tereddüt ederseniz onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süreleri ise doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa Allah ona işinde bir kolaylık verir.” (Talâk 65/4) İddet ya da bekleme süresi, boşandıktan sonra kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken süreyi ifade eder; bu süre, kadının hamile olup olmadığının anlaşılabilmesi ve çocuğun hangi babaya ait olduğunun karışmaması içindir. Kur’ân, bu ayette henüz adet görecek yaşa gelmemiş olan küçük kızların iddet süresinden bahsederek sadece çocuk evliliğine değil, aynı zamanda küçük çocuklarla ilişkiye girmeye de ruhsat vermiştir. Bu ayetin aslında menopoz veya çeşitli sebeplerle adeti kesilmiş kadınlardan bahsettiği düşünülebilir, fakat yüzyıllar boyu kabul gören geleneksel yorum bu değildir. Buhârî, Nikâh kitabının 39. bâbında, “Çünkü Allah bu ayette, ergenlikten önce evlenen kızların iddetlerini de üç ay yapmıştır,” der. Bir başka nakle göre, sahabelerden, boşanmış bir kadınla ilgili hukuki bir soruya cevap veren Ali b. Ebû Tâlib ve Zeyd b. Sâbit, “O, adet görmeyi bırakan yaşlı kadınlar arasında değildir, henüz adet görmemiş bâkireler arasında da değildir,” diye cevap vererek, bu ayete atıf yapmıştır.¹⁸
Çeşitli tefsirlerde yer alan ve sahih zincirle rivayet edilen bir hadise göre bu ayet, insanların adet görmeyen çocukların iddetinin ne olduğu hakkında Muhammed’e sormaları üzerine inmiştir.¹⁹ Taberî ayetteki “adet görmeyenler” ifadesi hakkında şöyle yazmıştır: “Bundan maksat, küçük yaşta evlenen ve zifafa girdikten sonra boşanan kadınlardır. Bunlar adet görmedikleri için iddetleri aylarla ölçülür. Bu da üç aydır.”²⁰ Zemahşerî şöyle yazmıştır: “Henüz adet görmemiş olanlar, küçük kız çocuklarıdır.”²¹ İbn Abbas şöyle demiştir: “Yaşı küçük olanların iddetleri de üç aydır.”²² Mevdûdî şöyle yazmıştır: “Kur’ân’ın bu açıklamasına göre, burada ‘Mudhale’ (kocasıyla gerdeğe girmiş) bir kadının söz konusu olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü mübaşeret olmasaydı eğer, iddet söz konusu olmazdı (Ahzâb 33/49). Bu yüzden, henüz hayız görmeye başlamamış kızların, iddetinin beyan edilmesinden anlaşıldığına göre, bu yaştaki kızlarla evlenmek ve kocalarının kendileriyle cinsel ilişkide bulunması caizdir. Dolayısıyla Kur’ân’ın caiz gördüğü bir davranışı hiçbir Müslüman’ın yasaklamaya hakkı yoktur.”²³ Benzer ifadeleri neredeyse tüm klasik tefsirlerde görebiliriz. O yüzden uzun uzadıya her birini alıntılamıyorum. Ancak eğer ayetin Arapçasını dikkatlice incelersek, bu neticeyi bize dilbilimi de gösterir. Nitekim ayetteki “adet görmeyen kadınlar” ifadesi wa-allāʾī lam yaḥiḍna şeklindedir. Bunu incelersek; wa, bağlaçtır; allāʾī, basitçe dişil çoğul ilgi zamiridir ve, “o kadınlar ki” anlamına gelir; yaḥiḍna, adet görmek kökünden gelir; başındaki lam edatı ise, kendinden sonra gelen muzari fiili cezm eder, geçmiş zaman olumsuzlaması işlevi görür, bu da fiilin hiç gerçekleşmediğini gösterir. Yani dilbilimsel olarak ayette bahsedilen kadınlar, hiç adet görmemiş kimselerdir. Ancak tabii dilimizde “kadın” dediğimizde genellikle erişkin kimseleri kastederiz. Oysaki Kur’ân’da durum böyle değildir. Arapça nisâ sözcüğü kız çocuklarını kapsar. Delil olarak: “Hani Firavun’un adamlarından sizi kurtarmıştık. Onlar sizlere işkencenin en kötüsünü yapıyorlardı; erkek çocuklarınızı öldürüyor, kızlarınızı (nisâekum) sağ bırakıyorlardı. İşte bunda rabbinizden büyük bir imtihan vardır.” (A’râf 7/141)
Yine bazı reformistler, Kur’ân’ın çocuk evliliğine izin vermediğini göstermek için, “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin,” (Nisâ 4/6) ayetine başvurabiliyorlar. Onlara göre, bu ayette Kur’ân evlilik çağından söz etmekle kızların belli bir yaştan önce evlendirilemeyeceğini gösteriyor. Ancak hakikat böyle değil. Buradaki Arapça ifade nikâha, yani “nikâh çağı” şeklindedir. İleride tekrar detaylıca değineceğimiz üzere, Arapçada nikâhın temel anlamı cinsel birlikteliktir. Yani aslında ayet evlilik çağından değil, kızların cinsel ilişkiye girebilecek fiziksel olgunluğa eriştiği çağdan bahsetmektedir. Nitekim mekzûr ayet, bir yetime mallarının ancak o yeterli olgunluğa erişince teslim edilmesi hakkındadır. Buna karşın sadece üç ayet öncesinde yine kız çocuklarıyla evlenmenin caiz olduğu vurgulanmıştır: “Yetimlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsanız, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın.” (Nisâ 4/3) Bu ayet, yetimle evlenmenin caiz olduğunu gösterir. Yetim ise bir yetişkin olamaz. Bu yüzden Muhammed, “Ergenlikten sonra yetimlik yoktur,” demiştir.²⁴ Yani ayete göre, erkeğin ergenliğe ulaşmamış bir kızla evlenmesi caizdir. Nitekim Aişe, ayet hakkında şöyle demiştir: “Bu, velisiyle birlikte yaşayan ve onun mal varlığını paylaşan yetim kızla ilgilidir. Onun zenginliği ve güzelliği, veliyi, başka bir talip tarafından verilebilecek yeterli mehri vermeden onunla evlenmeye teşvik edebilir. Bu nedenle, bu velilerin, yetim kızlara adaletle davranıp en uygun mehri vermedikçe onlarla evlenmeleri yasaklanmış ve başka bir kadınla evlenmeleri emredilmiştir.”²⁵ İbn Hacer de şöyle yazmıştır: “Buna göre, yetim kızların ergenlik öncesi evlendirilmesi caizdir; çünkü ergenlikten sonra onlara yetim denmez.”²⁶
Dolayısıyla henüz adet görmemiş kız çocuğunu evlendirmenin caiz olduğu, tüm âlimlerin fikir birliğiyle doğrulanmıştır. Buna dair bir ansiklopedide şöyle yazar: “Âlimler, babanın küçük kızını onun rızası olmadan evlendirebileceği ve bu konuda babanın zorlama hakkı bulunduğu hususunda icma etmişlerdir.”²⁷ Ardından buna delil olarak on dört farklı klasik İslam âliminin sözleri listelenmiştir. En meşhur Hanefî fakihlerinden biri olan Serahsî de Talâk 65/4’ü küçük kızların evlendirilmesine delil olarak kabul etmiştir. Şöyle yazmıştır: “Bunun yanı sıra, Aişe hadisi ile yukarıda geçen rivayetler, bu konuda açık delildir. Nitekim Kudâme b. Maz’un, Zübeyr b. Avvam’ın kızıyla doğduğu gün evlenmiş ve, ‘Ben ölürsem bu kız benim en hayırlı mirasçımdır. Yaşarsam da eşimdir,’ demiştir. İbn Ömer de küçük kızını Urve b. Zübeyr ile evlendirmiştir. Urve b. Zübeyr ise, erkek kardeşinin kızıyla kız kardeşinin oğlunu, her ikisi de küçükken evlendirmiştir. Yine bir sahabe, küçük kızını Abdullah b. Hasan’la evlendirmiş, Ali de bunu geçerli saymıştır. İbn Mes’ûd’un eşi, küçük kızını Müseyyeb b. Nahbe’nin oğluyla evlendirmiş, İbn Mes’ûd da geçerli saymıştır.”²⁸ Daha sonra Serahsî, henüz ergenliğe ermemiş kızı babasının zorla evlendiremeyeceğini düşünen Ebû Bekir el-Esam’ı, bu delilleri duymadığı için adeta sağırlıkla itham etmiştir. Serahsî’nin bu sözünde belirttiği gibi, sahabelerin arasında çocuk evliliği yaşandığını görebiliyoruz. Mesela anlatıldığına göre Ömer, Ali’den kızı Ümmü Gülsüm’ü istedi. Ali, “O daha küçüktür,” diye yanıt verdi. Ömer ısrar edince ise Ali, “Onu sana göndereceğim. Eğer ondan hoşnut olursan, evlendiririm,” dedi. Ümmü Gülsüm yanına gelince Ömer, onun bacağını açıp elini baldırına koydu. Ümmü Gülsüm, “Dur! Allah’a yemin olsun, eğer sen müminlerin emiri olmasaydın burnunu kırardım!” diye çıkıştı. Sonra, Ali’nin yanına döndü ve olanları anlatıp, “Beni kötü bir ihtiyara gönderdin,” dedi. Ali ise, “Kızım, o senin kocandır,” diye yanıtladı.²⁹ Bu yıllarda Ömer, yaklaşık elli sekiz yaşındaydı. Yine anlatıldığına göre, Ebû Bekir ve Ömer, Fatıma’ya nikâh teklif ettiler, ama Muhammed, “O daha küçüktür,” diye yanıt verdi. Bunun üzerine, Ali ona nikâh teklif etti ve Fatıma’yı onunla nikâhladı.³⁰ Sünnî kaynaklarına göre Fatıma, Ali’yle evlendiğinde garip bir şekilde on sekiz yaşından dahi büyük olmalıdır. Oysaki bu yaş, evlilik için Arabistan’da fazladır ve Muhammed’in, “O daha küçüktür,” demesi akıl kârı değildir. Nitekim eğer on sekiz yaş evlilik için “küçük” kabul ediliyorsa, Muhammed’in altı yaşındaki Aişe’yle evlenmesini nasıl açıklayacağız? Tabii, Şiî kaynakları, Fatıma’nın Ali’yle evlendiği sırada yaklaşık dokuz yaşında olduğunu söylerler.³¹ Bu, diğerine kıyasla daha akla yatkındır.
Dediğimiz gibi henüz ergenliğe ulaşmamış bir kız çocuğunun velisi tarafından evlendirilebileceği kabul edilmiştir. Ancak Hanefî mezhebine göre, ergenlik çağına gelmiş olan bir kız evlenmeye zorlanmamalıdır. İlk önce ona teklif edilmelidir. Eğer susar ve hiçbir şey demez ise, bu izin olarak sayılır.³² Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise babanın bekar kızını o istemese de evlendirmesi caizdir.³³ Ahmed b. Hanbel’e göre, yine de kıza danışılması evladır. Küçükken babası veya dedesi tarafından evlendirilen kız ergenliğe ulaşınca evlilikl akdini feshetme, yani muhayyerlik hakkı yoktur.³⁴ Serahsî bunu, “Resûlullah’ın Aişe’yi muhayyer bırakmaması, küçük kızın, ergenliğe ulaştığı zaman muhayyerliği olmadığını gösterir. Çünkü, Aişe’yi babası evlendirmişti,” sözleriyle delillendirmiştir.³⁵ Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre, eğer kızı baba veya dede dışında biri evlendirmişse, kızın muhayyerlik hakkı vardır. Fakat Ebû Yûsuf buna katılmamış, baba ve dede dışındaki velilerin hükmünün de aynı şekilde olduğunu belirtmiştir.
Hanefî mezhebine göre kocanın, evlendiği küçük kızla cinsel ilişkiye girebilmesi için kızın buna fiziksel olarak uygun hâlde olması gereklidir. Dokuz yaş genelde ideal sayılır, çünkü Muhammed de Aişe’yle dokuz yaşında birlikte olmuştur. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinin görüşü de benzerdir. Hanbelîler, ne olursa olsun, ekseriyetle dokuz yaşından sonra kızın kocasından mahrum tutulmaması gerektiğini söylemişlerdir. Ancak Şâfiîler, aile isterse kızı hazır olana kadar kocasından uzak tutabileceklerini, ama kız –ergenliğe girmemiş olsa bile– eğer cinsel ilişkiye katlanabilir durumdaysa, onu kocasından uzak tutmamaları gerektiğini söylemişlerdir.³⁶ Nitekim bir hadiste Aişe’nin anlattığına göre, annesi onu Muhammed’e teslim etmeden önce bilerek şişmanlatmaya çalışmıştır.³⁷ Böylece onu fiziksel olarak cinsel ilişkiye daha elverişli bir hâle getirmiştir.
Cariyelerle ilgili olan bölümde ergenliğe girmemiş bir kız çocuğunun da cariye olarak alınabileceğini belirtmiştik. Yine sahibinin bu kızla fiziksel olarak ilişkiye dayanabilecek yaşa gelmeden birlikte olmaması evladır. Ancak ilişki olmadan yapılan fiziksel temaslar için bu pek de geçerli olmasa gerek. Nitekim meşhur bir Hanbelî âlimi olan İbn Kayyim şöyle yazmıştır: “Ahmed’den rivayet edildiğine göre, ramazan ayında şehvetten dolayı mesanesinin patlayacağından korkan veya suyu (meni) tutması sebebiyle testislerinin zarar göreceğinden endişe eden bir adam, suyu çıkarmalıdır. Ancak bunu hangi yolla yapacağı belirtilmemiştir. Bana göre bunu, başkasının orucunu bozmayacak bir yolla çıkarmalıdır. Mesela, kendi eliyle ya da oruç tutmayan eşinin veya cariyesinin bedeniyle mastürbasyon yaparak olabilir. Eğer onun çocuk ya da henüz ergenliğe ulaşmamış bir cariyesi varsa onun eliyle mastürbasyon yapabilir. Aynı şey gayrimüslim cariye için de geçerlidir. Onunla, cinsel organın dışında kalan yerlerde cinsel temasta bulunmak caizdir.”³⁸
Tüm bunlardan sonra bir karşılaştırma olması açısından şunu belirtelim: Klasik Roma hukukuna göre nişan, yani sözleşme için asgari yaş yaklaşık yediydi. Yasal evlilik yaşı kızlar için on iki, erkekler için ise on dörttü. Roma kadınları çoğunlukla on beş ila yirmi yaşlarında evlenirlerdi. Erkekler de benzer şekilde yirmilerinin ortalarında veya daha sonra evlenirlerdi. Bizans hukuku, Roma’nın mirasını az çok taşısa da, VIII. yüzyıldan itibaren kızlar için asgari yaş on üç olarak belirlendi. Bu yaşın altındaki bir kızı ayartmanın cezası, erkeğin burnunun kesilmesi ve kıza mal varlığının yarısının verilmesiydi. Sâsânî hukukunda ise rüşt yaşı her iki cins için on beş yaş olarak tanımlanmıştı. Buna karşın, bir kız dokuz yaşından itibaren evlendirilebilirdi, fakat cinsel ilişki için on iki yaşına kadar beklenirdi. Her ne kadar bunlar İslam hukukunun öngördüğü yaşlardan çok da uzak olmayan yaşlar olsa da, kuşkusuz daha anlaşılırdır. İslam’ın ufak kız çocuklarını evlendirme izni, ne yazık ki günümüzde bile şeriat ile yönetilen ülkelerde istenmeyen sonuçların doğmasına yol açmaktadır; gerdekte ölen kızlar, şeyhlere mal gibi satılan kızlar, okuldan alınıp istenmeyen bir evliliğe mahkûm edilen kızlar… Söyleyin; biz bunlar için kime hesap sormalıyız?
7. Kadın Sünneti
Kadın sünneti, herhangi bir tıbbi gereklilik olmadığı hâlde kadın dış genital organının (klitoris, iç dudaklar ve bazen dış dudaklar) kısmen veya tamamen kesilmesi, zarar verilmesi anlamına gelen geleneksel bir uygulamadır. Bu bilimsel literatürde bir “mutilasyon” yani bazen ölüme bile neden olabilecek, insan vücudunda bir organın işlevini bozan lüzumsuz sakatlama ve yaralama eylemi olarak görülmektedir. Her yıl milyonlarca kız çocuğu, özellikle de Afrika, Orta Doğu ve bazı Asya bölgelerinde bu uygulamaya maruz kalmaktadır. Kadın sünneti, genital organın ne ölçüde ve nereden kesildiğine göre bazı ana kategorilere ayrılır. Fakat ne olursa olsun, erkek sünnetinin aksine, hem kısa hem uzun vadede kadına birçok zararı vardır; şiddetli kanama, enfeksiyon, kronik ağrı, idrar yapma zorluğu, ciddi yırtıklar, ölüm riski ve dahası. Bu nedenle kadın sünneti, birçok ülkede yasaklanmıştır. Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü de bu uygulamanın tamamen kaldırılması için çalışmaktadırlar.
Kadın sünneti, kökeni İslam öncesine dayanan ve Araplar tarafından da uygulanan bir gelenektir. Benzer şekilde bu gelenek, İslam’a geçmiştir. Hadislerde bunun izlerini görebiliyoruz. Mesela Muhammed, sünnetli uzuvların birbirine değmesi hâlinde kadına da erkeğe de guslün farz olduğunu söylemiştir.³⁹ Yani bu hadiste kadının erkek gibi “sünnetli” olması gerektiği varsayılmıştır. Aynısı, Aişe’nin şu sözünde yine görülür: “Sünnetli biriyle sünnetli biri bir araya geldiğinde o zaman gusül farz olur. Ben ve Allah’ın Resûlü bunu yaptık, dolayısıyla gusül aldık.”⁴⁰ Buna göre, Aişe’nin sünnetli olduğu açıktır. Bir başka hadiste Muhammed, “Sünnet erkekler için bir sünnet, kadınlar içinse şereftir,” der.⁴¹ Ayrıca Muhammed, sünnet yapan bir kadına fazla kesmemesini, çünkü bunun kadın için daha hayırlı ve erkek için daha arzu edilir olduğunu söylemiştir.⁴² Dahası, Aişe’nin erkek kardeşinin kızlarının sünnet edildiği⁴³ ve Osman’ın, İslam’ı kabul etmiş olan kızları sünnet ettirdiği⁴⁴ nakledilmiştir. Bu sebeple kadın sünneti, Şâfiîlere ve bazı Hanbelî âlimlere göre farzdır. Diğer mezheplerde farz olmasa da şiddetle tavsiye edilmiştir. Kadının vücudunda kalıcı ve fiziksel bir zarar bırakmasından başka bir işlevi olmayan bu uygulamanın İslam’da yer bulması, hatta pek çok âlime göre “farz” olması gerçekten anlaşılabilecek gibi değildir. İyi ki günümüzde çoğu Müslüman, bu son derece zararlı olan sünneti terk etmiştir.
8. Evlilikte Kadının Rolü ve Konumu
Dilimizde bir erkekle bir kadının evlilik birliği kurmasını sağlayacak yasal işlem ve evlilik akdi için “nikâh” tabirini kullanırız. Tahmin edebileceğiniz gibi bu, Arapça bir sözcüktür. Nikâh, sözlükte birleştirmek ve bir araya getirmek manasına gelir; bu da cinsel ilişkiye tekabül eder. Yani nikâh, cinsel ilişkiyi meşrulaştırma akdi demektir. Çünkü Muhammed adetli bir kadın hakkında konuşurken, “Onunla nikâh dışında her şeyi yapabilirsiniz,” demiştir.⁴⁵ Yine bir başka yerde, “Ben nikâhtan doğdum,” demiştir.⁴⁶ Bunlar, nikâhın cinsel ilişki anlamına geldiğini ortaya koyar. Bu yüzden XIII. yüzyılda yaşayan Şiî âlimi Muhakkık Hillî, nikâhı, “vajina üzerinde hâkimiyet kurmayı amaçlayan ama mülkiyet hakkını içermeyen, öncelikle cinsel ilişki hakkını tesis eden bir sözleşme” olarak tanımlamıştır.⁴⁷ Benzer şekilde, önde gelen Mâlikî fakihlerinden Cündî şöyle yazmıştır: “Bir kadın evlendiğinde, kendinden bir parçasını satar. Pazarda mal alınır, evlilikte ise koca kadının cinsel organını satın alır. Diğer alım satım işlemlerinde olduğu gibi, mehir olarak sadece kullanışlı ve dinî açıdan temiz şeyler verilebilir.”⁴⁸ Bu, İslam çerçevesinde haksız bir yorum değildir. Nitekim Muhammed, “Nikâh, bir nevi cariyeliktir. Kişi, kızını kime teslim ettiğine bakmalıdır,” demiştir.⁴⁹ Elbette ki cariyeyi almak için bir miktar para ödenir. Aynısı gelin için de geçerlidir. Çünkü nikâh akdi karşılığında damat, geline mehir öder; mehir olmazsa, evlilik geçerli olmaz.
İslam’a göre mehir, erkeğin kadınla cinsel ilişkiye girme bedeli olarak ödediği paradır. Nitekim bir hadiste, “Eğer birliktelik yaşanmışsa, kadın kocasının yaptığı cinsel ilişki için mehrini alır,” denmiştir.⁵⁰ Bir başka hadise göre bir adam, bâkire bir kadın alıp onunla birliktelik yaşadığında hamile olduğunu fark ederek Muhammed’e gelmiştir. Muhammed, “Ona mehir vereceksin, çünkü onun vajinasını kendine helal kıldın,” demiştir.⁵¹ Bir başka hadiste, “Mehir, onunla cinsel ilişkiye girme hakkına sahip olmanın karşılığıdır,” demiştir.⁵² Ayrıca sırf kendini tatmin etmek isteyen iki taraf arasında cinsel ilişkiyi meşrulaştırmak için yapılan geçici müt’a nikâhında da yine mehrin ödendiğini biliyoruz.⁵³ Müt’a nikâhı, basitçe adeta fuhuşu yasal hâle getirip erkeklerin şehvetlerini tatmin etmelerini sağlayan bir uygulamadır. Bu nikâhta erkek ile kadın, geçici bir süreliğine, cinsel ilişkiyi meşru hâle getirmek için evlenirler, işlerini hâllederler, sona isterlerse boşanırlar.⁵⁴ Muhammed buna cevaz vermiştir. Bu, İslamiyet öncesine dayanan bir Arap geleneğidir. Nitekim IV. yüzyılda yaşamış Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus, Araplar hakkında, “Sözleşme gereği belirli bir zaman için ücretle tutulmuş karıları vardır,” diye yazmıştır.⁵⁵ Tabii, bu hükmün sonradan kaldırılıp kaldırılmadığı tartışma konusudur; ama İbn Abbas’ın,⁵⁶ Ebû Bekir’in ve Ömer’in⁵⁷ bazen, özellikle zaruret anlarında buna cevaz verdiği anlaşılmaktadır. Yani müt’a nikâhı, yine erkeğin kadını zevk malzemesi olarak objeleştirmesine yarayan ve Allah’ın kanunlarında açık arayan bir uygulamadır. Sünnîlerde bu yasaklanmış olsa da Şiîlerde devam etmektedir.
Uzun lafın kısası, bunlar gösterir ki mehir, en temelde erkeğin kadına, onun vajinasını kullanması karşılığında ödediği paradır. Cariyelikten farkı, birinde paranın kadına, diğerinde tüccara ödenmesidir. İslam âlimleri, nikâh akdi yapılıp da cinsel ilişki yaşanmadan bozulmuş evliliklerde erkeğin kadına mehrin yarısını ödemesinin yeterli olacağını söylemişlerdir.⁵⁸ Nitekim Kur’ân’da, “Bir mehir belirlediğiniz hâlde onlarla birleşmeden kendilerini boşarsanız, belirlediğiniz mehirin yarısını ödemek size borçtur,” denmiştir (Bakara 2/237).
Evlendikten sonra kadın, tıpkı Muhammed’in Vedâ hutbesinde belirttiği gibi, erkeğinin esiri konumuna gelir. Bu yüzden fazla söz hakkı yoktur. Muhammed demiştir ki: “Allah korkusundan sonra bir mümin için en hayırlı şey, kendisine emir verdiğinde itaat eden, ona baktığında memnun eden, yemin ettiğinde yeminine sadık kalan ve kocasının yokluğunda hem kendisine hem malına mukayet olan salih bir eştir.”⁵⁹ Ayrıca şöyle demiştir: “Eğer Allah’tan başka birine secde etmeyi emretseydim, kadınlara kocalarına secde etmelerini emrederdim. Muhammed’in ruhu elinde olan Allah’a yemin ederim ki, hiçbir kadın kocasına karşı görevini yerine getirmedikçe Allah’a karşı görevini yerine getirmez. Kocası onunla cinsel ilişki yaşamak isterse, deve sırtında bile olsa, reddetmemelidir.”⁶⁰ Üstelik şöyle demiştir: “Kocası kendisinden razı iken ölen her kadın cennete girecektir.”⁶¹ Buna benzer olarak, Muhammed, bir kadına şöyle demiştir: “Kocana nasıl davrandığına dikkat et, çünkü o senin cennetin de cehennemin de.”⁶² Hatta başka bir rivayet şöyledir: “Bir kadın, göğüslerinden birini pişirilmek üzere, diğerini de kızartılmak üzere sunsa bile, yine de kocasına karşı yükümlülüklerini yerine getirmekten eksik kalacaktır. Üstelik kocasına bir an bile itaatsizlik ederse, tövbe edip geri dönmedikçe cehennemin en alt katına atılacaktır.”⁶³ Buna benzer olarak, Muhammed şöyle de demiştir: “Erkeğin karısının üzerinde öyle bir hakkı vardır ki, erkeğin burnundan kan, irin ve cerahat aksa ve kadın diliyle bunu yalasa yine de hakkını ödemiş olmaz. Bir insanın bir insana secde etmesi gerekseydi, Yüce Allah’ın verdiği üstünlükten dolayı kadının, yanına giren kocasına secde etmesini söylerdim.”⁶⁴
Bunlardan da anlayabileceğiniz üzere, kadın erkeğe tam bir teslimiyet içinde yaşamalıdır. Bu yüzden Kur’ân’a göre bir erkeğin karısıyla istediği gibi cinsel ilişkiye girme hakkı vardır: “Kadınlar sizin tarlanızdır; tarlanıza nasıl isterseniz öyle yaklaşın.” (Bakara 2/223) Hatta Muhammed, şayet bir erkek karısıyla ilişkiye girmek ister de karısı yüz vermezse, meleklerin sabaha kadar o kadına lanet edeceğini söylemiştir.⁶⁵ Dahası, şöyle de demiştir: “Üç kişi vardır ki, onların namazı kulaklarından öteye geçmez: Sahibine geri dönene kadar kaçan köle, kocası kendisine kızgınken geceyi geçiren kadın ve halkın hoşlanmadığı imam.”⁶⁶ Ayrıca kadınlar hakkında, “Tarlanıza dilediğiniz zaman ve dilediğiniz şekilde yaklaşın,” demiştir.⁶⁷ Buna benzer olarak, “Bir erkek ihtiyacını karşılamak için karısını çağırdığında, fırının başında bile olsa, gelsin,” demiştir.⁶⁸ Ayrıca, “Bir kadın kocasını rahatsız ettiğinde huriler ona şöyle derler: ‘Onu rahatsız etme, Allah seni helak etsin! O senin yanında sadece misafirdir ve senden ayrılıp bizim yanımıza gelecektir.’ ” diye buyurmuştur.⁶⁹
Daha bunun gibi pek çok hadisten söz etmemiz mümkündür. Örneğin, “Kocasına muhtaç iken ona teşekkür etmeyen bir kadına Allah nazar etmez,”⁷⁰ denmiştir. Ayrıca şöyle denmiştir: “Ey kadınlar topluluğu! Allah’tan sakının ve kocalarınızın rızasını gözetin. Çünkü bir kadın, kocasının kendi üzerindeki hakkının ne olduğunu bilseydi, kahvaltısı ve yemeği anında dahi oturmaz, başında dikilirdi.”⁷¹ Dahası, “Bir erkek, karısına kırmızı dağdan siyah dağa veya siyah dağdan kırmızı dağa taş taşımasını emretse, kadının görevi ona itaat etmektir,”⁷² buyrulmuştur. Biraz daha uzun olan bir hadis ise şöyledir: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kadının, kocası istemediği hâlde onun evine (başkalarının girmesine) izin vermesi helal değildir. Yine onun hoşlanmadığı hâlde evden çıkması da helal değildir. O, evde kocasından başka kimseye itaat etmemelidir. Ona karşı sertlik göstermemeli, onunla aynı yatağı terk etmemeli ve ona zarar vermemelidir.”⁷³ Bazı rivayetlerde şöyle bir ekleme de vardır: “Kocası ondan daha zalim olsa bile, onu razı edinceye kadar (böyle davranması uygun değildir). Eğer kocası ondan razı olur ve özrünü kabul ederse, ne güzel; Allah da onun özrünü kabul eder, yüzünü güzelleştirir ve ona bir günah yoktur. Eğer kocası ondan razı olmazsa, o (özür dilemekle) yükümlülüğünü yerine getirmiş olur.”⁷⁴ Ayrıca İmam Gazâlî, şöyle bir hadis rivayetinden bahsetmiştir: “Kocanın karıdaki haklarından bazıları şunlardır: Koca, hanımını cinsî münasebete çağırdığı zaman, deve üzerinde de olsa davete icabet etmek. Müsaadesi olmadan, evinden bir şey vermemek. Şayet izinsiz bir şey verecek olursa, sevabı kocasına, günahı kendisine olur. Müsaadesi olmadan nafile oruç tutmamak. Şayet kocası müsaade etmeden nafile oruç tutacak olursa, açlığı ve susuzluğu yanına kalır; orucu kabul olmaz. Kocasının müsaadesini almadan evden çıkacak olursa, eve dönünceye veya tövbe edinceye kadar melekler ona lanet ederler.”⁷⁵ Bu, aslında birden fazla hadisin bir araya getirilmiş hâlidir. Üstelik bu hadislerde Muhammed, kocanın izni olmadan kadının eve birisini almasını ve yine kocasının izni olmadan malını elden çıkarmasını da açıkça yasaklamıştır.⁷⁶
Bunun dışında, Muhammed’e göre bir kadının temel işlevi çocuk doğurmaktır. Çocuk doğurmayan kadınlar ise işlevsizdir. Nitekim Muhammed, kendisine gelip, “Ben iyi bir mevkide, güzel bir kadın buldum, ama çocuk doğuramıyor, onunla evleneyim mi?” diye soran bir adama üç kez, “Hayır,” cevabını vermiştir.⁷⁷ Üstelik Ömer, “Bir evdeki hasır, çocuk doğurmayan bir kadından daha hayırlıdır,” demiştir.⁷⁸ Yine Muhammed, “Bâkirelerle evlenin, çünkü onların ağızları daha tatlıdır, rahimleri daha doğurgandır ve daha az şeyle yetinirler,” diye tavsiye vermiştir.⁷⁹ Hatta dul bir kadınla evlenen Câbir’e, “Neden oynaşabileceğin bir bâkireyle evlenmedin ki?” diye sormuştur.⁸⁰ Ayrıca şöyle buyurmuştur: “Üç çeşit kadın vardır. Biri kap gibidir. Hamile kalıp doğurmaktan başka bir işe yaramaz. Diğeri uyuz bir deve gibidir. Bir diğeri de sevgi dolu ve doğurgan kadındır ki, imanında kocasına yardımcı olur. Böylesi bir kadın da kocası için hazineden daha değerlidir.”⁸¹ Bunun dışında, bir kadının yanında mahremi olmadan uzak mesafe yolculuğa, mesela bir gün bir gecelik yolculuğa çıkamayacağı da yine hadislerde vurgulanmıştır.⁸²
Evlilik konusunda kadın için olan kurallar, erkeğe kıyasla daha sıkıdır. Örneğin, bir erkek Yahudi veya Hristiyan kadınla evlenebilirken (Mâide 5/5), bir kadın için bu geçerli değildir (Mümtehine 60/10). Kadının kocası, mutlaka Müslüman olmalıdır. Eğer sonradan din değiştirirse nikâh düşmüş olur. Yine İslam’a göre bir kadının evliliği, mutlaka bir vasi tarafından ayarlanmalıdır. Aksi hâlde geçerli sayılmaz ve kadın erkekle birlikte olursa zina yapmış sayılır.⁸³ Boşanma konusunda kadın yine dezavantajlıdır. Nitekim Bakara 2/228’de boşanma sürecinde erkeklerle kadınlara benzer haklar tanınmasına rağmen, erkeklerin kadınlardan bir derece önde oldukları belirtilmiştir. Hukuka göre, eğer bir kadın, kocasından kendisini boşamasını ister ve kocası onu evlilikten azat ederse, kadın aldığı mehir ne kadarsa onu geri öder; buna hul’ denir. Yani boşanmak isteyen kadın, kocasına mehrini iade etmek zorundadır.⁸⁴ Ayrıca Muhammed, “Boşanmak isteyen kadınlar münafıktır,” demiştir.⁸⁵ Hatta boşanmak isteyen kadınların Allah katında eşek leşinden daha iğrenç olduklarını söylemiştir.⁸⁶
Son olarak, iki ilginç konudan daha bahsedebiliriz. Birincisi; Nisâ 4/15’te eğer bir kadının çirkin bir iş yaptığı ispatlanırsa, o kadının ölünceye veya tuhaf bir şekilde Allah ona bir yol açıncaya dek ev hapsinde tutulması gerektiğini söylemiştir. Ancak hemen sonraki ayette, aynı şekilde iki erkeğin çirkin bir iş yaptığı ispatlanırsa, onları incitmeleri ve eğer tövbe edip kendilerini düzeltirlerse onları bırakmaları söylenmiştir. Ortada büyük bir fark var. İkincisi; İslam’a göre bir adamın kardeşine, “Karıma bak, eğer istersen onu senin için boşarım,” demesi mümkündür. Hatta Muhammed, iki karısı olan Abdurrahman b. Avf ile Sa’d b. Rebî’ arasında kardeşlik bağı kurduktan sonra (muâhât), Abdurrahman’a karılarının ve mallarının yarısını ona vermesini tavsiye etmiştir.⁸⁷
Yine tüm bu anlattıklarımız, evlilikte kadını tamamıyla kocasına bağımlı, itaatkâr, pasif ve alınıp verilebilen bir mal konumuna yerleştirmektedir. Nitekim kocasının hüküm verdiği bir konuda kadına söz hakkı düşmez, mutlaka itaat etmelidir.
9. Kadınların Dövülmesi
Kur’ân, “İyi kadınlar, itaatkâr olan ve Allah’ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır,” (Nisâ 4/34) ayetiyle birlikte aslında karıya kocasına itaati zorunlu kılmıştır. Ayetin hemen devamında şöyle yazılmıştır: “Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” Burada Allah, karısı kendisine itaatsizlik eden kocanın yapması gerekenler hakkında bir yol çizmiştir. İmam Şâfiî bunun hakkında şöyle der: “Onlara öğüt, ‘Allah’tan kork, benim sende hakkım var. Bu tutumundan vazgeç. Bana itaat etmenin farz olduğunu bil’ ve benzeri sözlerle olur. Bu öğütlerin yeterli olması umulduğu için, erkek kadını bu noktada dövmez. Eğer kadın serkeşliğinde ısrar ederse, o zaman onu yatağında terk eder. Buna, onunla konuşmama da dahildir. Erkek onunla konuşmamayı üç günden daha fazla sürdürmez. Erkek onu yatağında yalnız bıraktığı zaman, eğer kadın kocasını seviyorsa, bu durum ona güç gelir ve böylece geçimsizliği bırakır. Yok eğer kocasına kızıyor ve buğzediyor ise, bu yalnız bırakma kadının işine gelir. Bu da kadının serkeşliğinin had noktada olduğunun bir delilidir.”⁸⁸ Taberî ise kadını yatağında yalnız bırakma emrini daha farklı anlamıştır. Ona göre burada kullanılan kelime “bağlamak” manasına gelir. Yani bu ayetin asıl anlamı, “Siz karılarınızı, yatıp kalktıkları evlere bağlayın,” şeklindedir.⁸⁹ Eğer öğüt dinlemezlerse onlara böyle muamele edilmelidir.
Ayette “baş kaldırmak, serkeşlik” olarak çevrilen nuşûz sözcüğü hakkında Brown şöyle demiştir: “Eğer bir eş, alışılmadık derecede hakaret içeren davranışlar sergilemek, geçerli bir mazeret olmaksızın ve kocasının isteğine aykırı biçimde evden çıkmak ya da tıbbi bir gerekçe olmaksızın kocasıyla cinsel ilişkiyi reddetmek gibi ağır bir itaatsizlik (nushūz) gösterirse, koca önce onu Tanrı bilincine ve uygun edebe dikkat etmeye öğütleyerek uyarmalıdır. Eğer kadın bu davranışlarından vazgeçmezse, koca onunla aynı yatakta yatmayı bırakmalıdır. Eğer buna rağmen nushūz davranışı devam ederse, o zaman ona davranışlarının yanlışlığını öğretmek amacıyla vurmalıdır.”⁹⁰ İbn Kesîr ise “serkeşlik” ifadesi hakkında şöyle yazmıştır: “Serkeşlik eden kadın ise, kocasına üstünlük taslayan, onun emrini yerine getirmeyen, ondan yüz çeviren ve ona kızan kadındır.”⁹¹
Bu ayetin kadınları dövmeye cevaz verdiği açıktır. Bunun hakkında bir ihtilaf dahi yoktur. Hiçbir Arapça sözlük veya klasik İslam âlimi, Nisâ 4/34’teki ḍ-r-b sözcüğünün dövmeyi ifade ettiğini reddetmemişlerdir. Bu sözcük, Kur’ân’da bazı farklı anlamlarda kullanılmıştır. En bilineni, “vurmak, darbe indirmek” şeklindedir. Örneğin, “Bir zamanlar Musa kavmi için su istemiş, biz de ona, ‘Asanı taşa vur!’ demiştik.” (Bakara 2/60; bkz. A’râf 7/160) Ayrıca, “Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık boyunlarının üzerinden vurun, onların bütün parmaklarına vurun.” (Enfâl 8/12) Ve yine, “Sonra onlara güçlü darbeler indirmeye başladı.” (Sâffât 37/93) Benzer anlamlar ihtiva eden başka ayetler için bkz. Enfâl 8/50; Tâhâ 20/77; Şuarâ 26/63; Sâd 38/44; Muhammed 47/4.
Kur’ân’da bu sözcüğün farklı manada kullanımları vardır: Örnek vermek (Bakara 2/26; Ra’d 13/17; İbrâhîm 14/24), yeryüzünde yol almak (Nisâ 4/94, 101; Müzzemmil 73/20), örtmek veya kapatmak (Kehf 18/11; Nûr 24:31). Ancak en çekirdek semantik anlamı vurmaktır. Diğer tüm anlamları metaforik genişlemelerdir. Bunu Nisâ 4/34’te görüyoruz. Nitekim Allah, ayette karılarının serkeşliğinden endişe eden kocalar için üç aşamalı bir tavsiye sunmaktadır: (I) Nasihat edin. (II) Fiziksel olarak ayrılın. (III) Dövün. Görüldüğü üzere fiiller, eylem yoğunluğu açısından artarak ilerler. Dolayısıyla Arapça wa-ḍribūhunna ifadesinin en doğal tercümesi budur. Bu ifade, Arapça emir kipindedir ve -hunna ile fiil, “kadın” nesnesine yöneltilmiştir. Bazı reformistler, bunu dövmek değil de “kadından uzaklaşmak” manasında yorumlamaya çalışmışlardır. Oysaki bu, dilbilimsel açıdan zorlamadır. Nitekim “uzaklaşmak” anlamı, genelde doğrudan nesne almaz ve edat ile desteklenir. Mesela ḍarabtum fī al-arḍ ifadesinde olduğu gibi. Bu ayette ise ifade doğrudan nesne almıştır ve fī ya da an gibi bir edat eksiktir. Dahası, ifadenin böyle yorumlanması ikinci fiilin, yani fiziksel ayrılığın gereksiz bir tekrarı olmaktadır. Sözcüğe mecaz anlam vermek de zordur. Çünkü mecaz anlamın verildiği diğer ayetlerde nesne soyut bir kavramken, burada doğrudan kadınlardır.
Kur’ân’da kadınları dövmeye müsaade eden tek ayet bu da değildir. Nitekim bir ayete göre Peygamber Eyüp, Allah’ın emri üzerine karısına vurmuştur: “Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur ve böylece yeminini yerine getirmiş ol.” (Sâd 38/44) Tabii, bu ayette Eyüp’ten neye vurmasının istendiği muğlaktır. Ancak İbn Kesîr bunun hakkında şöyle yazmıştır: “Eyüp yaptığı bir işten dolayı hanımına öfkelenmiş, kızmıştı. Söylendiğine göre bir ekmek karşılığında saçının bir örgüsünü satmış ve o ekmeği Eyüp’e yedirmişti de Eyüp bundan dolayı onu kınamış ve Allah kendisine şifa verirse hanımına yüz değnek vuracağına dair yemin etmişti. Bunun dışında başka bir sebeple hanımına kızmış olduğu da söylenir. Allah, Eyüp’e şifa ve afiyet verdikten sonra hanımının kendisine olan bu mükemmel hizmeti, merhameti, şefkati ve iyiliğine karşılık cezası bu yüz değnek olmamalıydı. Bunun üzerine Allah, Eyüp’e vahyetti ki, eline bir demet sap alacak, bu demette yüz çubuk bulunacak ve bu demetle hanımına bir kere vuracak. Böylece yemini yerine gelmiş olacak, adağına uymuş ve yemininden de dönmüş olmayacaktı.”⁹² Bu ve benzeri rivayetleri farklı kaynaklarda görebiliyoruz.⁹³ Bu yorum, gelenek tarafından sağlam bir şekilde desteklenmiştir.
Tekrar Nisâ 4/34’e dönecek olursak; kaynaklara göre, bu ayetin iniş sebebi şöyledir: Bir kadın, Muhammed’e gelerek kocasının kendisini tokatladığını iddia etti. Muhammed, “Kısas uygulansın,” buyurdu. Bunun üzerine Allah, “Erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur,” ayetini indirdi. Ve kısas uygulanmaksızın kadın geri döndü. Bunun üzerine Muhammed, Allah’ın buyurduğunun kendi hükmünden daha hayırlı olduğunu söyledi.⁹⁴ Buna nispeten Zührî, “Koca ile karı arasında cana kıyma söz konusu olmadıkça kısas yoktur,” demiştir. Yani bir koca karısını öldürmedikçe, karısını dövmesinden dolayı kendisine kısas yapılmaz.⁹⁵ Ayetin gösterdiği sonuç budur.
Kadınları dövme uygulaması, aslında İslam’ın ilk yıllarına kadar uzanır. İslam, kocanın karısını dövmesini yasaklamamıştır; ama bazı sınırlar koymuştur. Dövmek; İbn Abbas’a göre incitmeden, Hasan-ı Basrî’ye göre iz bırakmadan, fakihlere göre ise bir organını kırmadan olmalıdır.⁹⁶ Muhammed erkeklere nasihat olarak, “Eğer (hayasızlık) yaparlarsa, Allah onları ayrı odalara kapatmanıza ve şiddetli olmayacak şekilde dövmenize izin vermiştir,” demiştir.⁹⁷ Bir başka hadiste Muhammed, karılarını erkek devesi veya kölesi gibi dövüp sonra yine de ilişkiye giren erkekleri kınamıştır.⁹⁸ Ayrıca bir kadının, kadınlara karşı çok sert olan bir adamla evlenmemesini söylemiştir.⁹⁹ Hatta görüyoruz ki, Muhammed, bir ara kadınları dövmeyi bile yasaklamıştır. Ancak Ömer’in gelip, “Kadınlar kocalarına karşı cüretkâr oldular,” demesi üzerine onları dövmelerine izin vermiştir. Öyle ki bu yüzden kadınlar, Muhammed’in yanına gelip kocalarını şikayet etmişlerdir.¹⁰⁰ Bu açıdan bakıldığında, doğrusu, İslam, belli bir ölçüde kadına şiddeti sınırlandırıyor gibi. Örneğin bir adam, kendi karısını yüzüne vurmadan dövmelidir.¹⁰¹ Ancak bazı Müslümanlar bunu fazla abartabiliyorlar. Oysaki Kur’ân, kadını dövmeyi caydırıcı bir ceza olarak sunar. Dolayısıyla hiçbir acı vermeden veya çok hafif sillelerle dövmek gibi yorumlar mantıksızdır.
Muhammed’in ve sahabelerinin kadınlara vurduklarına dair hadislerde pek çok rivayet mevcuttur. Örneğin, Aişe şöyle demiştir: “Ebû Bekir yanıma geldi, bana doğru yönelip yumruğuyla sert bir şekilde vurdu ve şöyle dedi: ‘Gerdanlığın yüzünden insanları alıkoydun.’ O darbe çok acı verici olmasına rağmen, Allah’ın Resûlü’nü uyandırmamak için ölü gibi hiç kıpırdamadan kaldım.”¹⁰² Yine Aişe, Muhammed hakkında şöyle anlatmıştır: “Dedi ki: ‘Önümde gördüğüm şey senin gölgen miydi?’ Dedim ki: ‘Evet.’ Göğsüme bir darbe indirdi, canımı acıttı. Sonra, ‘Allah ve Resûlü’nün sana haksızlık edeceğini mi sandın?’ dedi.”¹⁰³ Bunun dışında, Eş’as b. Kays’ın anlattığına göre, kendisi Ömer’in evinde misafirdi. Gece yarısı Ömer, gidip karısını dövdü ve Eş’as onları ayırdı. En sonunda Ömer, ona Muhammed’in şu sözünü hatırlattı: “Erkeğe karısını neden dövdüğü sorulmaz.”¹⁰⁴ Gerçekten bu söz, kaynaklarda bir hadis olarak yer almaktadır.¹⁰⁵ Fakat bundan bile ilginç olan bir rivayet ise şöyledir: “Ömer kendi kendine: ‘Allah’ın Resûlü’nü güldürecek bir şey söyleyeceğim,’ dedi ve şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Keşke Hatice’nin kızını görseydin. Benden nafaka istedi; ben de kalkıp boynuna vurdum.’ Bunun üzerine Allah’ın Resûlü güldü ve şöyle buyurdu: ‘Gördüğün gibi onlar da etrafımda oturmuş, benden nafaka istiyorlar.’ Bunun üzerine Ebû Bekir kalkıp Aişe’nin boynuna vurdu; Ömer de kalkıp Hafsa’nın boynuna vurdu.”¹⁰⁶ Bu rivayetlerden anlayabileceğimiz üzere, o dönemdeki kadınlar kocalarından çok çekiyorlardı. Hatta Aişe, kocası kendisini dövdüğünden şikayetçi olan bir kadın hakkında, “Mümin kadınlar kadar acı çeken hiçbir kadın görmedim. Bakın! Cildi elbisesinden daha yeşil!” demiştir.¹⁰⁷
Bunun gibi başka rivayetler vardır. Mesela anlatılana göre, Ebû Bekir’in kızı ve Zübeyr b. Avvâm’ın karısı olan Esmâ, evinden dışarı çıkar gezerdi. Nihayet bu hususta ona serzenişlerde bulunuldu. O da, hem kendisine hem de diğer kumasına serzenişte bulundu. Birinin saçını diğerine bağladıktan sonra onları ağır bir şekilde dövdü. Öbür kuması kendisini daha iyi koruyorken, Esmâ kendisini korumadığından darbeler daha çok ona isabet ediyordu. Esmâ bu durumu babası Ebû Bekir’e şikayet etti. Babası ona şöyle dedi: “Kızcağızım sabret. Çünkü Zübeyr salih bir insandır. Belki cennette senin eşin olur.”¹⁰⁸ Bir başka hadise göre ise bir kadın, peygambere gelip kocasının namaz kıldığında kendisini dövdüğünü, oruçlu olduğunda orucunu bozduğunu (yani onunla ilişkiye girdiğini) ve güneş doğmadan da sabah namazını kılmadığını söyleyerek şikayetçi oldu. Bunun üzerine Muhammed, onun kocasına bu işin aslını sordu. Kocası, namaz kıldığında onu dövmesinin sebebinin iki sûre okuması olduğunu ve onu bundan men ettiğini söyledi; peygamber, kadına namazda bir sûre de okunsa yeteceğini belirtti. Orucunu bozmasının sebebini ise, karısının oruca düşkün olmasına rağmen kendisinin de genç bir adam olduğu, bu yüzden kendisini tutamadığı şeklinde açıkladı; peygamber, kadının kocasından izinsiz oruç tutmaması gerektiğini söyledi. Güneş doğmadan namaz kılmamasını ise mesleği yüzünden daha erken uyanamadığını söyleyerek akladı; peygamber, güneş doğduğunda kılabileceğini söyledi.¹⁰⁹ Görüldüğü üzere, ortada kadının yediği dayağa karşı bir kınama yok. Tam tersine, hep erkeğin lehine kararlar verilmiştir.
10. Muhammed’in Eşleri ve Cariyeleri
Muhammed’in en az dört cariyesi olduğundan daha önce söz etmiştik.¹¹⁰ Ayrıca yine en az on bir karısı olduğunu söylemiştik. Tabii, bu asgari bir sayıdır. Yoksa bunu on dokuz veya yirmi üçe kadar çıkaranlar olmuştur. Taberî ise Muhammed’in on beş kadınla evlendiğini ve bunlardan on üçüyle evliliğini tamamladığını yazmıştır.¹¹¹ Yani Muhammed, kendi cinsel yaşamına epey önem veren biriydi.
Bazı Müslümanlar, Muhammed’in bu sayıca fazla evliliklerini şu şekilde haklı çıkarmaya çalışabiliyorlar: “Ama o, dul ve yoksul kadınlara bakmak, onları himaye etmek için evlilikler yaptı.” Bu, çok modern bir iddiadır ve İslam’ın önceki yıllarında savunulmamıştır. Nitekim Muhammed’in kendisi bile bir kadınla ancak parası, asaleti, güzelliği veya dindarlığı için evlenilebileceğini söylemiştir.¹¹² Zaten iddianın, Muhammed’in evliliklerinin çoğu için doğru olmadığı açıktır. Mesela karısı Sevde yaşlanınca Muhammed ondan ayrılmak istemiş, o da gününü Aişe’ye bırakması ve peygamberin kendisini nikâhında tutması şartıyla onunla anlaşmıştı.¹¹³ Yani aslında Muhammed ile ilişkiye girmesi gereken her geceyi, onu razı etmek için Aişe’ye devretmişti, çünkü yaşlanmıştı ve belli ki peygamber artık ondan zevk almıyordu.¹¹⁴ Ayrıca bunda Sevde’nin şişman ve yavaş bir kadın olmasının da rolü olduğu söylenebilir.¹¹⁵ Bunun dışında Amra bint Yezîd’i, cüzzam hastalığından muzdarip olduğu için düğün gecesinde boşadığı bilinmektedir.¹¹⁶ Yine Ümmü Şerîk’i, evlilik teklifini kabul etmiş olsa bile, yaşlı bir kadın olduğunu görünce boşamıştır.¹¹⁷ Oysaki Ümmü Şerîk bakması gereken çocukları olan dul bir kadındı. Bir benzeri, Dubaa bint Amir adında bir kadının başına gelmiştir. Muhammed onun çok güzel uzun saçları olan varlıklı bir kadın olduğunu duyunca evlilik teklifinde bulunmuş, ama onun yaşlı bir kadın olduğu söylendiğinde bu teklifinden vazgeçmiştir.¹¹⁸ Ayrıca güzelliğiyle ünlü olan Müleyke bint Ka’b el-Leysî ile de evlenmiş; ama Aişe, “Babanı öldüren adamla evlenmekten utanmıyor musun?” diye onu kışkırtmıştır. Gerçekten babası, Mekke’nin fethi sırasında öldürülmüştür. Müleyke, peygamberden Allah’a sığındığını söyledikten sonra Muhammed onu boşamıştır. Kabilesinden olanlar, Muhammed’e gelip, “O küçük ve aklı başında değil; kandırıldı, lütfen onu geri alın,” dedilerse de Muhammed bunu kabul etmemiştir.¹¹⁹ Bir de Muhammed, Fâtıma bint Dahhâk ile evlenmiştir. O, İslam’ı kabul eden ufak bir kabilenin kızıdır. Ancak Muhammed, cami avlusunda gizlice erkekleri gözetlediği gerekçesiyle ondan boşanmış ve o da hayatını gübre toplayıcısı olarak geçirmiştir.¹²⁰
Bunun dışında, Muhammed’in evlendiği kadınların hayatına biraz göz atarsak, bu iddianın neden çok zayıf olduğunu görebiliriz. Örneğin Muhammed, Sevde bint Zem’a ile nübüvvetin onuncu yılında, yani 620’de evlendi. Bu yıllarda Muhammed’in muhtemelen yoksul olduğu anlaşılıyor, çünkü hicretin masrafları bile Ebû Bekir tarafından ödeniyordu.¹²¹ Sevde ise dericilikte mahirdi¹²² ve bundan para kazanıyordu. Üstelik yalnız olmadığı ve hem babası hem erkek kardeşleriyle yaşadığı bilinmektedir. Bir diğer karısı Hafsa, Kureyş’in en zenginlerinden olan¹²³ Ömer’in kızıydı. Ayrıca yazı yazmayı bilen sayılı kadınlardan biriydi.¹²⁴ Bu, eğer istese kâtiplik gibi alanlarda yoğun talep göreceğini gösterir. Muhammed ise aksine kimi zaman karılarını geçindirecek paradan bile yoksun oluyordu. Hatta Aişe, üç günden fazla üst üste doyasıya yemek yemediklerini ve bazen bir ay boyunca pişirecek bir şey olmadığı için ateş yakmadıklarını iddia etmiştir.¹²⁵ Daha sonraları Ömer de bu yüzden Hafsa’yı Muhammed’den bir şey istememesi ve ihtiyacı olursa gelip kendisinden istemesi konusunda tembihlemiştir.¹²⁶ Bir diğer karısı Zeyneb bint Huzeyme, varlıklı Hilâl kabilesinden idi ve hem Mekke’de akrabaları hem Medine’de erkek kardeşleri vardı. Bir diğer karısı Ümmü Seleme, Kureyş’in en zengin kollarından biri olan Benî Mahzûm’dan geliyordu ve Sevde gibi dericilik yapıyor, muhtemelen bununla geçimini sağlıyordu.¹²⁷ Hatta bu yüzden ilk etapta Ebû Bekir’den, Ömer’den ve Muhammed’den evlilik teklifi alınca üçünü de reddetmişti. Bir diğer karısı Zeyneb bint Cahş, el işçiliği, deri tabakalama, deri dikme, boncuk dizme gibi işler yaparak para kazanırdı ve ekonomik bağımsızlığını korurdu. Ayrıca erkek kardeşlerinin himayesi altındaydı. Bir diğer karısı Meymûne bint Hâris, kocası Benî Hâşim’in en zenginlerinden olan bir kadındı.¹²⁸ O ölünce ise evli kız kardeşinin evine misafir oldu.
Bunlardan bile görülebileceği üzere, Muhammed’in evlenmiş olduğu kadınların ekseriyeti gerçekten himayeye muhtaç değildi. Hatta anlatılana göre Muhammed, bir ara hurma bahçesinde gördüğü Cevn kabilesinin kızı Umeyme’ye, “Kendini bana hediye et!” demiş, o ise, “Hiç prenses bir kadın kendini sıradan bir adama hibe eder mi?” diye karşılık vermişti. Muhammed kadını yatıştırmak için elini onun üzerine koymak istediğinde ise kadın, “Senden Allah’a sığınırım,” demiş ve Muhammed onu bırakmıştı.¹²⁹ Bunun gibi rivayetler, Muhammed’in amacının dul ve bakıma muhtaç kadınları himaye etmekten çok daha fazlası olduğunu gözler önüne sermektedir. Hatta bu yüzden Kurtubî, Muhammed’in ayrıcalıkları hakkında şöyle yazmıştır: “(Şayet peygamber) bir hanımı görecek (ve kalbinde yer edecek) olursa, kocasının o hanımı boşaması vacip olur, peygamberin de o hanımı nikâhlaması helal olur. İbnü’l-Arabî dedi ki: İmamu’l-Harameyn böyle demiştir.”¹³⁰
Üstelik zaten Müslüman cenahtan gelen bu açıklama, dönemin nüfusu göz önüne alınınca yine çuvallamaktadır. Nitekim Müslüman toplumda kadınların en az iki, üç, hatta belki dört katı erkek olduğu bilinmektedir. Bu yüzden Habeşistan’a göç edenlerin seksen üçü erkek, on sekizi kadındı.¹³¹ Ebû Bekir’in davetiyle İslam’a girenlerin kırk biri erkek, dokuzu kadındı.¹³² Süyûtî ise Ömer hakkında konuşurken şöyle yazmıştır: “O erken vakit İslam olanlardandır; kırk erkek ve on bir kadından sonra Müslüman olmuştur. Lâkin onun, otuz dokuz erkek ve yirmi üç kadından sonra ya da kırk beş erkek ve on bir kadından sonra Müslüman olduğunu söyleyenler de vardır.”¹³³ Bu veriler, ortada evsiz ve bakılmaya muhtaç dulların yaygın olduğu iddiasını kökten sarsmaktadır.
Bunları okuduktan sonra, Muhammed’in gerçekten sağlıklı bir aşk hayatına sahip olduğunu düşünmemiz zor gibi duruyor. Bu yüzden Muhammed, kendi yaşadığı dönemde de kadın düşkünü olarak nitelenmiştir. Nitekim gelip onunla evlenmek isteyen bir kadın hakkında şöyle yazılmıştır: “O, halkının yanına dönerek, Allah’ın Resûlü’nün kendisiyle evlendiğini söyledi. Onlar, ‘Ne kötü bir şey yaptın!’ dediler. ‘Sen kendine saygısı olan bir kadınsın, ama Peygamber ise kadın düşkünü. Ondan evliliğin feshini iste.’ ”¹³⁴
Muhammed’in kadınlarla olan cinsel yaşamının en ilginç yönlerinden biri, kuşkusuz Mâriye ile olan ilişkisidir. Kıpti Mâriye, Muhammed’in belki de en bilinen cariyesiydi. Muhammed onunla hiçbir zaman evlenmedi, ama cinsel birliktelik yaşadı ve hatta ondan İbrahim adında bir oğlu oldu.¹³⁵ Anlatılana göre Muhammed, diğer karısı Hafsa’nın evinde Mâriye’yle cinsel ilişki yaşarken, Hafsa’nın kendisi tarafından basıldı. Hafsa, “Ey, Allah’ın Resûlü! Benim evimde yatağımda mı?!” diye çıkıştı, Muhammed ise bunu Aişe’ye anlatmaması için ona adeta yalvardı; ama Hafsa gidip bu olayı Aişe’ye yetiştirdi. Bu sefer, onların gönlünü almak için Muhammed, Mâriye’yi kendine haram kıldı.¹³⁶ Fakat Allah onun imdadına yetişip hemen bir ayetle meseleyi çözüme kavuşturdu: “Ey peygamber! Allah’ın sana helal kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Tahrîm 66/1) Ayetin devamında Muhammed’in eşleri bu yaptıkları yüzünden tövbeye davet edilmiş ve açıkça tehdit edilmişlerdir: “Eğer sizi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah’a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bâkire eşler verebilir.” (Tahrîm 66/5) Bazı yorumlara göre dul ve bâkire eşlerden kasıt, Asiye ile Meryem Ana’dır.¹³⁷ Nitekim Muhammed, Allah’ın kendisini cennette Meryem Ana, Musa’nın kız kardeşi Gülsüm ve firavunun karısı Asiye ile evlendireceğini söylemiştir.¹³⁸
Kıpti Mâriye, Muhammed’in yaşamında bir skandalın yaşanmasına da sebep olmuştur. Nitekim birçok kadınla birlikte olmasına rağmen, bunlardan çok azı ona çocuk vermişti. Ancak Mâriye, Muhammed onu cariye olarak aldıktan kısa bir süre sonra ona bir erkek çocuk doğurdu. Bu durum, aslında Mâriye’yi hamile bırakanın, yine peygambere köle olarak verilen erkek kuzeni Mabur olduğu şeklinde bir söylentinin çıkmasına neden oldu. Bu söylentinin üzerine Muhammed, herhangi bir hukuksal yargı dahi olmaksızın, Mabur’un öldürülmesini emretti. Oysaki söylenti doğruysa bile, şeriat hukukuna göre evli olmayan iki köle arasındaki zinanın cezası ölüm değil, elli kırbaçtır (Nisâ 4/25). Muhammed ise Ali’ye, “Git ve onun boynunu vur!” dedi. Ali, Mabur’un yanına gidince, onun cinsel organının bile olmadığını gördü ve adamı öldürmekten vazgeçerek Muhammed’e geri döndü.¹³⁹ Buradan anlayabileceğimiz üzere, Muhammed söz konusu kendi eşleri ve cariyeleri olunca Allah’ın hukukunu bile eğip bükebilecek kadar kıskançtı. Buna şaşmamalı. Nitekim Muhammed, “Eğer karımın yanında bir adam görseydim, onu kılıçla vururdum,” diyen Sa’d b. Ubâde’yi uyarmak yerine tasdik etmiş, kendisinin ondan da kıskanç olduğunu dile getirmiştir.¹⁴⁰
Muhammed’in hayatındaki bir diğer skandal, evlatlığı olan Zeyd b. Hârise’nin karısı Zeyneb bint Cahş ile evlenmesidir. Buna dair muhtelif rivayetler vardır. Bir anlatıya göre, Zeyd hastalandığı sırada Muhammed onu ziyarete gitti. Zeyd’in karısı Zeyneb ise baş ucunda durmaktaydı. Daha sonra, bazı işlerini hâlletmek için ayağa kalkınca Muhammed ondan çok etkilendi. Bunun üzerine Zeyd, karısını boşadı ve peygamber onunla evlendi.¹⁴¹ Bir anlatıya göre ise Muhammed, Zeyd’i görmek için evine geldi ve kapıyı karısı Zeyneb açtı; ama başı açıktı ve saçları görünüyordu. Bunun üzerine peygamber ondan çok etkilendi, Zeyneb ise bunu fark edip durumu kocasına bildirdi. Zeyd karısının bu tavrından incindiğini ve onu boşamak istediğini Muhammed’e söyleyince o, en başta onu boşamaması için telakki verdi; ama içten içe bu haber onun çok hoşuna gitti. Yine de Zeyd’i incitmemek için bu memnuniyetini gizledi. Daha sonra, ikisi boşandıklarında Zeyneb kendisini alması için Muhammed’e haber gönderdi; ama Muhammed bundan dolayı utandı ve görmezden geldi. Sonra Allah, onun sürekli Zeyneb’i düşündüğünü görünce, melekleri arasında onu Zeyneb ile nikâhladı ve bir ayet gönderip (Ahzâb 33/37) Zeyneb’i ona verdiğini ilan etti. Diğer bir karısı olan Aişe, doğal olarak bu durumdan hoşnut olmadı ve hüzünlendi. Muhammed ise, “Ey Aişe! Yoksa sen Allah’ın kavlini mi reddediyorsun?” diyerek çıkıştı ve Zeyneb ile evlendi.¹⁴²
Üstelik bununla da kalmadı, evlatlığı Zeyd’i Mûte Savaşı’nda adeta öleceğini bile bile komutan atadı.¹⁴³ Ca’fer, haklı bir şekilde neden Zeyd’i başlarına geçirdiğini sorunca ise Muhammad, “Yürü, ey Ca’fer! En iyisini Allah ve resûlü bilir,” diye yanıtladı. Oysa Zeyd bu savaşta çok geçmeden katledilecekti.¹⁴⁴ Bu durumda, elbette Zeyd’i bilerek öldürttüğü ihtimali akla gelmektedir. Nitekim Kutsal Kitap’ta da buna çok benzer bir olay Davut’un başına gelmiştir. O, Bat-Şeva’yı görünce ondan çok etkilenmiş, onunla ilişkiye girmiş, daha sonra ise kocası Uriya’yı bilerek savaşın en şiddetli olduğu cepheye yerleştirip ölmesini sağlamıştı (2Sa.11–12). Fakat aradaki fark şu ki, birisinde Allah, peygamberini haklı çıkarmak için hususi ayet indirirken; diğerinde ise Tanrı, günahı yüzünden Davut’u kınamıştır.
Elbette, Muhammed’in kendi evlatlığının karısıyla evlenmesi yalnız modern zamanda değil, eskide de tartışma konusu yapılmıştır. Öyle ki “münafıklar”, bunun üzerine birçok propaganda türetmişlerdi. Nitekim diğerlerine evliliği dörtle sınırlandırmasına rağmen, peygamberin kendisine beşinci karısını alması pek hoş karşılanmamıştı. Öyle ki bu, imanları henüz zayıf olan Müslümanlar üzerinde olumsuz etki yaratmıştı. Çünkü o dönemde Araplar arasında evlatlık gerçek evlat olarak kabul ediliyordu ve bir babanın oğlunun boşanmış eşiyle evlenmesi büyük bir günahtı.¹⁴⁵ Bunu yapmakla Muhammed, kınanmayı hak edecek, ahlaki olarak yanlış bir davranışta bulunmuştu. Ancak o, “Evlatlıklarınızı öz babalarına nispet ederek çağırın,” (Ahzâb 33/5) ayetiyle birlikte evlatlığın gerçek evlat yerine geçmediğini, bu yüzden bir babanın evlatlığının karısıyla evlenebileceğini söyleyerek kendini aklamıştı.
Bunun dışında, Muhammed’in Yahudi bir karısı da oldu. Adı Safiyye’ydi. Peygamber onu fazlasıyla severdi. Babası Nadîroğulları’nın reisi Huyey b. Ahtab’dı. Muhammed ve ashabı Hayber’i işgal ettiklerinde, o da dahil erkekleri kılıçtan geçirdiler. Safiyye diğer kadın ve çocuklarla birlikte esir olarak alındı. Kocası ise hazinenin saklandığı yeri ortaya çıkarması için işkence gördü ve sonunda öldürüldü.¹⁴⁶ Safiyye ilk başta esirlerin taksiminde Dihye b. Halîfe’ye verildi; ama güzelliği o kadar methediliyordu ki, Muhammed onu kendine aldı ve Dihye’ye başka bir cariye verilmesini emretti.¹⁴⁷ Ayrıca Safiyye, Benî Kurayza ile Benî Nadîr’in hanımefendisiydi ve bu yüzden peygamberden başkasına verilmesinin uygun olmadığı düşünülmüştü. İlk başlarda Safiyye, biraz Muhammed’e karşı soğuktu. Hayber’den altı mil kadar uzaklaştıkları vakit peygamber onunla gerdeğe girmek istemiş, ama Safiyye istememiş, peygamber de ona kızmıştı. Ancak bir süre sonra açılmış ve peygamber ile gerdeğe girmeyi kabul etmişti. Daha sonraları Safiyye, İslamiyet’i kabul ederek Müslüman oldu ve Muhammed ile evlendi. Bu sırada on yedi yaşındaydı.¹⁴⁸
Benzer şekilde Cüveyriye bint Hâris, Muhammed’in, Benî Mustaliḳ adlı Arap kabilesine yaptığı ani ve habersiz saldırıyla birlikte esir aldığı bir kadındı. Bu saldırıda savaşçılar öldürüldü ve yüzlerce esir ele geçirilerek Medine’ye götürüldü. Bunların içinde, kocası savaşta öldürülmüş olan Cüveyriye de vardı. O, ilk başta ashaptan Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın veya amcazadesinin hissesine düştü. Esaretten kurtulmak için ödeyeceği fidye miktarını Sâbit b. Kays ile tespit ettikten sonra Muhammed’in yanına gitti ve kendisini tanıtarak fidyesinin ödenmesi konusunda yardımcı olmasını istedi. Bunun üzerine fidyesini ödeyen Muhammed, nihayetinde onunla evlendi. Aynı zamanda bu, Aişe’yi kıskandırdı, çünkü söylenene göre Cüveyriye çok güzel bir kızdı.¹⁴⁹
Görüldüğü üzere, Muhammed epey tuhaf ve zengin bir cinsel yaşama sahipti. Allah da onu bu konuda sürekli destekliyor ve hatta onu haklı çıkarmak için “evrensel” bir kitap olan Kur’ân’a ayetler indiriyordu. Bunun bir örneği, yine Zeyneb ile olan evliliğinde görülebilmekte. Anlatılana göre Muhammed, Zeyneb ile evlenince insanları evine davet etti; ama halk yemek yedikten sonra oturup konuşmaya başladılar. Muhammed onların kalkmasını ve daha fazla oyalanmamasını istiyordu. Çünkü henüz yeni damat olduğu için geliniyle romantik anlar yaşamayı hedefliyordu. Fakat oradakiler kalkıp gitmiyorlardı. Ne yaptıysa da onlara kalkmaları gerektiğini ima edemedi. Bunun üzerine Allah, onun imdadına yetişip bu durum hakkında hususi bir ayet indirdi.¹⁵⁰ O ayet şöyledir: “Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe peygamberin evlerine girip de yemeğin hazırlanmasını beklemeyin; fakat yemeye çağırıldığınızda girin; yemeğinizi yiyince de hemen dağılın, söze dalıp oturmayın. Bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Allah’ın Resûlü’nü üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.” (Ahzâb 33/53)
Bunun dışında, Allah’ın Muhammed’in cinsel yaşamını daha da zenginleştirmesine müsaade verdiği önemli bir ayet şöyledir: “Ey peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği cariyelerini, seninle birlikte hicret eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını sana helal kıldık. Ayrıca mümin bir kadın kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar, peygamber de onunla evlenmek isterse, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere, onu da sana helal kıldık. Müminlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Sana mahsus olanı güçlük çekmeyesin diye meşru kıldık. Allah çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir. Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.” (Ahzâb 33/50–51) Görülebileceği üzere, bu ayetler Muhammed’e cinsel yaşamı hakkında çok büyük bir özgürlük ve genişlik tanımaktadır. Nitekim bu ayetlerin nazil olmasından sonra Aişe kıskançlıkla dolarak, “Bana öyle geliyor ki, rabbin senin arzunu hemen yerine getirmek için acele ediyor,” demiştir.¹⁵¹ Bunun bir diğer versiyonunda ise Aişe, kendisini Muhammed’e adamış olan kadınları küçümsediğini, “Bir kadın, kendini bir erkeğe adayabilir mi?” diye düşündüğünü söylemiştir.¹⁵² Yani bizzat peygamberin hanımları bile açıkça bu serbestlikten dolayı rahatsız olmuşlardı.
Tüm bunlar bize neticede Muhammed’in kadınlara dair pek sağlıklı düşünceleri olmadığını göstermektedir. Bunu daha farklı şekillerde örneklendirmemiz mümkün. Mesela onun, bir kadın görüp şehvetlenince karısına gidip onunla ilişkiye girdiği, ashabına da bunu tavsiye ettiği nakledilmiştir.¹⁵³ Bu rivayetlerde, onun kendisini büyüleyen bir kadın gördüğü, ardından karısının yaptığı bir işi dahi bölerek hemen onunla ilişkiye girdiği belirtilmektedir. Yani aslında onun yaptığı, başka bir kadına beslediği şehvetli arzulara karşı dayanamayıp kendi karısını kullanarak bu arzularını tatmin etmesidir. Bu, kadınları objeleştirmekten başka nedir? Bu konu hakkında Kutsal Kitap ise aynen şöyle demiştir: “Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.” (Çık.20:17) Yine İsa, “Bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur,” (Mat.5:28) demiştir. Görünen o ki, Muhammed’in yaptığı bundan farksız değildir. Bunun dışında, Aişe şöyle anlatmıştır: “Peygamber ve ben, cinsel ilişkiye girdikten sonra aynı kapta yıkanırdık. Adet dönemimdeyken, bana bir izar (belden aşağı giyilen elbise) giymemi emreder ve beni okşardı.”¹⁵⁴ Yine görünen o ki, Muhammed kadınları büyük ölçüde cinsel haz için kullanırdı. Oysaki Hristiyanlık içinde, eşlerin birbirlerini objeleştirmemesi adına kasıtlı olarak bazı günlerde cinsel perhiz uygulaması bile yapılmaktadır. Nitekim kadını zevk maddesi hâline getiren her çeşit arzu ve şehvet günah olarak kabul edilmektedir.
Ek. Kutsal Kitap’a Göre Kadın
Şimdiye dek hep İslam’ın kadınlara bakış açısı üzerine konuştuk, biraz da Hristiyanlığı ele alırsak güzel olur.
Biliyoruz ki, kadın, Hristiyanlık’ta Tanrı’yı doğurabilecek kadar yücedir. Bu yüzden Yahya’nın annesi Elizabet, hamile Meryem’i görünce Kutsal Ruh’la dolarak şöyle demiştir: “Kadınlar arasında kutsanmış bulunuyorsun, rahminin ürünü de kutsanmıştır! Nasıl oldu da Rabbim’in annesi yanıma geldi? Bak, selamın kulaklarıma eriştiği an, çocuk rahmimde sevinçle hopladı. İman eden kadına ne mutlu! Çünkü Rab’bin ona söylediği sözler gerçekleşecektir.” (Luk.1:41–45) Buna binaen geleneksel kiliseler (Katolik ve Ortodoks) Meryem Ana’nın Theotokos yani Tanrıdoğuran olduğunu ve tüm yaratılmışlar arasında en yüce, en şerefli ve en onurlu varlık olduğunu ikrar ederler. Çünkü o; ilahî özünü Baba’dan alan gerçek Oğul’u, her ne kadar O’nun ilahî özünün ve kişiliğinin kaynağı olmasa da, beden almış ve insaniyet ile birleşip bizden birisi olmuş olarak rahminde taşıdı. Yani O’nun Tanrılık özünü kendinden doğurmadı, ama Tanrı olan ve buna rağmen insanlığın kurtuluşu için beden alan gerçek Mesih’i doğurdu. Bu yüzden O’na Tanrı’nın Annesi denir. Öyleyse var olmuş ve olacak en şerefli mahlûkun, Tanrı’yı kolları arasında taşıyıp emzirme onuruna ulaşmış bir kadın olduğunu söylüyorsak; kim Hristiyanlığın kadına değer vermediğini iddia edebilir?
Aslında Kutsal Kitap bize kadın ile erkeğin değerde ve onurda birbirine eşit olduğunu öğretir. Nitekim kadın da erkek gibi Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı.” (Yar.1:27) Üstelik Tanrı, Adem’i yarattıktan sonra, “Adem’in yalnız kalması iyi değil,” demiştir. “Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.” (Yar.2:18) Burada “yardımcı” için İbranice kullanılan `ezer sözcüğü, Kutsal Kitap’ın tamamında olumlu anlamda kullanılmıştır. Hatta ekseriyetinde Tanrı için kullanılmıştır; halkının ve kendisine güvenenlerin yardımcısı olarak. Örneğin, “Umudumuz RAB’dedir, yardımcımız kalkanımız O’dur.” (Mez.33:20) Dolayısıyla bu sözcüğün hususiyetle kadına atfedilmesi, Tanrı’nın kadına ne kadar yüce bir değer verdiğini ve onu erkek için vazgeçilmez bir ortak kıldığını gösterir. Nitekim yardımcı, yardıma muhtaç olan durumda gerçekten yardımcı olur. Adem, Havva’nın yardımına muhtaçtı ki, Tanrı onu yarattı. Bu yüzden erkekler, kadınlara muhtaçtır. Nitekim Tanrı, “Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak,” (Yar.2:24) demiştir. Pavlus ise iki cinsiyetin değeri ve tamamlayıcılığı hakkında şöyle yazmıştır: “Ne var ki, Rab’de ne kadın erkekten ne de erkek kadından bağımsızdır. Çünkü kadın erkekten yaratıldığı gibi, erkek de kadından doğar. Ama her şey Tanrı’dandır.” (1Ko.11:11–12)
Yine Eski Ahit’te kadınların övüldüğü pek çok yer görüyoruz. Mesela anneler toplumun temel taşıdırlar. Bu yüzden ana babaya hürmet özellikle vurgulanmıştır (Çık.20:12; Lev.19:3). Süleyman, “Oğlum, babanın uyarılarına kulak ver, annenin öğrettiklerinden ayrılma,” (Özd.1:8, 6:20) demiştir. Bunun dışında, “Erdemli kadını kim bulabilir? Onun değeri mücevherden çok üstündür,” (Özd.30:10) denmiştir. Devamında ise kadının yün ve keten işleme, tarla satın alma, el emeğiyle para kazanma, çalışma, ticaret yapma, bilgece konuşma, öğüt verme ve ev halkının işlerini yönetme gibi niteliklerinden söz edilir (Özd.31:11–31). Bu, kadının toplumda hatırı sayılır bir konumu olduğunu gözler önüne serer. Ayrıca Süleyman’ın Özdeyişleri’nde “bilgelik”, bir kadın olarak kişileştirilmiştir. Çünkü İbranice ḥokmah dişil formdadır. Bunu şu ayette açıkça görüyoruz: “Bilgeliğe, ‘Sen kız kardeşimsin’, akla, ‘akrabamsın’ de.” (Özd.7:4) Dünyadaki tüm bilginin kaynağı olan bilgeliğin bir kadın olarak tasvir edilmesi epey şayanıdikkat bir husustur. Yalnız bununla da sınırlı değil. Kutsal Kitap’ta, bir kadın ile bir erkeğin arasındaki aşkı anlatan şiirsel bir kitap bile vardır. Burada hem erkeğin kadını hem de kadının erkeği karşılıklı olarak övmesini okuruz. Çoğu yoruma göre bu, aslında Tanrı’nın kendi halkıyla olan yakın ilişkisinin bir sembolüdür. Aynı zamanda bireyler arası ilişkinin formülünü de verir ve aşkı nasıl yaşamamız gerektiğini bize öğretir.
Kutsal Kitap bize öğretir ki, kadınları objeleştirmek, onları zevk malzemesi hâline getirmek ve sadece bedensel arzuları tatmin için kullanmak, büyük günahlardan biridir. İsa şöyle der: “Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur.” (Mat.5:28) Eyüp ise şöyle der: “Gözlerimle antlaşma yaptım şehvetle bir kıza bakmamak için.” (Eyü.31:1) Başka bir yerde, Pavlus şöyle yazar: “Tanrı’nın isteği şudur: Kutsal olmanız, fuhuştan kaçınmanız, her birinizin, Tanrı’yı tanımayan uluslar gibi şehvet tutkusuyla değil, kutsallık ve saygınlıkla kendine bir eş alması ve bu konuda haksızlık edip kardeşini aldatmamasıdır. Daha önce de size söylediğimiz, sizi uyardığımız gibi, Rab bütün bu suçlardan ötürü insanları cezalandıracaktır.” (1Se.4:3–6) Bunun dışında, “Herkes evliliğe saygı göstersin. Evlilik yatağı günahla lekelenmesin. Çünkü Tanrı fuhuş yapanları, zina edenleri yargılayacak,” (İbr.13:4) demiştir. Çünkü herhangi bir insanı kendi bencil ereklerimiz için kullanmak, yalnızca onun kendisine değil, doğrudan onun taşıdığı suretin sahibi olan Tanrı’ya bir hakarettir; tıpkı Sezar’ın heykeline vurmanın, cezai yaptırım açısından onun kendisine vurmaktan farksız olmaması gibi. Çünkü surete gösterilen onur, o suretin sahibine geçtiği gibi hakaret de geçer. Bu yüzden Yakup, “Dilimizle Rab’bi, Baba’yı överiz. Yine dilimizle Tanrı’ya benzer yaratılmış insana söveriz,” (Yak.3:9) diyerek, Tanrı’yı yüceltmemize rağmen bir insana saygısızlık etmenin yanlış olduğunu öğretmiştir. Pavlus da yaşlı adama babamız, genç erkeklere kardeşimiz, yaşlı kadınlara annemiz, genç kadınlara ise kız kardeşimiz gibi bakmamız ve onlara yol göstermemiz gerektiğini söylemiştir (1Ti.5:1–2).
Dolayısıyla iyi, kutsal ve doğru bir ilişki, şehvet değil sevgi üzerine kurulu olmalıdır. Ancak böylelikle Tanrı’nın kutsallığına yaraşır olabilir. Çünkü sevgi, imandan ve umuttan bile daha üstündür. Pavlus şöyle yazar: “Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır. ” (1Ko.13:4–7)
Yeni Ahit’te kadınların kritik noktalarda yer aldığını görebiliyoruz. Örneğin, kadınlar İsa’nın hizmetine yardım etmişlerdir (Luk.8:2–3; Yu.4:28–30). Hatta İsa’nın dirilişinin ilk tanıkları kadınlardır (Mat.28:5–10). Mecdelli Meryem, İsa tarafından diğerlerine diriliş haberini vermesi için görevlendirilmiştir (Yu.20:17–18). Yine Kutsal Kitap, İslam’ın aksine, kadınların da peygamberlik edebileceğini söylemiştir: “Son günlerde, diyor Tanrı, bütün insanların üzerine Ruhum’u dökeceğim. Oğullarınız, kızlarınız peygamberlikte bulunacaklar. Gençleriniz görümler, yaşlılarınız düşler görecek. O günler kadın erkek kullarımın üzerine Ruhum’u dökeceğim, onlar da peygamberlik edecekler.” (Elç.2:16–18; Yoe.2:28–29). Öyle ki, Filipus’un peygamberlik eden dört kızı olduğu yazılmıştır (Elç.21:9). Bu, erkeğin kadından daha üstün olmadığını gözler önüne serer.
Pavlus, Efeslilere yazmış olduğu mektubunda kadın ile erkek arasında olması gereken ilişkiyi detaylıca anlatmıştır: “Ey kadınlar, Rab’be bağımlı olduğunuz gibi, kocalarınıza bağımlı olun. Çünkü Mesih bedenin kurtarıcısı olarak kilisenin başı olduğu gibi, erkek de kadının başıdır. Kilise Mesih’e bağımlı olduğu gibi, kadınlar da her durumda kocalarına bağımlı olsunlar. Ey kocalar, Mesih kiliseyi nasıl sevip onun uğruna kendini feda ettiyse, siz de karılarınızı öyle sevin. Mesih kiliseyi suyla yıkayıp tanrısal sözle temizleyerek kutsal kılmak için kendini feda etti. Öyle ki, kiliseyi üzerinde leke, buruşukluk ya da buna benzer bir şey olmadan, görkemli biçimde kendine sunabilsin. Amacı kilisenin kutsal ve kusursuz olmasıdır. Aynı biçimde kocalar da karılarını kendi bedenleri gibi sevmelidir. Karısını seven kendini sever. Hiç kimse hiçbir zaman kendi bedeninden nefret etmemiştir. Tersine, onu besler ve kayırır; tıpkı Mesih’in kiliseyi besleyip kayırdığı gibi. Çünkü bizler O’nun bedeninin üyeleriyiz. ‘Bunun için adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.’ Bu sır büyüktür; ben bunu Mesih ve kiliseyle ilgili olarak söylüyorum. Size gelince, her biriniz karısını kendisi gibi sevsin. Kadın da kocasına saygı göstersin.” (Ef.5:22–33) Pavlus’un bu sözleri son derece kıymetli ve paha biçilmezdir. O, karının kocasına bağımlı olmasını ve kocanın da karısını hem kendi bedeni hem Mesih’in kiliseyi sevdiği gibi sevmesini emretmiştir. Pavlus’un kadına kocasına bağımlı olmasını söylemesi irite edici gelmemeli. Nitekim mektubun aynı bölümünde şöyle de demiştir: “Mesih’e duyduğunuz saygıdan ötürü birbirinize bağımlı olun.” (Ef.5:21) Yani Pavlus evlilikte kadının körü körüne kocasına boyun eğmesini değil, çiftlerin karşılıklı iletişim, bağlılık ve özveride bulunmasını öğretmiştir. Bir başka mektubunda da şöyle demiştir: “Ey kadınlar, Rab’be ait olanlara yaraşır biçimde kocalarınıza bağımlı olun. Ey kocalar, karılarınızı sevin. Onlara sert davranmayın.” (Kol.3:18–19)
Petrus ise evlilik hakkında şöyle yazmıştır: “Bunun gibi, ey kocalar, siz de daha zayıf varlıklar olan karılarınızla anlayış içinde yaşayın. Tanrı’nın lütfettiği yaşamın ortak mirasçıları oldukları için onlara saygı gösterin. Öyle ki, dualarınıza bir engel çıkmasın.” (1Pe.3:7) İlk bakışta Petrus, bu sözlerinde kadınları “zayıf varlıklar” olarak niteliyor gibi duruyor. Evet, gerçekten öyle; ama bu bir değer yargısı değildir. Petrus, yüksek olasılıkla fiziksel bir zayıflıktan bahsediyor olsa gerek. Nitekim Pavlus, “İşte bu yüzden birçoğunuz zayıf ve hastadır, bazılarınız da ölmüştür,” (1Ko.11:30) diyerek, kelimeyi fiziksel zayıflık anlamında kullanmıştır. Gerçekten kadın –istisnalar bir yana– fizyolojik olarak erkekten zayıf yaratılmıştır. Bu onu daha değersiz yapmaz. Nitekim Pavlus birebir aynı kelimeyi, “Tam tersine, bedenin daha zayıf görünen üyeleri vazgeçilmezdir,” (1Ko.12:22) şeklinde kullanmıştır. Ayrıca kendisi hakkında, “Güçsüzleri kazanmak için onlarla güçsüz oldum. Ne yapıp yapıp bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum,” (1Ko.9:22) demiştir. Yani Pavlus, güçsüz olmayı aşağılık bir şey olarak görmez. Tam aksine, şöyle der: “Çünkü Tanrı’nın ‘saçmalığı’ insan bilgeliğinden daha üstün, Tanrı’nın ‘zayıflığı’ insan gücünden daha güçlüdür. Kardeşlerim, aldığınız çağrıyı düşünün. Birçoğunuz insan ölçülerine göre bilge, güçlü ya da soylu kişiler değildiniz. Ne var ki, Tanrı bilgeleri utandırmak için dünyanın saçma saydıklarını, güçlüleri utandırmak için de dünyanın zayıf saydıklarını seçti.” (1Ko.1:25–27) Bir başka yerde ise bizzat kendisini (1Ko.4:10), hatta tüm insanları (Rom.5:6) zayıf olarak nitelemiştir. Yine birebir aynı kelimeyi İsa, “Uyanık durup dua edin ki, ayartılmayasınız. Ruh isteklidir, ama beden güçsüzdür,” (Mat.26:41; Mar.14:38) şeklinde kullanmıştır. Fakat Petrus’un ilk verdiğimiz sözünde oldukça ilginç bir detay var: Kocaların karılarına saygı duymaması ve onlara anlayışla yaklaşmaması, dualarının kabulüne engel olur. Bu, Tanrı’nın kadına verdiği değeri pekiştirir.
Dediğimiz gibi, Hristiyanlık’ta değer açısından bir cinsiyet ayrımı yoktur; iki cinsiyet, bir ünsiyet… Pavlus demiştir ki: “Artık ne Yahudi ne Grek, ne köle ne özgür, ne erkek ne dişi ayrımı var. Hepiniz Mesih İsa’da birsiniz.” (Gal.3:28) Ancak Hristiyanlık, bize kadın ile erkek arasında bir rol farklılığının olduğunu ve Tanrı’nın her iki cinsiyeti bazı görevlerle yarattığını da öğretir. Bu, değer veya onurla ilgili değildir. Pek çok insan bu ayrımı anlamadığı için Kutsal Kitap’taki bazı pasajları kadınların aleyhine, ataerkil bir gözden yorumlayabiliyorlar. Onlardan bir kısmını ele almak istiyoruz.
Pavlus şöyle der: “Kadın sükûnet ve tam bir uysallık içinde öğrensin. Kadının öğretmesine, erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum; sakin olsun.” (1Ti.2:11–12) Pavlus’un Timoteos’a yazdığı bu mektup, yanlış öğretilerin büyük bir sorun hâline geldiği Efes şehrine rehberlik etmek amacıyla yazılmıştır (1Ti.1:3–7). Bu yüzden Pavlus defalarca sahte öğretmenlere ve Yasa’nın kötüye kullanılmasına değinir. Dolayısıyla Pavlus’un kadınlara dair olan sözleri, bu düzensizliğe karşı bir tedbir olarak kaleme alınmıştır. Yine de Pavlus, kadınların öğrenmesine izin vererek bile kendi dönemi bağlamında ilerici bir tutum sergilemiştir. Çünkü Greko-Romen kültüründe kadınlara genellikle teolojik eğitim verilmiyordu. Ancak Pavlus, kadınların öğrenmesini açıkça emir kipiyle vurgulamıştır. Yani Pavlus’un ilk önceliği kısıtlama değil, eğitimdir. Devamında Pavlus, kadının öğretmesine izin vermediğini söyler. Ancak bunu, kadının erkeğe hükmedecek veya yetkisini kötüye kullanacak şekilde ders vermesini önlemek şeklinde anlamalıyız. Nitekim İncil’in geneline bakarsak, öğretici kadınlara rastlayabiliriz. Örneğin Priskilla, kocası Akvila ile birlikte Apollos’u eğitirler (Elç.18:26). Yine Pavlus, Romalılara yazdığı mektubunda, Kenhere’deki kilisenin görevlisi olan Fibi adında bir kadından söz eder ve onu kutsallara yaraşır bir biçimde kabul etmelerini, herhangi bir ihtiyacı olursa ona yardım etmelerini; çünkü onun, kendisi dahil, birçoklarına destek sağladığını söyler. Ayrıca Mesih’in elçileri arasında Yunya adında bir kadından söz eder (Rom.16:1–7). Mektubun bu kısmında başka kadınların da övüldüğünü görüyoruz. Yine Timoteos’a yazdığı mektupta ise Pavlus, onun büyükannesi Lois’in ve annesi Evniki’nin sahip olduğu imanı övmüştür (2Ti.1:5). Eski Ahit’e baktığımızda da benzer bir tutumla karşılaşırız. Mesela Debora, kadın olduğu hâlde, İsrail’e hakimlik ve liderlik yapmıştır (Hak.4:4–9). Musa ve Harun’un kız kardeşi Miryam, Tanrı tarafından, Mısır’dan kurtulan İsrail halkına öncülük edenlerin arasında, kardeşlerinden sonra sayılmıştır ve aynı zamanda bir peygamberdir (Mik.6:4). Ayrıca yine görüyoruz ki, Peygamber Hulda, tapınak kâhinlerinin bile kendisine danıştığı ve ilim öğrendiği son derece yetkili bir kadındı (2Kr.22:14–20). Daha bunun gibi onlarca farklı kadından söz etmemiz mümkündür. Hepsi de güçlü ve bilge kadınlardır. Dolayısıyla Pavlus’un endişesi kadının öğretmesi değil, bunu baskıcı ve bilgisiz bir şekilde yapmasıdır. Yine mektubunda Pavlus’un mesajı evrensel olmaktan çok, yerel bir soruna getirilmiş çözüm olarak duruyor.
Pavlus şöyle der: “Kadınlar toplantılarınızda sessiz kalsın. Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasa’nın da belirttiği gibi, uysal olsunlar. Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır.” (1Ko.14:34–35) Pavlus’un bu sözleri çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Pavlus, kadınlara sessiz olmalarını söylediği bölümün bağlamında düzensiz ibadetle ilgili konuşmaktadır. Bu yüzden yabancı dilde konuşan, kendisine çeviri yapacak birisi olmayan ve toplantıda kendisine vahiy geldiğinde konuşmakta olan kişinin de susmasını söylemiştir (1Ko.14:28,30). Kadınlar için vurgulanan susma emri de aynı fiildir. Yani bu mutlak sessizliği değil, geçici olarak suskun kalmayı belirtir. Nitekim birkaç ayet öncesinde Pavlus, peygamberlik sözlerini değerlendirme hakkında konuşur ve daha sonra kadınların sessizliğinden bahseder. Hemen sonra Korintlileri azarlar (1Ko.14:36). O dönemde konuşmacıları herkesin önünde eleştirmek veya sorgulamak, çatışmacı bir tavırdır. Muhtemelen Pavlus’un yazdığı Korint Kilisesi’nde böyle tavır takınan kadınlar vardı ve ibadet düzenini bozuyorlardı. Pavlus ise onları uyarıyordu, evrensel olarak tüm kadınların suskun olmasını öğretmiyordu. Çünkü Pavlus, sadece birkaç bölüm öncesinde peygamberlik eden kadınlar hakkında konuşmuştur (1Ko.11:5). Böylece kadınların halka açık konuşabileceklerini, yüksek sesle dua edebileceklerini ve kilisede peygamberlik edebileceklerini varsaymıştır. Yine de görünen o ki, Pavlus kadınların kocalarından öğrenmelerini emretmiştir. Bunun en muhtemel sebebi, o dönemdeki kadınların daha az eğitim almış olmaları dolayısıyla sık sık soru sorarak hem kesintiye hem düzensizliğe neden olmalarıdır. Pavlus’un bu emri açıkça evrensel değildir. Öyle olsaydı, kocası olmayan bekar veya dul kadınların durumu havada kalmış olurdu. Bunun dışında, Pavlus kadının toplantı sırasında konuşmasının utanç verici (aischron) olduğunu söylemiştir. Bu sözcük, toplumsal normlar açısından uygunsuz anlamına gelebilir. Dolayısıyla Pavlus’un öğrettiği, kendi çağındaki Roma kültürünün yapısına bağlıdır. Ayrıca şu noktaya da dikkat çekmek istiyoruz: Pavlus, “yasa”nın kadının sessiz olmasını emrettiğini söylüyor. Buradaki yasa hangi yasa? Her ne kadar Türkçeye “Kutsal Yasa” diye çevrilmiş olsa da, Grekçede böyle ekstra ifade yoktur. İlginç olan şu ki, Musa’nın Yasası’nda kadınların sessiz kalmalarıyla ilgili hiçbir ibare yer almaz. Öyleyse Pavlus burada hangi yasaya atıf yapıyor? Bir yoruma göre Pavlus aslında Korint Kilisesi’ndeki erkekler hakkında konuşuyor. Oradaki erkekler kadınları kendi kanunları uyarınca susturuyor ve konuşmalarına izin vermiyorlardı. Bu yüzden Pavlus, aslında evvela bir nevi tırnak içinde Korintlilerin düşüncesini alıntılıyor ve hemen sonraki ayette ise, “Tanrı’nın sözü sizden mi kaynaklandı, ya da yalnız size mi ulaştı?” diyerek bu düşüncelerinden dolayı onları azarlıyordu. Yani Pavlus kadınların konuşmalarını ve soru sormalarını yasaklamıyor, aksine bunu yasaklayanları kınıyordu.
Pavlus şöyle der: “Kadın başını açarsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün.” (1Ko.11:6) Bu ayet yine oldukça yüzeysel yorumlanır ve yanlış anlaşılır. Oysa bu sözleriyle Pavlus, başını açan kadının saçlarını kesmesini emretmiyor. Fakat başı örtmemek bir ayıp olarak kabul edilebileceği için, başını örtmeyi reddeden bir kadının toplum önünde, özellikle Akdeniz dünyasında başka bir utanç verici işaretle, örneğin kazıtılmış kafayla ilişkilendirilebileceğini, bu yüzden de kadının başını örtmesi gerektiğini söylüyor. Yani Pavlus –bir yoruma göre– yine evrensel bir hüküm koymaktan ziyade Korint’te onursuz olarak algılanacak bir meseleye temas etmekte ve kadının saçlarını kestirmesi ayıpsa başını örtmesi gerektiğini söylemektedir. Nitekim bir önceki ayette, “Ama başı açık dua ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Böylesinin, başı tıraş edilmiş bir kadından farkı yoktur,” demiştir. Günümüzdeki kiliseler, değişen toplum normları sebebiyle bu disiplin kuralının zorunlu olmaktan çıkarmışlardır. Nitekim kilise yaşayan bir organizma gibidir ve ibadet düzeni bazen toplum şartlarına göre belirlenebilir. Bunun dışında, Pavlus’un sadece birkaç ayet sonra şöyle dediğini okuyoruz: “Bu nedenle ve melekler uğruna kadının başı üzerinde yetkisi olmalıdır.” (1Ko.11:10) Her ne kadar bu ayetin anlamı üzerinde tartışılsa da, muhtemelen Pavlus, her an onları izleyen melekler olduğu için kadınların kültür yapısında ayıp kabul edilenin aksine başlarını örtmelerini söylemiştir. Fakat asıl önemlisi, kadının başı üzerinde yetkisi olan kim? Bir yoruma göre elbette kocası. Ancak bu doğru bir yorum değildir. Kendi başı üzerinde yetki sahibi olan kişi kadının kendisidir. Nitekim Grekçe exousian kelimesi her daim bireyin kendi gücünü ifade eder; başkasının onun üzerinde sahip olduğu gücü değil. Yani Pavlus kadının kendi başı üzerinde kontrol sahibi olduğunu ve başörtüsünün hem Tanrı’nın huzurunda ibadette onun onurunun bir işareti olarak hem de cinsel açıdan kadının kendisine hâkim olduğunun bir göstergesi olarak hizmet ettiğini söylemiştir. Bu açıdan Pavlus, başörtüsünü kadınlar için bir yücelik ve otorite göstergesi kılmıştır.
Pavlus şöyle der: “Ama şunu da bilmenizi isterim: Her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek, Mesih’in başı da Tanrı’dır.” (1Ko.11:3) Bu, kadının erkekten daha aşağı olduğu anlamına gelmez. Nitekim Pavlus, aynı zamanda Mesih’in başının Tanrı olduğunu söylemiştir; ama bu O’nu Tanrı’dan aşağı yapmaz. Çünkü Pavlus, aynı zamanda Mesih’in Tanrı’ya eşit olduğunu söylemiştir (Flp.2:6). Fakat Üçlü Birlikte her ilahî kişinin kendi rolleri vardır: Baba yöneticidir, otoritenin başıdır (Yu.14:28); Oğul, kurtuluşu sağlar ve kendinde Baba’yı tanıtır (Yu.14:6–7); Kutsal Ruh, imanlıların içinde yaşayarak onları kutsallaştırır (Yu.14:16–17). Farklı roller, farklı değerler anlamına gelmez. İsa, Baba’ya boyun eğmiştir. Bu, O’nu Baba’dan daha aşağı yapmaz. Çünkü dediğimiz gibi, O Tanrı’dır ve Baba’ya eşittir; O’nun iradesi, Baba’nın iradesidir. Bu yüzden O, “Baba ne yaparsa Oğul da aynı şeyi yapar,” (Yu.5:19) demiştir. Ancak İsa, gönüllü olarak Baba’ya boyun eğmektedir. Bunun gibi kadın ile erkek, toplumda farklı rollere sahiptir. Erkeğin kadının başı olması, muhtemelen onun erkekten kaynaklanması anlamına gelir. Çünkü Havva, Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır (Yar.2:21–22). Fakat aynı bölümde Pavlus, erkeğin de kadından doğduğunu özellikle vurgulamıştır. Bu yüzden kadın erkekten olduğu gibi, erkek de kadındandır ve ikisi birbirine bağlıdır.
Son olarak, iki farklı itirazı da ele almak istiyoruz: (I) “Kutsal Kitap da çok eşliliğe izin verir.” Bu yanlış bir yargıdır. Evet, Kutsal Kitap’ta çok eşli kişiler vardır. Örneğin, İbrahim’in iki karısı vardı (Yar.16:1–3). Yakup’un dört karısı vardı (Yar.29:16–30, 30:4,9). Davut birçok karıya sahipti (2Sa.3:2–5, 5:13). Süleyman’ın yedi yüz karısı, üç yüz cariyesi vardı (1Kr.11:3). Ancak bu, Tanrı’nın çok eşliliğe izin verdiği anlamına gelmez. Kutsal Kitap’ta buna dair hiçbir ayet yoktur. Sadece Tanrı, dönemin kültürüne uygun olarak bunu düzenlenmiş ve bazı sınırlar koymuştur. Ayrıca her defasında çok eşliliğin neden kötü sonuçlara yol açabileceğini göstermiştir. Örneğin İbrahim’in karıları arasında büyük kıskançlıklar ve ayrılıklar yaşanmıştır (Yar.16:4–6). Yakup’un karıları için de durum böyle (Yar.30:1–24). Davut şehvetine yenik düşerek zina işlemiştir (2Sa.11–12). Süleyman ise karıları yüzünden yoldan sapmış, kâfir olmuş ve putlara tapmıştır (1Kr.11:1–8). Yani Kutsal Kitap’ta çok eşli olanların hayatını incelediğimizde neredeyse her zaman bunun onlara bela getirdiğini görüyoruz. Oysaki Tanrı insanları en başından itibaren tek eşli yaratmıştır: “Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.” (Yar.2:24) Dört, beş, altı değil; iki kişi. Bunu İsa da Mat.19:4–6’da vurgular. Aynı zamanda Pavlus, kilise liderlerinin tek eşli olması gerektiğinin altını çizer (1Ti.3:2,12; Tit.1:6). Bir başka yerde şöyle yazar: “Ama fuhuştan ötürü her erkek karısıyla, her kadın da kocasıyla yaşasın.” (1Ko.7:2)
(II) “Kutsal Kitap da evlilik veya cinsel ilişki için bir yaş sınırı koymaz.” Bu hem doğru hem yanlıştır. Doğru olan tarafı, Kutsal Kitap’ın açıkça bir evlilik yaşı belirtmemesidir. Yanlış olan tarafı ise evlilik yaşını ima etmesidir. Mesela şöyle denmiştir: “Kırda yetişen bir bitki gibi seni geliştirdim. Geliştin, büyüdün, kusursuz bir güzelliğe eriştin. Göğüslerin oluştu, saçların uzadı. Ama çırılçıplaktın. Yine yanından geçtim, sana baktım, sevgi çağındı. Giysimin eteğini üzerine serdim, çıplaklığını örttüm. Sana ant içtim, seninle antlaşma yaptım. Egemen RAB böyle diyor. Ve benim oldun.” (Hez.16:7–8) Burada Tanrı, bir metafor yaparak konuşmakta ve kendisini halkının kocası olarak tanıtmaktadır. Bunun sebebi O’nun insanlarla soğuk değil, yakın bir ilişki kurmak istemesidir. Ancak bu bir yana, Tanrı, bir kızın sevgi çağında olması için kriterler vermiştir: Gelişmek, büyümek, göğüslerinin oluşması ve saçlarının uzaması. Saçlarının uzaması, bir yoruma göre kasık kıllarının uzaması demektir. Nitekim bir kızın saçları, gelişip ergenliğe ulaşmadan uzamış olur. Ayetin devamında, Tanrı’nın çıplaklığa vurgu yapıp kızı örtmesi de bu olasılığı güçlendirir. Dolayısıyla Kutsal Kitap’a göre bir kızın evlilik çağı, ergenlikten sonrasıdır. Bu yüzden, MS II. yüzyılda yaşamış bir kilise babası olan İskenderiyeli Clement şöyle demiştir: “Sadece zinanın kendisi değil, aynı zamanda henüz reşit olmayan bir kızın kendi ya da ailesinin kararıyla bir kocaya verilmesi gibi, erken yaşta evlendirme de zina olarak adlandırılır.”¹⁵⁵ Yine Clement şöyle yazmıştır: “Herkes evlenmemelidir, her zaman da evlenilmez. Fakat uygun olan bir zaman vardır, uygun olan bir kişi vardır ve uygun olan bir yaş sınırı vardır.”¹⁵⁶ Bu sebeple erken Yahudi geleneğinde dahi evlilik yaşı erkekler için on üç, kızlar için on iki olarak belirlenmiştir. Kutsal Kitap’ta bunu gösteren başka ayetler de vardır. Evlilik bir çeşit antlaşmadır (Mal.2:14) ve anne babadan ayrılıp yeni bir aile kurmayı gerektirir (Yar.2:24). Dolayısıyla karşılıklı anlayışı, sorumluluğu ve özveriyi gerektirir. Oysa ergenlik öncesi bir kız çocuğu için bunlar anlamsızdır. Dolayısıyla Hristiyanlık, fiziksel ve psikolojik olgunluğa ulaşmamış kızların evlenmesine izin vermez. Nitekim İsa şöyle der: “Ama kim bana iman eden bu küçüklerden birini günaha düşürürse, boynuna kocaman bir değirmen taşı asılıp denizin dibine atılması kendisi için daha iyi olur.” (Mat.18:6)
Bu faslı daha uzatmamız ve farklı konuları ele almamız mümkündür. Ancak bu durumda yazı fazlasıyla uzayacak ve başka noktalara sapacaktır. Dolayısıyla burada noktalamayı uygun görüyoruz.
Sonuç
Tüm bunlardan sonra anlıyoruz ki, İslam’a göre kadın ile erkek değerde ve yargıda birbirine eşit değildir. Erkeğin karısını veya karılarını, cariyesini veya cariyelerini cinsel obje olarak, kendi arzusunu tatmin için kullanmasında bir sakınca yoktur. Bu yüzden Allah mümin erkeklere cennette bâkire kızlar vadetmiştir. Bunun dışında, İslam kadına daha önce olmayan bir hak ve özgürlük tanımamış; aksine, pek çok konuda geriletmiştir. Ayrıca cennete girmek isteyen bir kadının kocasına tam bir bağlılıkla itaat etmesini öğretmiştir. Velisinin henüz ergenliğe girmemiş kızı evlendirebileceğini, bir erkeğin de kendisine böyle bir kızı eş olarak alabileceğini ve eğer fiziksel olarak cinsel ilişkiye uygunsa onunla birlikte olabileceğini söylemiştir. Nitekim Muhammed’in kendisi küçük yaştaki Aişe’yle evlenmiş ve küçüklere ilgi duymuştur. İslam evlilikte kadının aleyhine bir tutum sergilemiş ve kocalarına –bazı kısıtlamalar dahilinde– onları dövme izni vermiştir. Yeri geldiğinde Muhammed ve sahabeler bile bunu kendi hayatlarında tatbik etmişlerdir. Ayrıca Muhammed, diğerlerini dörtle sınırlamasına rağmen kendisine birçok kadın ve cariye almıştır. Bunların çoğunluğu da himaye amacı gütmeyen, güzellik ve cinsellik odaklı nikâhlar olmuştur.
Buna karşın Hristiyanlık, bir kadının bencil ve bedensel zevkler uğruna kullanılmasını büyük günahlardan saymıştır. Kadın ile erkeğin farklı rollere sahip olmalarına rağmen, değerde ve ontolojide eşit olduklarına vurgu yapmıştır. Yine Tanrı’nın insanları tek eşli yarattığını belirterek, çok eşlilikten sakındırmıştır. Kızların belli bir olgunluğa ulaşmadan önce evlendirilemeyeceğinin de altını çizmiştir.
SONNOTLAR
[1] Bukhārī 5081.
[2] Bukhārī 7012.
[3] Bukhārī 3894, 3896, 5133, 5134, 5158; Muslim 1422a, 1422b, 1422c; Abū Dāwūd 2121, 4933; Nasāʾī 3255, 3379.
[4] Bukhārī 6130.
[5] Sean William Anthony. Muhammad and the Empires of Faith: The Making of the Prophet of Islam (University of California Press, 2020), 115.
[6] Bukhārī 2287.
[7] Mustafa Fayda. “Âişe”. TDV İslam Ansiklopedisi (İstanbul: 1989), II, 201.
[8] Muslim 2353e.
[9] Bukhārī 3903.
[10] Bukhārī 3547.
[11] Bukhārī 2661.
[12] Bukhārī 5236; Muslim 1211j.
[13] Muslim 2435b.
[14] *https://wikiislam.net/wiki/Aisha%27s_Age*
[15] İbn İshâk. a.g.e., 311.
[16] Muslim 1499a.
[17] İbn Hacer el-Askalânî. el-İsabe: Seçkin Sahabeler (İstanbul: Sağlam Yayınevi, 2011), 544.
[18] Abdürrezzâk es-San‘ânî. a.g.e., V, 365.
[19] Ḥākim 3821. Ayrıca bkz. Kurtubî. el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, XVII, 434–438; İbn Kesîr. a.g.e., XIV, 7943–7944; Fahreddin er-Râzî. a.g.e., XXI, 539.
[20] Taberî. Taberî Tefsîri (İstanbul: Hisar Yayınevi, 1996), VIII, 331.
[21] Zemahşerî. el-Keşşâf (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2020), VI, 776.
[22] Fîrûzâbâdî. Tenvîrü’l-Mikbâs Min Tefsîr-i İbn Abbâs (İstanbul: İlk Harf Yayınevi, 2016), V, 371.
[23] Ebu’l-A’lâ Mevdûdî. a.g.e., VI, 375
[24] Abū Dāwūd 2873.
[25] Bukhārī 2494.
[26] İbn Hacer el-Askalânî. Fetḥu’l-bârî (Kahire: Dar al-Rayan, 1987), VIII, 89.
[27] Zafir al-Amri. Mevsûʿatü’l-İcmâʿ fî’l-Fıkhi’l-İslâmî (Dârü’l-Fazîle, 2012), III, 144–147.
[28] Serahsî. el-Mebsût, 4/212.
[29] İbn Abdülber. el-İstîʿâb fî maʿrifeti’l-aṣḥâb (Dar al-Jeel, 1992), IV, 1954–1955.
[30] Nasāʾī 3221.
[31] H. Abbas. The Prophet’s Heir: The Life of Ali ibn Abi Talib (Yale University Press, 2021), 33.
[32] Bukhārī 5136, 5137; Muslim 1420.
[33] Esad Muhammed Saîd es-Sâğircî. Delilleriyle Hanefi Fıkhı (İstanbul: Polen Yayınları, 2009), 598.
[34] Esad Muhammed Saîd es-Sâğircî. a.g.e., 601.
[35] Serahsî. a.g.e., 4/213.
[36] Konuyla ilgili olarak bkz. İmam Muhyiddin en-Nevevî. Müslim Şerhi: el-Minhâc ve Sahîh-i Müslim (İstanbul: Karınca & Polen Yayınları, 2016), VI, 481.
[37] Ibn Mājah 3324; Abū Dāwūd 3903.
[38] İbn Kayyim el-Cevziyye. Bedâʾiʿu’l-fevâʾid (Dar Alam al-Fawaid, 2004), IV, 1473.
[39] Muslim 349.
[40] Tirmidhī 108.
[41] Aḥmad 20719.
[42] Abū Dāwūd 5271.
[43] al-Adab al-Mufrad 53:1247.
[44] al-Adab al-Mufrad 53:1245.
[45] Müttakī el-Hindî. a.g.e., XVI, 353.
[46] Nâsırüddin el-Elbânî. Ṣaḥîḥu’l-Câmiʿi’ṣ-ṣaġīr ve ziyâdâtüh (al-Maktab al-Islāmī, 1988), I, 613.
[47] Ziba Mir-Hosseini. “Islam and Gender Justice”. Voices of Islam, Ed.; Vincent J. Cornell (Praeger Publishers, 2007), 88–89.
[48] Ziba Mir-Hosseini. a.g.e., 89.
[49] İmam Gazâlî. a.g.e., II, 108. Beyhakī’ye göre bu sözün sahabeye ait olması da mümkündür; bkz. Zeynüddin Irâkī. el-Muġnî ʿan ḥamli’l-esfâr fi’l-esfâr fî taḫrîci mâ fi’l-İḥyâʾi mine’l-aḫbâr (Beyrut: Dar Ibn Ḥazm, 2005), 479.
[50] Abū Dāwūd 2083.
[51] Abū Dāwūd 2131.
[52] Muslim 1493c.
[53] Muslim 1406a
[54] Bukhārī 4615, 5075.
[55] Ammianus Marcellinus. Roma Tarihi (İstanbul: Historia Yayınları, 2020), 49.
[56] Bukhārī 5116.
[57] Muslim 1405c.
[58] Muwaṭṭaʾ 29–44.
[59] Mishkat al-Masabih 3095; Nasāʾī 3231.
[60] Ibn Mājah 1853; Abū Dāwūd 2140.
[61] Ibn Mājah 1854.
[62] Aḥmad 19003, 27352; Ḥākim 2769; Ṭabarānī 22009, 22010, 22011; Bayhaqī 14706.
[63] Ahmed Zeki Tuffaha. al-Mar’ah wa-al-İslām (Beyrut: Dar al-Afriqiyah, 1996), 176. Ayrıca bkz. Ebû Bekir Ahmed el-Kindî. a.g.e., 333.
[64] Heysemî. Keşfü’l-estâr ʿan zevâʾidi’l-Bezzâr (Beyrut: Al-Risalah, 1979), II, 178; Ḥākim 2768, 7324; Bayhaqī 13485.
[65] Bukhārī 3237, 5193.
[66] Tirmidhī 360.
[67] Abū Dāwūd 2143.
[68] Tirmidhī 1160.
[69] Ibn Mājah 2014.
[70] Ḥākim 2771.
[71] Heysemî. a.g.e., II, 175.
[72] Ibn Mājah 1852.
[73] Ḥākim 2770.
[74] Ṭabarānī 17408; Bayhaqī 14715.
[75] İmam Gazâlî. a.g.e., II, 150.
[76] Bukhārī 5192, 5195; Muslim 1026; Ibn Mājah 2388.
[77] Abū Dāwūd 2050; Nasāʾī 3227.
[78] Abū Dāwūd 3922.
[79] Ibn Mājah 1681.
[80] Ibn Mājah 1860.
[81] Süyûtî. ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîr bi’l-Me’sûr (İstanbul: Ocak Yayıncılık, 2012), IV, 382.
[82] Bukhārī 1088, 3006.
[83] Ibn Mājah 1879, 1880, 1881, 1882.
[84] Bukhārī 5273; Abū Dāwūd 2228.
[85] Tirmidhī 1186.
[86] Ahmed Zeki Tuffaha. a.g.e., 176.
[87] Bukhārī 5072.
[88] Fahruddîn er-Râzî. a.g.e., VIII, 21.
[89] Taberî. a.g.e., II, 518.
[90] Jonathan A. C. Brown. Misquoting Muhammad: The Challenge and Choices of Interpreting the Prophet’s Legacy (London: Oneworld, 2014), 276.
[91] İbn Kesîr. a.g.e., IV, 1680.
[92] İbn Kesîr. a.g.e., XII, 6881.
[93] bkz. İbn Asâkir. Târîḫu medîneti Dımaşḳ (Beyrut: Dar al-Fikr, 1995), X, 67; Ahmed b. Hanbel. Kitâbü’z-Zühd (Beyrut: Dar al-Kotob al-Ilmiyah, 1999), 75.
[94] Taberî. a.g.e., II, 515; Süyûtî. Esbâbü’n-Nüzûl (İstanbul: Semerkand, 2016), 162–163.
[95] Taberî. a.g.e., II, 516.
[96] İbn Kesîr. a.g.e., IV, 1682.
[97] Abū Dāwūd 1905; Muslim 1218a.
[98] Bukhārī 6042.
[99] Muslim 1480q.
[100] Abū Dāwūd 2146.
[101] Abū Dāwūd 2142.
[102] Bukhārī 6845; bkz. 334, 4608.
[103] Muslim 974b.
[104] Ibn Mājah 1986.
[105] Abū Dāwūd 2147.
[106] Muslim 1478.
[107] Bukhārī 5825.
[108] Kurtubî. a.g.e., V, 175.
[109] Abū Dāwūd 2459.
[110] Ayrıca bkz. Ḥākim 6832.
[111] Taberî. The History of Al-Ṭabarī, IX, 126–127.
[112] Bukhārī 5090.
[113] İbn Kesîr. a.g.e., V, 1950–1951.
[114] Bukhārī 2593, 2688, 5212; Muslim 1463a; Abū Dāwūd 2135; Tirmidhī 3040.
[115] Bukhārī 1680.
[116] Taberî. a.g.e., XXXIX, 187–188.
[117] Taberî. a.g.e., IX, 139.
[118] Taberî. a.g.e., IX, 140.
[119] Taberî. a.g.e., XXXIX, 165.
[120] Taberî. a.g.e., XXXIX, 186–188.
[121] İbn İshâk. a.g.e., 223.
[122] Bukhārī 6686.
[123] İbn İshâk. a.g.e., 217.
[124] Belâzürî. Fütûhu’l-Büldân (İstanbul: Siyer Yayınları, 2013), 540.
[125] Muslim 2970a, 2970b, 2970c, 2970d, 2970e, 2971, 2972a, 2972b, 2972c.
[126] Bukhārī 5191.
[127] İbn Kesîr. The Life of the Prophet Muḥammad (Lebanon: Garnet Publishing, 1988), III, 123.
[128] İbn İshâk. a.g.e., 113–114.
[129] Bukhārī 5255.
[130] İmam Kurtubî. a.g.e., XIV, 143.
[131] İbn İshâk. a.g.e., 146–148.
[132] İbn İshâk. a.g.e., 115–117.
[133] Süyûtî. Halifeler Tarihi (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2015), 122
[134] Taberî. a.g.e., IX, 139.
[135] Ḥākim 6818; Ṭabarānī 12115.
[136] Ṭabarānī 12640; Bayhaqī 15077; Nasāʾī 3959.
[137] İmam Kurtubî. a.g.e., XVII, 479.
[138] Ṭabarānī 19394.
[139] Muslim 2771; Ḥākim 6821.
[140] Muslim 1499a.
[141] İbn İshâk. Kitâbü’s-Siyer ve’l-Meğâzî (İstanbul: İlk Harf Yayınevi, 2013), 353–354.
[142] Taberî. a.g.e., VIII, 1–4.
[143] İbn Hişâm. Sîret-i İbn Hişam Tercemesi (İstanbul: Kahraman Yayınları, 2006), IV, 22.
[144] Taberî. a.g.e., VIII, 152–160.
[145] Al-Mubarakpuri. Ar-Raheeq Al-Makhtūm (Maktaba Dar-us-Salam, 1996), 489–490.
[146] İbn İshâk. The Life of Muhammad. 515.
[147] Bukhārī 371, 947, 2235, 2893, 4211; Muslim 1365f.
[148] İbn Hacer el-Askalânî. a.g.e., 509–513.
[149] Abū Dāwūd 3931; Bukhārī 2541.
[150] Bukhārī 5166.
[151] Muslim 1464a.
[152] Bukhārī 4788.
[153] Muslim 1403a; Mishkat al-Masabih 3108.
[154] Bukhārī 299, 300, 301.
[155] Clement. “Fragments of the Treatise on Marriage”. The Ante-Nicene Fathers, Ed.; Alexander Roberts & James Donaldson (New York: Charles Scribner’s Sons, 1913), II, 581.
[156] Clement. “The Stromata, or Miscellanies”. The Ante-Nicene Fathers, II, 377.
메타데이터
- post_id
- 3fdeddeb0c4f
- slug
- i̇slamın-kadına-vermediği-değer-üzerine-2-3fdeddeb0c4f
- url
- https://medium.com/@emmaus_/i%CC%87slam%C4%B1n-kad%C4%B1na-vermedi%C4%9Fi-de%C4%9Fer-%C3%BCzerine-2-3fdeddeb0c4f
- canonical_url
- https://medium.com/@emmaus_/i%CC%87slam%C4%B1n-kad%C4%B1na-vermedi%C4%9Fi-de%C4%9Fer-%C3%BCzerine-2-3fdeddeb0c4f
- author_url
- https://medium.com/@emmaus_
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-26 21:52:29