← Back to list

Enaksiyon ve Diyalektik (2. Bölüm) — Ezequiel Di Paolo

Özgün Adı: Enaction and Dialectics — Part II Çevirmen: Helin Erden Editör: Kaan Hamurcu

CogIST in CogIST · 2023-03-15 11:00 · 0 claps · 9.2 min read
#çeviri #bilişsel-bilim #diyalektik #enakti #ekolojik
Open on Medium ↗
Wiki topics: HUM · Humanities · General 🛠️ · Crafts & DIY

Enaksiyon ve Diyalektik (2. Bölüm) — Ezequiel Di Paolo

Görsel Tasarımcı: Didar Akın

Görsel Tasarımcı: Didar Akın

Özgün Adı: Enaction and Dialectics — Part II Çevirmen: Helin Erden Editör: Kaan Hamurcu

Anahtar kelimeler: Uyarlanabilirlik (adaptivity), eylem özneliği (agency), otopoiesis [1], biliş, enaksiyon [2], dilbilimsel bedenler [3], organizma

İlk bölümde, diyalektik düşüncenin enaktif yaklaşımın önemli bir parçası olduğunu iddia etmiştim. Şimdi bu iddiayı ispat etmeye çalışacağım.

1991’de yayınlanan kitapları Bedenlenmiş Zihin’de (The Embodied Mind) Varela, Thompson ve Rosch gelişimsel ve evrimsel biyolojiden yararlanarak okurlarını bedenlenmiş eylemi (embodied action) bir patika-açma yolu olarak görmeye hazırlıyor. Enaksiyon (enaction) ile kastettikleri şeyin kesin bir tanımını yapmak için pek acele etmiyorlar. Tam da tanım yapma noktasına gelmek üzereyken, bir anda evrimden bahsetmeye başlıyorlar. Bence bu ani konudan sapmanın sebebi, evrim çalışmaları arasında zihin çalışmalarında kullanılabilecek bir düşünce biçimi tespit etmiş olmaları. Bu düşünce biçimini de bir analoji yardımıyla evrim çalışmalarından zihin çalışmalarına aktarmayı hedefliyorlar.

Varela ve meslektaşları, organizmaların evrimin hem öznesi hem de nesnesi olduğu iddiasına, özellikle Richard Lewontin’in iddiasına vurgu yapıyor. Lewontin (Richard Levins ile birlikte) kendi iddialarını savunmak için deneysel kanıtları yorumlarken diyalektik düşünceyi açıkça benimsiyor. Kitapları Diyalektik Biyolog (The Dialectical Biologist) klasikleşmiş bir yapıt ve burada sundukları düşünce biçimleri natüralistler arasında hiç de az rastlanır türden değil.

Bir organizmanın evrimin hem öznesi hem de nesnesi olduğunu söylemek, evrimleşen bir soy kümesinin (lineage) kaderinin evrimleşen topluluklara seçici baskı uygulayan çevre koşullarının bir sonucu olduğunu kabul etmektir. Ancak bu deyiş, organizmaların bu koşulların yalnızca pasif bir alıcısı olmadıklarını, ayrıca onları seçtiklerini ve hatta sıklıkla onları değiştirdiklerini kabul etmek anlamına da gelir. Bu fikir, yaşam alanı (niche) inşasına modern bakış açısını getirmiştir. Bu bakış, organizmaları kendi türlerinin ve diğer türlerin seçilim örüntülerini (bazen dolaylı olarak) etkileyen ekosistem mühendisleri olarak görür.

Varela ve meslektaşlarının kitaplarının ana tezine Lewontin’in evrimleşen organizmalara diyalektik bakışını tartışarak giriş yapma nedenine dair benim yorumum, bize şöyle bir şey söylemek istedikleri yönünde: “Şimdi de, bedenleşmiş zihne bakarken aynı fikrin nasıl yeniden benzer bir şekilde ortaya çıktığını göreceğiz.”

Enaksiyonda geçerli olan başka bir diyalektik düşünme örneğine bakalım.[4] Varela’nın Humberto Maturana ile 1970’lerde geliştirdiği önemli bir fikirden, canlı sistemlerin organizasyonunda otopoiesisten bahsedelim.

Bir otopoietik sistem, (üretimi ve yıkımı da kapsayan) materyal dönüşümlerden geçen bir moleküler süreçler ağı (network) olarak tanımlanır. Yapılandırılma (organizasyonel) koşulları şunlardır:

(1) Kendi kendini üretim (Self-production): Ağ, kendini oluşturan süreçleri üreten ilişkileri hayata geçirir.

(2) Kendini ayırma (Self-distinction): Ağı oluşturan süreçler, ağı, uzayda somut bir birim olarak meydana getirir ve bu ağın topolojik ilişkilerini belirler.

Otopoietik teori, bu iki koşul arasındaki ilişkiyle ilgili bir iddiada bulunmuyor. Ancak onları diyalektikle incelediğimizde bir gerilimle karşılaşıyoruz. Bu koşullar, organizmanın çevresiyle nasıl ilişkilendiğine dair bize ne gösteriyor?

Gerçek dünyada kendi kendine üretimin ilişkilerini hayata geçirmek, çevrede bulunan madde ve enerji akışlarının metabolik süreçlerin yenilenmesinde kullanılabilmesini sağlayan koşulların oluşturulduğuna işaret ediyor.

Bu ilişkileri gerçekleştirmenin ideal yolu nedir? İdeal olarak, organizmanın dış dünyayla mümkün olan tüm karşılaşmalarının otopoiesise olumlu bir katkısı olsa ve bu karşılaşmaların hiçbiri olumsuz bir etkide bulunmasaydı, kendi kendine üretim kusursuz bir şekilde hayata geçirilmiş olurdu. Kendi kendine üretimi tek başına düşünürsek, ideal koşul tam açıklık (total openness) veya ayrımsızlık (indistinction) koşulları olurdu. Bu koşullarda mümkün olan her türlü madde ve enerji akışından faydalanılırdı.

Şimdi de kendini ayırma koşulunu düşünelim: Otopoietik sistem kendini spesifik topolojik ilişkilere sahip, sınırları kesin bir şekilde çizilmiş bir birim olarak oluşturur. Kendini ayırmanın hayata geçirilebilmesi için çevreyle en ideal ilişki ne olurdu? Herhangi bir çevre etkisine karşı tam bir direnç, yani sistemin sınırlarını kusursuz bir şekilde koruyan bir siper. Bu durumda, dünyayla olan hiçbir etkileşimin ayrık bir bütünlük olma koşulunu tehlikeye atması mümkün değildir, çünkü dünyayla olan hiçbir etkileşimin sistem üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır.

Diyalektik bir analize başladığımızda, otopoiesisin tanımında çok temel bir gerilimle karşılaşıyoruz: Bir koşulun ideal bir şekilde gerçekleşmesi, diğer koşulu boşa çıkarıyor. Bu bir hata değil. Filozof Hans Jonas da, metabolizmanın dünyayla organizmayı çevreleyen bağımlılık ve bağımsızlık ilişkileri barındırdığını iddia ederken çok benzer bir sonuca varıyor. Yani metabolizma, bir bakıma dış dünyadan bağımsız ancak hayatta kalmak için yine dış dünyaya muhtaç. Jonas bu temel gerilimi, organizmaların yaşadıkları dünyayla “diyalektik bir yoksun özgürlük (needful freedom) ilişkisine” (Jonas 1966, sf. 80) sahip olduğunu ifade ederek tanımlıyor.

Bu gerilimlerin farkına vardığımızda yapılacak bir sonraki diyalektik hareket nedir? Şu ana kadar zamansal boyuttan bahsetmedik. Onu analize soktuğumuzda, yaşamın temel gerilimini zamana yayabiliriz. Uyarlanabilir (adaptive) davranışlar sergileyen bir organizma, bazı organize madde akışlarına kendini açabilir (örneğin, beslenme) ve diğer akışlarla arasına bir sınır koyabilir (örneğin, zehirli kimyasallar). Bu durumda, iki koşul da diğerinin yolunu açar (örneğin, sisteme giren enerji bir yandan kendi kendini üretimin bir süre daha devam etmesini sağlar, bir yandan da toksinlere sınırları kapatır). Bunları işevuruk (operational) terimlerle de çerçeveleyebilmek için, enaktif kavramlar olan uyarlanabilirlik (adaptivity) ve anlamlandırmayı (sense-making) da kullanmamız gerekir (bkz. Di Paolo, 2005).

Yaşamın temel geriliminin dönüşümünde veya daha doğru bir tabirle yönlendirilmesinde, enaktif bir tema olan “patikayı yürüyerek açma” ile yeniden karşılaşıyoruz. Çünkü her anlamlandırma eyleminde (organizmanın dünyayla karşılaşmalarının yaşam biçimini devam ettirmesine olası etkilerini değerlendirmesi) organizma kendini dönüştürür ve dünyada bir iz bırakır.[5]

Yaşamın enaktif kavramsallaştırması budur. Şimdi, bu görüşün klasik otopoietik görüşten nasıl ayrıldığını, diyalektik bir egzersiz üzerinden göreceğiz.

Enaktif literatürde diyalektik düşüncenin başka örnekleri de mevcut. Ancak ben detaya girmeden, bu örneklerin yalnızca iki tanesinden daha bahsedeceğim.

Yaşamın temel geriliminin diyalektik analizi. Yaşamın enaktif kavramsallaştırması (sağ), otopoiesis kavramında (sol) doğal olarak var olan gerilimlere üstün gelebilmenin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Yaşamın temel geriliminin diyalektik analizi. Yaşamın enaktif kavramsallaştırması (sağ), otopoiesis kavramında (sol) doğal olarak var olan gerilimlere üstün gelebilmenin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Sosyal etkileşimler ve duyumotor (sensorimotor) gelişimin eşlenmesinde diyalektik işleyişler görüyoruz. Bu diyalektik işleyişleri ise özellikle anne-bebek etkileşiminin dinamiklerinde gözlemliyoruz. Burada sosyal ilişkilenme, gelişmekte olan bebeği en başta oldukça bütünleşik olan duyumotor birikimini diyalektik bir şekilde ayrıştırmaya iter. Bir başka örnek de psikanalizden, Jessica Benjamin’den geliyor. Benjamin, çocukta bağımsızlığın gelişimini, çocuk-bakım veren etkileşimlerinde arzu ve tatmin çatışmalarının diyalektik olarak çözülmesinin bir sonucu olarak tanımlıyor.[6]

Elena Cuffari ve Hanne De Jaegher ile birlikte kısa süre önce yayınladığımız kitap Dilbilimsel Bedenler’de (Linguistic Bodies), en genel kavram olan katılımcı anlamlandırmadan (başkalarıyla birlikte anlam yaratmamız) dilselleştirmeye (languaging)[7] kadar, diyagramda gösterilen diyalektik adımlarla ilerleyen bir diyalektik model sunuyoruz. Bu açılış ve kapanış adımlarından her biri, tıpkı daha önce irdelediğimiz yaşamın temel gerilimindeki gibi birer argümana karşılık geliyor. Burada soyuttan başlayıp gittikçe somut olan durumlara doğru ilerliyoruz. Bu süreci tanımlamak için embriyogenez (embryogenesis) sırasında gelişen bir organizmanın karmaşıklaşması (somutlaşma) metaforunu kullanabiliriz.

Katılımcı anlamlandırmadan dilselleştirmeye doğru hareket eden diyalektik modelin diyagramı. Di Paolo ve meslektaşlarından (2018) uyarlanmıştır. [8]

Katılımcı anlamlandırmadan dilselleştirmeye doğru hareket eden diyalektik modelin diyagramı. Di Paolo ve meslektaşlarından (2018) uyarlanmıştır. [8]

Kapanışı yaparken, Doğanın Diyalektiği (Dialectics of Nature) fikrinin enaksiyonla bağlantısı hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Söyleyeceklerim bildiklerimizi iklim krizinden pandemiye, yoğun göç dalgalarından canlıların neslinin tükenmesine kadar, şu anda karşı karşıya olduğumuz çeşitli krizlere yönlendirmek hakkında. Yani, bunlara birer önemseyiş krizi (crises of care) diyebiliriz.

Friedrich Engels’in ünlü metinleri, doğanın diyalektiğini yalnızca tarih ve değişen sosyal ilişkiler hakkında düşünme biçimimiz üzerinden ele almıyor, aynı zamanda doğal süreçlerin kendilerinin de diyalektik olduğunun altını çiziyor.[9] Doğa gelişir. Bu konuda birçok tartışma mevcut, bu fikir uzun bir zaman boyunca Batı’da reddedilmiş olsa da tam da bahsettiğim zorluklar yüzünden bugünlerde yeni yeni ilgi çekmeye başlıyor (bkz. bu konular hakkında son dönemlerde yazılmış kitaplar; tarihsel değerlendirmelerden Doğu ve Batı biliminin Ekolojik Medeniyet [Ecological Civilization] çatısı altında birleşmesine kadar[10]). Doğanın kendisinin diyalektik olup olmadığı sorusunun derinlerine inmeyeceğim, çünkü bu soruyu en başta bir doğa-zihin ikiliği olmadığını belirterek enaktif görüşe uygun bir şekilde cevaplamış olduk.

Bu durumda, “patikayı yürüyerek açma” fikrini patikanın nelerden oluştuğunu göz önüne olarak tekrar değerlendirmek önemlidir. Bunun için, Husserl’ın yayınlanmamış metinlerinde (“Dünya hareket etmez”) ve Merleau-Ponty’nin bu metinlere yaptığı yorumlarda ipuçları verilmiş olan Dünya kavramına geri dönmemiz gerekir.[11] Bu yazıda bunu yapmayacağım, sadece bunun enaktif yaklaşımın bir görevi olduğuna dikkat çekmek istiyorum.[12]

(Karalar ve denizler, atmosfer ve toprağın altı da dâhil olmak üzere) Dünya, hem patikalarımızın toplamıdır hem de aynı anda patikasızlıktır, yani patika açmak için gereken şartlardır. Dünya, hem Umwelt’imizi[13] hem de Umwelt’imizin etrafını saran ve onu aşanları kapsar. Dünya katılım için zemin oluşturur, Dünya katılımın ta kendisidir.

Dünya ile olan ilişkimizi etik bir şekilde yönlendirmek için, bir yandan yürümeyi ve patikalar açmayı kaçınılmaz bir şekilde bırakamıyor olup –çünkü temel gerilimi sebebiyle yaşamı sessize alamayız — bir yandan da patikasızlığı açıyor olma fikrini incelemeliyiz. Bu çok derin bir çelişkidir.

Jakob von Uexküll organizmayı her zaman Umwelt’iyle ilişkili olarak tasavvur ediyor. Ancak, bana göre tehlikeli bir biçimde, organizma ve Umwelt arasındaki uyumun (harmony) da altını çiziyor. Bu, enaktif bakış açısına göre yalnızca bir fantezidir. Dünyamızı değiştirmek için nasıl eylememiz gerektiğini gerçekten anlamaktan bizi alıkoyan tehlikeli, tepkisel bir fantezi. (Bugünün bağlamında, Doğa’ya yönelik Romantik bakış açısını bilimsel indirgemecilikten çok daha tehlikeli bulduğumu söylemeliyim.)

Organizmalar ve Umwelt diyalektik birer çifttir, yani ilişkileri sürekli hareket halinde ve çoğunlukla çelişki içindedir. Aksi halde, organizmalar Lewontin’in iddia ettiği şekilde evrimin hem nesnesi hem de öznesi olamazlardı.

Uyumda da, tıpkı kaosta olduğu gibi, anlamlandırmaya veya anlamlandırmaya duyulan herhangi bir ihtiyaca yer yoktur. Buna karşın yaşamın temel gerilimi kaçınılmaz bir şekilde uyumdan kaçar, çünkü yaşam her an bir şeyleri değiştirmektedir.

Anlamlandırmaya ihtiyaç veya yer olmaması, bizleri çevremizle ilişkimiz bağlamında uyum fikrinin problemli olmasıdır sonucuna götürür. Uyum fikrinin yalnızca bir arzulama olarak düşünülmesi mümkün olsa bile bu sonuç değişmez. Bu haliyle uyum fikri, dünyada yanlış bulduğumuz şeylere salt bir tepkidir. Sonuç olarak uyum fikri, bu yanlışlar tarafından belirlenir. Kendi patika açma sürecimizin yarattığı çelişkiler ve riskler pahasına Dünya ile uyumlu bir ilişkiye özlem duymak yalnızca idealist değildir, aynı zamanda dünyanın gerçekten hangi süreçler sonucunda daha iyi bir hale gelebileceğini görmemizi de engeller. Yaşadığımız zorluklar, problemlerimiz, ikilemlerimiz anlamlandırma süreçlerimizi harekete geçiren motorlardır; insan ve insan dışı diğer organizmalarla birlikte eyleyerek (enact) bir dünya yaratmamıza yardımcı olan araçlar ve materyallere ek olarak, bizi akıl sahibi (minded) yapan bunlardır.

Var olması imkânsız bir uyum arayarak kendi çelişkilerimizi yok saymak, bizi ya hiçbir şeyi değiştirmemeye iter ya da her şey daha kötüye gider. Eğer çelişkilerin diyalektik doğasını anlamazsak, yalnızca başka bir formda yeniden ortaya çıkacaklardır. Çelişkileri sildiğimizde eninde sonunda kendimizi silmiş oluruz. Değişim ancak Umwelt’in hem içinde hem dışında, çelişkilerimiz üzerine ve çelişkilerimiz ile çalışırsak mümkün olacaktır. Değişen değerlerimiz ile değişen dünyanın ne zaman “birlikte iyi gittiğini” (uyum değil, daha iyi çelişkiler) bilebilme bilgeliğine ulaşırsak, bu bize yürünebilecek patikalardan en az birini gösterecektir (çünkü sayıları birden fazladır). Eğer enaktif yaklaşımın işaret ettiği bir yön varsa, bu yön, önemseyiş (care) ekmenin ve izleri ileride hem kendimizin hem de gezegende yürüyen diğer yolcuların daha fazla patika açabilmesi için verimli bir materyal haline gelecek patikalarda yürümenin yönü olacaktır.

Notlar

[1] Otopoiesis: Humberto Maturana ve Francisco Varela’nın 1972’de yayınladığı Otopoiesis ve Biliş: Yaşamın Farkedilişi’nde ortaya koydukları kavram. Kendi devamlılığını sağlayan ve kendini yeniden üreten sistemleri tanımlamak için kullanılmıştır. (E.N.)

[2] Enaktivizm: İlk kez Francisco Varela, Evan Thompson ve Eleanor Rosch’un 1991’de yayınlanan Bedenlenmiş Zihin kitaplarında isimlendirilmiş bilişsel bilim yaklaşımı. Bu yaklaşım, bilişin fiili davranışlar sergileyen organizma ve bu organizmanın içinde bulunduğu çevre arasındaki dinamik etkileşimden meydana çıktığını iddia eder. (E.N.)

[3] Ezequiel A. Di Paolo, Elena Clare Cuffari ve Hanne De Jaegher’in 2018 yılında yayınlanan “Linguistic Bodies: The Continuity between Life and Language” isimli kitaplarında sundukları, dili anlamaya yönelik yaklaşım. Bu yaklaşım temsili olmayan ve somutlaştırılmış bir yaklaşım içermekte ve metnimizin merkeze aldığı enaktif teoriyi kullanmaktadır. (E.N.)

[4] İlk kez Di Paolo’da (2018) tanıtılmıştır.

[5] Biyolojik sistemlerin tarihselliği için bkz. Longo & Montévil (2014). Enaktif bir bakış açısından, Di Paolo, Thompson, and Beer (2022).

[6] Di Paolo ve diğerleri’nde (2017) bu örneği daha detaylı bir şekilde açıklıyoruz. Ayrıca bkz. Benjamin (1988).

[7] Dilselleştirme (languaging) “dil yoluyla anlam yaratma, bilgi ve deneyimi şekillendirme” olarak tanımlanır (bkz. Swain, 2006, sf. 89). (Ç.N.)

[8] Normlar; açıklama veya üzerine tartışma çabası güdülmeyen, bunun ötesinde pratik kullanım için halihazırda uygun vaziyette olan kavramlar olarak düşünülebilir. Normatiflik ise bir kavramın norm niteliği taşıyıp taşımadığının bir ölçüsü olarak okunabilir. (E.N.)

[9] Engels (1940).

[10] Eko-sosyalizm ve eko-anarşizmden diyalektik düşünceye dayanan müdahale örnekleri (ancak birkaç farklılıkları var): Moore (2015), Foster (2020), Bookchin (1996). Ekolojik Medeniyet (Ecological Civilization) için bkz. örneğin Ma & Wei (2021) tarafından düzenlenmiş özel bir bölümdeki makaleler.

[11] Bkz. Merleau-Ponty (2002), bu yayın Husserl’in genelde “Dünya hareket etmez” olarak bilinen yazısını ve Merleau-Ponty’nin notlarını içeriyor.

[12] Enaksiyon ve çevresel etiği bağlayan daha yeni müdahaleler için bkz. Werner & Kiełkowicz‐Werner (2022) ve Candiotto (2022).

[13] Umwelt, bir organizmanın davranışlarını etkilemesi mümkün olan çevresel faktörlerin bütünüdür. (Ç.N.)

Kaynakça

Benjamin, J. (1988). The Bonds of Love: Psychoanalysis, Feminism, and the Problem of Domination. New York: Pantheon Books.

Bookchin, M. (1996). The Philosophy of Social Ecology: Essays on Dialectical Naturalism. AK Press.

Candiotto, L. (2022). Loving the Earth by loving a place: A situated approach to the love of nature. Constructivist Foundations, forthcoming.

Di Paolo, E. A. (2005). Autopoiesis, adaptivity, teleology, agency. Phenomenology and the Cognitive Sciences, 4(4), 429–452. https://doi.org/10.1007/s11097-005-9002-y

Di Paolo, E. A., Buhrmann, T., & Barandiaran, X. E. (2017). Sensorimotor Life: An Enactive Proposal. Oxford: Oxford University Press.

Di Paolo E. A., Cuffari E. C. & De Jaegher H. (2018) Linguistic bodies: The continuity between life and language. MIT Press, Cambridge MA.

Di Paolo, E. A. (2018). The enactive conception of life. In A. Newen, S. Gallagher, & L. de Bruin (Eds.), The Oxford handbook of cognition: Embodied, embedded, enactive and extended (pp. 71–94). Oxford: Oxford University Press.

Di Paolo, E. A., Thompson, E., and Beer, R. D. (2022). Laying down a forking path: Tensions between enaction and the free energy principle. Philosophy and the Mind Sciences, 3. https://doi.org/10.33735/phimisci.2022.9187

Engels, F. (1940). Dialectics of nature. (translated by C. P. Dutt, Preface and Notes by J. B. S. Haldane). London: Lawrence and Wishart.

Foster, J. B. (2020). The Return of Nature: Socialism and Ecology. Monthly Review Press.

Longo, G., & Montévil, M. (2014). Perspectives on organisms: Biological time, symmetries and singularities. Springer.

Jonas, Hans (1966): The Phenomenon of Life: Toward a Philosophical Biology, New York: Harper and Row.

Ma, K. and Wei, F. (2021). Ecological civilization: A revived perspective on the relationship between humanity and nature, National Science Review, 8(7), nwab112, https://doi.org/10.1093/nsr/nwab112

Merleau-Ponty, M. (2002). Husserl at the Limits of Phenomenology: Including Texts by Edmund Husserl. Evanston, IL: Northwestern University Press.

Moore, J. W. (2015) Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation of Capital, London: Verso.

Werner K. & Kiełkowicz‐Werner M. (2022) From shared enaction to intrinsic value: How enactivism contributes to environmental ethics. Topoi 41(2): 409–423.


메타데이터
post_id
401acc78ca4d
slug
enaksiyon-ve-diyalektik-2-bölüm-ezequiel-di-paolo-401acc78ca4d
url
https://medium.com/cogist/enaksiyon-ve-diyalektik-2-b%C3%B6l%C3%BCm-ezequiel-di-paolo-401acc78ca4d
canonical_url
https://medium.com/cogist/enaksiyon-ve-diyalektik-2-b%C3%B6l%C3%BCm-ezequiel-di-paolo-401acc78ca4d
author_url
https://medium.com/@cogist
status
ok
fetched_at
2026-08-15 10:00:44