Kuru Otlar Üstüne Üstüne
SAMET'İN "KARANLIĞI"
Kuru Otlar Üstüne Üstüne
SAMET'İN "KARANLIĞI"
Bu konuya çok takıldım, birçok yerde de bahsediliyor. Bence Samet karanlık bir karakter filan değil, bilakis filmdeki en belirgin, ayan beyan, en öngörülebilir karakterlerden biri. Öngörülebilen bir karakter nasıl karanlık olabilir? 3 saat film izleyip hâlâ Samet'e nasıl karanlık diyebiliyoruz? Samet bilakis apaçık, berrak, billur bir yavşak. Günlerdir düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum Samet'in neresi karanlıktı? Bilakis bütün hareketleri apaçık, aşikar, tahmin edilebilir, öngörülebilirdi. Samet'in Tolga'nın evinde Tolga ile yaptığı konuşmada kendi kendine kurulup Kenan'dan intikam almayı kafasına koyduktan sonra Nuray’ın evine tek başına gittiğinde Nuray'a yalan söylediğini, Kenan'a bilerek haber vermediğini yani Kenan'ı ektiğini, niyetinin şaraptan itibaren Nuray'la yatmak olduğunu kim anlamadı? Nuray aramızda olanları Kenan'a söyleme dediğinde kimin aklından geçmedi Samet'in mutlaka söyleyeceği? Bu kişi mi karanlık?

Mesela Vavien’deki Celal’ın karanlığından bahsedilebilir. Herkes Celal’a bakıyor, Celal’la konuşuyor ama Celal’ın içerisindeki gerçek Celal’ı kimse göremiyor, Celal içeride planını ilmek ilmek kuruyor ve bunu kendisinden en ufak bir şüphe uyandırmayacak şekilde uyguluyor. “İçine atıyon, atma” diyen abisine gerçekten içine atmadığını dile getirmesine rağmen abisi inanmıyor, çünkü abisi gerçekten o durumdaki birinin içine atmayacağına, bunu başarabileceğine ihtimal vermiyor.

Mesela Uzak’taki Yusuf’un karanlığından bahsedilebilir. Mutfaktaki yapışkana yakalanıp can havliyle feryat figan çırpınan fareyi poşete koyup çöpe attıktan sonra, kediler fareyi canlı canlı yemesin diye poşeti çöpten alıp iki kere duvara vurdu. Cümle çok tuhaf değil mi? İşte bu karanlıktan geliyor bu tuhaflık. Ne ne yapacağı belli (film boyunca), ne ne yaptığı (filmin sonunda). Mahmut da tüm bu olup biteni pencereden hafif tırsar bir şekilde izledi.
KLİŞENİN SAĞLIĞA ZARARLARI
Burada klişenin sağlığa zararlarına değinmek isterim. Mutfaktaki yapışkana yakalandığı çıkardığı ağlama seslerinden belli olduğu halde sadece 3 saniye göstermek için neden o fareciği öldürdünüz? Daha önce mutfakta fare olduğunun defalarca altı çizildi; Mahmut en başta yapışkan koyduğundan bahsetti Yusuf’a, sonra Mahmut yanlışlıkla yapışkanın üzerine bastı vs. Zaten Yusuf’un uykuyla uyanıklık arasında duyduğu ama tam olarak seçemediği ciyaklama sesi ile de gayet mutfaktaki farenin yapışkana yakalandığını anlıyor izleyici. Sırf klişe uğruna, izleyiciyi neden salak yerine koydunuz ve o minik fareyi öldürdünüz? Farenin çırpındığı o 3 saniyelik klişe sahne filmde yer almasaydı, film hiçbir şey kaybetmezdi. İşte klişenin en kötü tarafı. Boşu boşuna öldü minik fare. Bunun aksini de asla kabul etmiyorum. Sanat yapacağız diye hayvanlara eziyet edilmesini, hayvanların öldürülmesini anlayamıyorum, kabul edemiyorum. Kabul edememek büyük bir işkencedir, dermansız bir dert tipidir. Kurguda farenin kıvranırken gösterildiği 3 saniyelik sahnedeki ciyaklama sesleri Yusuf’un görüntülerinin altında yer alabilirdi. Basit bir kurgu oyunuyla kotarılabilecek bir şey asla değmezdi o farenin öldürülmesine.
“Bir sembolün (kelime ya da harfin) bir haberleşme (söz) dizininin belirli bir yerinde görünme ihtimali ne kadar çoğalırsa o sembolle iletilen haber o kadar “az” olur. Eğer görünme ihtimali kesinse haber “sıfır”a eşittir. Başka bir deyişle, bir haberi iletmede kullandığımız sembolleri seçerken ne kadar özgür olursak ilettiğimiz haberin miktarının “fazla” olması ihtimali o kadar çok olur. Haberin sıfır olduğu, yani haber göndermemize rağmen alıcının bunu önceden bildiği hale, “klişe” hali denir.” Deformasyonu Haklı Kılan, Hüseyin Cöntürk — Çağının Eleştirisi I. Cilt

Bakınız aşağıda farenin çırpındığı o 3 saniyelik klişenin çıkarıldığı sekans yer alıyor. Farenin yakalandığı haberini biliyoruz, sesten anlıyoruz, daha sonra başında durup öyle mi yapalım böyle mi yapalım diye konuşuluyor, yahu geri zekalı mıyız, haber sıfır, yani tamamen klişe, hiç yer almasa da film hiçbir şey kaybetmiyor.
[embed]
Aynı gereksizlik Kış Uykusu’ndaki yılkı atının yakalanışında var. Bu sekans olduğu gibi filmden atılsa, öncesindeki bahsetmeler de çıkarılsa, film hiçbir şey kaybetmez. Atılsa, çıkarılsa filmin hiçbir şey kaybetmeyeceği bir şey tamamen klişedir, beyhudedir.
[embed]
[embed]
Kusura bakmayın ama ben buna artık ahmaklık diyorum. Bu sahneler bana Suç ve Ceza’da öldüresiye dövülen at sahnesini hatırlatıyor. Tamam da Dostoyevski’ninki kurguydu, hayal ürünüydü. İnsanlar filmlerde rol icabı dövülür, acı çeker, ölür vs. ancak bunlar hayvanlara yapıldığında kalıcı oluyor, yani gerçekten dövüyorsunuz, gerçekten acı çektiriyorsunuz, gerçekten öldürüyorsunuz. Bu küçücük ayrımın farkındayız değil mi? Kâinatın en tesirli, en yüksek seviyede sanat filmini de yapsanız en küçük bir cana zarar veriyorsanız canınız cehenneme.
“İnsanın son derece acımasız, bencil, nankör ve zalim bir varlık olduğuna inan Nietzsche, tarihin ve talihin cilvesine bakın ki, yıllar sonra, güçsüz ve yorgun halde yere yığılmış bir atın sahibince kırbaçlandığı gaddarlığa kendisi bizzat tanık olur; aklı başından giderek çıldıran düşünür, ömrünün geri kalan 10 yılını ruh sağlığı bozuk ve yarı deli halleriyle geçirir.” Seyyit Nezir — Atlara ağıt
Bu sahneleri görünce Nietzche gibi çıldırmamızı mı istiyorsunuz?
“Hastalığın ilerleyip beyinde hasar yapmasının sonucu olsa gerek, 1889 yılı Ocak ayında Torino’da Carlo Alberto Meydanı’nda bir arabacının dövdüğü bir ata sarılarak sinir krizi geçirdi. Bunun arkasından aklını kaybetti, 1900 yılında ölene dek fiziksel ve zihinsel felçli yarım yamalak bir dünyada dolandı durdu. Nietzche’nin çöküşü, düşüncesine önceden yansımıştı. Önceki mayıs ayında böyle bir olay düşlemiş ve düşünü bir mektupta anlatmıştı. Belki de Nietzche bu hareketiyle Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanında okuyup hayran kaldığı Raskolnikov’a, düşünde kollarını kötü muamele gören bir ata doladığını gören suçlu kahramana öykünmüştü.” John Gray — Saman Köpekler
PEKİ NEDİR KARANLIK?
Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Mataramda Tuzlu Su — İsmet Özel
Karanlık, çift yarık deneyindeki elektronun gözlemci etkisi altındaki davranışı veya Heisenberg belirsizliği veya kuantum ölçüm problemi veya kuantum dolanıklığıdır. Samet gayet deterministik, lineer bir karakter; bütün davranışları öngörülebiliyor, davranışlarının sebebi açıklanabiliyor. Zaten finalde kendisi her şeyi açıklıyor ki o da ayrı mesele. Ayrıca tonla psikoloji, tonla sosyoloji, tonla antropoloji vs. icra edildikten sonra hâlâ insana dair karanlıkta kalan bir şey kaldı mı? Bence kalmadı. Murathan Mungan’ın tabiri, “içimizin en ücra yeri” ücra olmaktan çıktı.
Karanlık, 90'lardır, Tansu Çiller’dir, Mehmet Ağar’dır, Fatih Terim’dir. Tehlikelidir. Samet’in karanlığı yanlarında yavruağzı gibi kalır. Samet ne yapıyor, durduk yere Kenan’a bilenip Nuray’ı ayartmak suretiyle cinsellik yoluyla aklınca intikam alıyor. Cinsellik yerine başka bir şey koysan, ilkokul 3.
Karanlık olsa olsa, ineğini iyi etmesine rağmen veterinerin köpeğini vuran köylüdür. Veteriner de bu karanlığı “insan çünkü” lafıyla aydınlatmaya çalışıyor, lakin hazırcı, kolaycı bir “insan doğası” göndermesiyle. “İnsan çünkü” bir aşırı yükleme ve aşırı klişe barındırıyor; bir nevi klişe zehirlenmesi. Diğer tarafta 3 saat ne ve niye anlattınız o zaman?
7 kapılı bir dergâh varmış, bu dergâhta bir şeyh varmış, dergâhın yedi kapısında da şeyhin aynı anda tezahür edip elini öptürdüğüne dair yemin eden müritler varmış. İşte karanlık hikâye diye buna derim; kuantum dolanıklığı desen var, süperpozisyon desen var…
Bu filmde hiç karanlık bir nokta göremedim. Filmin kendisi tarafından örtük olarak ortaya atılan her şey daha sonra filmin kendisi tarafından açıklandı. Hatta son sekansta “ben sende şunu şunu bulmak istiyordum” filan diye o kadar açıklandı ki,
https://twitter.com/nocontexttkv/status/1308419910108930055/photo/2
diye sordum,

https://guldum.net/post/190035777598#google_vignette
diyen Ziya Şengül gibi kalakaldım salonda.
Demeye dilim de varmıyor ama, Nuri Bilge Ceylan acaba bazen izleyiciyi salak yerine koyuyor olabilir mi?

Kendimce bir karanlık örneği daha vereyim. Özcan Alper’in Karanlık Gece’sinde İshak, neden Ali’yi linç etmek isteyen güruha Ali’nin yerini söyledi ve o güruha katıldı? Kendisi normalde karanlık olan gecenin karanlık sıfatıyla altı çiziliyorsa, böyle ikinci anlama sahip bir karanlığı orada bir yerlerde saklaması lazımdı zaten filmin. Ama ne demiştik? Aslında bu da gayet rasyonelleştirilebilecek bir şey.

PEKİ NEDEN BU RASYONALİZE ETME?
Çünkü karanlık hiç de istediğimiz bir şey değil aslında. Belirsiz durumları belirtmek için “belirsiz/belirsizlik” diye kelimeler, kavramlar üretmişiz; aslında belirsizlikten ödümüz kopuyor. Oblomov’da, Bulantı’da veya Aylak Adam’da başkarakterin çalışmadan hayatını nasıl idame ettirdiğinin vakit kaybetmeden açıklanması, gibi’de 3 yakın arkadaşın yaşadığı evin kime ait olduğu ve geçimlerini nasıl sağladıklarının araya sıkıştırılması, Joker’in Batman’deki haline nasıl geldiği -Joker’in başlı başına “beni siz delirttiniz” filmi olması-, Maleficent ve Cruella’nın nasıl cruel karakterlere dönüştüğünün bir saat anlatılması, Ezel’de son bölümlere doğru, adeta unutulmuş da sonradan farkına varılmış gibi, Cengiz’in nasıl Cengiz olduğunun flashback’leri. Evet, böyleyim ama bir sor bakalım niye böyleyim? Sormuyorum, sormak istemiyorum belki, gerekçelendirmek, determinize etmek istemiyorum, Joker’in hiçbir aşağılamaya, toplumsal yontulmaya vs. uğramadan Joker olmasını istiyorum?
NURAY — SAMET ZITLIĞI
Ve bu yağma yığma dangıl dungul kes yapıştır kalabalık İsmet Özel
Nuray, Platonov’un Kum Öğretmeni adlı hikâyesindeki Mariya Nikiforovna’yı anımsattı; başına gelenlere rağmen hâlâ topluma faydalı olmaya çalışan, pes etmeyen, özverili bir öğretmen. Samet’se Nuray’ın ve Ahlat Ağacı’ndaki öğretmen baba karakterinin zıddı. Öyle öğretmen mi olur ya, öğrenciler ve öğretmek umurunda değil, çocukla çocuk oluyor, çocuklar arasında ayrım yapıyor, hakir görüyor, kaba, sert. Sanki Sibirya’ya sürgüne gönderilmiş de ceremesini öğrencilere ödetiyor. İyi ki Samet gibi bir öğretmene denk gelmemişim. Buradan bütün öğretmenlerime sevgilerimi gönderiyorum.

Şu da var ki; vergileriyle ödenen maaşıma muhtaç olmasam, bisiklet yolunda yürüyen, engelli rampasına, bisiklet yoluna aracını park eden -denyo-, herhangi bir toplu taşıma aracına inenleri beklemeden binmeye çalışan, yürüyen merdivende solu kapatan, hiçbir inceliği haiz olmayan, gece yarısından sonra çamaşır makinesi çalıştıran -amk köylüsü-, apartmanda bağıra bağıra konuşan, merdivenleri pat pat pat çıkan, sıraya girmeyi, sırada durmayı bilmeyen, önündekinin götüne giren, toplu taşımada yüksek sesle telefonda konuşan, yüksek sesle reels izleyen -kafasına odun koyduğumun gundisi-, dünyada yalnız kendisi varmış gibi yaşayan, neredeyim, ne yapıyorum diye hiç sorgulamayan, kamusal alana hiçbir saygısı olmayan, bırak görgüyü saygıyı kaldırımda yürümesini dahi bilmeyenlerin çoğunluğu oluşturduğu bu yığın için zerre taşı yerinden oynatmam. Atatürk’e, Mahir Çayan’a gıpta ederim ancak bu yığın için bırak kurşun atıp kurşun yemeyi, osuruk bile atmam. Bu yüzden Samet’in Nuray’la tartışmasında sarf ettiği sözlerini yadırgayamıyorum da bir yandan.
[embed]“Okumuş adam, yığın diyememiş.”
TAŞRA
Taşrada olman yetmez; taşrada olduğunu duyurman lazım. Kofti taşra budur. Kofti taşra Polat Onat’ın Nuri Bilge Ceylan’ı mahkemeye vermesidir. Gerçek taşra, taşra olduğunu, taşrada olduğunu bilmeden yaşamaktır. Ya da, size bir sıkıntıyı/pisliği açığa çıkaracakmışsınız gibi, kovar gibi bakılmasıdır. Taşra, merkez, bunlar bana 18. yüzyıldan kalma kavramlar gibi geliyor. Nuri Bilge Ceylan da kendisine yöneltilen taşra eleştirisinden sıkılmış ve karşı çıkışında çok haklı; taşra — merkez / kent diye bakmamak gerektiğini söylüyor, taşrada da olsa kentte de olsa insan insandır ve ona bakıyorum diyor. Bir Zamanlar Anadolu’da ve sonraki filmleri taşra filmi filan değil zaten, karakterlerin taşrayla alakaları yok, taşraya ara ara temas ediyorlar o kadar. Taşra sadece bir dekor; cereyan eden olaylar olsa olsa taşradaki kentli insanın hezeyanları. Mesela Taylan’lar Vavien gibi, Andropoz gibi 50 film yapsa, hepsi de Samsun, Marmaris gibi şehirlerde geçse, sanıyorum onlara “bıktık bu taşra muhabbetinden” diyen kimse çıkmaz; çünkü Vavien’de, Andropoz’da karakterlerin taşra ile aralarında bir potansiyel fark/gerilim yok, taşra ile bitişik, örtüşen karakterler.
Burada taşra kavramını ikiye ayırmak lazım bence. “Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi; dışarılık, dışarlık” şeklindeki TDK tanımının noktalı virgülden önceki kısmı sadece coğrafi bir anlam taşırken, sonraki kısmı daha fazla anlam yüklenebilecek -overwrite- bir potansiyel taşıyor (“dışında olma”/”dışarıda olma”, Naked’taki Johnny gibi — hep de bu örneği veririm. Ama ne kadar marjinal olabilirsin ki? Bir yılan belki çok sık deri değiştirir ama derisiz yaşayamaz). Taşra ve merkez / kent birbirine geçebilir, geçirgen kavramlar; merkezdeki taşra, taşradaki merkez gibi ibareler türetilebilir. Yani coğrafi olarak taşrada olup “dışarıda” anlamında taşra olmayabilirsiniz. Tıpkı Samet gibi. Ya da coğrafi olarak merkezde olup taşra olarak yaşayabilirsiniz. Suç ve Ceza’nın Raskolnikof’u, Bulantı’nın Antoine Roquentin’i, Yabancı’nın Meursault’su, Aylak Adam’ın C.’si ya da Öldürme Üzerine Bir Film’in Jacek’i ya da Roy Andersson’un neredeyse tüm karakterleri gibi. Yani maalesef kim vurduya giden aşırı klişe haliyle söylersek, kalabalıklar içinde yalnız. (“Kalabalıklar içinde yalnız olma iddiası, kalabalığı oluşturan her bir birey için geçerli olacağından, ortada ne kalabalık ne de yalnız olan mevcuttur.” Photo Graphos — Osman Şişman). Mesela İstanbul’da, İzmir’de yaşayıp berbat şiirler yazabilirsiniz, merkezdesinizdir ama şiiriniz yoktur. Bu arada iktidar da kentleri taşraya çevirmiş olabilir.
Uzak filminin sadece açılışta 2,5 dakika kadar taşra sahnesine rağmen Taşra Üçlemesi içinde yer almasını yukarıdaki meselelere bağlıyorum. Kuru Otlar Üstüne nasıl taşradaki kentli insanın hezeyanı ise, Uzak tam aksine kentteki taşralının hüsranı.
(Bu paragraf deneysel düşünceler içermektedir.)
Karanlık’ın “gereğince anlaşılıp bilinemeyen, ne olacağı, sonu belli olmayan (durum)” şeklindeki mecaz anlamı ile taşranın “dışarıda” anlamının kesiştiği yerlerde yapmaya çalışıyor sinemasını sanırım Nuri Bilge Ceylan. Taşra eleştirilerine karşı çıkışında bahsettiği, sıklıkla kullandığı bir tema olan “sıkışmışlık hissi”nden yola çıkarak soruyorum; Kasaba, Uzak, Ahlat Ağacı ve Kuru Otlar Üstüne’deki taşra ile kurduğu ilişki, Nuri Bilge Ceylan’ın kendi gençliğinde yaşadığı, hayallerini gerçekleştirememe, taşradan çıkamama, taşrada yok olup gitme, aşınma, çözünme, keşfedilememe, sesini duyuramadan kaybolma korkusu, endişesi mi? Hani üniversiteden mezun olduktan 1–2 yıl sonra dahi tek dersten okulu uzattığımız kabuslar görüyorduk ya? Mabel Matiz’in diş hekimliği yıllarına dair paylaştığı fotoğrafların notlarında, acaba gizliden gizliye, müzisyen değil de diş hekimi olup meşhur olmadan yaşayıp öldüğü paralel evrene bir küçümseme, hor görü / “mépris” var mı? Dişiniz çürüdüğünde kime gideceksiniz peki, diş hekimlerinin günahı ne? Bu hayatta bütün olay günün birinde çok meşhur biri olmaya çabalamak mı? İskandinav filmlerinde neden karakterler hep yazar olmaya çalışıyor, filmin sonunda da o kitabı yazmayı başarıp meşhur biri oluyor? Bir nevi kurtuluş mu bu? Peki, bir Enis Batur kariyerini meyhane köşelerinde harcamış şairler ne olacak? Martin Eden’den beri hep aynı hikaye. Melike Şahin, ilk Altın Kelebek’ini sigortalı bir işte çalışmasını salık veren annesi için kaldırırken fazla mesai yapan SGK memurlarının günahı ne?
Bu bahsi şu sorularla kapatmak isterim. Artık taşra ile merkez / kent birbirine karışmadı mı? Artık taşra kaldı mı? Taşra sadece km ile mi belirleniyor hâlâ?
SIKILMAMAK / ZAMANIN NASIL GEÇTİĞİNİ ANLAMAMAK
Birkaç eleştirmenden duydum, 3 saat boyunca hiç sıkılmadım, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım vs. diye. Evet, ben de, ama bu bir film için ölçüt olabilir mi? Kolpaçino’da da sıkılmıyorum mesela. Bazı filmler bilakis canınızı sıkmak istiyor olabilir. Bu filmde sıkılmamayı bırak sonda filmin bitmesini istemedim çünkü henüz filmden tam olarak bir şey alamamıştım. Filmi izlerken değil, filmden çıktıktan sonra sıkıldı canım.
4. DUVARIN YIKILIŞI
Bu filmde, birbirine benzeyen iki sahne vardı. İlkinde, Samet, açık unutulmuş ışıkları söndürmeye okula gittiğinde, ışığı söndürmek için elini anahtara uzatıyor ve söndürmeden önce kısa bir süre duraksıyor ve boş sınıfa bakıyor. O an, Samet’in Tolga’nın evinde Kenan’dan intikam almayı kafasında kararlaştırmadan önceki andı. İkincisi, sevişmeden önce, Nuray Samet’i ışıkları söndürmeye gönderdiğinde, yine ışığı söndürmek için elini anahtara uzatıyor ve söndürmeden önce biraz duraksıyor ve odaya bakıyor. Bu an da, intikamını gerçekleştirmeden hemen önceki andı. 4. duvar ikinci anın hemen sonrasında yıkılıyor. Nuray’dan sevişme onayını aldıktan sonra (erkeği başvuran, kadını başvuruyu değerlendiren / onaylayan merci konumuna indirgeyen tatsız bir sahneydi bence bu. Aynı durum Çekmeceler filminde de var. Başrol kadın karakter kendisine sürekli askıntı olan (başvuran) tipe, genital bölgesinde kesif, kötü bir kokunun oluşmasına sebep olan rahatsızlığını öğrendikten sonra, sevişme onayı veriyor (onaylayan), ama bunu o kötü kokuya maruz bırakmak için, yani bir nevi ceza, gününü gösterme için yapıyor) yani “iktidarı kırdıktan” sonra, artık oyundan çıkabilirdi, sözde intikamını gerçekleştirmişti ve artık rol kesmesine gerek yoktu. Dördüncü duvarın yıkılışının tam da burada vuku bulmasını buna yordum.
Nuri Bilge Ceylan’da alışık olunmadığı için adeta Berlin duvarının yıkılışı gibi bir etki yaratmış çoğu kişide. 4. duvar Kurtlar Vadisi’nde bile yıkıldı, bu kadar büyütmeye gerek var mı? (Bertolucci’nin Konformist’inde Marcelo birkaç kere kameraya bakıyor, bu bakışların birinde izleyiciyi röntgenci konumuna sokuyor, sondaki ise “sorgula/ibret al” bakışı.)
[embed]
Bir yönetmene neden öyle bir sahne kullandınız diye sormak, yönetmenin de bunu 1 saat açıklaması, “şair burada bayrağa sesleniyor…” türünden bir garabet olsa gerek. O soruyu soranları kınıyorum.
Ayna Ayna (Belmin Söylemez) filminde, Frida Kahlo’nun ruh ikizi olduğunu, doğmadan önce Kahlo aracılığıyla bu dünyada yaşadığını, kendisinden önce dünyaya gelip aynı acıları yaşadığını hissedecek kadar kendisini Frida Kahlo ile özdeşleştiren Frida adlı karaktere bir soru soruluyor. “Burada vermek istediğin mesaj tam olarak ne?” Bu nasıl bir sorudur yahu? “Tam olarak”!!! Yazara, şaire, sanatçıya böyle bir soru sorulur mu? Sanatçı eseriyle mesaj veriyorsa, sanat filan yapmasın zaten, milletvekili, belediye başkanı ya da muhtar adaylarının yaptığı gibi halka toplu mesaj göndersin (harbiden bunlardan kurtuluş yok mu?), daha isabetli bir faaliyet olur, zira sanatı mesaj verme aracına indirgemek, dolandırıcıların gönderdiği spam mesajlardan farklı değil kanımca. Nasıl ki spamda esas mevzu mesajın kendisi değil çekilmek istenen tuzaksa, sanata yukarıdaki gibi yaklaşmak da eserin kendisine değil başım ağrımadan kafamdaki şablonlara, arketiplere gönderileyim isteğidir olsa olsa. Frida çok güzel cevaplıyor: “Mesaj filan vermek istemiyorum, ne hissediyorsam onu yazıyorum.”
Rahmetli Godard da severdi duvar yıkmayı (ilk aklıma gelenler Çılgın Pierrot, Vivre sa vie), kimse sormuş mu acaba Godard’a? Godard hatta Çinli Kız ve sonrasında o duvarı inşa etmeye çok da gönüllü değil ve bırak dördüncü duvarı yıkmayı önceki duvarlara da saldırıyor zaten; sinemayı yok etmekten bahsediyor. Sinemayı yok etmekten kasıt hikâyenin yok edilmesi ise, Numéro Deux, Dile Veda ve bunun gibi filmlerinde hâlâ eser miktarda hikâye var oysaki. Deri değiştirme örneği gibi, hikâye anlatmaktan tam olarak kurtulamıyoruz belki de. Aynı ve hiç sekmez şekilde, şiir de hikâye anlatmaya, hatırata başlayınca kabak tadı veriyor. Burada Rahman Yıldız’ın, İlhan Berk’in anlam ile takışmasından yola çıkarak anlamı silmeyi başarıp başaramadığını tartıştığı şiirini anmalıyız :
https://www.instagram.com/p/CnRtbCCsCpo
Filhakika, Godard’ın filmin, film yapımının kendisini sorunsallaştıran makale-filmlerini çok severim.
TARTIŞMALAR
Bu filmdeki Samet — Nuray tartışması, Kış Uykusu’ndaki Aydın — Necla, Aydın — Levent tartışmaları, Ahlat Ağacı’ndaki imamlarla tartışma…Yönetmenin iki tarafa da eşit mesafede durmaya çalıştığı, herhangi bir tarafın baskın gelmesinden (didaktikliğe kaçmaktan) imtina ettiği, kimin haklı olduğu net olmayan, herkesin hem haklı hem haksız olabileceği noktaları içeren, bir yere varmayan, tarafların mensubu olduğu kampların klişelerini ortaya saçtığı, en sonda da çıktıkları limana geri döndükleri beyhude tartışmalar gibi geliyor bana. Fikirlerin çarpışması desek, herhangi bir değişim meydana gelmiyor. Şart değil tabii ki değişim. Ama hiçbir noktaya varmıyor. Havaya sıkılmış kurşun gibiler. Ama mesela Mike Leigh’in tartıştırmalarından (ör: Life is Sweet, Naked) bir değişim meydana geliyor. Ya da Jack London’ın Demir Ökçe’sinde Ernest ile Piskopos’un tartışmaları. Ya da Martin Eden’dan : “Fırtınalı bir akşamdı ama sadece düşünsel açıdan; fikir savaşı yapılmıştı. Konuşmacıların bazıları başka konulara dalsa da, çoğu doğrudan Martin’e cevap verdi. Onu bilmediği düşüncelerle sarstılar, biyolojide yeni yasalar konusunda olmasa da, eski yasaların yeni uygulamalarına dair derin bakış açıları kazanmasını sağladılar. “ Şart mı değişim? Elbette değil. Mike Leigh Mike Leigh’dir, Jack London Jack London, Nuri Bilge Ceylan Nuri Bilge Ceylan. Elbette Nuri Bilge Ceylan konuşmak, tartışmak istediklerini karakterlere konuşturuyor olabilir. (Godard da Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler’i gibi bir kitap yazmaktansa düşüncelerini filmlerine gömüyordu). Ama ortaya çıkan şey basit bir münazaradan öteye geçmiyor bence.
“THE ORGANISATION”
Bende belirsiz kalan tek nokta filmin üç ayrı yerinde geçen “örgüt” laflarıydı. Bu kısımları pek anlamadım. Altyazıda hep “the organisation” olarak geçiyor fakat aynı örgüt mü söz konusu olan? Bağlama göre o örgütün hangisi olduğunun seyirci tarafından anlaşılması mı bekleniyor? Kıt ingilizcemle, “the” artikeli daha önce sözü geçmiş, ortamdakilerce bilinen, mezkur kişi ya da olayları anlatmak için kullanılıyor diye biliyorum. Örgütün öğretmen öldürmesinden bahsedilmesi ve sonrasında pardon yanlışlıkla oldu demesinin pişkince diye nitelenmesi cesareti gösterilmiş ama ismi anılmamış? Siz zaten biliyorsunuz diye mi düşünülmüş? Veterinerdeki genç o örgüte katıldı mı? O örgüt hangisi? Şimdiye kadar izlediğim eleştiri yazısı/videosunda bu örgüt meselesine pek değinilmiyor. Ayrıca tüm bunlar sadece bir dekor olarak kalmış sanki, sırf karakterin altını doldurmak için. Yine de Nuray’ın ağzından “örgüt”ün doğuya görevlendirilen bir öğretmeni öldürmesinden bahsedilmesi (Nuray’ın akrabası mıydı hatırlamıyorum), örgütün yanlışlıkla oldu gibi bir açıklama yapmasının pişkince olduğunun dile getirilmesi, Nuri Bilge Ceylan sinemasında pek alışılmadık ve kendi nezdinde cesaret gerektiren, belki de kimilerinin ağzının tadını kaçıran sahneler olabilir.
SON SÖZ
Bir Zamanlar Anadolu’da; Konformist, Berlin Üzerindeki Gökyüzü ve Yaşamak ile beraber en sevdiğim filmler arasına girmişti. Bir Zamanlar Anadolu’da ve Kış Uykusu’ndan mutluluk, coşku, sevinç karışımı duyguyla ayrılırken, bu filmden buruk çıktım; beklentim çok yüksekti, sanıyorum ondan. Yukarıda sadece bu burukluğa dair notlarım, kavramsal ve teorik olmaktan çok pratik yorumlarım yer almakta. Bunlar dışında film zaten Nuri Bilge Ceylan ziyafeti.

메타데이터
- post_id
- 4350fc58af2c
- slug
- kuru-otlar-üstüne-üstüne-4350fc58af2c
- url
- https://medium.com/@makriyal/kuru-otlar-%C3%BCst%C3%BCne-%C3%BCst%C3%BCne-4350fc58af2c
- canonical_url
- https://medium.com/@makriyal/kuru-otlar-%C3%BCst%C3%BCne-%C3%BCst%C3%BCne-4350fc58af2c
- author_url
- https://medium.com/@makriyal
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-24 19:02:38