İslam Kozmolojisi: Herşey Varolmadan Önce Kozmik Okyanus
Antik dönem mitolojik inançlarından günümüze kadar aktarılmış köklü bir kozmolojik model mevcuttur. Evrenin — yani dönemin kavrayışıyla…
İslam Kozmolojisi: Herşey Varolmadan Önce Kozmik Okyanus
Antik dönem mitolojik inançlarından günümüze kadar aktarılmış köklü bir kozmolojik model mevcuttur. Evrenin — yani dönemin kavrayışıyla bilinen Dünya’nın — yaratılışını konu alan bu model, “Varoluştan önce ne vardı?” sorusuna hep benzer motiflerle cevap verir. Bu çalışmada, Antik Çağ’ın bu evren kurgusunun İslam dinine ve metinlerine nasıl yerleştiğini inceleyeceğiz.
“Henüz Gök (An) ve Yer (Ki) birbirinden ayrılmamıştı. Başlangıçta her şeyi doğuran Ana Deniz (Nammu) vardı. O, Gök ve Yer’i birleşik bir dağ (An-Ki) olarak doğurdu. Sonra Hava Tanrısı (Enlil), Gök’ü (An) yukarı kaldırdı ve Yer’i (Ki) aşağıda bıraktı; böylece aralarında yaşam boşluğu oluştu.”
Sümer Mitolojisi, Sümer Yaratılış Metni, Tablet I, s. 1–10 (S. N. Kramer).
Günümüzden yaklaşık 4.400 yıl öncesine (MÖ 2600–2100) ve daha da geriye gittiğimizde Sümer metinleri karşımıza çıkar. Sümer mitolojisine göre her şeyden önce var olan, sınırları belirsiz kozmik bir okyanustur. Metinler bu yapıyı “Ana Deniz (Nammu)” olarak adlandırır. Hava Tanrısı Enlil, bu yapıyı ikiye yararak An (Gök) ve Ki (Yer) kavramlarını doğurmuş ve ikisinin arasında yaşam alanını açmıştır. Unutmayın bu yapı Tevrat ve Kuran’da birebir karşımıza çıkacak.
“Başlangıçta Nun vardı; o, hiçbir sınırı olmayan, karanlık ve durgun bir su kütlesiydi. Ne bir gökyüzü ne de bir yeryüzü vardı. Nun’un derinliklerinden ilk tepe (Benben) yükseldi ve Güneş Tanrısı (Atum/Ra) bu tepenin üzerinde kendi kendini yarattı. Nun, hala evrenin sınırlarını çevreleyen ve her an her şeyi yutmaya hazır olan o kaotik okyanus olarak kalmaya devam eder.”
Antik Mısır Piramit Metinleri (PT 268 & 587 / R.O. Faulkner)
Benzer bir anlatım, yaklaşık 4.400 yıl önceki (MÖ 2400–2300) Mısır metinlerinde de görülür. Aynı coğrafi havzada, aynı anlatım yalnızca farklı figürlerle sürdürülür. Henüz gök ve yer yokken var olan o sonsuz kozmik okyanus, Sümer’de “Nammu” adını alırken Antik Mısır’da “Nun” adıyla karşımıza çıkar.
“Yukarıda gökyüzünün henüz adlandırılmadığı, aşağıda yeryüzünün henüz bir isme sahip olmadığı zamanlarda; ilk olan Apsû (tatlı su okyanusu) ve her ikisini doğuran kaotik Tiamat (tuzlu su okyanusu), sularını tek bir kütle halinde birbirine karıştırıyorlardı. Henüz hiçbir bataklık oluşmamıştı, hiçbir sazlık görülmemişti…”
Babil Mitolojisi, Enûma Eliş, Tablet I, s. 1–6 (L. W. King).
Aynı şablon, yaklaşık 3.500 yıl öncesinden (MÖ 18.–12. Yüzyıl) itibaren Babil anlatılarında da devam eder. Sümer’in ardından bölgede hâkimiyet kuran Akad, Asur, Elam ve Amurru hatlarının mirasını devralan Babil İmparatorluğu, bu ortak kozmolojik modeli korumuştur. Başlangıçtaki kaotik su kütlesi anlatısı, Babil mitolojisinde Apsû ve Tiamat’ın karışımı şeklinde varlığını sürdürür.
“Henüz ne varlık ne de yokluk vardı; ne gökyüzü ne de ötesindeki tavan. Onu saran neydi? Neredeydi? Kimin koruması altındaydı? Orada derin ve aşılmaz bir su (Kshira Sagara) mı vardı? … Kozmik döngü sona erdiğinde, her şey yeniden bu uçsuz bucaksız sütün içine döner. Vişnu, sonsuzluk yılanı Şeşa’nın üzerinde, bu potansiyel okyanusta yogik uykusuna dalar.”
Hint Mitolojisi, Rigveda, X. 129 (Nāsadīya Sūkta) / Viṣṇu Purāṇa, I.
Bu kurgu yalnızca Mezopotamya ve Yakındoğu ile sınırlı değildir. Yaklaşık 3.300 yıl öncesine (MÖ 1500–1000) uzanan Hint mitolojik metinlerinde de aynı temele rastlanır. Varoluşun öncesi, aşılmaz ve derin bir su kütlesi olarak tanımlanır.
“Tanrıların atası Okeanos’u (Dünyayı çevreleyen devasa nehir tanrısı) ve anası Tethys’i (Eşi ve bereketi simgeleyen deniz tanrıçası) görmeye gidiyorum; onlar ki evlerinde beni besleyip büyüttüler… Okeanos ki her şeyin (tüm tanrıların ve varlıkların) başlangıcıdır.”
Antik Yunan Mitolojisi, Homeros, İlyada (14. Kitap, 201–246)
Yaklaşık 2.750 yıl öncesine (MÖ 750–700) ait Antik Yunan geleneği de bu motiften bağımsız değildir. Varoluşun başında yer alan, dünyayı çevreleyen ve her şeyin kökeni sayılan kozmik su kütlesi anlatısı, Okeanos figürü üzerinden Yunan mitolojisindeki yerini almıştır.
Sümer, Mısır ve Babil hattında biçimlenen bu kozmolojik modelin Kuran’a ulaşan yolu ise Sami geleneğinin ortak metni olan Tevrat üzerinden kurulmuştur. Modelin Tevrat’a yansımasını en net gösteren pasajlar, metnin giriş kısmındaki ilk ayetlerdir:
“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, şekilsizdi; engin karanlıklar derinliklerin üzerindeydi. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. Tanrı, “Işık olsun” dedi ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve ışığı karanlıktan ayırdı. Tanrı ışığa “Gündüz”, karanlığa “Gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu — birinci gün. Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları sulardan ayırsın” dedi. Ve Tanrı kubbeyi yaptı; kubbenin altındaki suları kubbenin üstündeki sulardan ayırdı. Ve öyle oldu.” (Yaratılış, 1. Bölüm, 1–7. Ayetleri)
Yaklaşık 2.500 yıl öncesine (MÖ 586–400) tarihlendirilen bu Yahudi metinlerinde, Ortadoğu’nun geleneksel kozmolojisi aynen korunmuştur. “Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu” ifadesi ve suların bir kubbe (gök) ile ikiye ayrılması kurgusu, bahsettiğimiz antik modelin doğrudan bir devamıdır.
Eğer sizler İslam’ın sunduğu o sonsuz ilim ve kudret sahibi bir tanrı olsaydınız, bu saçmalıkların doğrusunu insanlara göndereceğiniz son kutsal kitabınızda nasıl anlatırdınız?
“O kâfirler görmediler mi ki, gökler ve yer birbirine bitişik (ratq) iken biz onları ayırdık (fataqnâ) ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmayacaklar mı?” (Enbiya Suresi, 30. Ayet)
“Gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. O’nun Arş’ı (tahtı) suyun üzerindeydi. Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için (böyle yaptı)…” (Hud Suresi, 7. Ayet)
Açıkça görüldüğü üzere Kuran, kendinden önceki Antik Yakındoğu ve Mezopotamya mitolojilerinin devraldığı bu kozmolojik mirası aynen korumuştur. Sümer’deki Gök ve Yer’in (An-Ki) ayrılması anlatısını, Babil’deki Apsû ve Tiamat’ın ayrılmasıyla oluşan yaşam boşluğunu ve Tevrat’taki “suların üzerindeki ruh/arş” imgesini yan yana koyup Enbiya ve Hud sureleriyle karşılaştırdığınızda tablo netleşmektedir. Varoluştan önce hazır bulunan kozmik okyanus, suların ayrılmasıyla yaratılan dünya ve Tanrı’nın bu suların üzerinde yer alan arşı anlatısı, antik mitlerin İbrahimi dinlere aktarılmış doğrudan bir yansımasından ibarettir.
İncil’i eleştirmediğimi düşünmeyin, İncil, Tevrat’ı tamamen reddetmemektedir. Aksine çok nadir ayetler bu duruma atıfta bulunur:
“Çünkü bunu bilerek göz ardı ediyorlar: Çok önceden Tanrı’nın sözüyle gökler vardı ve yer, sudan ve su aracılığıyla biçimlendi.” (2. Petrus 3:5)
Görüleceği üzere Sami geleneğin tamamında bu modelin izlerini görmek mümkündür. Hadislere baktığımızda da aynı tablo yine karşımıza çıkmaktadır:
“İmran bin Husain (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: Peygamberimiz (s.a.v.) yanına gittim ve deveyi kapıya bağladım. Beni Tamim kabilesi insanları Peygamberimize geldi ve o şöyle buyurdu: “Ey Beni Tamim! Müjdeyi kabul edin.” Onlar iki kez, “Bize müjdeni verdin, şimdi bir şey ver bize” dediler. Sonra bazı Yemenliler ona geldi ve o şöyle dedi: “Ey Yemen halkı! Müjdeyi kabul edin, çünkü Beni Tamim kabilesi onu kabul etmedi.” Onlar, “Kabul ediyoruz, ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Bu konuda (yaratılışın başlangıcı) sizden soruyoruz” dediler. O da, “İlk olarak Allah’tan başka hiçbir şey yoktu; sonra tahtını yarattı. Tahtı suyun üzerindeydi ve her şeyi (gökteki) Kitap’a yazdı; ardından gökleri ve yeri yarattı” diye cevap verdi. Bir ses bağırdı: “Ey İbn Husain! Deven gitti!” Ben de yola çıktım; fakat serap onu gözümden alıyordu. Vâlâkin, Allah’a şahit, keşke o deveyi bırakmış olsaydım (ama o topluluğu değil).” (Buhari, 59. Kitap, 2. Hadis, Hadis No: 3191)
“Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle rivayet etmiştir: “Ey Resulullah! Rabbimiz, yaratılışını yaratmadan önce neredeydi?” diye sordu amcam Abu Razin. O da şöyle cevap verdi: “O, bulutların üzerindeydi; altında hava yoktu, üstünde de hava yoktu ve tahtını su üzerine yarattı.” Ahmad bin Mani’ ek olarak şöyle der: Yazeid bin Harun, “al‑ama” demek, onun yanında hiçbir şey olmadığını ifade eder. Bu hadis, Hamad bin Salame, Waki‘ bin Hudus ve diğer sahabeler tarafından nakledilmiş olup, hadis ilmi açısından hasandır.” (Tirmizi, 47. Kitap, 161. Hadis, Hadis No: 3109)
“Abdullah b. ‘Amr b. al-’As (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: Allah’ın Resulü (s.a.v.) şöyle buyurduğunu duydum: Allah, yaratılışın ölçülerini (kıymetlerini) gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce takdir etti; ve Arş’ı su üzerindeydi.” (Müslim, 46. Kitap, 27. Hadis, Hadis No: 2653b)
Anlaşılacağı gibi aynı anlatımın hadislerde de ifade edildiğini görmek mümkündür. Hiç şüphesiz tefsir kaynakları da bu anlatım üzerinden ilerlemiştir. Peki bu duruma karşılık modern bilimi dine uydurmaya çalışan modernistler bu durumu nasıl ve ne şekilde tevil etmeye çalışıyor bunu gelin beraber inceleyelim:
“Metindeki su kavramını fiziksel düzlemde değerlendirecek olsak bile bunu moleküler H₂O olarak değil; evrenin ilk anlarındaki ‘akışkan madde’, sıcak, yoğun gaz ve plazma bulutu olarak kavramak gerekir. Klasik Arapça’da her türlü akışkan, yoğun ve biçimsiz kütleye mecazen ‘su’ denmesi bunun açık delilidir. Yıldızlar ve gezegenler henüz şekillenmemişken evrenin bu akışkan plazma evresinde bulunması, modern kozmoloji ile ilahi beyan arasında hiçbir çelişki olmadığını, aksine tam bir uyum bulunduğunu gösterir.”
İddiada geçen “Klasik Arapça’da plazma veya gaz bulutuna su denirdi” argümanı dilbilimsel olarak temelsizdir.
Klasik Arapçada duman, gaz veya buhar için “Duhân” (دخان) kelimesi kullanılır. Nitekim Fussilet Suresi 11. ayette göğün ilk hali için “duhân” ifadesi açıkça geçer. Ancak bu aşama bile Dünya’nın yaratılışından yani yerden sonra göklerin oluşumunu esas almaktadır:
“O; yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi ve orada bereketler yarattı. Ve onda arayanlar için dört beşit gıdalar takdir etti. Sonra göğe yöneldi ki; o (Gök), duman halindeydi. Ona ve yere dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek ikiniz de gelin. İkisi de dediler ki: İsteyerek geldik.” (Fussilet Suresi, 10–11. Ayetleri)
Bir diğer tevilcilerin savunduğu görüş ise şu şekildedir:
“Eskilerin mitolojik uydurmaları birer safsatadan ibarettir ve ilahi kelamda bir yanlışlık bulunması imkânsızdır. Bu sebeple Hud Suresi’ndeki ifadeleri lafzi değil, mecazi ve sembolik bir okumayla ele almak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ayette geçen ‘Arş’, Allah’ın evrendeki mutlak egemenliğini, düzenini ve yönetimini temsil eder; ‘Su’ (Mâ’) ise hayatı, canlılığı, hareketliliği ve rahmeti simgeler.”
Kuran’ın indiği 7. yüzyıl Hicaz toplumu ve çevresindeki Antik Yakındoğu kültürleri (Sümer, Babil, Mısır, Kenan ve İbrani gelenekleri) evreni düz bir kara parçası, göğü bir kubbe ve yaratılıştan önce var olan temel unsuru ise sonsuz/kaotik bir “su kütlesi” (kozmik okyanus) olarak kavrıyordu. Ayetin muhatapları “plazma evresi”, “hidrojen gazı” veya “Big Bang sonrası atom altı parçacıklar” gibi modern kozmolojik kavramlara sahip değildi. O dönemin insanına bu tarifi “Su” üzerinden kurgulayıp anlamını 1400 sene sonra 20. ve 21. yüzyılın fizik kavramlarını giydirmeye çalışsınlar diye mi bu ayet indirildi?
메타데이터
- post_id
- 490a0b5ae43d
- slug
- i̇slam-kozmolojisi-herşey-varolmadan-önce-kozmik-okyanus-490a0b5ae43d
- url
- https://medium.com/@ali-bayram/i%CC%87slam-kozmolojisi-her%C5%9Fey-varolmadan-%C3%B6nce-kozmik-okyanus-490a0b5ae43d
- canonical_url
- https://medium.com/@ali-bayram/i%CC%87slam-kozmolojisi-her%C5%9Fey-varolmadan-%C3%B6nce-kozmik-okyanus-490a0b5ae43d
- author_url
- https://medium.com/@ali-bayram
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-09-08 03:02:40