GİBİ TEŞBİHLERİ
Benzetmenin bir üreteni var “… gibi” dediğimiz her şey için, soluk alan evrende değişim sürecindedir diyebiliriz. Bugün Juniperusgiller’den…
GİBİ TEŞBİHLERİ
Benzetmenin bir üreteni var “… gibi” dediğimiz her şey için, soluk alan evrende değişim sürecindedir diyebiliriz. Bugün Juniperusgiller’den ardıç ağacı gözüme ilişti. Neden diye soracaksınız. Ülkemizde, 2300 yıllık bir örneği Konya’da bulunuyor. Şiire yatkın bir geçmişi var bu hızırın. Bir ardıç ağacının doğumu, yalnızca düşürdüğü tohumlarını ardıç kuşu yerse mümkün. Beni burada ilgilendiren, bu muharrik etkendir. Ardıç kuşu tohumu yerken, onun kabuklarını açıyor ve boşaltım sistemiyle bebek ardıcı toprak kundağına yatırıyor. “Her çekirdek ağaçtır, tüm ağaçlar çekirdek değildir” önermesinden nereye varılır dersiniz?
Ardıç tütsüleri ve ardıçlı et yemekleriyle büyüyen şaman, Bektaşi Türkler geçmişini sindirerek, dogmatik kabuklarından ne zaman sıyrılırsa “Devasa Juniperus Praksisi” başlamış olur. Her milletin ardıç kuşları hep olagelmiştir. Yalnız, “Bazı ardıç kuşları ardıçtır, bazı ardıçlar ardıç kuşu değildir” ya da “Tüm ardıç kuşları hiçbir zaman ardıç ağacı değildir” gibi önermelerden yeni artçıllar oluşur. Size aklınızın oluğunda iyi dinlenmeler diliyorum :)
Varoluşun yegâne imkânı olan zamanın kayıp olduğuna işaret eden Proust’a göre, insanın zamanı diye bir şey yok. Dolayısıyla ardıç kuşunun da bir zamanı yok. Zamanı yakalamak ve onu çalmak mümkünse, yine Proust’un dediği gibi “tümden öteki” olma durumumuz da vardır. Kaybolanda “yakalanma arzusu” vardır. Çalınabilmesi için önce birisinin onu yakalaması gerekir. Yani ağaç önce tohumunu kaybeder. Kuşlardan ardıç, bu tutuklanma arzusuna boyun eğer. Kuşun çıkaracağı tohumu çalmak isteyen bir toprak vardı. Ötekine benzer yeni ardıç, juniperusgillerdendi. Çalan, aynı zamanda avcıdır da. Her düşünür, Benjamin’e yakıştırıldığı gibi, bir “inci avcısıdır.”
Bazen bu “… gibi teşbihleri” kimilerinin başına dert açar. 1894 yılında Alfred Dreyfus’un başına gelen “casusluk ithamı”, Fransız gizli servisindeki bir kadının çöp kutusunu karıştırmasıyla ortaya çıkar. İddia edilen mektubu Alfred’in yazdığı söylenir çünkü mektuptaki el yazısı O’nunkine tıpatıp benzemektedir. Ancak yıllar sonra mektubun eskizi bulunur ve Alfred’in yazmadığı açıklanır. Émile Zola, Cumhurbaşkanına yazdığı “Suçluyorum” başlıklı açık mektubuyla yapılan yanlışları ifade ederken, güçlü bir destek alır ama Zola da tutuklanır. Kaybolan zamanda “Dreyfus Davası” on yıl boyunca sürer.
Yani ardıç kuşları sayılan bilgeler, gazeteciler, yazarlar, filozoflar, mukaddem belgeleri hazmederken, yanlış tohumlar bırakabilirler. Hep bu yüzden değil midir, ülkenin atlarının topallayışı?
Özgürlük, yolda olmaktır. Altay dağları, Sibirya tepeleri, sogut mektupları, Türkmenler, kalenderiler, haydariler, balım sultanlar… “… gibiler,” “… gibi değiller.” Yeni gelenler, hemen gidenler… Bilgiye müptelayım bir junkie gibi. “Ardıçlıyorum” diye de yeni bir fiil Türk diline kabulünüz olsun.
M. Proust’un Sodom ve Gomorra — Kayıp Zamanın İzinde (dördüncü kitap)’teki sözleriyle ara veriyorum tohumlamaya:
“Daha önceleri, anlamadığım için görmemiştim. Her insanın kusuru (dil kolaylığı için böyle adlandırıyoruz), varlığı bilinmedikçe görünmez olan cin gibi kendisine eşlik eder. İyilik, kalleşlik, isim ve sosyete ilişkileri göze görünmezler, onları gizli olarak taşırız. Odysseus bile başlangıçta Athena’yı tanıyamamıştı. Ne var ki, tanrılar tanrılara anında görünür, insan da benzerine hemen kendisini gösterir.”
“Üretim İlişkisini” yaratan insana kolay gelsin diyorum bu durumda.
ssinekavgam@gmail.com
메타데이터
- post_id
- 49cfd0218b68
- slug
- gi̇bi̇-teşbi̇hleri̇-49cfd0218b68
- url
- https://medium.com/@ssinekavgam/gi%CC%87bi%CC%87-te%C5%9Fbi%CC%87hleri%CC%87-49cfd0218b68
- canonical_url
- https://medium.com/@ssinekavgam/gi%CC%87bi%CC%87-te%C5%9Fbi%CC%87hleri%CC%87-49cfd0218b68
- author_url
- https://medium.com/@ssinekavgam
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-27 10:07:59