7–9 Nöbetinde
Üç volta öte beş volta beri derken, baktım bizim İbo’nun yüreğini bir bezginlik kapladı. Önce tüfeğini ve düdüğünü çıkardı boynundan…

Mountain painting by Cynthia McLoughlin
7–9 Nöbetinde
Üç volta öte beş volta beri derken, baktım bizim İbo’nun yüreğini bir bezginlik kapladı. Önce tüfeğini ve düdüğünü çıkardı boynundan, yasladı kum torbalarına. Ardından miğferini ve çelik yeleğini bıraktı hemen yanlarına.
— Erken değil mi daha İbo, dedim. Çabuk pes ettin bugün?
— Erken merken, dedi. Vallahi çekilecek dert değildir.
Severdim İbo’yu. Halil İbrahim. Urfalıydı. Güneydoğululara özgü bütün fiziksel özellikler onda vücut bulmuştu: kara kaş, kara göz, kara ten… Boycağızı epey kısaydı, çelimsizdi de — on sekiz kiloluk yelek belki kendisinden ağırdı. Konuştuğu dil Türkçe’den ziyade Arapça’yı andırıyordu ama o bozuk ağza rağmen bir şekilde anlaşıyorduk işte. Zaten pek konuşmazdı, konuştuğunda da kendinden beklenilenleri söylemezdi. Onu tanıdığım ilk günlerde hayatım boyunca rast geldiğim en gamsız insan olduğunu düşünmüştüm. Hal ve hareketleriyle içten içe pasif bir protesto yürüttüğünü anlamam vakit alacaktı.
— Noldu yine pek keyfin yok gibi, dedim. Fırça falan mı yedin bi’ uzmandan?
— Onlar umrumda değil de şu nöbet işi çok canımı sıkıyor, dedi. Kaç kaldı, yüz otuz sekiz gün mü? Her gün altı saat nöbetle yüz otuz sekiz gün hayatta bitmez, ben ömrüm boyunca o kadar yaşamamışımdır.
— Bitmez olur mu? Zaman bizim en büyük yaverimiz burada. Ne durdurabilirler onu, ne de geri sarabilirler. Bak şurası doğru, bize yaptıramayacakları hiçbir şey yok. Kürek verir kar küretirler, angaryaya koşar çuval taşıtırlar, yere yatırır kilometrelerce süründürürler; ama bir şeyi yapamazlar. Tek bir şeyi. Zamanı durduramazlar. O her halükarda akmaya devam eder.
— Durduramazlar de mi? Vallahi doğru dedin. Bölük komutanı bile yapamaz onu.
— Allahı gelse yapamaz.
Feylesoflara özgü biçimde kurguladığım kısa ama etkili tiradımla İbo’nun bakir dimağına nüfuz edebilmiştim. Bu benim için az buz bir kazanım değildi zira insanları nadiren kale alır, daha da nadir olarak düşüncelerine yön vermekle ilgilenirdim. Söylediklerime gerçekten kulak verdiğini hissetmekten garip bir zevk aldım.
— Daha bir ay öncesine kadar can sıkıntısı ne demek bilmezdim, dedi. Arazideki işler, koyunların kuzuların bakımı, kıraathanede üç beş oyun derken günün biri, ötekini kovalardı. Şimdi öyle mi ya? Allah belasını versin, yürü şuraya koş oraya, nereden geldik biz buraya?
— Ben İzmir’den, dedim. Sen Urfa’dan. Kimi var İstanbul’dan, kimisi Hatay’dan. Bizim Fatih mesela, Edirneliymiş; Ahmet de Mardinli. Bunca insan, aha şu tepenin sıhhati uğruna toplandık burada.
Nöbet mevzimizin üç yüz metre ötesindeki tepe –ki bir rivayete göre arkasında büyük bir cephanelik vardı–, bakınca görebildiğimiz en uzak yerdi. Ama ne tepe. Alabildiğine gri. Yükseklerindeki kar birikintileri çoğun buz halinde. Üzerinde tek bir ağaç, ağacı bırak yoz ot dahi yok. Kışladaki erlerin morali üzerinde –bir terör saldırısı ihtimali de dahil olmak üzere– en olumsuz tesiri işte bu yok olasıca tepe yapardı. Nice arkadaşımın bölükten dışarı attıkları ilk adımda bu tepeyi görünce:
— Çakılını, taşını; uçan kuşunu sikeyim senin tepe gibi… Bu tepeyi görmek zorunda kalmadığım ilk gün kurban keseceğim amına koyayım!..
diye küfür savurduğuna bizzat şahit olmuşumdur.
— Toplanmaz olaydık, diye devam etti İbo. Köyümün çamurlu yolları bile burnumda tütüyor. İnsan, ahırının kokusunu özler mi? Güneş altında çapa yapmayı? Katırın sırtına yük vurmayı? Hepsini özledim. En çok da anamı özledim.
Bu samimi itiraf konuşmamızın seyrini değiştirdi. İbrahim benimle sahiden bir şeyler paylaşmaya çalışıyordu. Nöbetçi onbaşının gelişini beklerken edilen gevezeliklerle karıştırmamalıydım bunu.
— Ben de özledim, dedim. İnsan özlemez mi hiç. Yurdum meğer ne kadar güzelmiş, buraya varınca anladım. Ben her yerde dağlar çam ve zeytin ağaçlarıyla kaplı sanırdım. Öyle ya, her köşe başında bir deniz vardı, gökyüzü de hep maviydi. Oysa…
Karşılıklı iç çektik. Birkaç saniye sessizlik oldu. Hala yeterince içten, bizim sahici bir kader yoldaşı olduğumuzu hissettirecek cinsten bir itirafta bulunamadığımı düşünüyordum. Gururlu hiçbir erkeğin kolaylıkla cesaret edemeyeceği şeyler söylemek üzereydim.
— Domates sever misin İbo? dedim.
— Domates sevilmez mi, dedi.
— Geçenlerde yazıhanede defter doldururken düştü aklıma biliyor musun. Bayağı, dümdüz, domates. Yüzünü görmeyeli kırk günden fazla olmuştur belki, bir daha görebilecek miyim onu da bilmiyorum ya. Nasıl canım istiyor ama, böyle bir şey yok kardeşim. Her neyse… İşi gücü bıraktım İbo, dakikalar boyunca bir domates ağızda nasıl dağılır onu düşündüm. Tadı nasıldır? Nasıl kokar? Neyle güzel gider? “Şu an bir bütün domates yemek için adam vurur muyum” sorusuna varıncaya kadar sürdürdüm zihin jimnastiğini. Sanırım vururdum. Gözümden yaş geldi desem inanır mısın? 23 yaşında, bir domates için ağlayacağımı söyleseler, hassiktir oradan, derdim.
Tebessüm etti. Yanaklarının gerilişinde, beni anladığına dair bazı emarelere rastladım. Utanmamı önlemek istercesine nişanlısını nasıl aklından hiç çıkaramadığını anlatmaya koyuldu. Yeni nişanlanmışlardı ama birbirlerini çok seviyorlardı. Bekleyeceğini söylemişti. Bekleyecekti. Beklerdi, değil mi?
Sohbet böylesine koyulaştığı sırada nöbetçi sıfatını hak etmekten çok uzaktık. Olsa olsa üzerine kamuflaj giydirilmiş bir çift çapulcu olurdu bizden. Fakat boyumuzun ölçüsünü almamıza fazla bir şey kalmamıştı.
Aynı zamanda bölük komutanımız olan yüzbaşının, bilmem hangi tatbikatı teftiş etmek üzere bizim kuleden çıkış yapacağı tuttu. Biraz dikkatli olsak, elli metre öteden yayan şekilde yaklaşan bir rütbeliyi kolayca görebilirdik. Fakat biz o sırada bir kışla sınırları içerisinde hiçbir anlam ifade etmeyen kavramlardan, duygulardan ve özlemlerden söz etmekle meşguldük. Yüzbaşının teşrifini fark etmemle dayandığım kum torbasından sıçramam bir oldu. Fakat artık çok geçti. İbo, sadece bir metre kadar solumda; tüfeksiz, yeleksiz ve miğfersiz bir şekilde oturuyordu. O an merak ettiğim tek şey, ne tür bir dayak yiyeceğimizdi. Vazifeyi aksatmaktan doğan utançtan ne kılımı kıpırdatabiliyor ne de her kıdemli erin yapması gerektiği gibi tekmil verebiliyordum. Tek yaptığım, nizami nöbet pozisyonunda öylece durmak oldu. Bu fırtınanın yanımdan geçip gitmesini bekleyecektim.
Soluğumuzu duyacak kadar bize yaklaşan bölük komutanı önce duraksadı. Şahit olduğu kepazeliğin yarattığı sinir harbini yönetmeye çalışır gibi bir hali vardı. Gözlerimize temas etmeye çalışan gözleri bir karşılık bulamayınca İbo’nun kılık kıyafetinde takılı kaldı. Ve beklediğimiz sözler nihayet ağzından döküldü:
— Bu ne vaziyet lan, at yarrakları! Tüfeğin nerede oğlum senin? Miğferin nerede? Madagaskar askeri misiniz lan siz?
Askerliğinin ilk yirmi dört saatini doldurmuş her piyade gibi biz de o an bu tip soruların yanıt bekleyen türden sorular olmadığını biliyorduk. Bu mizansene sebep olan bizdik, yiyeceğimiz küfürler çoktan haklı çıkarılmıştı.
— Nasıl nöbet tutmak lan bu? He? Böyle mi öğretildi size? Bu mu sizin askerlikten anladığınız? Soytarılık yapmaya mı geldiniz buraya?
Ben içimden saniyeleri sayıyordum. Yüzbaşı ise düzeltebileceği bir hata yakalamanın verdiği mutluluğu sonuna kadar sömürmek istiyor gibiydi. Kendi kendine galeyana geliyor, söylevini farklı ses tonlarıyla dalgalandırıyor, her cümlesine özgün hakaretler sıkıştırmayı ihmal etmiyordu. Nihayet bağırmaktan boğazı ağrıyınca telefonunu açıp bölük astsubayını aradı. İsim ve soy isimlerimizi aktararak derhal savunmalarımızın alınmasını buyurdu. Belli belirsiz işitilen birkaç “Emredersiniz, komutanım!”ın ardından telefon kapandı ve bölük komutanı ağır ağır tatbikat alanına doğru yürümeye devam etti.
— Savunma ne demek?
Yüzbaşı gözden kaybolunca İbo’nun bana yönelttiği ilk soru bu oldu.
— Gerekçelendirme. Vazifeyi neden aksattığımızı bilmek istiyor. Bize vereceği cezayı bu savunmaya bakarak kararlaştıracak.
— Ne ceza alırız, dövecekler mi bizi?
— Dayak yesek az önce yerdik, olur mu öyle şey. Askerliğimizi uzatacak.
— Deme. Ne kadar?
— Bilmem ki. Ben en çok üç hafta duydum. Belki iki hafta?
— Desene bizim şafak en az 15 gün geri attı.
Nöbetin kalan dakikalarını en yüksek nizamiyet derecesinde geçirdik. Yediğimiz kalay üzerimizdeki romantik uyuşukluğu atmış, bizi cengaver askerlere çevirmişti. Devir teslim saati gelmek üzereydi ki uzaktan bölük komutanının kuleye doğru yaklaştığını gördüm. Askerde aynı hatayı iki kez yapmamaya özen gösterirsiniz. Az önce bir torba küfrü yiyen ben değilmişim gibi pozisyonumu aldım, tüfeğimi kavradım, başımı dikleştirerek tam zamanında o kör olası tekmili verdim:
Piyade Er M… K… E…, İzmir! 4 numaralı kulenin 7–9 nöbetinde vukuat yoktur komutanım!
Ne bir kelam ne bir bakış… Yüzbaşı bizi görmezden gelerek yanımızdan geçip gitti.
Haber bölükte hızlıca yayılmıştı. Kapıdan girerken bölük astsubayının alaylı tebessümüne maruz kaldım:
— M…, sen de mi lan? Hadi bu dalyarağı anlarım. Bari sen yapma oğlum.
Bunları söylediği sırada cebinden bin bir şıngırtıyla çıkardığı yazıhane anahtarını kucağıma fırlattı:
— Al şunu, git yazıhaneyi aç, otur yaz savunmanı. Yarın bölük komutanına arz ederiz.
— Emredersiniz komutanım!
Kendi savunmasını yazan ilk yazıcı olabileceğim düşüncesinde keyif bulmaya henüz başlayamamıştım ki yanıma üst devrem Okan geldi. Sırıtıyordu:
— Hadi hayırlı olsun. Bizim bölükte yazıcıların kendi savunmalarını yazmaları adettir, aldırma, dedi.
Kendisi de İzmirli ve yazıcı olan Okan’ın aldığı disiplin cezası şimdiden iki haftayı bulmuştu. Kendimi yalnız olmamamın avuntusuyla teselli ettim bu sefer de. Bütün akşam, bulabildiğim her fırsatta yazacağım savunma üzerine taslaklar kaleme aldım. Kelime tercihleri, ifade biçimleri, dayanak noktaları üzerine saatlerce düşündüm. Nihayet artık resmiyete dökme vakti geldiğinde magnum opus’unu basıma gönderen bir yazarın kurumu vardı üzerimde.
İbo okuma yazma bilmediği için –hayatında bir okulun kapısından içeri girmişliği yoktu– yine illegal bir işe bulaşarak –kural herkesin savunmasını kendi el yazısıyla yazmasını gerektiriyordu– onun savunmasını da ben kaleme aldım: Sırf bu yüzden bir savunma daha yazmak zorunda kalabileceğim halde… Fakat nihayetinde ortaya iyi bir şey çıkmış olacak ki savunmamı arz etmeye giden bölük astsubayı, yüzbaşının odasından gülerek çıktı. Savunmam beğenilmişti. Hatta o kadar beğenilmişti ki başta iki hafta olarak tasarlanan disiplin cezam, beş güne düşürülmüştü. Üstelik bundan İbo da yararlanacaktı. Her er için korkulu bir rüya olan şafak yükselişi bana o gün hiç mi hiç koymadı. Aksine, sahip olduğum yegane kabiliyet, yazarlığım bir rütbeli tarafından takdir edildiği için göğsüm naif bir sevinçle doldu.
Haberi vermek için ilk iş İbo’nun yanına gittim:
— Hadi yine iyisin. Yüzbaşı savunmanı çok beğenmiş.
— Dalga geçme. Sahi mi söylüyorsun? Ceza almadık mı yani?
— İki hafta alacakken beş gün aldık. Buna da şükür.
— Beş gün… yine fenaymış ama iki hafta kadar değil tabii.
— Nişanlın seni beş gün daha beklemez diye mi korkuyorsun?
— O beni hep bekler, sen bilmezsin.
İbo, askerliğinin ilerleyen günlerinde benim nail olamadığım çeşitli vukuatlara daha karıştı. Beş günlük disiplin cezası ben tezkeremi aldığımda on yedi günü bulmuştu çoktan. Bazı rivayetler, vukuat işlemeden duramadığını, bunca yıl sonra bile hala askerliğini bitiremediğini söylüyor ama ben onlara inanmak istemiyorum. Kimi rivayetler de —
Yazar: M. Kaan Erdoğan
메타데이터
- post_id
- 4afc5a813e5e
- slug
- 7-9-nöbetinde-4afc5a813e5e
- url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/7-9-n%C3%B6betinde-4afc5a813e5e
- canonical_url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/7-9-n%C3%B6betinde-4afc5a813e5e
- author_url
- https://medium.com/@mkaanerdogan
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-25 16:13:02