Türk Siyasetinde AB Standartları?
Değişen dünya politikasına uyumlanmaya çalışan Avrupa, yeni bir büyüme hamlesi için iki gelişmeyi bekliyor: (i) Ukrayna’da savaşın bitmesi…

Türk Siyasetinde AB Standartları?
Değişen dünya politikasına uyumlanmaya çalışan Avrupa, yeni bir büyüme hamlesi için iki gelişmeyi bekliyor: (i) Ukrayna’da savaşın bitmesi ve (ii) Türkiye’de rejimin değişmesi. Türkiye yeni bir yönetimle toparlanıp güçlü bir kalkınma hamlesi gerçekleştirmek için, önümüzdeki on yıl içinde bir trilyon Dolar gibi büyük bir kaynağa ihtiyaç duyacak. Ülke yönetimine talip olanların, gecikmeden reform programlarını, kalkınma planlarını ve finansman imkanlarını topluma açıklaması gerekiyor.
Avrupa Birliği Komisyonu 2024 Türkiye Raporu’nun çıkar çatışması sebebiyle taraflı olan Kıbrıs ve Yunanistan ile ilgili kısımlarını çıkardığımızda, elimizde kalan metin Türkiye’nin milli menfaatlerine uygun tavsiyeler içeriyor: Kuvvetler ayrılığı, denge ve denetim, Meclis gözetimi, saydamlık ve hesap verebilirlik, bağımsız ve tarafsız yargı, özgür medya ve üniversite, yolsuzluğun sonlandırılması, kaynakların verimli kullanımı, gelir dağılımı adaleti, doğanın korunması, kaliteli eğitim, vb.
Ana muhalefet partisi, AB ile ilişkileri düzeltmekten ikincil ve heyecan yaratmayan bir konu gibi bahsediyor. Avrupa’nın sunabileceği kaynakları Türkiye’nin rehabilitasyonunda değerlendirmek gibi bir arayışı göze çarpmıyor. Muhalefet partileri, AB standartlarını daha önce AKP’nin becerdiği gibi, iç siyasette etkili bir kaldıraç olarak kullanmalı ve toplumu bu istikamette aydınlatıp yönlendirmeli.

https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global
2024 Hukukun Üstünlüğü Endeksi, Türkiye’yi hükümet gücünün sınırları açısından dünyanın en azılı sekiz diktatörlüğünün arasına yerleştirmiş. Dünya Adalet Projesi’nin yukarıdaki tablosuna göre, Türkiye seçmeni devleti emanet ettiği temsilcilerini demokratik gözetim altında tutamıyor ve bu sebeple çok ağır bir bedel ödüyor. Devlet hazinesi yağmalanıp toplum sömürüldükçe, yetersiz beslenme, eğitimsizlik, işsizlik, suçun yaygınlaşması, gettolaşma, ahlaki yozlaşma gibi sorunlar milyonlarca insanın yaşamını karartıyor.
Muhalefet aktörleri ise ikna edici yapısal reform planları ile halkı bilinçlendirmek ve örgütlemek yerine, iktidarın kendiliğinden çökmesini ve sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Türkiye’de, muhalefet ve iktidarın birbirlerini aklayarak siyasi rant sistemini sürdürmesi ve pastayı sırayla yemesi geleneği var. Halen iktidarın elinde bulunan devasa servet, muhalefet adaylarının dürüst olmasını ve güven oluşturmasını zorlaştırıyor.
Aşağıdaki harita, hukukun üstün, yönetimin saydam ve yaşamın kaliteli olduğu ülkelerin coğrafi dağılımını gösteriyor. Türk milleti, varlığını sürdürmek ve medeniyetini yükseltmek için elinde kalan bütün imkanları iyi değerlendirmek zorunda. Toplum, iktidarın propaganda perdesini aşmayı ve AB standartlarını kendi yararına kullanmayı öğrenmeli. Uygulandığı otuza yakın ülkede de başarılı olan bu standartlar, Türk milletine yolsuzluk ve kötü yönetimden kurtulması için güçlü bir kaldıraç ve geçerli bir kurumsal model sunuyor.

https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global
On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı yönetimleri, imparatorluğun çöküşünü durdurmak için Avrupa devletlerini örnek almaktan başka çare bulunmadığı sonucuna ulaşmış ve bu istikamette uzun vadeli bir süreç başlatmıştı. Batılılaşma/modernleşme süreci, radikal görüşlerin iktidar olduğu istisnai dönemlerden sonra asli rotasına geri dönerek, ilerlemeye kaldığı yerden devam ediyor. Genel trend, yavaş da olsa yüzeysel taklitten daha derin bir anlayışa doğru gelişiyor.
Türkiye Cumhuriyeti de, uluslararası arenadaki bağımsız varlığını Avrupa modelinden aldığı kurumlarla sürdürebildi. Rönesansı, reformasyonu, bilim/sanayi devrimlerini ve aydınlanma çağını ıskalamış olmanın getirdiği boşluğu yukarıdan empoze edilen Batı kurumları ile doldurmaya çalışan erken Cumhuriyet elitleri, kısmen başarılı kısmen de başarısız oldular.
AB standartları dar anlamıyla, tüketici haklarını, iş güvenliğini, çevreyi ve toplumun yaşam kalitesini korumak için zorunlu kılınan asgari şartları kapsıyor. Bu teknik normlara Maastricht ve Kopenhag kriterlerini de eklersek, daha kapsamlı bir “AB standartları” kavramı elde ediyoruz.
Kopenhag kriterleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının yanı sıra, iyi işleyen bir piyasa ekonomisini ve AB içinde rekabet edebilme kabiliyetini vurguluyor. Maastricht kriterleri ise ekonomik istikrarı sağlayan mali disiplin kurallarına odaklanıyor ve kamu borcu, bütçe açığı, enflasyon, uzun vadeli faiz oranları ve döviz kuru istikrarı gibi göstergeler için sınır değerler belirliyor.
AB’ye sonradan katılan bütün ülkelerin yükselen refah seviyeleri, Türkiye’nin kaçırdığı fırsatların büyüklüğü hakkında bir fikir veriyor. Eğer hükümetler AB standartlarını uygulayabilmiş olsaydı, günümüz Türkiye toplumu muhtemelen İspanya seviyesinde bir yaşam standardına sahip olacaktı.
Türkiye’de siyasetin ve kamu yönetiminin AB standartları istikametinde gelişmesi, toplumun genel yaşam kalitesini büyük ölçüde artıracak bir süreç. Lakin muktedirler, keyfi ve denetimsiz yönetimlerinin AB standartları tarafından sonlandırılmasını istemiyor. Devlete hâkim olan siyasetçiler, onların yerine geçmeye çalışan muhalif politikacılar, üst düzey bürokratlar ve yandaş iş çevreleri, yolsuzluğu bitirecek AB standartlarına direniyor.

Türkiye seçmeni son yıllarda yaşadığı hayal kırıklıkları sonucunda, yolsuzluk ve kötü yönetimle mücadelede muhalefete de fazla güvenemeyeceğini anladı. Halk inisiyatif alıp ülke yönetimine ağırlığını koymazsa, mevcut sistemin anlamlı bir şekilde değişmeyeceğini gördü. Seçmen muhalif politikacılardan AB standartlarında hizmet talep ederek, hem kendisini temsil edecek siyasetçinin dürüst çalışmasını hem de ülkenin daha iyi yönetilmesini sağlayabilir.
Mevcut durumun devamı, Türkiye için çok sayıda yaşamsal risk barındırıyor: Milyonlarca insanın kısa sürede yoksulluktan açlık aşamasına geçmesi, aileler parçalanırken Türk nüfusun iyice azalması, enerji dar boğazı, işletmelerin kapanması, işsizliğin artması, gıdaya ulaşılamaması, elektrik kesintileri, beklenen İstanbul depremi, ortaya Suriyeli ve Afgan terör örgütlerinin çıkıp ülkeyi karıştırması, iç ve dış savaş ihtimalinin artması gibi senaryolar ilk akla gelenler.

Erdoğan rejiminin yerine geçecek yeni yönetim, uçurumun kenarında tehlikeli şekilde duran bir ülke devralacak. Ana muhalefet partisinin en güçlü cumhurbaşkanı adayları olan İstanbul ve Ankara belediye başkanları, siyasetin ulusal ve uluslararası boyutlarında sınırlı deneyime sahip. Konularında uzman danışmanlarla çalışarak, Türkiye’yi nasıl düze çıkartacaklarını şimdiden planlamaları gerekiyor.
AB standartlarının Türkiye iç politikasında çok etkili bir kaldıraç olarak kullanılabileceğini gören ve bu fırsatı değerlendiren ilk siyasi parti AKP oldu. AB standartlarını kullanarak, Türkiye’de gelenekselleşmiş askeri ve yargısal vesayeti kırmayı ve devlet kurumları üzerinde kendi hakimiyetini tesis etmeyi başardı.
Demokrasiyi hedeflenen durağa gelindiğinde inilecek bir tramvaya benzeten Erdoğan, 2013 yolsuzluk skandallarından yargılanmamak için Avrupa treninden apar topar aşağı atladı ve otokratik rejim inşasına girişti. 2004 yılında AB üyelik müzakerelerinin başlamasını gündüz vakti Ankara’da havai fişek patlatarak kutlamış olan yönetim, politikasındaki ani değişimi Türk milletine klasik “dış mihraklar” ve “anti-emperyalizm” söylemi ile kabul ettirdi.
İktidar, Arap İslamcılığını, Batı karşıtlığını ve Osmanlı hayranlığını harmanlayan yeni bir resmî ideoloji denemesini topluma dayatmak için yoğun çaba harcadı. Bu uğurda, milli eğitim sistemini, kontrolündeki medyayı, televizyon dizilerini, diyaneti, tarikatları, yargı sistemini ve diğer kamu kurumlarını seferber etti.
Orta Çağ geleneklerini şeklen taklit eden ve günümüzün gerçek sorunlarına çözüm sunamayan bu siyasi ideoloji, Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu tarafından benimsenmedi. Fakat bu ideolojik söylemin “batı karşıtlığı” kısmı, hem muhafazakâr hem de sol kesimlerde yankı uyandırdı ve kabullenildi.
Buradaki sorun, bazı risklerden kaçınmak için çok daha önemli fırsatları kaçırıyor olmak. Uluslararası ilişkilerde, çatışma ve iş birliği iç içe bulunuyor. Mesela, Ukrayna’da savaşan devletler uzay istasyonunda iş birliği yapabiliyor. Dış dünyayı tek renkli görmeyi bırakıp, faydaları artırmaya ve zararları azaltmaya çalışmalıyız.
Türkiye’deki iktidar, muhalefeti dış politikada kolaylıkla güdümüne alıyor. Toplumsal algıyı ve muhalefetin manevra alanını istediği gibi ayarlayabiliyor. Muhalefet aktörlerinin rejimin ürettiği Batı karşıtlığı rüzgarına bu kadar kolay teslim olmaları, konunun inceliklerine ve nüanslarına vakıf olmadıklarını gösteriyor. Ortaya henüz kayda değer bir dış politika vizyonu koyamamış olan muhalefet, Türkiye’yi ayağa kaldırmak için gereken devasa kaynağı nereden bulacağından hiç bahsetmiyor.
Üye ve aday ülkeler için AB, bir dış politika konusu olmaktan ziyade dahili bir kamu yönetimi meselesi. Türkiye siyasi elitleri ise tarihsel deneyimleri vurgulayarak, toplumda AB’nin emperyalist bir dış tehditten başka bir şey olmadığı algısını yerleştirdi.
AB üyesi büyük devletlerin, emperyalist niyetlere ve girişimlere sahip olduğuna şüphe yok. Ama bu yeni veya bilinmeyen bir durum değil. Devletleri yönetenler zaten kendi ülkelerinin milli menfaatlerini kollamaya yemin ediyor. Söz konusu devlet eğer bir büyük güçse, emperyalizm doğal olarak ortaya çıkmış oluyor.
İkinci Dünya Savaşı felaketinin dışında kaldığımız için, Avrupa’nın yaşadığı travmanın büyüklüğünü tasavvur etmekte zorlanıyoruz. Kendi kıtasında arka arkaya iki dünya savaşı yaşayan Avrupa, bir üçüncüsü ile tamamen yok olacağını fark etti ve bölgesel barışı sağlamak için radikal değişikliklere gitti.
Uzun vadeli barış ve kalkınma için Avrupa’yı birleştirme projesi, kıtanın iki büyük gücü Almanya ve Fransa’nın birbirleri ile savaşmalarını mümkün olmaktan çıkartan “Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu” ile başladı ve günümüzde AB ile devam ediyor.
Avrupa politikasının (i) stratejik/çatışma ve (ii) kurumsal/iş birliği boyutlarını ayırıp netleştirmek için İngiltere vakası önemli. AB kurumlarının, ABD ile özel ilişkisini ve küresel stratejisini gereğinden fazla sınırladığına karar veren İngiltere, ciddi bir zorluk yaşamadan üyelikten ayrıldı. Popülist siyasetçiler, ülkenin AB yüzünden mülteci istilasına uğrayacağı korkutmasıyla halkı ikna etmişlerdi ama şimdi ülkeye büyük bir hayal kırıklığı hâkim.
Birlik içinde kalan diğer iki büyük güç olan Fransa ve Almanya, birbirlerini nükleer silahlara sahip olma ve ekonomik büyüklük özellikleriyle dengeliyor ve AB’ye birlikte liderlik yapıyor. Bu şekilde kendi aralarındaki çatışma olasılığını azaltıyor ve dünya siyasetinde yalnız başına ulaşamayacakları güce sahip oluyorlar. İngiltere’den farklı olarak, büyük stratejilerini Avrupa kurumlarıyla uyumlu şekilde yürütebiliyorlar.
AB konusundaki klasik aldatmaca, güç politikası boyutunu öne çıkartarak iç kurumsal reform fırsatlarını perdelemek. AB’nin de ABD, İngiltere veya Fransa gibi bir emperyalist güç olduğu vurgulanarak, onun aslında Türkiye aleyhine komplolar peşindeki sinsi bir düşman olduğu algısı zihinlere yerleştiriliyor.
Oysa AB, Türkiye için bir uluslararası özne olarak değil, bütünsel bir iç reform sistemi olarak önemli. (Bu ayırımı netleştirmek için, bu yazı “AB” yerine “AB standartlarını” vurguluyor.) Avrupa bütünleşmesine angaje olarak milli egemenliğin ve milli gücün nasıl artırılacağını en çarpıcı şekilde Alman ekonomik mucizesinin mimarı Adenauer’in Batı Politikası (Westpolitik) gösteriyor.
Halk tabiriyle Alman milletinin ciğerini bilen Adenauer, hatıralarında ülkesini er geç yeniden ortaya çıkacak yayılmacı dış politika hevesinden korumak için Avrupa kurumlarını nasıl kullandığını anlatıyor ve ortaya Türkiye’de pek bilinmeyen özgün bir düşünce tarzı koyuyor.
Güç ve kurumlar, Avrupa’da siyaseti eş-zamanlı etkiliyor. Almanya ve Fransa’nın hem güç rekabeti hem de kurumsal iş birliği içinde olması yadırganacak bir durum oluşturmuyor. Yani hukukun hâkim olduğu bir aydınlıkta veya gücün hüküm sürdüğü bir karanlıkta değil, karmaşık bir gri alanda yaşanıyor siyaset. Milletler ise temsilcilerinden mazeret anlatmalarını değil, bu dinamikleri iyi anlayarak milli menfaatleri iyi savunmalarını bekliyor.

Lacivertin AB üyelerini, mavinin adayları, yeşilin ise ileride üye olabilecek ülkeleri gösterdiği yukarıdaki haritanın, Ermenistan ve Azerbaycan’ı da içermesi, Avrupa’nın uzun vadeli niyetleri açısından düşündürücü. Kafkasya bölgesine genişleyecek bir AB, hem Rusya’yı Güneyden çevrelemiş hem de Hazar/Orta Asya enerji kaynaklarına ulaşmış olacak.
AB kapısı, İngiltere’nin geri dönüşü ve İsviçre, Norveç, İzlanda ve Belarus’un katılımı için açık tutulurken, Batı Balkan ülkelerinin üyelik süreçleri de hızla ilerliyor. ABD seçimlerini Trump’ın ve Cumhuriyetçi Parti’nin kazanmış olması, Avrupa’yı kendi güvenliğini sağlamada daha fazla inisiyatif almak ve başının çaresine bakmak zorunda bırakacak. Bu durum, Türkiye için beklenmedik fırsatlar yaratabilir.
Trump’ın Çin ile gerginliği artırması beklenen dış ticaret politikası, Avrupa’nın tedarik zincirlerini Uzak Doğu’dan kendi periferisindeki üretim merkezlerine kaydırma arayışını hızlandıracak. Türkiye halen bu süreci dışarıdan seyretmekle yetiniyor, çünkü gerekli yatırımlar için yeterince güvenli ve istikrarlı bulunmuyor.

Adaylık süreci AB tarafından dondurulmuş olan Türkiye ve Gürcistan ile savaştaki Ukrayna’nın dışındaki altı aday ülke, katılım süreçlerini tamamlamaya çalışıyor. Yakında Kosova da onlara katılacak. Aşağıdaki haritada kurucu altı ülkeden sonra AB’ye üye ve üye adayı olan ülkelerin üzerindeki sayı, o ülkenin adaylık sürecinde geçirdiği yılları belirtiyor. Türkiye’nin üzerindeki 32, onu açık farkla en kıdemli aday rolüne yerleştirmiş.
1963 Ankara Anlaşmasını başlangıç alırsak, tam 61 yıldır Avrupa’nın kapısından ayrılmaya da üyelik koşullarına uymaya da yanaşmayan Türkiye’nin tutumu, ancak siyasi/ekonomik gücü elinde tutan muktedirlerin keyfi yönetimde ısrar etmesi ve Türk milletinin önünü tıkıyor olması ile açıklanabilir.

https://landgeist.com/2024/08/24/the-road-to-eu-membership/
Rejim, toplumun Avrupa’yı “emperyalist öteki” olarak algılamasını sağlayacak anlatıları eğitim müfredatları, tv dizileri, Cuma hutbeleri, sosyal medyalar, tarikatlar ve dini vakıflar üzerinden yayarak, AB kaynaklı eleştirilere karşı kendisine bir koruma kalkanı oluşturdu. İktidar geçmişte tabanını “dış güçler saldırıyor” korkutmasına tekrar tekrar inanacak kıvama getirmiş olsa da, bu durumu artık sürdüremiyor. Ekonomik krizin derinleşmesi, en fanatik destekçileri bile uyandırmaya başladı.
Muhalefet partileri, topluma henüz net ve bütüncül bir Türkiye vizyonu önermiş değiller. Eğer toplum bilinçlenip oy vereceği siyasetçiden AB standartlarında temsil ve hizmet kalitesi talep ederse, muhalefet aktörleri saydamlık ve hesap verebilirlik konularında seçim öncesinde bağlayıcı taahhütler yapmak zorunda kalacaktır.
AB standartlarının hem mevcut durumdan kurtulmak hem de yeni iktidarı disiplin altında tutmak için sunduğu fırsatı, toplum henüz fark etmedi. Halkın bilinçlenmesi için, üniversitelerin ve sivil toplumun daha etkin olması lazım.
Kısacası, AB raporları Türkiye rejimine “vatandaşlarına demokratik haklarını ver, saydam ve gözetime tabi ol, kapalı kapılar arkasında milletin parasını çalma, kaynakları verimli kullanıp ekonomiyi istikrarlı şekilde kalkındır, yargıyı ve eğitimi düzelt,” gibi tavsiyelerde bulunuyor. Türk milleti kocasından dayak yediği halde onu savunan çaresiz Anadolu kadını gibi olmamalı ve bu yapıcı önerileri inceleyip değerlendirmeli. (Aşağıda linkini verdiğim 38 sayfalık son AB raporuna göz atarak birinci elden bilgi edinebilirsiniz.)

https://www.ikv.org.tr/images/files/T%C3%BCrkiye%202024%20Raporu.pdf
Hayatta “doğru” ve “yanlış” iç içe bulunduğundan, ancak bunları ayırt edebilen toplumlar kalkınıyor. Büyük insan gruplarının yeni konuları öğrenmesi, haliyle bireylere nazaran daha uzun sürüyor. Türk milleti AB vatandaşlarına sağlanan yüksek yaşam kalitesine kendisinin de layık olduğunu anlayınca, Türkiye’de siyasetin doğası değişmeye başlayacak.
Mevcut düzenin devamından çıkar sağlayanlar, öğrenme süreçlerini sabote etmeye ve toplumsal algıyı yönetmeye devam edecek. Fakat ülkeyi perişan eden “yeni Türkiye” ideolojisinin, artık toplum nezdinde fazla bir inandırıcılığı kalmadı. Politikaları kamuoyu araştırmalarının belirlediği iletişim çağında, siyaset toplumun değişen tercihlerine uyum sağlamak zorunda. Yani, sadece toplumsal beklentilerin değişmesi bile somut etki doğurabiliyor.
Sonuç olarak, dış politika ve Avrupa bütünleşmesi konularında yetersiz kalan muhalefet partileri, AB standartlarının Türkiye’nin milli menfaatleri açısından kapsamlı bir muhasebesini yapmalı ve duruşunu topluma detaylı şekilde açıklamalıdır. Toplum da, TC Anayasa’sından ve uluslararası anlaşmalardan doğan haklarına sahip çıkmalı ve muhalefetin bu konudaki icraatını sıkı takip etmelidir. Her halükârda, Türkiye’nin kalkınmasını AB standartları çerçevesinde projelendirmek, gerekli kaynağın teminini kolaylaştıracaktır.
메타데이터
- post_id
- 4cbb9b38b9a8
- slug
- türk-siyasetinde-ab-standartları-4cbb9b38b9a8
- url
- https://medium.com/@seymenatasoy/t%C3%BCrk-siyasetinde-ab-standartlar%C4%B1-4cbb9b38b9a8
- canonical_url
- https://medium.com/@seymenatasoy/t%C3%BCrk-siyasetinde-ab-standartlar%C4%B1-4cbb9b38b9a8
- author_url
- https://medium.com/@seymenatasoy
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-08-02 00:06:57