YZ Öyküleri: After Baklava
Tiradıma başlamadan önce aklımda, “Hep zihninin içinde yaşıyorsun! Ayrıca yapay zeka sektörü çok yorucu. Sürekli kendini geliştirmen…
YZ Öyküleri: After Baklava

Dövmeleri sil; bahsettiğim tip tam da böyle bir tipti.
Tiradıma başlamadan önce aklımda, “Hep zihninin içinde yaşıyorsun! Ayrıca yapay zeka sektörü çok yorucu. Sürekli kendini geliştirmen gerekiyor.” diye söyleyeceklerimi kurgulamaya çalışırken, “Önden bir çay içmez miyiz?” diye sordu bana dönüp. Bu çaykolik yakın dostum o kadar çok övmüştü ki burayı, bırak baklavayı, meyve şekerine bile mahkeme kararıyla uzaklaştırma emri çıkarmama rağmen onu kıramadım. Sonuçta on yıldır bu civarlarda yaşıyor, İngiliz vatandaşı bile olmuş. “Londra’nın bir ucundan diğer ucuna Antep baklavası için geldiysek, vardır bir bildiği.” dedim. Mesleki ağlama ve kafa açma seansımı baklava sonrasına saklamaya karar verdim.
“Beğendin mi?” diye sordu. Onu üzmemek için ortalamanın biraz üzerinde performansta olan baklavayı allayıp pullasam da, daha yerken buraya bir daha gelmeyeceğimi biliyordum. Ortalarda gezen, uzaktaki garsonlardan biriyle göz göze gelip, el işaretiyle iki yapıp çay diye fısıldadı. “Çay çok acı oğlum ya. Sen al, sonra da hesabı isteriz.” dedim. Biz, asma katta oturup çayı beklerken, hemen altımızda kalan masaya gri bir takım elbise giyinmiş, saçları jöleyle kafatasına yapıştırılmış tatlıcının ortaklarından biri oturdu. Mutfağa doğru el işareti yapıp, “Orta şekerli!” diye bağırdı. O toy suratındaki yapmacık, kasıntı ciddiyeti görünce arkadaşımla birbirimize bakıp sırıtmaya başladık. Bizim göremediğimiz tarafa dönüp, “Buyurun.” diyerek birisini masasına davet etti. Hani pejmürde de diyemem ama kesinlikle adama karşı bir nebze dezavantajlı, ellilerine dayanmış olan bir hanımefendi, çekinerek karşısına oturdu. Saçları toprak rengi, uzun boylu ve yapılı bu kadın, ilk birkaç cümleden anladığımız kadarıyla, her ne kadar İstanbul’da bilinen bir özel okulda beden eğitimi öğretmeni olsa da, buraya bu restorana bulaşık yıkamak için gelmişti. Adam, orta şekerli Türk kahvesini yudumlarken, “Haftalık 225 sterlin gibi bir rakam düşünüyoruz.” dedi. Kadına bakmıyor, fincanını düzeltip içindeki telveyi izliyordu. Kadın bir an duraksadı, tereddütle “Ama… Çok az değil mi?” diye sordu. Bu cevabı beklediği aşikâr olan adam ona dönüp, tek nefeste “İlk aylarda, deneme sürecimiz böyle işliyor. Giderek artacaktır.” dedi ve ekledi:
“Yalnız biz haftada 6 gün, günde 16 saat çalışıyoruz.”
Arkadaşım, çayı ağzına götürürken donakalmıştı. Telefonumu çıkarıp o tüylerimi diken diken eden matematiği yapmaya başladım. Ekranda “225 / (6 x 16)” diye rakamlar gözükürken telefonu arkadaşıma uzattım. Eşittir butonuna bastıktan sonra bana dönüp, “Asgari ücretin beşte biri lan bu!” dedi. “Kaç çıktı ki?” dedim. Hızlı bir nefes verdi, acı gülümsemesi sönerken “Saatlik 2.5 sterlin bile değil.” dedi. Buraya geldiğim son bir yılda öğrendiğim tek bir şey varsa, o da eğer olur da Londra sınırları içinde bu ücrete kirasını karşılayabileceğiniz bir köpek kulübesi bulursanız, ev sahibiniz mutlaka sizi kısırlaştırıp çip taktıracaktır!
Kadının suratı düşmüştü; kim bilir aklından neler geçti. Ellerini masanın altına indirdi, dizlerinin üzerine koydu ve yumruk yaptı. Herifin önünde duran kahve fincanına bakıyordu. Artık buraya ne şartlarla gelmişse, nelerle uğraşıyorsa, birkaç saniyelik sessizliğin ardından adamın teklifini kabul etti. Ayağa fırlayan adam, “Harika! Yarın sabah görüşmek üzere.” dedi ve kadını gönderdi. Arkadaşım çayını bitirir bitirmez hesabı istedik. Bardağı taşıran son damla, adamın masasına diğer ortakların gelmesiyle gerçekleşti. Herkes sandalyeleri çekip masaya yerleşirken, içlerinden birisi “Bugün bi’ bulaşıkçı gelecekti?” diye sordu. Bizimki, “Kankaaa! İnanır mısın kadın 225'i kabul etti lan!” dedi, ayağa kalktı ve karşısında oturan adama beşlik çaktı. Sevinçle gülüşüyor, bu başarılarını kutlayarak birbirlerini itip kakıyorlar ve eğilerek bir şeyler konuşuyorlardı. Kan beynime sıçradı. İçimden, kadının arkasından koşup, kolundan tutup “Abla gel biz sana para toplayıp verelim haftalık 225, hiçbir şey yapma, yeter ki buraya bir daha adımını atma!” diyesim gelmişti. Arkadaşım, beşlik çakmalarına o kadar sinirlenmişti ki, pek de fısıldama sayılmayan bir tonda, bazen A, bazen de O harfi ile başlayan küfürlerle adamların tek tek soyağaçlarını dolanıyordu. Gözümü belertip, sussun diye pos cihazıyla yanımıza yaklaşan garsonu gösterdim. Gerçi öfkelenmemek, hüsranla dolmamak elde değildi. Haklıydı. Ayrıca kadının çaresizliğini bir nebze de olsa anlayabiliyordum; nihayetinde benzer bir durumdaydım. Aylardır, yapay zekâ ile ilgili, yazılımla ilgili olsun olmasın alakalı alakasız işlere başvuruyor, görüşmeler yapıyor ve sonuç alamıyor, “Yakında kafelere, restoranlara gitmeye başlarım herhalde.” diye gevrek gevrek gülüyordum. Kenardaki para tükeniyor, çanlar çalıyor, kışa girerken ekilen anksiyete tohumları yazın gelişiyle büyüyüp serpiliyordu içimde.
Hesabı ödedik. Bir hışımla masadan kalkıp çıkışa yöneldik. Arkadaşım onların masasının yanında duraksadı, yere bakarak bana döndü ve sakalını kaşımaya başladı. Göz göze gelince, “N’oldu?” dercesine kaşlarımı çatıp başımı iki yana salladım. Herhangi bir cevap vermedi; vermediği gibi, bir esnaf lokantasında, onlarca çalışanın ve esnafın ortasında verilebilecek en kötü kararı verdi. Usulca adamların masasına ilişip, jöle kafanın yanına yaklaşarak suratına tükürdü ve küfretti! Ben dâhil herkes şok içindeydi. Adam, “Ne oluyor lan?!” diye ayağa kalktıktan sonraki iki dakika içinde ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Emek ve sömürü kelimelerini fantastik cümleler içinde kullanan arkadaşımı birilerinden ayırıyor muyum yoksa dövüyor muyum, dövülüyor muyum? Kimi neresinden tutup neden ittiriyorum? Ön dişimin kenarı neden, ne zaman kırılmış? Şortumda neden şerbet içinde Antep fıstığı taneleri var, bilmiyorum! Nihayetinde yaka paça dışarı, sokağın ortasına atılınca nerede olduğumuzu hatırladım. Restorana dönüp dönüp bağıran arkadaşımı tişörtünden çekiştirirken, emir kipindeki gelmek fiilinin sağına ve soluna bol bol küfürler yerleştiriyordum. Heriflere, arkadaşıma, kendime öfkeliydim!
Eve dönüş yolunda W7 numaralı kırmızı otobüsün üst katında bir cam kenarına gömüldük. Hala elim ayağım titriyor, suratımda ve sırtımda birçok nokta ağrıyordu. O telefonla konuşuyor, ben de bakan ama görmeyen gözlerle, çöplerin etrafa yayıldığı pislik içindeki caddeleri izliyordum. İçimdeki hüsran, o dokunsalar ağlayacak durumum… Hayır, belli ki restoran umurumda değildi. Arkadaşım, her ne kadar yanlış da olsa tepkisini içine atmayıp, hislerini adamın suratıyla paylaşmıştı; onu da geçtim. Ben, neden kendime kızıyordum?
Biraz derin nefes egzersizleri, biraz parkların ve yeşilliklerin bol olduğu huzurlu semtlere gelmenin etkisiyle sakinleşmeye başladım; sakinleştikçe de içimdeki çocuğun endişe dolu bakışlarını gördüm. “İki aya bulurum ben iş ya!” diyen gevrek gülüşlü o veledin sırıtışı gitmiş, yerine nemli gözleri kocaman açılmış, elinden tutacak bir yetişkin arayan titrek dudaklar gelmişti.
Garip bir can havliyle telefonumu çıkarıp, son bir haftada başvurduğum işlerin üç katı işe bir saatte başvurdum; başvurduğum gibi o şirketlerdeki tanımadığım insanlara da bol gülücüklü şirin mesajlar attım, mailler gönderdim, yalanlar uydurdum. Baklavacıdaki kadının çaresizliği, ardından egomun ve dişimin kırılışı artık neye dokunduysa, içimdeki bir nebze ukala, bir nebze şımarık o çocuğun kulaklarının uğuldamasına, sırtından soğuk terler boşalmasına sebep olmuştu. Ama neyse ki göç psikolojisi yaşayan evli ve işsiz bir yetişkinin doğal tepkisi olması gereken o gemileri, çoktan yakmış olması gereken o gemileri biraz geç de olsa yakmış ve maddiyatı toparlamak adına etrafa saldırmaya başlamıştı.
Dönüp, kendimi teknik olarak yetersiz gördüğüm tüm o kıdemli işlere delicesine başvurdum ve karar mekanizmasını kendimden söküp o şirketlerin üzerine attım. “Olmazsa olmaz. Olursa ne âlâ?” Evrenin bir klişesi -ya da klasiği- olarak, umurumda bile olmayan o başvurulardaki şirketlerden biri, benim kendimi yetersiz gördüğüm pozisyonlardan biri için, beni bana para verecek kadar kıdemli görmüştü. Tabii bu, tüm morluklarımın iyileştiği üç hafta sonraki sıradan bir çarşamba günü öğreneceğim bir bilgiydi. Ama o an, otobüsün o üst katında kendimi yermekle, “Bok vardı mis gibi işini gücünü düzenini bırakıp İngiltere’ye geldin!” diye içimden taşan anksiyete köpürmelerini dindirmekle meşguldüm.
Oturduğumuzdan beri sevgilisiyle konuşan arkadaşım en sonunda telefonu kapatıp bana döndü; dönünce fark ettim burnunun kenarındaki kan lekesini. “Yavşak herife bak sen! Utanmadan 225 sterlin dedi ya lan!” dedi, elini dizine vurdu ve güldü. Dilimi, kırık dişimin keskin kenarlarında gezdirirken ölü balık donukluğundaki bakışlarımla ona döndüm ve sordum:
“Ne yaptın oğlum sen, manyak mısın?”
메타데이터
- post_id
- 4d855d537cab
- slug
- yz-öyküleri-after-baklava-4d855d537cab
- url
- https://medium.com/@mertgultxt/yz-%C3%B6yk%C3%BCleri-after-baklava-4d855d537cab
- canonical_url
- https://medium.com/@mertgultxt/yz-%C3%B6yk%C3%BCleri-after-baklava-4d855d537cab
- author_url
- https://medium.com/@mertgultxt
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-13 06:23:13