← Back to list

Arzuya Sadakat

Lacan bize Etik Semineri’nin sonunda farklı biçimlerde “Arzuna sadık kaldın mı?” diye soruyor. Bizi bu soruya getiriyor. “Bir öznenin…

Elvan Cevik · 2026-06-16 07:23 · 3 claps · 5.9 min read
#lacanian-psychoanalysis #psychoanalysis #desire #jouissance
Open on Medium ↗
Wiki topics: 🛠️ · Crafts & DIY

Arzuya Sadakat

Lacan bize Etik Semineri’nin sonunda farklı biçimlerde “Arzuna sadık kaldın mı?” diye soruyor. Bizi bu soruya getiriyor. “Bir öznenin suçluluk hissettiğinde gerçekten suçlu olduğu şey, en dipte, arzusu karşısında ne ölçüde geri çekilmiş olduğudur” diyor mesela. “Kişinin suçlu olabileceği tek şey, arzusu karşısında geri adım atmış olmasıdır” diyor. Seminerin giriş bölümünde suçluluğun törpülenmemesi gereken bir duygu olduğundan bahsetmişti bize. Suçluluğu yatıştırmanın jouissance’ı evcilleştiren bir şey olduğunu söylemişti. Bu cümleyle ne demek istediğini bugün daha iyi anlayacağız.

Burada bir arzudan kaçma / kaçmama meselesi var. En temelde vurgulayarak başlamalıyız ki bu ahlaki bir cümle değil. Bu soru bir pozisyon sorusu. Yani retorik bir soru değil. “Arzuna sadık kaldın mı?”, “Arzuna sadık kal…” diyen bir soru değil. Bu gerçek bir soru. Pozisyonu işaretleyen bir soru. Aslında bu soru, karnında “Arzunu bildin mi?” sorusunu da taşıyor. Çünkü arzumu bilmeksizin arzuma sadık kalıp kalmadığımı bilemem, düşünemem. Dolayısıyla Lacan bize bunu sorduğunda, bir yandan da “Arzuna temas edebildin mi, arzuna dair düşündün mü?” diye soruyor.

İnsan çoğu zaman neyi arzuladığını bildiğini zannediyor, değil mi? Ne istediğini söylüyor, neye ihtiyacı olduğunu söylüyor ve hayatını bunlara göre düzenliyor. Ama tam da burada bir kayma var. Arzu, istek ve talep değil.

Arzu, Lacancı perspektifte bunların hiçbirine indirgenemez bir kavramdır. İhtiyaç; içgüdülerle, biyolojik gereksinimlerle ilgilidir. Bunlar giderilebilen, doyurulabilen şeylerdir. Karşılanınca ortadan kalkarlar. Talep ise ihtiyacın dille ifadesidir. Ama her talep kendi içinde bir fazlalık barındırır. Bebek emmek için ağlar ama emdikten sonra ağlaması her zaman dinmez. Talep, gösteren aracılığıyla ifade edildiği için her zaman kendisini aşar ya da eksik kalır; her doyumda başka bir şey talep eder. Doyum, bu boşluğa göre genişler.

Arzu, bu metonimiyi taşıyan şeydir; talebin söylediğinin ötesinde kastettiği şeydir. Arzu, talebin karşılanamayan artığıdır. Eksiklikle ilişkilidir. Son bölümde şöyle der: “Arzu, değişimin kendisidir. Bir gösterenden diğerine kurulan metonimik ilişki olarak arzu, ne yeni bir nesnedir ne de eski bir nesne; nesnenin değişiminin kendisidir.”

Hazzın hayalde korunmaya başlamasının ihtiyaç ve taleple ilgisi yoktur. Bu, arzunun alanıdır. Arzu, en temelde eksiklikten oluşan bir dil yapısıdır ve öznenin bölünmüşlüğüyle ortaya çıkar. Dolayısıyla belirli bir nesneyle doyurulamaz; nesneler arasında kayar, ertelenir ve tatmin edilemez. Söylenemeyene, tam olarak temsil edilemeyene bağlı bir şeydir.

Ama insan bu kaymayı sürekli yaşar. İhtiyaçlarını gidererek, isteklerini dile getirerek arzusuna yaklaştığını zannedebilir. Olan şey ise yalnızca arzunun etrafında dönmesidir belki, ona yaklaşabilmesi değildir. Dolayısıyla insanın ne arzuladığını bildiğini zannetmesi bir yanılsamadır. Arzu, öznenin kendisine bile tümüyle açık bir şey değildir . Bu yüzden onu söylenende değil, söylenemediği yerde ararız: bilinçdışında.

O hâlde insan arzusunu bilmiyorsa, tırnak içinde söylersek, ona nasıl sadık kalır ya da ondan nasıl vazgeçer? Bu soruyu sorabilmek için önce şu paradoksu kabul etmemiz gerekir: İnsan çoğu zaman ne arzuladığını bilmeden ondan vazgeçer.

Nasıl vazgeçer? Bu elbette dramatik bir karar beyanı şeklinde olmaz. Daha gündelik mekanizmalarla gerçekleşir. Ertelemelerle, uyumlanmalarla, kendini ikna ederek, iyilikle örtünerek, makul, kabul edilebilir ve güvenli olanda kalarak. O yüzden klinikte bunu bir vazgeçiş olarak duymamız her zaman mümkün olmayabilir.

Analizan bunu bir kayıp değil, bir kazanım gibi bile anlatabilir bize. Daha uyumlu, daha adaptif, daha normal, daha iyi hissettiğini söyleyebilir mesela. Ama kişinin arzusuna dair nasıl bir konum aldığını görebilmesi, analizin etiğidir. Bu soru tam da bu yüzden Etik Semineri’nin bel kemiği sorusudur.

Danışan iyi mi, hoş mu, normal mi, topluma adapte olabildi mi? Bunlar terapinin soruları olabilir. Ama danışan arzusuna yaklaşabildi mi, arzusuna sadık kalabildi mi, yoksa ondan vaz mı geçti? İşte bu soru, daha doğrusu bu konum sorusu, analizin etik sorusudur.

Bu noktada uyumluluk ve iyilik meselesi yönümüzü karıştıran mesele. Lacan bunu seminerin başından bu yana ince ince, öre öre anlattı. “Bu iyilik kimin iyisi?” diye sordu. Bunu Kreon üzerinden somutlaştırdı. Aslında iyilik eleştirisini de bu bağlamda verdi. Öznenin sahip çıktığı iyi kimin iyisi? Kendi arzusuyla irtibatlı bir iyi mi bu, yoksa başkasının arzusuna uyumlanmanın bir yöntemi mi?

Bu iyi meselesini Aristoteles’i, Hegel’i, Kant’ı ve Sade’ı anlamadan eleştirmemiz çok zor. Lacan’ın önermesini anlayabilmek için bu aksı zihnimizde tutabilmemiz gerekiyor.

Hatırlayalım: Aristoteles için iyi; ölçülülükle, aşırılıklardan kaçınmakla ve ortayı bulmakla ilgili bir kavramdır. Erdem, uçlar arasında bir dengedir. Vasat olmak aslında budur; ortada, dengede olmak. Bu çerçevede özne, kendini düzenlemeye, taşkınlıklarını sınırlamaya ve yaşamını uyumlu bir bütün hâline getirmeye çağrılır. Bu, özneye bir istikrar sağlar. Ama aynı zamanda arzunun aşırılıkla ve sınır ihlaliyle kurduğu ilişkiyi de törpüler. Arzu burada ölçülülük adına disipline edilir.

Lacan’ın eleştirisi ise bu “ölçünün” kimin ölçüsü olduğuna dairdir aslında. Bu ölçünün dayandığı düzen bir iktidar düzenidir; Lacan’ın deyişiyle insani bir iktidarın düzenidir. Aristoteles’in etiği geleneksel bir etiktir; bir düzene dayanır. Bu düzen de kendi çağının siyasetine, kent örgütlenişine ve iktidar ilişkilerine bağlıdır. Böyle bir düzen arzuya yer açmaz. Arzular hep sonraya, hep sonraya ertelenir.

Hegel’de mesele başka bir düzleme kayar. Hegel bize, aslında bu iyi denilen şeyin efendi tarafından tanımlanmış yanını görme imkânı açar. Öznenin kendi arzusunu doğrudan yaşayamadığını, her zaman Öteki’nin tanımasına bağımlı olduğunu gösterir. Dolayısıyla bu diyalektik aracılığıyla, “iyi” dediğimiz şeyin efendiyle olan ilişkisinin altını çizdiğini söyleyebiliriz. Böyle bakınca iyi, bir söylem meselesi hâline gelir. Hegel’in açtığı bu perspektiften bakıldığında iyi, saf ve bağımsız bir kategori olmaktan çıkar. Efendinin konumunu ve onun iyisini sarsan bir yer açılır.

Kant ise bu hattı daha da ileriye taşır. Seminer boyunca da anlatmıştık. Kant aslında bu Aristotelesçi ahlakı, “mümkün olduğu ölçüde” düzeyinden çıkarıp her zaman ve her yerde geçerli olan kurallar düzeyine taşır. İyiyi herhangi bir içerikten bağımsızlaştırır ve onu yasa ile özdeşleştirir. Kant için iyi olan, evrensel olandır. Efendinin iyisi gibi değil, evrensel bir iyidir bu. Burada da özne kendi arzusundan değil, yasadan hareketle konuşur.

Nitekim Lacan seminer boyunca, insanın bu iyiye hiç de hizmet etmediğini, haz mekanizmasının da hiç öyle dümdüz işlemediğini farklı örneklerle göstererek Kant’ı sorgular. Hatırlarsak, jouissance kavramına Kant’ta bir yer bulamaz. Ve bu sorgulamayı da Sade aracılığıyla yapar. Sade, Kant’ın kurduğu yapıyı tersyüz eden bir önermeyle gelir. Eğer yasa gerçekten evrenselse, eğer özne kendi eğilimlerinden bağımsız olarak yasa adına hareket ediyorsa, o zaman en uç eylemler bile bu mantığın içinde düşünülebilir. Sade, doğanın yasasına Kantçı bir tarif uygulamış gibidir.

Sade’ın yaptığı şey, Kant’ın soyut evrenselliğini alıp onu jouissance alanına taşımaktır. Böylece yasa ile haz arasındaki karşıtlık çöker. Yasa artık hazzı sınırlayan değil, onu buyuran bir forma dönüşür.

Lacan bunu seminer boyunca süperegonun tarif edildiği yerlerde tekrar tekrar vurgular. Ne der? Süperego öyle bir ekonomiyle işler ki ona ne kadar fedakârlık yapılırsa o da o kadar fazlasını talep eder. Gerçeklik ilkesi de dönüp dolaşıp nihayetinde haz ilkesine hizmet eder. Dolayısıyla süperego doymak bilmez. Zalimleşebilir. Buyurganlığı bir nihayete ulaşmayabilir. Ve özneye, o bitmek bilmeyen “daha iyi, daha iyi” talepleriyle sürekli haz devşirebilir.

Keza seminerin son bölümlerinde mutluluğun artık politik bir mesele hâline gelmiş olduğunu, Aristotelesçi bir mutluluk çözümünün artık yapılamayacağını ve efendi diyalektiğinin de geçerliliğini yitirmiş olduğunu söyler.

O hâlde psikanalizde etiği nerede kuracağız?

Lacan ne Aristoteles’in ölçülülüğüne, ne Hegel’in tanınma diyalektiğine, ne de Kant’ın yasasına geri dönüyor. Ama Sade’ın açtığı bu uç noktayı da bir ideal hâline getirmiyor. Bunun yerine etik soruyu, bu çözülen zemin üzerine yerleştiriyor: “Arzundan vazgeçtin mi?”

Bu, aynı zamanda arzunu düşünme çağrısıdır. Bana biraz bir saflaştırma işlemi gibi geliyor. Sanki arzuya, onu iyilikten saflaştırarak ya da arındırarak ulaşabiliriz. “Katarsis”in arınma anlamına geldiğini hatırlayalım.

Bu sayede aslında Lacan, psikanalizin etiğini bir iyilik meselesi olmaktan çıkarıyor. Bizim işimiz iyilikle, yasa kurmakla ya da efendi söylemi üretmekle ilgili değil. Bizim işimiz özne ve onun arzusuyla ilgili.

Neden arzuyla bu kadar ilgileniyoruz? Bunu Arzu Kliniği yılında etraflıca konuşmuştuk. Lacancı analiz arzuyu çalışır; arzunun işlev görmediği durumlarda onu harekete geçirmeye çalışır. Çünkü psikanalizin nesnesi bilinçdışı arzusudur. Arzunun işlev görmemesi semptom getirir. Arzunun önü tıkalıysa klinikte semptomla karşılaşırız. Arzu Kliniği’nden hatırladığım kadarıyla, semptom arzunun gerçekleşme çabasıdır. Dolayısıyla semptomu çalışabilmek için elbette arzuyla ilgileniyoruz. Bu yüzden bu soru, psikanalizin etiğini oluşturuyor: “Arzuna sadık kaldın mı?”

Bu nedenle analizin içinde iyi olmaya ya da iyi kalmaya çalıştığımız her an, yahut danışanın iyi olmaya ya da iyi kalmaya çalıştığı her an, psikanaliz etiği risk altına girmiş oluyor. Çünkü özne, bu iyilik uğruna arzusuyla arasına bir mesafe koyuyor.

Burada belki bir yanlış anlamayı daha netleştirmek gerek. Arzuya sadakat, arzunun gerçekleştirilmesi demek değildir. Lacancı anlamda bu zaten yapısal olarak imkânsızdır. Gerçekleştirme fikri, arzuyu bir eyleme, bir nesneye ya da bir fiile indirger. Oysa arzu, bir nesneyle tanımlandığı anda zaten örtülen ya da yer değiştiren bir şeydir. Bunlar ikamelerdir.

Arzunla rabıtada kalman başka bir şeydir; arzuna ikame ettiğin şeylere yönelmen başka bir şey. Arzuya sadakat, bir yandan da bu ikameleri hızlı ve özensiz biçimde kabul etmemektir. Belki de arzuya sadakat, arzunun ağzını hemen kapatmamak demektir.

Özne, kendi söylemine mesafe alabildiği ve arzunun yerini dolduran çözümleri sorgulayabildiği ölçüde bu sadakate yaklaşır diyebiliriz. Bu elbette hiç konforlu bir konum değildir. Çünkü arzu özneyi sabitlemez; aksine sürekli yerinden eder.

Dolayısıyla burada söz konusu olan doğru olanı yapmak değildir. Mesele, öznenin kendi arzusuyla kurduğu ilişkiyi düşünmesidir. Bu ilişki herhangi bir efendi söylemine ya da herhangi bir iyilik ölçütüne indirgenemez.

Arzuya sadakatin bir bedeli olduğu gibi, arzuyu askıya almanın da semptomatik bedelleri vardır. Bu yüzden bu, ahlaki bir emir sorusu değildir. Retorik bir soru da değildir. Gerçek bir sorudur. Bize pozisyonumuzu soran ve bizi failliğe davet eden bir soru:

Özne arzusuyla ne yapmaktadır ve ondan nerede vazgeçmektedir?

ZE:

“Çünkü arzu özneyi sabitlemez; aksine sürekli yerinden eder.” cümlesine katılmıyorum “Arzu ısrar eden birşeydir. Arzu yer değiştirmez; o kovalar, özne yer değiştirir.”

(Görsel: Run Lola Run, Tom Tykwer, 1998)


메타데이터
post_id
4e163224bc48
slug
arzuya-sadakat-4e163224bc48
url
https://medium.com/@elvan.cevik/arzuya-sadakat-4e163224bc48
canonical_url
https://medium.com/@elvan.cevik/arzuya-sadakat-4e163224bc48
author_url
https://medium.com/@elvan.cevik
status
ok
fetched_at
2026-06-25 16:53:31