İyi Gidiyorduk…
Hastalık, insanı önce bedeninden, sonra zamanından, en sonunda kendisinden koparan bir deneyim. Ve bazen koparılmak anlamayı sağlar.
İyi Gidiyorduk…
Hastalık, insanı önce bedeninden, sonra zamanından, en sonunda kendisinden koparan bir deneyim. Ve bazen koparılmak anlamayı sağlar.

AI yaptı.
Bedenin İhaneti
Felsefi açıdan bakarsak; fenomenolojinin efsane ismi Maurice Merleau-Ponty’nin belirttiği gibi, beden günlük yaşamda fark edilmeyen bir arka plandır. Oysa biliyoruz ki hastalık bu fark edilmez arka planı çat diye yüzeye çıkarır. Beden artık arka planda durmaz, her hareketimizde, her nefesimizde kendini hatırlatan bir varlık haline gelir. Bu, bir tür yabancılaşmadır (ya da aslında devam edegelen yabancılaşmanın çözülmesi): Kendi bedenimiz bize ait olmaktan çıkar, neredeyse “öteki” bir varlık gibi davranmaya başlar. Bizi geçer. Bizden daha öne geçer… Belki her zaman öyleydi de biz farkında değildik.
Örneğin bu yazının müsebbibi olan tansiyon dengesizliğinde bedenin ihaneti çok net yaşanır. Az önce yürür, konuşurken, bir iş yaparken birdenbire başın döner; dünya bulanıklaşır, yer ayaklarının altından çekilir, nabız artar, nefes azalır, beden alarm verir. Alarmı veren de ona müdahale etmesi gereken de sensin. Sen misin? Hangisi sen?
Bir toplantıya gitmeyi, alışverişi, mutfakta yemek hazırlamayı düşünürken yapamadığını hatta ayakta bile duramadığını görürsün. ‘Sen’ görürsün üstelik… İş yapmanın çocuk işi olduğu bir ömür geçiren sen. İnsanların ‘ayy şekerim çok zaman alır nasıl yapılır bilmem ki..’ dediği işi sol eliyle yarım saatte yapıp atan, bana mısın demeyen sen… 😎 (şimdi havalı emojilerde kaldı tabi bu ‘sen’:)
Plan yapmak, “eğer bedenim izin verirse” şartına bağlanıverir. Bu, insanı küçük küçük geri çekilmelere zorlar: O toplantıya gitmeyim, çok konuşmayım her şeye katılmayım sakince durayım, eve giderken yalnız yürümeyim (zaten yürüyemiyorum:), çocuklar kendileri gezmeye çıksın, işten izin mi alsam… Her geri adım küçük görünse de hayatı daraltır. Herkesin hastalığına ve onu nasıl karşıladığına göre hayattan ne kadar geri çekildiği de değişir. Geri adım atmaya dirençli bazı kişiler asla geri çekilmemeyi ve yıkılana kadar ayakta durmayı deneyebilir 🫡
Hastalıktan söz eden bir düşünür Arthur Frank. Kendisi de ciddi hastalıklar geçirmiş. The Wounded Storyteller (Yaralı Hikaye Anlatıcısı: Beden Hastalık ve Etik) kitabında hastalığın kişiyi nasıl kendi “anlatısından” kopardığını tartışır. Sağlıklıyken hayatımızı bir hikaye olarak yaşar onu geçmişten geleceğe ilerleyen düz bir çizgi sanırız. Ama hastalık bu çizgiyi keser. Artık geleceğe dair planlar yapmak anlamsız kalabilir; çünkü beden, gelecek hakkında konuşmaya hakkı olmadığını her an hatırlatır insana.
Frank hastalığı, yürek burkan bir hikaye olarak değil etik ve sosyolojik yönleriyle ele alır. Kendisi gibi hepsi ağır hastalıklar veya engellikle yaşayan ve “günlük hayatın değerini” bizzat bilen kişiler olan hasta gruplarıyla birlikteyken üç temel anlatıyı tanımlar hastalık hakkında: Telafi etme çabası, kaos ve arayış.
📌Telafi etme anlatıları, hırsla iyileşmeye odaklanır ve tedavi teknolojisine fazlasıyla önem verir.
📌Kaos anlatılarında hastalık sonsuza dek uzanacak gibi görülür, ne bir rahatlama vardır hasta için ne de kurtarıcı içgörüler…
📌Arayış anlatıları ise, hastalığın hasta kişinin yeni biri olması için bir araç olmasıyla ve içgörü bulmakla ilgilidir.
Bu üç anlatı tipini anlamak, hastaları duymamıza yardımcı olur, ancak hikayeler daha fazladır. Frank bu hikayeleri bir tür tanıklık olarak sunar: Hasta kişi sadece hayatta kalan kişi değildir; obir tanıktır. “Acı pedagojisi” ile eğitilen hasta, başkalarına ulaşıp yaşamın gerçeğini sunabilir. Saflaşmak, acının eğitimini gerektiren bir simya. Gerçek ve özel deneyimlerin kamuya açık seslere dönüşmesini “anlatı etiği” için başlangıç noktası olarak görüyor. Yaralı hikaye anlatıcıları dediği bu hasta kişiler; hastalığı anlamanın yeni bir yolundan daha fazlasını öğretir birbirlerine ve diğer insanlara…
Jung’un ‘Yaralı şifacı’sı bireyleşme yolunda, gölgesiyle yüzleşirken yaralanır. Oysa Frank’ın yaralı anlatıcıları fiziki acılar çekerek yaralanır, iyileşir ve iyileştirir. Belki de zaten tüm yaralar aynı yere kapı açıyordur.
Ve belki de yaralananların susmaması gerekiyordur. Kendileri için de karşılarındakiler için de… Konuşması, iyileşmesi ve iyileştirmesi gerekiyordur. Gerekiyor!
Güç Kaybı
Her hastalık farklı sebeplerle farklı şekillerde fiziki gücü, yapabilme kudretini elinden alır insanın. Güçsüzlük hissinin kökeni: İçinde yaşadığımız bedeni kontrol edemediğimiz gibi üstelik bir de; kontrol edemediğimiz bu beden tarafından kontrol edildiğimizin de farkına varmaktır. Acıdır, acıtır…
Üstelik güçsüzlük hissi sadece fiziksel sınırlamalardan kaynaklanmaz. Asıl derin yara, özerkliğin kaybıdır. Michel Foucault’nun tıp tarihi üzerine yaptığı çalışmalar, hasta bedeninin nasıl bir “gözetim” ve “müdahale” nesnesine dönüştürüldüğünü gösterir. Hasta olduğumuzda, bedenimiz üzerindeki kararları başkalarıyla doktorlarla, bakım verenlerle, aile üyeleriyle paylaşmak zorunda kalırız. Bu paylaşım çoğu zaman bir teslimiyete dönüşür. Kendi bedenimiz hakkında konuşulurken bazen orada yokmuşuz gibi hissederiz; üçüncü şahış olarak ele alınan bir “vaka” oluruz. Bizi çok seven insanlar ya da ‘uzmanlar’ bizim için, hangi doktor, hangi ilaç, ne yapmalı, ne yapmamalı gibi ayrıntılara (!) karar verirler. Herhangi bir tıbbi müdahaleye güvenmeme, sorgulama, reddetme hakkınız elinizden alınır. Yani sadece fiziki güç değil, sosyal kontrol kaybı da oldukça net hissedilir. Çocuklar ve yaşlılar da bu muameleye maruz kalır. Eh çocuk olmadığımıza göre; artık yaşlandığımızı kabul etmek gerekecektir:)
Susan Sontag, Hastalık Bir Metafordur adlı denemesinde farklı bir boyuta işaret eder: toplumun hastalığa yüklediği metaforik anlamların, hastanın üzerine bir yük bindirdiğini söyler. Hastalık sadece bedensel bir durum değil, aynı zamanda toplumsal bir anlam taşıyıcı haline gelir bazen “zayıflık”, bazen “ceza”, bazen “savaş” metaforlarıyla çevrilir. “Hastalıkla savaşmak”, “kanseri yenmek” gibi ifadeler, hastayı sürekli bir mücadele pozisyonuna sokar; sanki güçsüzlük hissetmek bile bir başarısızlıkmış gibi. Bu sebeple sıkça sorulan ‘İyi misin?’ ler, ‘İyi olmalısın. Hadi artık.’ sitemleri gibi duyulmaya başlar hasta tarafından.
Hipertansiyon gibi hastalıklarda başka bir cephe var: Görünmezlik. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey “görünmez”; kanama yok, alçı yok, hapşırık yok, somut bir iz yok. Bu da durumun hafife alınmasına yol açar: “Biraz dinlen, geçer”, “Stres yapma, normal” gibi cümlelerle. Oysa o anı yaşayan kişi için “normal” olan hiçbir şey yoktur; bütün benlik, ayakta kalabilmek için seferber olmuştur. Üstelik stres yapmayınca ya da dinlenince de geçmez… Bu görünmezlik, bir yandan rahatlatıcı (lüzumsuz ilginin muhatabı olmuyorsun), bir yandan da yalnızlaştırıcıdır. Çünkü deneyimlediğin şeyi kimseye gerçek anlamda anlatamazsın. Hadi anlattın hadi anladılar ne yapacaklar ki… Hele bir de kimseden hiçbir şey isteyememeye alışmış bir bünye için birine dert anlatmak da derdine derman istemek de fazlaca zuldür. Belki de hastalık; zul dediklerimizle yüzleşmenin yeridir.
İşte güç kaybetmek, insanı hayatında belki de ilk kez birilerinden gerçek anlamda yardım isteme mecburiyetinde bırakıyor. Yürüyemezken yanındakinin koluna girmek, çantayı taşıyamadığında taşıyacak birini aramak, susayınca mutfakta kimse var mı diye düşünmek, kendini kaybedince bir yerden bir yere taşınmak(eşya gibi)… Tüm bunlar çok sağlam ve güçlü olan benlik algısının ufaktan ufalanıp parçalanmaya başlamasına sebep oluyor(Burada kalırsa iyi…). Belki de bütünlenmek için parçalanmak gerekiyordur.
Zamanın Çözülmesi
Hastalık, zaman algımızı da köklü biçimde değiştirir. Sağlıklı bir insan için zaman doğrusaldır. İşler, planlar, hedefler bu çizgi üzerinde dizilir. Hastalıkta ise zaman kırılır, daralır, bazen tamamen “şimdi”ye sıkışır. Bir ağrının geçmesini beklemek, bir tahlil sonucunu ya da bir tedavinin etkisini beklemek, baygınlık hissinin geçmesini beklemek… Bütün bu beklemeler, geleceği elle tutulamaz, tekinsiz, güvenilmez bir şey haline getirir.
Kişi artık geleceğe değil, bedeninin şu anki haline odaklanmak zorunda kalır. Bu da bir tür “şimdiye hapsolma” hissi yaratır. Bu hapsolmanın tamamen olumsuz olduğunu söyleyemem. Bazen meditatif bir farkındalığa, bazen de derin bir çaresizliğe dönüşebilir…
Baş dönmesi ya da bayılma hissi anında zaman gerçekten tuhaf bir şekilde işler. Aslında o his kısa sürse de o sürenin içinde zaman sanki donar. Dışarıdaki dünya, devam eden konuşmalar, akıp giden işler birden anlamsızlaşır. Geçtiğinde ise tuhaf bir yorgunluk kalır; sanki beden küçük bir savaş verdi ve bunun bedelini o günün kalanında ödemeniz gerekli gibi. Günlük işler bu yorgunlukla ağırlaşır, birkaç dakika önce sıradan olan merdiven çıkmak, şimdi dikkatle planlanması gereken bir görev haline gelir.
Güçsüzlükten Anlama
Literatür, hastalığın sadece bir kayıp deneyimi olmadığını gösteriyor (bunu anlamak için literatüre ihtiyaç yok. Ama diğerleri ne düşünmüş diye bakmak keyifli…) Frank’ın tarif ettiği “arayış anlatısı” (quest narrative), hastalığı bir yolculuk olarak yeniden çerçeveler: Kişinin yeni benliğe doğru ilerlediği bir yolculuk. Bu, hastalığı romantikleştirmek değildir; tam tersine, kayıplarla birlikte yaşamayı öğrenmenin de bir güç biçimi olabileceğini kabul etmektir. Güç kaybı, gelecek kaybı, zaman kaybı, plan kaybı, başarı kaybı…
Belki de asıl mesele, “güç” kavramını yeniden tanımlamak. Güç, her zaman kontrol etmek, başarmak, ilerlemek anlamına gelmek zorunda değil. Bazen, kabullenmek, yardım istemek, ya da sadece o günü geçirmek de ‘güç’ işleri güçlükle de olsa ‘güçlülük’le başarmak olabilir. Bedenin bize dayattığı sınırlar içinde bile, neye nasıl tepki vereceğimiz konusunda küçük ama gerçek bir alan kalır ve belki de gerçek özerklik, tam da bu küçük ve genelde fark etmediğimiz alandadır. V. E. Frankl’ın Auschwitz’de bulduğu alan da bu olsa gerek...
Hastalık, bizi en temel varoluşsal sorularla yüz yüze getirir: Kimim ben, bedenimden ayrı düşünüldüğümde? Bedenimden ayrı düşünülebilir miyim? Hayatımın anlamı, yapabildiklerimle mi sınırlı? Başkalarına bağımlı olmak hadi itiraf edelim ‘muhtaç olmak’ tam olarak ne anlama geliyor benim için? Bu sorulara kolay cevaplar yok. Ama belki de sorularla kalmayı öğrenmek, hastalığın bize zorla öğrettiği en zor ve değerli derslerden biri.
Bu derslere bakarken bizden seslere de kulak vermeli: Derdim bana derman olabilir mi? Garib olmak ne demek? Neden ‘ne mutlu gariplere’? ‘Kırılmış elle masaya vurmak daha çok acıtır’ mı? Şikayet etmeye hakkım var mı? Kimi, kime…?
……
Hastalığın bazı öğretilerini sıralayalım:
‘Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’
Bedenim bana dahil…
Ben de ölümlüyüm. Gerçekten:)
Ölmeden önce yapılacaklar listesine hız vermeli!
Hayatım son derece kırılgan.
Pamuk ipliğine bağlı güvendiğim her şey… Dengem bile (gerçi ona çok da güvenemeyeceğimi fark etmiştim çeşitli sebeplerle:).
Bazı çok önem verdiğim şeyler çok önemsizmiş…
Bazı önem vermemiş gibi yaptıklarım çok çok önemliymiş…
Bu bir oyun değilmiş.
Hiç de iyi değilmişiz!
Hiç de iyi gitmiyormuşuz!
NOT: Bu vesileyle tüm hastalara acil şifalar dilerim. Sizi anlıyorum, yürekten hissediyorum, üzgünüm ama elden bir şey gelmiyor bazen.
메타데이터
- post_id
- 4e45ccea450e
- slug
- i̇yi-gidiyorduk-4e45ccea450e
- url
- https://mediumturkiye.com/i%CC%87yi-gidiyorduk-4e45ccea450e
- canonical_url
- https://mediumturkiye.com/i%CC%87yi-gidiyorduk-4e45ccea450e
- author_url
- https://medium.com/@kubraugursaygi
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-16 19:09:56