Uzun Bir Rüyanın Sabahı: “Elveda Güzel Vatanım”
Bir sabah uyandığında gece gördüğü türlü karışık rüyaların yorgunluğuyla birlikte, gözleri tanımadığı küflü bir tavana dikili halde…
Uzun Bir Rüyanın Sabahı: “Elveda Güzel Vatanım”

Bir sabah uyandığında gece gördüğü türlü karışık rüyaların yorgunluğuyla birlikte, gözleri tanımadığı küflü bir tavana dikili halde bulmuştu kendini. Neresiydi burası, bu kesif koku, bu anlaşılmayan konuşmalar da neyin nesiydi? Zihnini şöyle bir yoklayınca inanmak istemese de gerçeğin tam karşısında durduğunu farketti: Ne uyandığı yatak kendi yatağıydı ne de bu insanları tanıyordu. Usulca mırıldandı : “Elveda Güzel Vatanım”…
Güzel bir hikayenin girişi olabilirdi yukarıdaki cümleler. Okuyucuyu meraka sevk edebilirdi: Kimdi bu adam, neden bilmediği bir yerde uyanmıştı? Fakat bugün bu cümlelerin hiçbir esrarı yok. Bu adam benim, bu adam sensin, bu adam arkadaşım, kardeşim, akrabam, komşum… Uyandığı yerin önemi yok, sadece adı gurbet ve nedeni de ortada.
Ahmet Ümit’in Elveda Güzel Vatanım romanı da benzer hisler uyandırdı bende. Lise yıllarımda böyle bir romanı okumuş olsaydım, bu satırların sadece bizden uzak asırların gerçekliği olduğunu düşünürdüm. Fakat tıpkı bir coğrafyada demir devri yaşanırken aynı anda başka bir coğrafyada bakır devri yaşanması gibi eski devirler bugün bazı coğrafyalarda hâlâ yaşanıyorlar. Teknolojinin bu farkı ortadan kaldırdığını düşünüyorsanız Türkiye’nin yüzyıl önceki hikayesine, Elveda Güzel Vatanım’a bir göz atın derim. Sonra da sorun kendinize; ben 2000'lerin Türkiye’sinde mi yoksa 1900'lerin Türkiye’sinde mi yaşıyorum. Mesela yazar romanının hemen girişinde, eski Maliye Nazırı Cavit Bey’in İzmir Suikastı davasında İstiklal Mahkemeleri’ndeki savunmasından bir kısım sunuyor nazarlarımıza. Onun bir kısmını da ben size sunayım :
“…Bir insanın herhangi işi, hatayı, suçu yaptığını ispat etmek kolaydır, bir ses, bir görüntü ispat eder. Ben bir şey yapmadığımı nasıl ispat edebilirim ki? Hayatım boyunca hiçbir zaman, hiçbir kimseye karşı -hatta en müthiş düşmanlarıma karşı, hayatıma, şerefime, namusuma tecavüz edenlere karşı- şiddet kullanmadım. Ve şiddet kullanılmasına da hiçbir zaman razı olamamış, taraftar olmamış bir insanım. Hiçbir hareketimde, hiçbir konuşmamda, hiçbir yazımda şiddet yoktur.”
Bu savunma da tanıdık geldi sizlere değil mi? Şahsen ben bile kısa süren avukatlık tecrübemde pek çok önemli insanın bu savunmayı çeşitli davalarda tekrarladığına şahit oldum. Gerçekten de hemen hepsi eli kalem tutan insanlardı. Bu benzerliklerden pek çoğunu kitabı okuduğunuzda siz de müşahede edeceksiniz. O zaman lafı uzatmadan sorayım: Bu kadar benzerlik tesadüf olabilir mi? Ümit de bu benzerlikleri önceden fark etmiş olacak ki, kendi vatandaşına bir türlü huzur vermeyen bu devlet anlayışının kökenlerine inmiş ve okuyucusuna çok geniş bir alanda tartışma başlıkları açmış. Ve romanın kahramanını, romantik ittihatçı Şehsuvar Sami’nin cevaplarını da bize iletmiş. Bu nedenle romanımız üzerine konuşulacak o kadar çok konu var ki, hepsine değinmeye kalkışsak sanırım işin içinden çıkmak için romanın kendisinden çok daha hacimli eserler ortaya çıkarmak zorunda kalacağız. Yine de bir deneme yapalım (Tabii ki bu yazıyı okumak romanın hikayesini etkilemeyecektir. Çünkü biz daha çok İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tarihi üzerinden gideceğiz. Yani, moda tabirle, spoiler yoktur).
Romanımızın başkahramanı Şehsuvar Sami, eli kalem tutan, edebiyatla, felsefeyle ilgilenen, fazlaca iyimser genç bir ittihatçıdır. İttihat Terakki Cemiyeti ise, kitabın başlarında, hem Sultan II. Abdulhamit’in baskıcı rejiminden hem de “vatanın gidişatından” memnun olmayan, ağırlığını genç subayların oluşturduğu genç Osmanlı münevverlerinden oluşan gizli bir örgüt olarak çıkar karşımıza. Fakat bu hürriyet yanlısı, Fransız İhtilali’nden etkilenmiş ve bu ihtilali kendisine ideal olarak almış Jön Türkler, iktidarı ele geçirdikleri zaman gerçekten hayal ettikleri gibi bir yönetim kurmaya girişecekler midir? Yoksa iktidar onları da zehirleyecek ve Abdulhamit devrini insanlara arattıracaklar mıdır? Asıl soru işte budur, ittihatçıların gerçek sınavları da Abdulhamit’i tahttan indirip iktidarı elde edince başlayacaktır.
Cemiyetin etik anlamında kırmızı çizgileri daha en baştan silinecektir. İktidarı ele geçirmek için şiddet kullanmayı yanlış görmüyorlardır. Fakat Şehsuvar bunu, bilerek girmiştir örgüte: “Bu davanın büyük fedakârlıklar istediğini, gerekirse ölmek, öldürmek zorunda kalacağını biliyorsun, değil mi?” denilmiştir ona. Hem “… tıpkı insanın doğumu gibi yeni dönemin ebesi olan inkılâp da kansız olmazdı.” Üstelik sabık(eski) padişahı Selanik’e götürürken ona da dediği gibi : “Siz önayak oldunuz efendim… Babam, Selanik Maarif Müdürü Emrullah Bey’i Fizan’a yollayarak… Onun genç yaşta o çöl şehrinde ölümüne sebep olarak, siz teşvik ettiniz beni. Evet efendim, kusura bakmayın ama beni cemiyete siz kaydettiniz.” Bütün bunlar vicdanını rahatlatmak için kendisine söylemiş olduğu yalanlar mıydı, en kolay yolu mu seçmişti, yoksa tarih, kitaplarda yazdığından çok daha farklı mı işliyordu ya da belki de her ikisi.
İktidarı ele geçirdikten sonra örgütün ilk işi muhalifleri susturmak olmuştu. Zira “Evet, kâğıt üzerinde her şey kolaydı ama koca bir imparatorlukta yeni rejimi oturtmak dünyanın en zor işiydi. Elbette şiddet de olacaktı, baskı da…” Fakat mesela muhalif diye bir gazeteciyi öldürmek de neyin nesiydi? Abdulhamit sadece sürgün ediyordu halbuki. Şehsuvar’ı tatmin etmese de bu işin de bir bahanesi vardı : “Evet, insanları öldürdüm ama vatan için, hürriyet için, kardeşlik için!”. Bu meşruiyeti kazandırma belki de kötü sonun ilk adımıydı. Zira insanlık bu sınavı defalarca vermişti ve meşruiyet libası giymiş zulüm kadar korkuncu da yoktu. Zulmü yapan kanunkoyucu ise ne gelirdi ki elden?
Osmanlı, toplumumuzdaki kabulün aksine, Abdulhamit devrinde çok fazla toprak kaybetmişti. İttihat ve Terakki önce bu meselenin üzerine gidecek ve imparatorluğu eski ihtişamına kavuşturacaktı. İhtilalden bahsediyorlardı ama daha baştan bir gelecek sunmak yerine geçmişi hedef olarak gösteriyorlardı. Zaten aksine asıl güç merkezleri olan Selanik’i direnişsiz bir şekilde 1912'de Yunan’a teslim edeceklerdi. Selanik Şehsuvar Sami’nin de memleketiydi. Fakat o Trablusgarp’ta savaşmaya gitmişti. Selanik’i düşünebilecek hali kalmamıştı. Annesinin mezarını, çocukluğunu, ilk aşkının hayallerini bu şehirde bırakan Şehsuvar’a göre “Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir!” di.
Gün geçtikçe imparatorluk daha büyük zorluklarla karşılaşacaktı. Fakat “bir zamanlar devletin despotluğu karşısında şerefle dövüşenler, bugün yüksek memuriyetlere tırmanmak için birbirlerine düşman oluyorlardı.” Abdulhamit’in baskıcı rejimini, istihbarat devleti kurmasını eleştirenler şimdi cemiyet üyelerini bile kime yakın duruyor diye fişliyorlardı. Farklı düşünceye en ufak bir tahammül yoktu, bu fikrin sahibi cemiyetin fikir babalarından Ahmet Rıza olsa bile. “Yıkmak istedikleri rejimin bizzat kendisine dönüştüler. Abdülhamit’te tenkit ettikleri ne varsa, bugün hepsini kendileri yapıyorlar. Belki de daha fenasını…”
Dolayısıyla yıllar sonra hükümette güçleri azalınca cemiyet, yeniden bir darbe yaparak tekrar başa geçecekti. Halkın tepkisi ise yine değişmeyecekti : “Silah sesleri kesilir kesilmez, ellerinde bayraklarla bizi selamlamak için sokağa indiler. Alkışlar, “Yaşayın, var olun!” sesleri arasında ilerledik.” Zaten padişaha yapılan baskılar sonucu Meşruiyet ilan edilince bunu “Çok yaşa padişahım” diye kutlayan da bu halk değil miydi?
Birinci Dünya Savaşı’nın gelip çattığı günlerde cemiyet Osmanlı’nın tek hakimiydi. Enver Paşa’nın öncülüğünde İttifak Devletleri tarafında savaşa dahil olunacaktı. Aynı Enver Paşa, kitabımıza göre, Sarıkamış’ta savaşmadan donarak şehit olan askerlerinin kumandasını, hezimetin geldiğini fark edince bırakıp gitmişti. Ve yine aynı “Enver Paşa o büyük yıkımdan Ermeni çetelerini mesul tuttu.” Bu doğru olsa bile acaba Paşa’nın sorumlu tuttuğu sadece çeteler miydi, yoksa Ermeni halkının bizatihi kendisi mi?
Savaşlar, ölümler, darbeler, hezimetler…Birinci Dünya Savaşı’nda hezimete uğradıktan sonra 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştı. 2 Kasım’da ise cemiyetin yöneticileri Enver, Talat ve Cemal Paşa bir Alman denizaltısıyla ülkeyi terk edecekti. Bir hürriyet rüyası koca bir imparatorluğun enkaza dönüşmesine nasıl neden olabilmişti? Üstelik ülkenin üstüne çöken bu enkazı genç Türkiye Cumhuriyeti miras olarak devralacaktı. Cemiyet, yüz yıldır çözülemeyen pek çok problem hediye edecekti bize.
Şehsuvar Sami gibi pekçokları Cumhuriyet’in ilanından sonra bu kez vatan fedaisi değil vatan haini olarak aranıyordu. Galipken kahraman olanlar, mağlupken doğrudan haine inkılâp ediyordu. Bunu da kimseler garipsemiyordu. Şehsuvar yenilginin üzerine çökmesiyle eski ateşini kaybedip aklı selim düşünmeye çalışacaktı. İşte o zaman vatanın tanımı değişecekti nazarında. “Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi…Annemizin şefkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarlarıdır vatan…” Bunları muhafaza etmiyor tam tersine tahrip ediyorsa oraya vatan denebilir miydi? Artık büsbütün farklı bakıyordu hayata. Ama acaba geçmişin günahları yakasını bırakacak mıydı? “Henüz kırkı bulmadan ihtiyar bir adam gibi geçmişimle birlikte yaşamaya başladım!” diyordu. Tarihin işleyişi hakkında da yeni fikirlere sahipti. “O kadar genç, o kadar tecrübesiz, o kadar iyimserdim ki, tarihin, gönlümüze göre akacağına inanıyordum. Elbette olmadı, elbette duvara tosladım. Çünkü tarihin vicdanı yoktu. Çünkü tarih insanları düşünmezdi. Ne insanları, ne aşklarını ne de hayatlarını.” Sonra hepimiz gibi bu topraklarda neyin yanlış gittiğini düşünecekti: “…fert olarak yeterince gelişmemiştik. Abdülhamit’ten ya da Osmanlı devrinden bahsetmiyorum, bu toprakların evveliyatı da böyleydi. Hep güçlü hükümdarlar, güçlü devletler… Öyle büyük bir baskı vardı ki insanların üzerinde, fert ortaya çıkamamıştı bir türlü. Kimse kendisi olamamış, hep bir lidere, bir öndere ihtiyaç duymuştu. Zannederim bu sebepten, sadece iki kişinin karşılıklı karar verdiği, teke tek yapılan düello bizde yaygınlaşmamıştı. Onun yerine bir güce dayanarak, düşman saydığımız kişileri yok etmeyi tercih etmiştik hep. Böylece; linç, pusu ve jurnal en çok başvurduğumuz metodlar olmuştu…”. Uğruna her şeyini feda etmeye niyetlendiği milleti hakkında da yeni fikirlere sahip olmuştu: “…bu ülkenin asıl meselesi, milletin hep boyun eğmesi, hayır diyememesi, suskunluğu erdem zannetmesi.” Anlayacağınız pek çoğumuzu yaptığı gibi bu topraklar Şehsuvar’ı da kısa yoldan filozof yapmıştı. Ama belki de bizler filozof olmak değil, sadece sıradan hayatlar sürmek istiyorduk. Fakat Şehsuvar’ın buna hakkı var mıydı?
Bütün bunlara rağmen genç Cumhuriyet’in devlet kadrosunun çoğunluğunu da eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri oluşturuyordu. Yazının başında paylaştığım savunma ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarında değil, Türkiye Cumhuriyet’i kurulduktan sonra sanıklarının çoğunluğunun eski ittihatçılardan oluştuğu bir yargılamadan. Yani yargılayan da yargılanan da aynı. Öyleyse sorun belki de onlarda da değil. Onları bu sonuca vardıran zihniyette. Ve bu zihniyetin hayaleti bence hala ülkemde yaşamaya devam ediyor ve ona hükmediyor. Şehsuvar ise şöyle diyor : “Ne para ne kadın, bence ahlakın baş düşmanı iktidardır”. Peki iktidara sahip olup yozlaşmamak mümkün değilse çözüm nedir? Bunlar uzun yıllardır tartışılan konular. Üzerine kitaplar yazılan bu konuyu tek bir formülle çözüme kavuşturmak mümkün görünmese de bu işi kısmen başarmış ülkelerle bizim aramızda şöyle temel bir zihniyet farkı gözlemliyorum. İktidar onların kültür ve bilgi birikimine göre kısıtlanması gereken bir canavarken bizim dünyamızda itaat edilmesi gereken, kendisine kusur izafe edilemeyen, küsülemeyen bir tür seküler Tanrı.
Bütün bunları ve çok daha fazlasını Şehsuvar Sami’nin hikayesiyle birlikte dinlemek, onun dönüşümü ile paralel olarak cemiyetin dönüşümünü tartışmak ve bir çok tabunun üzerine gitmek isteyenler için iyi bir başlangıç Elveda Güzel Vatanım. Tabii ki akademik bir eser değil, bir tarih kitabı da değil. Anlattığı şeyleri doğru kabul etmek gibi bir sorumluluğunuz da yok. Sadece güzel sorular soran bir roman. Tüm nitelikli eserlerin yaptığı da bu değil midir?
Son olarak bugün fikirlerinden dolayı ülkesinde yaşayamaz hale gelmiş, hapsedilmiş, işinden olmuş, vatanından ırak kalmış herkes için Ümit’in Victor Hugo’dan yaptığı alıntıyı tekrarlamak istiyorum. “ Zamanı gelmiş fikirden daha güçlü hiçbir şey yoktur.” Ve bence eğer fikirlerinize güveniyorsanız emin olun, bir gün onların da anlaşılma vakti gelecektir. Ve o gün, zamanı gelmiş fikirlerinizin gücünü nasıl kullanacağınız geleceği belirleyecektir. Onu nasıl kullanacağınızın ipuçlarını bugünde aramak da abes sayılmaz. İlkeler mi, menfaat mi? Hesap verilebilirlik mi, hikmeti hükümet mi? Zira kolu kanadı kırılmışken bile hesap vermeye yanaşmayanların, gücü elde ettiğinde hesap vereceğine inanmak safdillik olacaktır.
메타데이터
- post_id
- 53e27b609892
- slug
- uzun-bir-rüyanın-sabahı-elveda-güzel-vatanım-53e27b609892
- url
- https://medium.com/@yeni_hayat/uzun-bir-r%C3%BCyan%C4%B1n-sabah%C4%B1-elveda-g%C3%BCzel-vatan%C4%B1m-53e27b609892
- canonical_url
- https://medium.com/@yeni_hayat/uzun-bir-r%C3%BCyan%C4%B1n-sabah%C4%B1-elveda-g%C3%BCzel-vatan%C4%B1m-53e27b609892
- author_url
- https://medium.com/@yeni_hayat
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-27 23:51:09