← Back to list

Sol nerede? Sol halkı ne kadar tanıyor?

Bütün tartışmalara şu yazdıklarım sebep oldu:

H. Karagülleci · 2021-08-09 18:15 · 1 claps · 7.3 min read
#yangınlar #provokasyon #türkiye-solu #taşra #halk
Open on Medium ↗

Sol nerede? Sol halkı ne kadar tanıyor?

Bütün tartışmalara şu yazdıklarım sebep oldu:

Milas’taki sıradan insanların yol kesmesinde bence çok önemli ve olumlu bir çekirdek var. Düzenin militarist gücü aşınmış ve insanlar kendiliğinden düzen örgütlüyorlar. Yanlış istikamette örgütlüyorlar, serserilik kokuyor yaptıkları, doğru bu; çünkü onlara doğruyu gösterecek kimse yok. Ama muazzam bir yetenek var orta yerde. Güvenlik örgütlemeye yönelik girişimlerle yangını söndürmeye yönelik yarı-bilinçli çaba iç içe.

Demin birisi, yangın seferberliğinin Gezi’yi andırdığını yazmıştı, üstelik de artık çok daha özgüvenli olduğunun altını çiziyordu, coşkun bir dille.

Eğer bu kendiliğinden örgütlenmelere doğru istikameti gösteremiyorsa, solun kendini eleştirmesi gerekir; devlet otoritesinin aşındığı bir ortamda, “lümpenler devlet otoritesini ele geçiriyor” diye yakınmaya hakkı yoktur solun. Birincisi bunlar lümpen değil; cahil ve siyaseten eksik bilinçli de olsa emekçi halk. Bilinçsiz değil, eksik bilinçli: “benim ormanım” diyor ve kendisine, halka ait bir şeyi korumaya çalışıyor. İkincisi de sol ne zamandan beri, “devlet otoritesi halkta değil devlet organlarında olmalı?” diye bakıyor? “Sen polis misin, polisin yetkilerini ne hakla kullanırsın?” diyemez sol. EuroNews muhabiri söyler bunu, ama sol söyleyemez. Halkın kendi güvenliğini kendisinin sağlamasını ister sol, bunu örgütler.

Şirazeyi tam anlamıyla dağıtma hali var gibi geliyor bana.

Burada söylediklerimin, her ne kadar Milas’ı öne çıkarmış olsam da, bütün yangın bölgeleriyle ilgili olduğu herhalde yeterince açık.

Teorik derinliklerinden ve daha önemlisi devrimci reflekslerinden emin olduğum, bu nedenle yazdıklarına çoğu zaman bir tür barometre gözüyle baktığım birkaç dostum var. Benim açımdan şaşırtıcı bir şekilde, onlar da ya somut, elle tutulur gözlemleri olmadığı gerekçesiyle tartışmaya müdahil olmak istemediler, ya da benim bunları “bu süreçte” yazmamı eleştirdiler.

Twitterde zincir yazmanın kendince avantajları ve dezavantajları var. En önemli avantajı, görüşlerinizi sıcağı sıcağına ifade edebiliyorsunuz. Kuşkusuz bu, “sıcağı sıcağına” olan her şeyin doğru olduğu anlamına gelmiyor; bu yüzden üç defa özür dilemek zorunda kaldım daha önce. Ama özür dilemekten incinmem zaten, binlerce şey yazıp sadece üçünde özür dilediğime göre genel olarak doğru yolda olduğumu düşünüyorum. “Sıcağı sıcağına” yazmanın samimiyeti, bu maliyete değer.

Ama yukarıda yazdıklarımda hiçbir hata olduğunu düşünmüyorum.

Böylece, twitterde zincir yazmanın sanırım en büyük dezavantajı ortaya çıktı: insanlar genellikle sadece ilk tweetinizi okurlar. Sonra zahmet edip diğerlerini okumazlar ama mevzuyu hemen “çakarlar”.

Eğer çok sayıda “çaktımcı” küfürbazı bir kenara koyarsam, söylediklerime yönelik temel eleştiriler, esasen üçü geçmiyordu.

Onlardan biri şöyle:

Düzenin aşınan militarist gücü yerine değil de düzene yaslanan, başına bir şey gelmeyeceğine güvenen bir örgütlenme gibi görünüyor buradan. Ayrıca eylemi, onu ortaya çıkaran ilkelerden, değerlerden ari ele alacaksak nice alçak örgütlenmelerde de böyle potansiyel görebiliriz.

Oysa ben, “düzenin aşınan militarist gücü yerine” dememiştim ki zaten. Örgütsüz insanlar neden bu gücün yerine kendi güçlerini geçirmeye çalışsınlar? Saçmalık olur böyle bir iddia. Ben, bu militarist güç aşındığı için ortaya çıktığını söyledim. Örgütsüz olduğu için de devleti göreve çağırıyor. Yani burada kilit kelime: örgüt; kilit soru: sol nerede?

Dahası, birçok yerde, yangınlara müdahale edenlerle yollarda akıllarınca kontrol noktaları oluşturanların da aynı insanlar olduğunu söyledim. Evet, bir güvenlik kaygısı var ve bu haklı bir kaygı. Üstelik kaygı olarak kalmıyor, çözüm için kendiliğinden örgütleniyor. Dediğimin arkasındayım: bu, bilinçsiz, şekilsiz, ama muazzam bir güç. Bu muazzam güç, sol olmadığı için, şovenizmle besleniyor.

Bir başka eleştiri şöyleydi:

Corradini vs İtalyan faşistleri de alanlarını ulusal sendikalar ve proleter kitleler üzerinden genişlettiler. Dediğiniz gibiyse o zaman ülkücü faşizmin de taşra kökeninden mütevellit işçi sınıfının kendiliğinden gelen bir politik motivasyonu olduğunu söylememiz lazım.

Türkiye’de diktatörlük, klasik faşizmler ile kesişen ve çelişen yanları, keza Türkiye solunun geleneksel faşizm teorilerinin mevcut durumu açıklamada yetersiz kaldığı üzerine çok yazdım, bunlara tekrar değinmeyeceğim. Ancak MHP söz konusu olduğunda şunu vurgulamak gerek: Türkiye’de sivil faşist hareket yukarıdan aşağı örgütlendi, klasik faşist hareketlerle bu açıdan köklü şekilde ayrışır; daha ziyade Latin Amerika ve çağdaş dünyada da Ukrayna faşistlerine benzer. Dolayısıyla, MHP’yi İtalyan karagömleklilerle karşılaştırmak doğru değil. Kaldı ki solun meselesi tam orada karşımıza çıkar: sol güçsüz ve örgütsüz — kitlelere uzak — kitleler örgütsüz — dolayısıyla faşist demagojiye açık… Bu teorik itirazı getirenler, bunun makul çözümünü o demagojinin etki alanındaki kitlelere faşist demekte görüyorlar, bense solun orada olmasında.

Başlıca üçüncü eleştiri şu:

Güvenliği sağlama niyetindeki adamlar kimlikteki memleket hanesine mi bakarlar? Böyle böyle kaç kişiyi linç ettiler, linç edenlerin hiçbirine de işlem yapmadı devlet. Böyle korkunç bir danışıklı dövüş var ortada, AKP’nin kendini sıyırdığı PKK şüphesiyle.

Oysa ben çok basit bir şey söylemiştim: bu insanlar, şoven demagoji altında ve aşınan bir merkezi otorite karşısında akıllarınca güvenlik sağlamaya çalışıyorlar. Bu, pek çok yerde bir kışkırtmayla değil kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kendiliğindenliğe müdahale edersek düzeltecek, etmezsek düşmanlaşacağız. Solun işi kendiliğindenliğe müdahale etmek, örgütlemek, bilinçlendirmek. Üstelik, “bunlar zaten faşist” değil. Ve evet, güvenliği sağlama niyetindeki adamlar memleket hanesine bakarlar, çünkü oraya bakmamaları gerektiğini bilmezler. Böylece bir kez daha aynı kilit kelime (örgüt) ve kilit soruyla (sol nerede?) karşılaşırız.

Gerçekten taşrayı anlamıyor sol. Bu insanlar kafa tokuşturup Deniz Gezmiş için ağıt yakıp Kürt ve Arap mevsimlik işçiye tarlada hela çukurunu yasak edip AKP’ye ana avrat sövebilir. Bunların hepsini aynı anda yapabilirler. Yani hem siyasi kutuplaşma anlamında daha politize, hem de son derece apolitikler. Sol, bunu müdahale etmek zorunda. Orada olmak zorunda. Şovenizmi durdurmak için de, örgütlenmek için de, yangına ve güvenlik ihtiyacına etkili müdahale edebilmek için de orada olmak zorunda.

Oysa insanlar, solcular, sosyalistler, kendi yakınlarının, hatta çoğu durumda anne babalarının tepkilerini bile görmezden geliyorlar.

Evet, bu insanlar “PKK yaktı” diye düşünüyorlar. Evet, Diyarbakır plakalı araçta PKK’li olabilir diye düşünüyorlar. Evet, Kürtlere karşı peşin hükümle hatta yer yer düşmanlıkla dolular. Mesele bu değil, bunu zaten biliyoruz. Bildiğimizi tekrarlamak, kendimizi tatmin etmemize yardımcı olabilir ama yeni bir şey söylemiş olmuyoruz.

Mesele, bunun aksine nasıl ikna edeceksiniz?

Birinci soru, bu.

İkinci soru: peki bu insanlar sebepsiz mi bunu düşünmekte?

Hatırlayalım: İ. Melih ve Karagül “PKK yaptı” tweetlerini silmek zorunda kaldılar, Soylu “kundaklama yok” açıklaması yapmak zorunda kaldı. Bunu yangınların ikinci günü yazmıştım. Bunu yapmak zorunda kaldılar, çünkü ortamın yönetilemez bir yere gittiğini biliyorlar. Kitlelerin yönetilemezliği, hangi saikle olursa olsun, iktidarın en son isteyeceği şeydir.

Ama hiçbir şey tek taraflı değil. PKK, daha geçen ayın ortasında kendi provokasyon örgütünü kutsadı. Aynı provokasyon örgütü yılbaşından bu yana onlarca kundaklamayı üstlendi; bunu da yazmıştım: ANF’de birkaç gün öncesi itibariyle 2021 başından beri girilmiş 47 kundaklama haberi var. Bunlar orman kundaklamalar değil; ama geçmişte orman kundaklamalarını üstlendiğini de biliyoruz, bunu herkes biliyor ve öyleyse, zaten milliyetçi önyargılara sahip insanların bundan vazife çıkarmasından daha anlaşılır bir şey olamaz.

KCK’nin yangınların ancak dokuzuncu günü yaptığı açıklama (mealen “biz zaten ekolojist olduğumuz için bu kundaklamaları yapmış olamayız”), dümdüz bir demagojidir. Nitekim, Ateşin Çocukları adını taşıyan provokasyon örgütünün önce üstlenip sonra üstlenmenin üstlenilmemesi ve daha da sonra, bu üstlenmenin yayınlandığı ve takip eden herkes tarafından bu çevreyle yakından ilişkisi olduğu bilinen hesabın “kontra hesabıymış heval” bahanesiyle kapatılması, bunu apaçık gösteriyor.

Ben, defalarca yazdığım gibi, yangınların kundaklama sonucu çıktığını düşünmüyorum, ancak bu kundaklamaların tam da terör tanımına denk düşecek şekilde halka dehşet salmak ve bu yolla iktidarı görüşmeye zorlamak için üstlenildiğini düşünüyorum. Ne var ki halk bu üstlenmelerle, üstlenmemelerle, sadece devlet değil PKK tarafından da bilinçli olarak yaratılan ve yayılan şüphe bulutu ile terörize ediliyor.

Bu ikincisi.

Üçüncüsü ve daha derin, aşılması daha zor olan, şu.

Bizim oralarda, PKK ile çatışmalardan cenaze dönmemiş tek bir köy yoktur. Torosların da farklı olduğunu sanmıyorum. Bununla ilgili birkaç araştırma da vardı, aranırsa bulunur. Bu durum, kuşkusuz, halkları düşmanlaştırmaya yönelik bilinçli bir çabanın sonucu, ama bunu söylemek hiçbir şey söylememek demek. Çünkü sonuç bu.

Nedeni açıklamakla yetinmek, sonucu değiştiremiyorsanız, tamamen gereksiz olmasa bile büyük ölçüde anlamsız bir akademik çalışmadan ibaret olur.

Ben, devrimci ailelelerin nasıl PKK ve giderek Kürt düşmanı haline geldiklerine kendi yaşamımdan defalarca tanık oldum. Hepimiz tanık olduk aslında; ancak buraya yazarken kelimelerin şehvetine kapılıp unuttuğumuzu düşünüyorum.

Ve dördüncüsü. Bunu çokça yazdım. Ben taşralıyım. Bizim orada AKP yüzde 80’in üzerinde oy aldı. Yani CHP’li olmak, militan olmak gibi görülür. Bu nesnel bir durum. CHP’li gençler de kendilerini öyle sayarlar. Bununla birlikte ülkü ocağından arkadaşları vardır, yaylaya içmeye giderler, bira kutusunu nişangâh yaparlar, maç kavgası yaptıkları otobüsü birlikte taşlarlar, Suriyeli dövmeye kalkarlar, Deniz ve Mahir portresi asarlar, astıkları için garnizonda sopa da yerler. Bunların hepsini aynı anda yaparlar.

Bu, AKP’nin yüzde 80’in üzerinde oy aldığı yer.

Bu tartışmayı yaparken tanık olanlardan biri, benim bu konuda yazdıklarıma “faşizmi de taşrayı da ben de bilirim, abartıyorsunuz,” diye itiraz etti ama hemen arkasından, kendisini devrimci diye tanımlayan kendi akrabalarının Suriyeli avına çıktıklarını yazdı. Nereli olduğunu bilmiyorum, ama bunun son derece yaygın, hatta neredeyse istisna götürmeyen bir şey olduğunu biliyorum.

Torosların da farklı olduğunu sanmıyorum.

Bu tartışma boyunca yapılan yorumlardan, haklı olduğumu tekrar gördüm: memleketlerini yangına karşı korumaya çalışan insanlarla akıllarınca devriye çıkaran insanlar aynı kişiler.

Siz, bunu görmek istemiyorsunuz.

Siz, Kürt gördü mü şüpheyle bakan adamda faşist yattığını düşünüyorsunuz. Bense beyni faşist demagojiyle ve her iki taraftan milliyetçi provokasyonla zehirlenmiş, ama yurtlarını korumak için gözünü kırpmadan atılan insanları görüyorum.

Biri, muhtemelen Muğla’da çalışmış, benimle ve Türklerle, veya hiç değilse Muğlalılarla dalga geçerek şöyle yazdı: “Muğlalılar demokrattır ama demokratlıkları Kürtlere kadardır.” Doğru bu. Nesnel, evet. Tekil bir örnek de değil. Genel bu.

Bu genele neden müdahale etmiyoruz? Neden orada yokuz? Soru bu. Sol neden orada değil?

Kürt meselesinde kendi yakınlarımıza dahi laf anlatamayız, mümkün değil; ama felaket anında yanlarında olursanız, dostluğunuzu gösterirseniz, onlar için, onların yurtları için karşılıksız fedakârlığa hazır olduğunuzu gösterirseniz, insanlar size güvenir. Şovenizmi ancak o zaman alt ederiz. Yoksa havada asılı bomboş laflar olur kalır söylediğimiz her şey.

Bu, dördüncüsüydü.

Beşincisi de şu: Türkiye’de faşist hareket yukarıdan aşağı örgütlenir. Bu, aşağıdan yukarı hiç örgütlenmez anlamına gelmiyor; ama şu anlama geliyor: faşist hareket, tekelci burjuvazinin ihtiyaçlarına göre yönetilir ve yönlendirilir. Mesela İtalya gibi değildir Türkiye’de faşist hareket; orada bir kitle hareketi olarak yükselmişti ve o kitle hareketi, emekçi kitlelerden oluşuyordu aslında. Buradan çıkartılacak sonuç şudur bence: İtalya’da faşist provokasyonlar, tekelci burjuvazinin çıkarlarıyla ancak dolaylı bir şekilde örtüşüyordu; Türkiye’de ise bu çıkarlarla doğrudan örtüşmeyen, yani merkezi olarak örgütlenmeyen hiçbir provokasyon yoktur. Eğer yangına müdahale eden ve kendileri devriye örgütleyen aynı insanlarsa, aynı yöre halkıysa (öyleler), burada merkezi bir provokasyon yoktur, kendiliğinden bir hareket vardır. Bu kendiliğinden hareket otorite aşınmasına karşı kendi otoritesini tesis etmeye çalışıyor.

O zaman tekrar aynı soruya döneriz: sol nerede? Neden orada değil? Şu dikkat çekici değil mi, solcu geçinen bir sürü adam ve kadın bana küfürler yağdırırken yangınların devam ettiği bölgeden hiç kimse karşı çıkmadı? Yani oraların yerlisi bir kişi çıkıp da, “hayır öyle değil, devriye çıkanların hepsi MHP’lidir,” demedi?

Hayır, aslında tam tersi oldu; yangın hattı boyunca farklı bölgelerden en azından üç kişi açıkça, birkaç kişi de özelden, bunların aynı kişiler olduklarının altını çizdi.

Tekrar ediyorum, tekil örnekler var elbette, örgütlü faşist provokasyonlar var, her zaman her yerde olacak, ama bunlar tekil örnekler. Genel olan, Side’den Bodrum’a kadar insanların kendiliklerinden örgütlenmeye çalıştıkları.

Üstelik mevzunun teorik tarafına, devlet otoritesine karşı halk otoritesinin gelişmesi ve buna devrimci müdahale meselesine, sol adına polise güvenlik çağrısı yapmanın pespayeliğine hiç değinmedim.

Yanılgınızın derin ve tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Türkleri düşman saymaya götürecek bir yanılgı; çünkü Türklerin ezici çoğunluğu, hiç değilse taşrada, demin sözünü ettiğim türden insanlar. Bu, bizim nesnelliğimiz. Bu nesnelliğin sayısız olumsuz tarafı var, doğru. Ama olumlu tarafı da var: kitleler, tepkilerini biz olmadığımız için Kürt düşmanlığına vardırıyorlar ama, buna rağmen devlet otoritesine, bu otoritenin umarsızlığına karşı kendiliklerinden örgütleniyorlar. Bundan çıkacak sonuç, bizim orada olmamız gerektiğidir, o kadar.


“Şimdi zamanı değil” mi peki bunları tartışmanın?

Hayır, şimdi her şeyin tam zamanıdır. Halkın diktatörlükle baş başa bırakılmasını tartışmanın tam zamanıdır. İdeallerimize yabancılaşmamızı tartışmanın tam zamanıdır. Fonculuğu ve emperyalizmi, iliklerimize kadar işleyen liberal zırvaların verdiği zararı tartışmanın tam zamanıdır. Emperyalizmin vekil gücü haline gelip Amerikan helikopterlerinin gölgesi altında “devrimcilik” yapmayı tartışmanın tam zamanıdır. Kürt milliyetçiliğinin örgütlediği provokasyonları ve bunların toplumun milliyetçi temelde karşılıklı düşmanlaşmasında oynadığı rolü tartışmanın tam zamanıdır. Solculuğu şu ya da bu milliyetçiliğe teorik mutfak yapmayı, tekkelerimizi, altı boş isimler altında örgütsüzlüğümüzü, varlığımızın giderek anlamsızlaşmakta olduğunu, ve yeniden doğmanın mümkün olduğunu tartışmanın tam zamanıdır. Şimdi, her şeyin eşiğinde, bütün bunları tartışmanın tam zamanıdır.

(1–6 Ağustos 2021)


메타데이터
post_id
5b3dc8becfc
slug
sol-nerede-sol-halkı-ne-kadar-tanıyor-5b3dc8becfc
url
https://medium.com/@karagulleci/sol-nerede-sol-halk%C4%B1-ne-kadar-tan%C4%B1yor-5b3dc8becfc
canonical_url
https://medium.com/@karagulleci/sol-nerede-sol-halk%C4%B1-ne-kadar-tan%C4%B1yor-5b3dc8becfc
author_url
https://medium.com/@karagulleci
status
ok
fetched_at
2026-07-28 02:21:31