Tanıyorum, Tanımıyorum
Kendimizi anlamaya çalışırken yeni yanılsamalar mı yaratıyoruz?

Unsplash / Berkan Küçükgül
Tanıyorum, Tanımıyorum
Kendimizi anlamaya çalışırken yeni yanılsamalar mı yaratıyoruz?
Yaklaşık bir aydır meşhur bir ayakkabı markasının sosyal medya varlığı üzerinde çalışıyorum. Nihayet bu cuma proje tamamlandı; sunumumu yaptım ve işi kendi açımdan noktaladım. Henüz ben eve dönmeden ekip lideri adresime bir buket çiçek, bir de uzunca bir tebrik kartı göndermiş. Utandım. **Oysa kendisinin soğuk nevalenin teki olduğunu düşünmüş, elimden geldiğince iletişimden kaçınmıştım. Yanılmışım. **Nottaki sözler o kadar tatlı, öylesine içtendi ki dayanamadım; hemen arayıp sıcağı sıcağına teşekkür ettim.
Beş dakika kadar konuştuktan sonra elimde bana gönderdiği buketle kalakaldım. Gözüme birkaç papatya takıldı. İçlerinden birini çekip çıkardım ve neredeyse her gün Calm uygulaması üzerinden meditasyon seanslarına katıldığım Tamara Levitt’ten öğrendiğim bir meditasyon pratiğini uygulamaya başladım. İyi tanıdığıma emin olduğum sevdiklerimi tek tek gözümün önünden geçirerek “tanıyorum, tanımıyorum” kelimeleri eşliğinde biraz oyalandım.
Tam olarak ne kadar zaman geçtiğinden emin değilim ama papatyanın tüm yapraklarını kopardığımı fark ettim.
Kendim için saklamam söylenen son yaprağa kadar.
İşin aslı, bu pratik bir güven uygulaması. Aklınıza getirdiğiniz yakın çemberinizde kendisine yer edinmiş kimselerle ilgili. Her biri için şu soruları soruyorsunuz: Onunla sonuna kadar gider miyim? Onu gerçekten tanıdığıma emin miyim? Bana rahatsız hissettirecek herhangi bir davranışta bulundu mu? Verdiğiniz her evet yanıtı için birer yaprak koparma ve ilgili kişiyi eleme esasına dayanıyor. Sonuç, size güven problemleriniz, insan ilişkileriniz, kendiniz ve çevreniz hakkında bazı şeyler söylüyor.
Ardından oturup verileri tekrar kendinize yansıtarak yeni cevaplar aramaya koyuluyorsunuz.
İşte bu yazı tam da bu yansıtmanın ürünü.
Otuz beş yıl almış bir kendini bulma ve insanları anlamaya çalışma çabasının özetlenmiş hali.
Hangi yaş grubundan olursak olalım, hepimizin temel arayışlarından biri olduğu için ortaya çıkmış bir içe bakış.
Benim bulduklarım yalnızca beni ilgilendirmediği için; aslında gayet evrensel bir hava durumunun bileşenleri oldukları için yazılmış bir hatırlatıcı.
Bazen pırıl pırıl güneşli, bazen asık suratlı, somurtkan ve yağışlı.
Bizim eylemlerimizin sonucu olduğu kadar bizden bağımsız.
Anlık değişimlere açık kapı bıraksa da uzun vadede mevsimsel döngüsüne sadık bir hava durumu.
Buradan bakarsak kendimizi ve çevremizi anlamaya çalışmak nafiledir belki, değiştirmek de… hatta bu yazıyı yayınlamak bile…
Yine de bu yazıda gökyüzüne bakmak istiyorum. Rastgele bir yıldız tutmak isterseniz siz de davetlimsiniz.

Getty Images
Kendini Tanıma Ritüelleri
**“Kendini bil.” “Gnōthi seauton” (γνῶθι σεαυτόν)
Ne çok işittik değil mi bu cümleyi? Bugüne dek pek çok kişi söyledi. Socrates’ten duymuşsunuzdur kesin; en bilineni o malum. Gerçi kendisi de bu sözü Apollo Tapınağı’nın taş cephesinden, kazınmış olduğu yerden almış gibi görünüyor ama bunu burada tartışmayacağım.
Tao Te Ching’de Lao-tzu, “Başkalarını bilen akıllıdır, kendini anlayan ise aydınlanmıştır,” diyor. Papatya bana sen kendini henüz anlayamamışsın dedi ama geneli bir düşüneyim; aklıma William Shakespeare’in meşhur vecizesi geliyor:
“Her şeyden önce kendi özüne sadık ol.”
Kendimi anlamamış olsam da özümü biliyor ve ona sadık kalıyorum. Öyle olmasam yerim akıl hastanesi olmaz mıydı zaten? *Tabii yine de bu cümle, insanın kendi özünü ona sadık kalabileceği kadar tanıdığını varsayıyor. *Papatyaya haksızlık etmek istemiyorum ama çelişmeye başladık sanki.
*Tamam, kabul. Bir noktaya kadar iyi tavsiyeler bunlar. Eğer kendiniz, zevkleriniz, istekleriniz, değerleriniz veya kişiliğiniz hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyorsanız ya bilincine yeni yeni kavuşan bir bebeksinizdir ya da yüzyıllar önce ölüp gitmiş bir filozofun dahi çözemeyeceği kadar büyük problemleriniz var demektir.* İnsanın bununla yüzleşip kabullenebilmesi de hiç kolay olmasa gerek, ne dersiniz?**
Peki suç mu? Hayır. Eksikliğinizi kabul etmeden tamamlanmayı bekleyemezsiniz. Papatyalar canınızı yaksa bile. Ayrıca her gün yeni biri olarak uyanma, yeni kararlar alma, yeni başlangıçlar yapma; insanları hayatınıza dahil edip çıkarma hakkınız var. Zamanın ruhu size ne söylerse söylesin.
Modern hayat, doğası gereği bizi kendimizi her geçen gün daha ayrıntılı şekilde tanımaya zorluyor. Her ne kadar bunu yapmadığını iddia etse de meditasyon bile. Henüz üç aylık maceramda kendimle ilgili hiç bilmediğim özellikler keşfetmemi sağladı mesela (iyi anlamda söylüyorum). Terapiye gidenlerin sayısı kendini anlama çabası denilen şey yüzünden hızla artmıyor mu? Adımlarımızı, okumalarımızı, izlediklerimizi, dinlediklerimizi, yiyip içtiklerimizi ve uykularımızı takip etmiyor muyuz?
Hepsi ne için?
Myers-Briggs Type Indicator kişilik tiplerini, Enneagram karakter numaralarını şirketlerin pazarlama ve veri tabanlarına sunuyor. Hiçbir sosyal medya platformu durup dururken sizi çok iyi tanımıyor; ardında örgütlü bir çalışma yatıyor.
TikTok’ta içerik üreticiler insanların kendilerini özdeşleştirebileceği yeni “mikro kimlikler” icat ediyor: “Dilly-dallyers” (vakit öldürmeyi sevenler) veya arkadaşlarının dertlerini dinlemeyi seven “terapist arkadaş” karakterleri gibi.
Kendini bulma ve tanımlama arayışı bazen hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirebiliyor. Arayıştan doğan suçluluk, pişmanlık ve mükemmeliyetçilik krizleri de cabası.
Kendine yönelen arayış trendi belli bir aşamadan sonra hayatın olmazsa olmaz bir parçasıymış gibi de algılanabiliyor; sanki kendinizi anlamaya çalışmıyorsanız bir şeyleri kaçırıyormuşsunuz gibi hissedebiliyorsunuz.
Bana oldu, ondan böyle emin konuşuyorum. Atıp tutmuyorum yani.
Eski dostumuz Socrates ne demişti, hemen hatırlayalım:
“Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.”
E, ya sorgulamak bana zarar vermeye başlarsa o zaman ne yapayım, Sokrat amca? Hayatta olsa “Kendin bulacaksın” derdi kesin.

Bill Tompkins / Getty Images
Benlik Tarikatları ve Ufak Kaymalar
Konuyla ilgili yaptığım araştırmalar beni Texas A&M University’den sosyal psikolog Rebecca Schlegel’e götürdü. “Israrla pompalanan kendini tanı mesajının toplumda ne kadar yaygın olduğunu henüz fark etmediyseniz, önünüzdeki birkaç gün çevrenize dikkat edin,” diyor. “Kültürümüze öylesine işlemiş ki bunu neredeyse doğal karşılıyoruz. Bir mesaj olarak bile görmüyoruz; refleks olarak dahil oluyor ve yaşıyoruz.”
**O hâlde kendini tanı trendi için, oyuna davet edilmeden oyuna dahil olabildiğimiz müthiş bir oyun diyebilir miyiz? **Bence kesinlikle deriz.
*Tabii ücretsiz, rezervasyonsuz, giriş kartı dahi sorulmadan bizi içine öylesine kabul eden bu oyun muhakkak bizden bir şeyler götürüyordur.* Kendimizi tanımaya çalışırken ufak ufak benliğimizden aşırılanları görmüyor ya da gönüllü olarak görmezden geliyor olabilir miyiz?**
Sırf bir topluluğa (ya da diğer adıyla benlik tarikatına) ait olabilmek için ne tür bedeller ödediğimizi düşünüyor muyuz acaba? **Papatyanın bir yaprağını gelişigüzel bir şüpheyle koparmıyorum demek ki… Kendimi daha iyi tanımak için peşlerine takıldığım tarikat üyeleri, kendimi gerçekten tanıdığım an aralarından ayrılacağımı bildikleri için buna izin vermiyor olabilirler mi?**
Kopardıkça kopar kardeşim! Daha fazla kopar! Hiç acımadan kopar!
“Tamam, şimdi oldu, kendimi çok iyi anladım,” dediğim an yeni bir belirsizlik sayfasını önüme sürmeleri bundan olamaz mı?
Kusursuz bir öz-bilgi rüyası ulaşılamaz bir hedeftir canım okur. Bu rüyanın peşinden fazla hırslı koşmak, sizi kendinizi başladığınız noktadan daha kafası karışık ve sıkışmış halde hissettiğiniz biri haline getirebilir.
İnsanların kendilerini net ve doğru bir şekilde görme yeteneği, ne kişilik testlerinin ne de Fitbit verilerinin aşabileceği sınırlara sahiptir.
Öz-bilgi üzerine çalışan University of Melbourne psikoloji profesörü Simine Vazire, “Asla kendimizi çok iyi tanıdığımızı düşünmemeliyiz,” diyor. “Öyle düşünen biri, tanım gereği öz-bilgiden yoksundur; çok konuda haklıdır ama bu konuda kesinlikle yanılıyordur.”
Hayda! Döndük mü başladığımız yere!
Kendimden şüphe ettiğim için kopardığım yaprak şimdi de beni haklı çıkarıyor.
Peki tarikat bu işe ne der? Kızmaz mı? Kızar elbet, onlar haklı çıkmamı istemiyor. Hatta çıkmamı hiç istemiyorlar. Yaprakları onların dayattığı bilinç ve farkındalık dahilinde koparttığım sürece sorun yok. Ama dibine kadar batmadım ya; ben de çıkacak bir yol bulurum elbet.
Haydi bakalım!

Shutterstock
Mantığın Tuzakları
Evet canım okur, ne diyordum. Kendini tanımak zordur; çünkü bazı davranışlar ve tutumlar, farkındalık alanınızın dışında dans eden bilinçaltınızdan kaynaklanır. Lisansta o kadar psikoloji ve sosyal psikoloji okuduk; bu kadarını da bilelim değil mi!
Strangers to Ourselves kitabının yazarı, University of Virginia’dan psikolog Timothy D. Wilson, “Zihniniz kaputun altında çeşitli şekillerde mırıldanıp durur; buna engel olamazsınız,” diyor. Kitabındaki pek çok örnekten en dikkat çekicisi, belirsiz durumları nasıl ve neden yorumladığımızla ilgili.
Mesela introvert yapımdan dolayı zaten zar zor katıldığım bir partide keyiflenip patlattığım espriye kimse gülmezse, bilinçaltı kalıplarım benim “herkesin nefret ettiği beceriksiz bir budala” olduğuma mı yoksa “aslında çok karizmatik ve komik bir yazar olmama karşın o an sesimin gürültü yüzünden araya kaynadığına” mı inanacağımı benden bağımsız şıp diye belirleyiveriyor. Vay be! Bak sen şu işe.
Öyleyse önyargılar bariz birer engeldir. Yazının başında bahsettiğim ekip liderine tutumum mesela. Ondan üstün olduğumu düşündüğüm için mi öyle davrandım? İş konusunda değil belki ama insanlık? Samimiyet? İyi de hangi kıstasa göre? Oturup bir kahve içtik mi? İş dışında hakkında ne biliyorum?
Birçok insan, tüm özellikleri bağlamında kendisini “ortalamanın üzerinde” görme eğilimindedir canım okur; halbuki mantıken hepimiz ortalamanın üzerinde olamayız. Vazire’ye göre önyargılar, kişilik testlerindeki sorunun da önemli birer parçası. Bu testler içeride kilitli kalmış gizli bir gerçeği ortaya çıkarmak yerine “sadece sizin ona söylediklerinizi size tekrar ediyor.”
Hoş geldin yankı odası.
Hep söylerim, bıkmadan usanmadan yine söyleyeceğim: Medium’da yazan kitle olarak biz de bir yankı odasında ses yükseltmekten fazlasını yapmıyoruz. Kendimizi çok da önemsemeyelim. Bakın bu da bir kendini tanımaktır!

David W. Cerny / Reuters
Değişim İllüzyonu
Meselenin bir diğer çetrefilli noktası ise çoğu insanın ne kadar büyük bir değişim kapasitesine sahip olduğunun tam olarak farkında olmamasından kaynaklanıyor. Wilson’ın üzerinde çalıştığı ve 19.000 kişiyi kapsayan End of History Illusion adlı çalışma şunu ortaya koymuş: Katılımcılar son on yılda çok değiştiklerini belirtseler de ortalama değişimlerini büyük ölçüde tamamladıklarına ve önümüzdeki on yılda pek de farklı bir seviyeye evrilmeyeceklerine inanıyorlarmış.
Öz-bilgi arayışı, kişi bunu düşünceli ve bilinçli bir şekilde yapsa bile zordur anlayacağınız. *Meditasyon yapmak, günlük tutmak veya kendine zor sorular sormak faydalı olabilir. Hepsini yapıyor ve faydasını görüyorum; ancak aktif ve bilinçli iç-gözlemin karanlık bir tarafı da var: *Rumination.* Yani bir soruna takılıp kalmak ve onu tekrar tekrar düşünmek gibi, ekranda aniden beliren karıncalanmalara sebep olabiliyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Pardon, karıncalarını.***
Özetle zen meditasyonunda uzmanlaşayım derken işler kötüleşebilir ve kendinizi olumsuz bir düşünce sarmalına hapsedebilirsiniz. YAŞANDI.
Aynı şekilde hayatımızdaki iyi şeyler üzerine çok fazla kafa yorarak da kendimizi sabote edebiliriz. Wilson’ın yürüttüğü küçük bir çalışmada, araştırmacılar insanlardan romantik ilişkilerinin nasıl gittiği üzerine düşünmelerini istediğinde, bu düşünme eyleminin kendisinin katılımcıların fikirlerini değiştirdiği görülmüş.
Bazıları ilişkilerinden daha mutlu, bazıları ise daha mutsuz ayrılmış.
Wilson’a göre ise bu bakış açısı değişiklikleri kişinin her koşulda gerçek hislerini yansıtmıyor olabilir. Sonuçta Wilson, aşkın tam olarak açıklanamaz bir olgu olduğunu ve katılımcıların çalışma için buldukları cevaplara çok fazla anlam yüklediklerini teorize etmiş. Eğer eşlerini neden sevdiklerine dair uzun bir liste yapmakta zorlanırlarsa, partnerlerine sandıklarından daha az âşık oldukları sonucuna varıyorlarmış.
Buradan hareketle Wilson, insanların bazen “hisleri hakkında akıllarına gelen nedenlere dayanarak yeni bir hikâye kurguladıklarını” belirtmiş.
Kitabında tarif ettiği üzere iç-gözlem, kendimizle ilgili o “Büyük Gerçekliği” bulmak için yapılan bir arkeolojik kazıdan ziyade, “kendimizi anlamak için okumamız gereken bir edebi eser eleştirisi” gibi düşünülmeli. Herhangi bir kitabı okuyup bitirip rafa kaldırmaktansa, üstüne yazılmış birkaç eleştiri–inceleme yazısı okumak onu daha iyi kavramamızı sağlamaz mı?
Nasıl ki iyi bir romanın tek bir gerçeği yoksa, bir insanın da birçok gerçekliği vardır canım okur. İnsanlar kendileri hakkında kusursuz doğrulukta bir hikâye aramak yerine (ki bu imkânsızdır), Wilson’a göre “oldukça pozitif” ve “biraz da gerçekliğe dayanan” bir anlatı inşa etmeye çalışmalıdır.
Terapiyi düşünmenin alternatif bir yolu da budur: Hikâyenizi, artık onu hakkında bu kadar fazla düşünmenize gerek kalmayacak kadar iyi işleyecek bir yeniden yazım sürecine sokmak.

İllüstrasyon: Matteo Giuseppe Pani
Öz-Bilginin Esnekliği
Tüm bunlara ilaveten Rebecca Schlegel ise her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen gerçek ve kalıcı bir “öz” olduğu fikrinin hem çok yaygın hem de sarsılması zor bir görüş olduğunu söylüyor. Örneğin insanlar büyük bir değişim yaşadıklarında (özellikle de iyi bir değişimse), bunu bir şeyden başka bir şeye dönüşmekten ziyade içlerinde her zaman var olan bir oluşumu yeniden keşfetmek olarak düşünme eğilimi gösteriyorlar.
Schlegel, “gerçek öz”e inanmanın hayata daha fazla anlam katmakla bağlantılı olduğunu bulmuş; ancak yine de kendisini “gerçek öz agnostiği” olarak tanımlıyor. Schlegel’den ilham alan modern bakış açıları içinde gerçek özü “baş belası bir mit” olarak adlandıran sosyal psikolog Roy Baumeister’ı da unutmamak lazım. Bu fikrin tüm faydalarına rağmen, “dezavantajı, kendimizi değişime kapatmamızdır,” diyor. “Ve o zaman sevebileceğimiz neredeyse her şeyi kaçırırız.” diye de ekliyor.
Bana gelirsek: Hayatımın büyük bir bölümünde köpek insanı olduğumu ve koşmaktan nefret ettiğimi düşündüm. Oysa daha birkaç hafta önce hiç mola vermeden 5 km koştum ve eve geldiğimde tapınma seviyesinde bağlı olduğum kedim Balım kapıda beni bekliyordu. Eğer bu sahneyi yirmili yaşlarındaki Gürcan’a izletseniz dehşete düşerdi. Şimdi ise ne kedisiz ne koşusuz. Bilmem anlatabildim mi?
Köpek tercihim ve koşuya olan nefretim, asla değişmeyeceğini düşündüğüm iki şeydi. İlk evcil hayvanım bir köpekti. Öldüğünde dünyam başıma yıkılmıştı. Sonra uzun yıllar anksiyete ile mücadele ettim ve ne zaman nabzım biraz yükselse kalp krizi geçireceğime kendimi koşulsuz şartsız inandırdım…
Otuzlu yaşlarımda hayat birden değişti, dönüştü… Günü sabah uyandığım fikre sıkı sıkıya bağlı kalarak bitireyim ya da aynı alışkanlığı rutine indirgeyip aylarca sürdüreyim gibi bir derdim kalmadı. Hayal gücüm eksikmiş, ona kavuştum. Nihayet!
O yüzden ömrümün şu aşamasında radikal görüşlü insanlar beni sabit fikirler diyarının baş gardiyanları kadar ürkütüyor. Karşımda ölesiye bağlı oldukları inançları ve düşüncelerini anlatırlarken “hı hı” deyip geçiyorum. İçimden ise şöyle düşünüyorum: Bir gün anlarsan, ayırdına varırsan; bir gün özgürleşip kendi hapishanenden kaçabilirsen ne mutlu sana.
Saygı duyuyor ve devam ediyorum.
Timothy D. Wilson ve çalışma arkadaşlarının dediği gibi:
“İnsanlar, kişisel değişimi hayal etmenin zorluğunu, değişimin gerçekleşme ihtimalinin düşüklüğüyle karıştırıyor olabilirler.”
Saygı duymaktan başka ne gelir elden.

Getty Images
Yüzleşme
Peki neden mi değiştim? Papatyayı parçalamaktan korkmadığım, çekinmediğim için dersem çok mu klişe olur? Kendimi mi tekrar etmiş olurum? En kötüsü kendimle çelişir miyim?
Şaka şaka. Hiçbiri değil!
Koşu meselesinden gideyim. Endorfin, kardiyo, sağlık, temiz hava, kalori açığı ve iyi hissetmek için. Bir gün koşu bandına çıktım, on beş dakika koştum ve kalp krizi geçirmediğimi gördüm. Hatta anksiyetem azaldı. Uçuyormuşum gibi hissettim. Bir daha da bırakamadım.
Yoga ve meditasyon da hayatıma aşağı yukarı bu şekilde dahil oldu.
Kedi konusunda ise Burcu’ya teşekkür etmeliyim sanırım. En yakın kız arkadaşıma. Kendi kedisiyle kurduğu eşsiz bağı öyle ballı kaymaklı anlattı ki ben de ballandım. Hiç düşünmeden adını Balım koydum. Şimdi hayatımı ondan öncesi ve sonrası olarak ayırıyorum.
Gizliden gizliye hep kedi insanı mıydım? İçimde keşfedilmeyi bekleyen bir koşucu mu vardı? İnanın bilmiyorum. Gerçekten değiştim mi, yoksa sadece daha fazla “kendim” mi oldum? Bundan da emin değilim.
Pek de umurumda değil.
Ne yaparsam yapayım o papatyanın yaprakları, ben koparmasam da vakti geldiğinde solup dökülecek…
Yazı boyunca meseleye iki açıdan bakmaya çalıştım. Ne yalan söyleyeyim, iki perspektif de yer yer mantıklı geliyor. Sonuçta ben de ucu ikisine de dokunan aynı yere çıktım:
Artık hiçbir şeyi ve hiç kimseyi optimize etmeye çalışmıyorum.
Kendi kendime ‘Bırak yapsınlar Gürcan’ım, bırak olsunlar’ diyorum.
Bir koşucuya dönüşmeye çalışmıyorum. Sadece bazen koşuyorum.
İyi geldiği için.
Zen meditasyonunda asla uzmanlaşamayacağımı biliyorum. Kafamda saniyede bin tane tilki dönüyor, ne mümkün. Ama günlük meditasyona, koçlu ve yönlendirmeli olanlara bir saatimi ayırmaya çalışıyorum.
Aynı sebepten: İyi geliyor.
Yoga… Sınırlarımı tanımamı sağlıyor… Bir yıl önce hiç esnetemem dediğim yerlerimi bir yılın sonunda kolaylıkla esnetebiliyorum… Belki altmışlı yaşlardaki Gürcan yerinden rahat kalkabilsin diye uğraşıyorum.
Motivasyonumdan cidden emin değilim. Sadece yapıyorum. Yapmam dediğim o şeyleri yapabilmenin keyfini çıkarıyorum. Olmam, olamam dediğim insanı bazen alnının orta yerinden şlap diye öpüveriyorum. Kendi tarzımda bir oluş halindeyim…
Hangi teorik görüşe veya bakış açısına yakın durduğumun önemi yok.
Her alışkanlığım veya tercihim bir kimliğe dönüşmek zorunda da değil. Beni değiştirip, düzeltmek zorunda hiç değiller.
Tekrar söylüyorum: Bazen sadece bir şeyleri yapmak istiyorum. Bazen de istemiyorum.
Rebecca Schlegel’in dediği gibi:
“Her şey bu kadar ağır olmak zorunda değil.”

İllüstrasyon: Ben Wiseman
Son Düşünceler:
Sağlıklı bir öz-bilgi arayışının sırrı, sürprizlere ve hatta gizeme izin veren esnek bir benlik duygusu inşa etmekte yatıyor canım okur.
*Size bunu tüm yirmili yaşlarını kaya gibi sağlam, değişmez fikirlerle örmüş biri olarak söylüyorum. *Kendinize yazık etmeyin.
Kayaların kendiliğinden çatlamasını beklerseniz hayata çok geç kalabilirsiniz. Onları yolunuzdan sizden başkası kaldırıp kenara atamaz. Yolu temizlemek sizin işiniz. Önce kendiniz için, sonra ardınızdan gelecek yeni yolcular için.
Taşları sırtlamak zor, biliyorum ama neredeyse tüm araştırmalar, benliğin değişebilir olduğuna inanmayı olumlu sonuçlarla ilişkilendiriyor: daha düşük stres, daha iyi fiziksel sağlık ve zorluklara karşı daha az olumsuz tepki. Ardından gelecek rahatlamayı bir düşünün.
Belki de kendimizi bu kadar yoğun bir şekilde aramayı bırakmalı, o seçmen şapkayı rafa kaldırmalı ve ne bileyim ben, gerçekten kim olduğumuz hakkında aşırı endişelenmeden sadece hayatımızı yaşayıp yeni bir şeyler denemeliyiz. Mümkünse uzun süredir yapmaktan çekindiğimiz şeyleri.
Bulunmak, tanınmak… Bunlar ulaşılamaz varış noktalarıdır canım okur. Sadece bizim kendimizi tanıma yeteneğimizle sınırlı değil; bilim insanları da muhtemelen öz-bilginin doğası hakkında ancak bir yere kadar bilgi sahibi olabilicekler. Bize bir noktaya kadar destek atabilirler.
Sunabilecekleri manzaralar kusursuz değil. Vazire, araştırmaların bu bulmacayı kesin biçimde çözebileceğinden oldukça şüpheli. “Burada ihtiyacımız olan uzmanlığın nicel ampirik veriler olduğunu düşünmüyorum,” diyor. “Bu sadece bilgelik… ya da ona benzer bir şey.”
Benliğinizin bazı kısımları muhtemelen her zaman biraz eksik kalacak ve siz onları aramakta ısrarcı oldukça daha fazla yorulup kaybolacaksınız.
Gayretiniz kendinizi bulmaktan ziyade kendinizi anlamak olsun.
Bakın bana artık bir kedi insanıyım, yahu!
Sevgiyle ♡
Yazının düşünsel omurgasını oluşturan bazı kaynaklar:
- Timothy D. Wilson — Strangers to Ourselves: Discovering the Adaptive Unconscious, 2002, Belknap Press of Harvard University Press
- Lao‑Tzu — Tao Te Ching (çeşitli baskılar; klasik Taoizm metni), yaklaşık M.Ö. 6‑5. yüzyıl, Destek Yayınları (2024 basım örneği)
- Roy F. Baumeister — The Self Explained: Why and How We Become Who We Are, 2021, Guilford Press
- Daniel Gilbert — Stumbling on Happiness, 2006, Knopf
- Francis Fukuyama — The End of History and the Last Man, 1992, Free Press (bağlam olarak “End of History Illusion” terimine ilham veren çalışmanın orijini)
메타데이터
- post_id
- 71abefea5df2
- slug
- tanıyorum-tanımıyorum-71abefea5df2
- url
- https://medium.com/@gurcanozturk/tan%C4%B1yorum-tan%C4%B1m%C4%B1yorum-71abefea5df2
- canonical_url
- https://medium.com/@gurcanozturk/tan%C4%B1yorum-tan%C4%B1m%C4%B1yorum-71abefea5df2
- author_url
- https://medium.com/@gurcanozturk
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-08-05 04:44:45