Fesleğen
Haziran ayına bir şey kalmamıştı. Halde işler bir süredir iyi gitmiyordu. Nakliyatçılar sebze meyve indirip yüklemek için sezonluk işçi…

Diego Rivera, The Flower Carrier, 1935
Fesleğen
Haziran ayına bir şey kalmamıştı. Halde işler bir süredir iyi gitmiyordu. Nakliyatçılar sebze meyve indirip yüklemek için sezonluk işçi tutmanın her gün farklı biriyle çalışmaktan daha karlı olduğunu anlayınca gündelikçilere giderek daha az pay düşer olmuştu. Önce taşıdığı kasa ve çuvallar seyrekleşti. Sonra kimse aramaz, sormaz oldu. Birçok akşam eve bütün bir gün sadece oradan oraya yok yere koşturmanın yorgunluğuyla, cebine beş kuruş koyamamış ve yüreğinde bir tomar hayal kırıklığı birikmiş olarak döndü.
Yaşlandıkça daha bir pimpirikli hale gelen anası üzülmesin diye türlü hikayeler uydurma adetini de bu sırada edindi. Afyon’dan gelen kirazların mora çalan kızıllığından, hayali tüccarların ipe sapa gelmez sevkiyat maceralarından, bilmem hangi toprak sahiplerinin Anadolu’daki uçsuz bucaksız tarlalarından söz ediyor; ömrü hayatınca çalışmamış ve işlerin nasıl döndüğünü bilmeyen anası da bunlara kimi zaman inanıyormuş gibi yapıyor, kimi zamansa gerçekten inanıyordu.
Aylak dolaşmaktan sıkıldığı vakitlerde birkaç dükkana uğrayıp ağız yoklamayı ihmal etmiyordu. Bir sıra arkadaşının işlettiği ufak bir kahvehane vardı ama kendini güç bela döndürüyordu. Bu saatten sonra berber, kasap ya da şarküteriye girmesi de pek mümkün değildi. Nihayet bir tuhafiye dükkanının camında “Eleman aranıyor,” yazısını görünce umutlanır gibi oldu. Yalnız bir pürüz vardı ki dükkan sahibi kadın eleman istiyordu.
Derken bereket versin ki bayram geldi.
En sevdiği bayramdı bu. Haklı bir nedeni de vardı. İş aramak şöyle dursun, soluk alacak ufak bir boşluk dahi bulamazdı. Namazdan sonra doğruca kasabanın yegane kesimhanesine gider; kimi kimsesi olmayan yaşlıların el birliğiyle kesilen kurbanlarını bazen sırtına yüklediği leğende, bazen önüne kattığı el arabasında, bazense bu iş için dikilmiş örgüden çantalarda, her daim müthiş bir el çabukluğuyla evlerine kadar götürür ve yevmiyesini çıkarırdı.
Kaç zamandır amelelikle para kazanmakta zorlandığından bu bayram sanki geçmiş günü telafi etmek ister gibi daha bir hevesli çalışıyor, bir amaca hizmet ediyor olmanın neşesi ve övüncüyle yüzünden daima samimi bir tebessüm okunuyordu. İlk günün akşamı eve döndüğünde o kadar yorulmuştu ki anası sofrayı kurana kadar bile bekleyemedi; belini doğrultmak için uzandığı kanepede göz açıp kapayıncaya dek iç odada duran kışlık yorganlar kadar ağır bir uykuya daldı.
Bayramın ikinci günü başta ilkinden farklı değildi. Kesim telaşı bir nebze olsun azalmış ve düzene girmişse de sıra bekleyenlerin ucu bucağı görünmüyor, bazen bir saat içinde dört araba et yüklenip şuraya veya buraya taşıdığı oluyordu. Saat yarıma yaklaşırken yakaladığı ilk aralıkta yemek molası vermişti ki mahalleden aşina olduğu bir ufaklık geldi yanına. Yüzünde korkuyla karışık endişeli bir hal vardı. Gizli saklı bir şey söylemesi gerekiyormuş gibi kenara çekti onu ve evlerine hırsız girdiğini haber verdi.
İki sokak ötedeki komşusuna her bayram olduğu gibi ziyarete giden anası, nasıl olduysa düzayak evlerinin penceresini açık unutmuştu; hırsızın buradan girdiği sanılıyordu. İhbarın üzerine jandarma geldi, etrafı inceleyip bir iz aradı. Geçen hafta bu civarda yine böyle gündüz gözüyle bir hırsızlık daha olmuştu, belki de aynı kişiydi. Ne olursa olsun kapıyı, pencereyi iyi kapatmak lazımdı, bu devirde eşe dosta bile güven olmazdı. Kaybolan eşyaların üstünkörü bir listesi çıkarıldı: ne kötü günler için saklanan altın çıkısı kalmıştı geriye, ne baba yadigarı av tüfeği, ne de fotoğraf albümleri. O gün ana oğul, “Başa gelen çekilir,” diyerek yalnız birbirlerinde avuntu buldular ve bu talihsiz olay üzerine uzun uzadıya konuşmadılar. Geceyi yardım için kapılarını açan komşularında geçirdiler.
Üçüncü gün malum sebepten pek bir keyifsiz geçti. Her seferinde aşağı yukarı aynı yükü taşıyan el arabasını itelemek şimdi daha zor geliyordu ona. Leğen desen kalkmak bilmiyor, kasabayı doğudan batıya çevreleyen dağdan kopmuş kocaman bir kaya parçası gibi oturuyordu insanın sırtına. Yarının kaygısı da çoktan zihnindeki yerini almıştı. Buradan ayrılınca yine hale dönmek zorundaydı. Yine karınca gibi dizilen nakliyat kamyonlarına sırayla yanaşıp taşınacak mal olup olmadığını yoklayan gözlerini dört bir yanda dolaştırmak zorundaydı. Yine güç bela bir iş alırsa yüklenicinin verdiği sözü tutup tastamam ödeme yapmasını ummak, gerekirse bunun için kavga etmek zorundaydı.
Üstelik bu kez siftah edemediği günlerde aç kalmamak için kenara koyduğu çıkını da yoktu. Gerçi evlerine gelen jandarma erlerinden biri, “Merak etmeyin, burası küçük yer, er ya da geç bulunur,” diye teskin etmişti ama hırsız bulunsa bile kaybolanların yerinde olacağı ne malumdu? Şimdiye kadar kimin çalınan parası, pulu geri gelmişti? Hem jandarma eri için söylemesi kolaydı, belli ki afiyeti yerindeydi; tencerenin kaynamadığı bir evin bütün sorumluluğunu tek başına üstlenmenin nasıl bir yük olduğunu o nereden bilecekti?
Hep aynı düşünceler binbir çehreyle zihninde dört dönerken üçüncü günün de sonunu getirdi. Ama ne getirmek. Bu kez dizlerinde akşamı edecek dermanı bulamadığından eve doğru yola koyulduğunda güneş henüz yeni yeni batıyordu. Dört yüz metre ya yürümüş ya yürümemişti ki bir çiçek serasının önünden geçerken istemsiz durakaldı. Taptaze, tatlımsı, keskin bir fesleğen kokusu bıyıklarını yalayıp ciğerlerine doldu. Yolun kenarında yan yana sıralanmış saksıları gördü, yavaşça eğilip avcunun içini öptürürcesine nazikçe okşadı birkaç yaprağı.
Daha temas ettiği ilk anda düş gücü uzun zamandır istirahatte olan binbir imgeyi bulunduğu derinliklerden çıkarıp gözlerinin önüne getirdi. Bir anlığına yeniden çocuktu şimdi: Babası, üstünde devamlı giydiği kahverengi çizgili gömleği, elinde mavi plastikten uzun boylu bir ibrikle bahçedeki çiçekleri suluyor, sıra fesleğenlere gelince ibriği ona uzatarak suyu nasıl dökmesi gerektiğini gösteriyordu. O, her seferinde biraz daha güçlenmiş olarak ibriği bir tutuşta kavrıyor, suyu yapraklara sıçratmadan usulca kurumuş toprağa döküyor, bunu yaparken ne kadar becerikli olduğunu belli etmek istercesine babasının gözlerinin içine bakıyordu.
Ah, nasıl da geride, ne kadar uzakta kalmıştı o tek kaygısının fesleğen yapraklarına su sıçratmamak olduğu günler! Oysa şu güzelim bitkinin kokusu o günden beri hiç değişmemişti; tıpkı o zamanki gibi hafif, buluttan, tasasız bir yarın vadediyordu hala. Öyle bir rayihaydı ki bu, adamı neredeyse sarhoş ediyor, hayal ile hakikati birbirine katıp karıştırıyordu. Ona öyle geliyordu ki az sonra eve vardığında babasına elinde aynı ibrikle rastlayacak, ona kayıp yılların acısını çıkarmak istercesine sımsıkı sarılacak, çiçeklerine gözü gibi baktığını heyecanla anlatırken her şeyin yalnızca tatsız bir rüya olduğunu idrak edecekti.
Seracıya parasını ödedikten sonra iki kocaman saksıyı kollarının altına alıp evin yolunu tuttu. Yol boyunca sözlerini tam hatırlayamadığı eski bir şarkının melodisini mırıldandı. Demir kapıdan bahçeye girince ilk iş nergis, sümbül, lale ve daha envaiçeşit çiçek barındıran saksıları muntazaman bir köşeye dizip fesleğenlere yer açtı. Anası, oğlunun geldiğini ancak yere düşen bahçe makasının çıkardığı tangırtıyla fark etti. Mutfak penceresinden başını uzattığında oğlu, mavi plastikten bir ibrikle yeni getirdiği saksıları suluyordu.
Yazar: M. Kaan Erdoğan
메타데이터
- post_id
- 758c1d5ce4ee
- slug
- fesleğen-758c1d5ce4ee
- url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/fesle%C4%9Fen-758c1d5ce4ee
- canonical_url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/fesle%C4%9Fen-758c1d5ce4ee
- author_url
- https://medium.com/@mkaanerdogan
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-10 08:43:10