Ceyar’dan Efendi Toranaga’ya
1970’li yıllarda köyde televizyon ile buluşan ilk evlerden biriyiz. Ev sinemaya döner, her yaştan erkek, kadın, çocuk bir arada siyah-beyaz…

Ceyar’dan Efendi Toranaga’ya
1970’li yıllarda köyde televizyon ile buluşan ilk evlerden biriyiz. Ev sinemaya döner, her yaştan erkek, kadın, çocuk bir arada siyah-beyaz ekranın karşısında hipnotize olurduk. Televizyon önemli bir icattı; Thomas Piketty’nin Kapital’de eşitsizliğin ideolojik meşruiyetine, Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü’nde ise iktidarın rıza üretme mekanizmalarına dair tespitleri, bu gücün neden hafife alınmaması gerektiğini gösterir. En canlı tanığı galiba bizim kuşak; hem öğrenen, hem dönüşen, hem de farkına varmadan şekillenen.
Küçük Ev gibi naif dizilerden Dallas’a evrilmiş toplumun en genç kesimiydik. Anadolu irfanında sevgi, genellikle “utangaçlık” ve “dolaylı anlatım” üzerine kuruludur. Türkülerdeki “yârin yanağından, gamzesinden öpmek” masumiyeti ve ulaşılmazlığı temsil ederken, Dallas yeni bir yaşam tarzını gösteriyor, “dudaktan öpüşmeyi” öğretiyordu. Ceyar’ın Sue Ellen’i dudağından öperken gören köylü kadınlar hayretler içinde kalır, başlarını çevirip “obuyarşı” derlerdi. Yani “obaya karşı, alenen böyle yapılır mı!”
Pazartesi sabahları işyerinde bizim için birincil konu da bir diziydi: Shogun. Çaycı İlhan’ın “bir çay Anjin-san’a, bir çay Efendi Toranaga’ya” sesi yeni “günaydınımız” olmuştu. Onlar bilmiyordu ama Efendi Toranaga fen amiri Hıfzı ağabey, Anjin-san da diğer şubenin müdürü İlhami Bey’di. Büyük bir salonun ortasında kurulan sobanın başında, üzerinde dumanı tüten çaylarımızı karıştırırken akşam izlediğimiz sahneleri yeniden yaşardık. Uzak diyarların feodal kültürünü tanırken benzerliklerimizi de keşfediyorduk. Aslında dönüşüyorduk ama farkında olmadan.
Yarım kalan dizi sohbetlerinin ardından günlük rutinimiz başlardı. Sanki bir fabrikanın makineleri gibiydik; gürültülü ama düzenli bir karmaşa. Daima elinizin altında bulunan ama arızalandığı zaman farkına vardığınız aletler vardır; örneğin buzdolabının yazın ortasında bozulduğunu bir düşünün! Sabahtan akşama çalışanların adını dilinden düşürmediği odacımız Erdoğan bizim için öyleydi. Telaşımızı umursamadan bir o masadan diğer masaya tapu kütüğü, dosya servis eder, çayımızı söylerdi.
Akşamları eve gidince “ayaklarımı havaya dikip dinleniyorum, tabanlarım şişiyor” derdi. Köylülüğünü olabildiğince kullanmaya çalışan, “sizin medeni dünyanızın kibarlığı umurumda değil” diyen bir tavrı vardı. Bu nedenle kendime yakın hissederdim. Erdoğan’ın dünyasında bürokrasi değil, hayatın kendi doğal ritmi vardı. Bizim telaşımızın bir önemi yoktu, kendi sistematiği içinde işlerini yapardı. Bir şeyi birkaç defa tekrarlatır, sonra yorulup bir köşeye otururdu. Sen istersen kendini parala, ona etki etmezdi.
Ömer ağabey bir evrakı Bölge Müdürlüğüne gönderir ve “bunu direkt müdür beye teslim edeceksin” diye talimatlandırır. Tesadüf bu ya, sekreter onun da heyete dâhil olduğunu düşünmüş olmalı ki, Bölge Müdürü ile toplantı için gelen grupla birlikte makam odasına girmesini sağlar. Uzun bir toplantıdan sonra heyet uğurlanır ama Bölge Müdürü bakar ki Erdoğan yeniden makamda.
— Buyurun beyefendi, bir şey mi unuttunuz? —
Yok unutmadım, beni Ömer Bey gönderdi, bu evrakı size teslim edeceğim.
Bölge Müdürü hışımla ve kızdığında kullandığı üslubuyla:
— Ülen deyyus, defol, gözüm görmesin seni! diyerek kovar.
Erdoğan için toplantı; çayların gelip, kahvelerin gittiği, ayaklarını dinlendirdiği bir mola gibidir. “Ne konuştuklarını anlamadım bile!” der, azar umurunda bile olmaz.
Odacı Fehmi Hoca hastaneye yatmıştı. Ömer ağabey, Erdoğan’ın da dâhil olduğu bir grupla ziyarete gitti.
— Erdoğan, ilerideki büfeden bir küçük kolonya alda gel.
Uzun süre beklerler, sonra gelir:
— Müdür bey, tütün kolonyası bulamadım. Yine tam dinlememişti.
Gün geçtikçe yeni yaşamıma alışıyor, benimsiyordum. Ülkenin farklı katmanlarından, farklı bölgelerinden gelen insanları tanıyordum. Yaptığımız en önemli işlem, resmî senedin içeriğini tarafların yüzlerine karşı yüksek sesle okuduğumuz tahrir–akitleşme merasimiydi.
Atatürk’ün, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazilerini 11 Haziran 1937 tarihinde Hazine’ye bağışlaması sürecinde, Tapu Sicil Muhafızının evrakı Çankaya Köşkü’ne getirme teklifi üzerine verdiği cevap tarihîdir:
“Siz buraya gelmekle bana nezaket gösterdiğinizi sanıyorsunuz, ancak aslında kanunu çiğniyorsunuz. Tapu işlemi tapu dairesinde yapılır. Eğer kanun bir işlemin belirli bir mekânda yapılmasını emrediyorsa, o ülkenin Cumhurbaşkanı da olsa her vatandaş gibi oraya gitmek zorundadır. Yarın halk ‘Cumhurbaşkanı bile kanunu dinlemiyor’ derse, hukuk devletini nasıl inşa ederiz?”
Atatürk bu işlem sırasında ayağa kalkmıştır. Bu, memura değil; devletin mülkiyet hakkını tescil eden o makama ve kanunun gücüne duyulan saygıdır. Memur senedi okurken Atatürk’ün ayakta dinlemesi, bugün hâlâ tapu dairelerinde bir “meslek ahlakı” olarak anlatılır.
“Ankara’nın tozlu yollarından geçip o dönemin mütevazı Tapu Dairesine giren bir Cumhurbaşkanı… Karşısında heyecandan eli ayağı titreyen bir memur… Ve o memurun karşısında, resmi senet okunurken ceketini ilikleyip ayakta bekleyen, “mülkün tapusu milletindir” diyen bir lider…”
Eğitimli, kentli insanların yanında köyünden gelmiş vatandaşlara da hizmet ediyorduk. Sorumluluk bölgemizin içinde Ankara’nın çok büyük köyleri de vardı. Esenboğa Havalimanının yanı başında, şimdilerde mahalle olmuş Saray; eski Ankara haritalarında hep işaretlenen Bağlum köyü gibi. Genelde kalabalık hâlde gelirlerdi. Özellikle rengârenk kıyafetler içindeki kadınları görünce, köyden tanıdıklarım gelmiş gibi sevinirdim. Kadınların tamamına yakını okuma yazma bilmezdi; doğal olarak imza atamazlardı. Ulus’a gidip alamet-i farikaları, yani mühürlerini yaptırırlardı.
Ellerinden tutup önce ıstampaya, sonra evraktaki mühürlerinin yanına parmaklarını bastırdığımda görürdüm ki elleri sert ve hep nasırlıydı. Kentli vatandaşlarda olmayan ve yabancısı olmadığım köylü kokusu beni mutlu ederdi. Bu temas, öğretici olmaktan çok öğretildiğimi hissettiren bir andı. Adet olduğu üzere resmî senedini okur ve onaylarını almak istediğimde çaresizce bakarlar, “biz ne bilelim oğlum” derlerdi. Okuduğum metin onlar için bilinmeyen bir dildi.
Kalenin Dölek mevkiindeki uzun tarlayı satmaya gelen teyze için ada ve parselin bir anlamı yoktu. Biz ekran başında Japonların “Wakarimasu”sunu anlamaya çalışırken, kendi köylüm benim okuduğum dili “anlamıyordu”.
메타데이터
- post_id
- 77fa56f4a3fd
- slug
- ceyardan-efendi-toranaga-ya-77fa56f4a3fd
- url
- https://medium.com/@haydarb37/ceyardan-efendi-toranaga-ya-77fa56f4a3fd
- canonical_url
- https://medium.com/@haydarb37/ceyardan-efendi-toranaga-ya-77fa56f4a3fd
- author_url
- https://medium.com/@haydarb37
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-25 16:53:31