perfect blue
Ben hiçbir zaman anime insanı olmadım. İzlediğim anime filmleri de bir elin parmağını geçmez. Bu yüzden bazen bu mecranın en iyi işlerinden…
perfect blue

Ben hiçbir zaman anime insanı olmadım. İzlediğim anime filmleri de bir elin parmağını geçmez. Bu yüzden bazen bu mecranın en iyi işlerinden mahrum kaldığımı hissediyorum. Özellikle ne zaman sevdiğim bir Hollywood filminin aslında bir animeden ilham aldığını anlatan editlere denk gelsem, “Keşke bunlara daha hakim olsam.” diye geçiriyorum içimden. O yüzden Perfect Blue gibi hem eleştirmenlerden hem de izleyiciden tam not almış yapımları izlemek benim için bir fırsat oluyor. İnsanların animeyi neden bu kadar büyük bir sanat formu olarak gördüğünü o birkaç saatte anlayabiliyorum. Ne kaçırdığımı içeriden görmüş oluyorum.
Perfect Blue’da beni en çok etkileyen şey konusu ya da gizemi değil, filmin beni gerçekten Mima’nın zihninin içine sokabilmiş olmasıydı. Onun kırık perspektifinden bakabildim. Birden fazla kez kendimi gerçekliği sorgularken buldum; hangisi yaşanıyor, hangisi Mima’nın zihninde yaşanıyor ayırt edemedim. Benim için bir filmi gerçekten iyi yapan şey de tam olarak bu. Konu ve karakterler bir noktadan sonra ikinci planda kalıyor; önemli olan filmin seni kendi dünyasına ne kadar çekebildiği.
Şimdi biraz garip gelecek ama kendi hayatımda ben ünlüleri çok yakından takip eden biriyim. Sevdiğim insanların röportajlarını, günlük hayatlarını, gittikleri yerleri merak ederim. Hatta eskiden o meşhur “takıntılı fangirl”lerden biriydim. Hayran sayfam vardı; gittikleri restoranları bile bilirdim. Bu yüzden Mima’nın yaşadığı görünmez baskıyı izlerken hiçbir şey bana abartı ya da klişe gelmedi. Hikâye bunu bir ünlünün kâbusu olarak anlatıyor ama ben yıllarca o görünmez kalabalığın bir parçası olduğum için yaşanan her şeyi izleyicinin gözünden eksiksiz takip edebildim. Mima’yı izleyen, onun hayatına kendinde hak gören o görünmez baskının bir parçası olmuştum zamanında. Belki de film bu yüzden beni bu kadar rahatsız etti.
Yakın zamanda Obsession filmini de izledim. Sanırım o günden beri takıntı kavramına karşı küçük bir paranoya geliştirdim. Bir insanı sevmekle ona sahip olduğunu sanmak arasındaki o ince çizgi beni gerçekten ürpertiyor. Perfect Blue da bu korkumu çok güzel besledi. Hayranlığın nasıl sessizce saplantıya dönüştüğünü, o dönüşümün ne kadar doğal ve fark edilmeden gerçekleşebildiğini inanılmaz rahatsız edici bir şekilde işliyor. Filmi bitirdikten sonra bile aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor.
Bir de yıllardır duyduğum o “Hollywood’un anime ilhamı” meselesi bu filmde resmen gözümün içine sokuldu. İzlerken aklıma sürekli Black Swan geldi. Kendini tüketen sanatçı, kimliğin yavaş yavaş çözülmesi, aynalar, performansla gerçekliğin birbirine karışması… Görmezden gelemeyeceğim kadar fazla benzerlik vardı. Film biter bitmez biraz araştırınca Darren Aronofsky’nin Perfect Blue’nun live-action haklarını satın aldığını öğrendim. Hatta Requiem for a Dream’de birebir sayılabilecek birkaç görsel gönderme de kullanmış. Black Swan’ın doğrudan bir uyarlama olduğunu hiçbir zaman söylemedi; zaten bunu kesin olarak iddia etmek de doğru olmaz. Ama Perfect Blue’yu izledikten sonra artık Black Swan’ı düşününce aklıma önce Mima geliyor. O film benim gözümde bambaşka bir yere oturdu.
Aradan neredeyse otuz yıl geçmiş olmasına rağmen, Hollywood’un defalarca geri döndüğü “kendini sanatına adayan ve yavaş yavaş gerçeklikten kopan sanatçı” anlatısının en güçlü hâli hâlâ burada duruyor gibi hissettim. Belki bugün hâlâ bu kadar konuşulmasının sebebi de bu. Pek çok film onun kurduğu iskeleti ödünç almış ama hiçbirinde Satoshi Kon’un kattığı o ruhu hissedemedim. İzlemek için çok geç kaldığım dev efsaneler listesinde kendine rahatlıkla özel bir yer açtı.
메타데이터
- post_id
- 810b455cdca7
- slug
- perfect-blue-810b455cdca7
- url
- https://medium.com/@esin.kollugil/perfect-blue-810b455cdca7
- canonical_url
- https://medium.com/@esin.kollugil/perfect-blue-810b455cdca7
- author_url
- https://medium.com/@esin.kollugil
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-24 21:36:43