DENİZ ADAMININ SOYLU YALNIZLIĞI-Öykü
DENİZ ADAMININ SOYLU YALNIZLIĞI

Yalnızlığımdan bahsedemezdiniz. Sızlayan dizim, bulutların kabarıklığı ardında yağmurun sancısıyla birlikteydi. Kapanan havanın uç kısımlarından hâlâ ışık sızıyordu.
Denizin koynuna açılmıştım. Göz kırpmaksızın geçen, zannederim ikinci günüm. Fakat kızarmamış olduklarından emindim. Biliyordum; ne de ellerim gibi çatlamıştı onlar.
Tekneyi limana yanaştırıyordum. Kuru, kemikli diz kapaklarımdaki dayanılmaz ağrıya gülümserken anımsadım: Aynam yoktu. Gözlerimin mavisini belleğimden çağıramıyordum. Hem ne gereksiz çaba olurdu bu.
Başımı öne eğip dirseklerimi dizlerime dayadığımda, çatlaklarla dolu ellerimle farkına varacaktım. Varoluşumu onlardan hiç ayrı tutmamıştım ki. Göz yuvarlarımda bir basınç, huzursuzca çın çın ötüyor, kafatasım şişerek geriliyordu.
Ağıma dolaşmış birkaç lüfer ve tostoparlak bir balon balığı… Teknem beşik gibi sallanırken beni fark edenler bunlardı. Ha, şuna da bakın, bir de aslan balığı.
Pek sık yağmur yağmaz zaten; gökle yerin benim gibi bir herif için buluştuğu o anda — hele ki bronz yanığı tenimde oram buram hafifçe sızlıyorsa — bütünlüğün duygusuyla var olurum…
Anlatılanlara göre denizin orta yerinde, ufacık döküntü bir kayıkta doğmuşum. Ağlamamışım üstelik; soluğum kesilince öleceğimi zannetmişler. Söylentiye bakılırsa huzuruma diyecek yokmuş. Zaten bir ergen olarak dünyaya gelmişim sanki; çocukluğuma dair pek az şey anımsarım.
Yine de sınırlı düş gücümün dayatmasıyla bu söylence öyle güçlü işlemişti ki içime; dip suların akıntısından öte, denizin bağrından kopmuş, suyunun tuzuyla bütünleşmiştim sanki. Gelgelelim ihtiyarlarken düşünmeyi de boş vermiştim. Her şeyimle bir deniz adamıydım işte.
Kaşlarım çatık hâlde dudaklarımı yalarken karşı koyarak dilimi ısırdım. Hafifçe doğrulurken dinç kuvvetimi duyumsadım; dudaklarımda sıkıştırdığım sigaranın izmarite dayandığını fark ettim. Pamuğun isli kokusu burun deliklerimi yakarken parmağım hafiften ısındı. Zehirli olanlar, martılar olsa yemezdi hakikaten.
İtlerin bile midesini kavuracak şaraplarım ise son yudumuna kadar tükenmişti. Söylenmeye başlamıştım yine; gören sayıklıyorum sanırdı.
“Dur şu aslan balığını sallayayım denize, geldiği yere gitsin hele. Zehirlidir de bu; dikenine değdi mi felç eder adamı, bilirim,” diye mırıldandım.
Ve çokça kaçırırım sesimin ayarını. Hırıltıyla ağzıma geleni haykırarak, “Şarap falan yok sana, hainsin sen düpedüz!” dedim. Kaygan kuyruğundan tutup kaya gibi fırlattım.
Denizin ucubeyi yutuşunu ahenkle dinlerken hızla dizlerimin üstünde doğruldum. Korkacak neyim vardı ki benim, neyim kalmıştı geriye? Yine de gülümseyebiliyordum işte; neşelendim. Bir şarkı mırıldanacak oldum ki kuru boğazımın hırıltısı engelledi beni. Rıhtım havası kadar ıslak olması gerekirdi oysa.
Şarabımdan kıpkırmızı, buruk bir yudum çektim. Tek gözümü kısıp şişe dibinin ardından, her nedense kendi elimi seyrettim. Karamsarlaşıp dalgınlaştığımda koca ağzımı açarak esnedim. Tarak görmemiş bıyıklarım kaskatıydı; yıllar mı onları sarartmıştı?
Sanırım anlayabilirsin; kandırmak kolaydı. “Güneştendi,” diyordum ona. Balıkların arasından seçip yoldaşımın payını ayırdım. Bekleyenim vardı, ben de beklerdim. Ayaklarımın yere basmasını sağlayan, beni karaya bağlayan da oydu. Eğer elleri olsaydı tereddütsüz çekerdi tabanlarıma batmış dikeni, suskunluğumu hani. Esas ismini kimsecikler bilmez. Kim ne derse desin sadece bir adı vardı.
Yersiz bir hüzün içindeydim, yalnız olmayışıma rağmen. Belleğimde bir yolculuk; denizin yuttuğu, kendine kattığı eski bir dostu hatırlamıştım. Elimdeki kesik diğerlerinden ayırt edilemeyecek olsa da hâlâ durur orada. Kan kardeşiydik biz.
Yine de fazlaca üzüntüye boğulmamıştım; ne de denizi suçlamıştım. Bazen düşünürüm, neden ağlamadım onun gidişine? Her neyse, boş ver. Ne zaman sorgulasam zihnim bulanır; yüzme bilmiyormuşum da çırpınıyormuşum gibi gelir.
Ufak teknemde oturmuş, gündelik hayat içinde günübirlik suların derinlerine açılırım. Yaşamanın başka yolunu bilmem çünkü. “Balıkçının teki işte,” diye söyleyiver. Talihsizliğimden bahsedemezsin. Kimsecikler bilemezdi; oydu sadece beni anlayan ve bekleyen.
Dudaklarımın kıpırdadığını gören bir oydu. Uzaklaştıkça kendime yakınlaştığım o kadar gerçekti ki doğruca ufka varma fikri umuttan dişlerimi titretirdi. Fırtına mı yaklaşıyor acaba? Koyu bulutlar yoğunlaşmış; kül yutmuş da öksürecek.
Şansım yine ilikli bir parça kemik bulan aç köpek kadar açıktı. “Şu çirkin balon balığından da güzel kül tablası olur,” diye geçti içimden. Son bir duman çekip sigarayı balığın ağzında söndürdüm. Giderek şiştiğini hayal etmeye çalışırken, “Yaşasaydın ne duman çekerdin be!” diyerek güldüm. Kahkahalarımın ardından hararetli bir öksürük tuttu beni.
Farkında olmadan ellerimi kenetleyip esnedim. Aniden yorgunluk çöktü; sanki hep oradaydı. Kendime bakamıyordum artık. Ne de olsa ayyaş bir deniz adamıydım ben. Her hâlimle… Sallantılı yürürüm çocukluğumdandır.
Çoklarının aksine, içkiye düşkünlüğümden değildi bu hâlim. Sürekli sarhoş geziyor zannedenler yanılıyor. Kimdir ki onlar? Uzaktan bakar, yaklaşmazlar; limanda kimsenin adını bilmem zaten.
Arkamdan gelen uğultuyu duyduğum an midemin boş olduğunu fark ettim. Sol kulağım pek işitmezdi; boynumu çevirip sağa dönmek zorunda kaldım. Şöyle bir süzdüm; yine ismi lazım olmayan o adamdı. Kimdi bu herif? Boynumu çevirdiğime değmezdi.
“Tanju ağabey, denizde bir şey bırakmamışsın,” diyerek güldü adam. “Kaç gündür yoktun ortalıkta, öldün sandık. Duyuyor musun, balıkçıların kralı? Neden döndün sırtını yine? Ağabey, şaraba batırsaydın ya yemeği; Akdeniz’in balığı bile alkolik… Şunlardan birini ver de akşam hanımla sofra kuralım,” diye uludu köpoğlu.
“Hadi oradan, başlarım sofrana; bunlar Osman’ın. Size ziyafet var hanımınla sana, izmaritli balon balığı.”
Şaşkınlıkla balığa bakıp, “Osman da kim ağabey? Kıskandım hani; sorardım ama cevap da vermezsin ki. Bak yine sırtını döndün. Bak, meraklandım işte; kimdir bu arkadaş? Her neyse, talihine diyecek yok.”
Gerçekten de neredeydi yoldaşım? Yumulu gözlerle belleğimden tastamam çağırmaya çalıştım. Sanki böyle yapsam gelecekti kendiliğinden.
“Alem adamsın vallahi, hadi rastgele,” diyerek uzaklaştı. Yanındaki arkadaşına seslendiğini işittim: “Tanju balıktan kül tablası yapmış; adam iyice tırlattı. Gerçekten suyu denizden içiyor, olur mu olur!”
Gülüşmeleri adımlarıyla birlikte yitip gitti. Nihayet derin bir soluk alıp yüzümü güneşe döndüm. Deniz hafiften dalgalanıyordu; içim gibi bulanık, aklım gibi belirsiz. Suyun kokusu burun deliklerime dolarken midem kıvrılarak açlığımı hatırlattı bana.
“Osman,” dedim kendi kendime, “neredesin be yahu?”
Kıyıdaki lokantaya satayım diye küfeye doldururken dudaklarım istemsizce kıpırdıyordu. Kendi kendime konuştuğumu görenler yine delidir diyeceklerdi; varsın desinlerdi. Ben ki kendimden razıyım. Osman anlardı hâlimi. Bir tek o bilirdi. Kim bilir neredeydi şimdi? “Belki saklanmış, eğleniyor; sinsice seyrediyor.”
Göğü boğmuş kül havası; bulutlar donmuş. Hiç koluma bir saat dolamadım. Zaman neydi ki? Güneşten başka ne? Dakikasına kadar söyleyebilirdim sizlere, eğer aydınlığını görseydim. Olsun, besbelliydi; içmeye başlamak için ideal zamandı. Sabahın dokuzuydu daha.
Sarışın o köpek geldi yanıma. “Haa, yine mi sen geldin, adi plaj köpeği!” diye haykırdım, sıfatına tükürdüm. Bana havlayarak cevap veriyordu. Ayağımla önümdeki çizgiyi işaret ederek, “Haydi göreyim bu çizgiyi de geç, plaj köpeği!” dedim. Anlıyormuş gibi havlaması şiddetlendi.
“Isır hadi! Isıramazsın değil mi? Şerefsizsin sen; koşuşturup duruyorsun plajda. Kim taş atarsa girip çıkıyorsun suya.” Korktuğumu zannedip hırlamaya başladı. “Isırsan da zaten hissetmem,” diye geçirdim içimden.
“Kaç haydi, turistlerle oynaş!” diye bağırdım ardından.
Uzun kısa adımlarla meyhaneye yöneldim; çocukluğumdan bildiğim sarı duvarlı, sıvası pullanmış aynı yerdi. Bitişiğindeki genelev, bekâretimin celladıydı bir zamanlar…
Gıcırdayan kapı kolu huzur verdi. İçeri girerken kimseye selam vermedim. İnsanoğlu görmeyince görünmüyor zaten.
Ahşabına kokum sinmiş masama kuruldum. Şarabımı bilirler. Koca yudumun buruk tadıyla denizin tuzu damağımda harmanlandı. İkinci şişemin etiketini yolarken o köpekten hıncımı çıkaramadığımın farkındaydım.
Nihayet gözümün teki uykuya yenik düştü; sağdaki yumulmuş sımsıkı, ötekisi yuvasından fırlayacak sanki. Düşüncelerim bilinmezlikte rahatlayarak dağıldı… Böylece uyanık kalabiliyordum.
Harman hâlimle sokağa attım kendimi; kıyı boyu yürüyüş… İnsanların daha az, kendimin daha fazla farkındaydım.
Tekneye döndüm.
“Osmancık, geldin mi oğlum?” dedim esneyerek.
Kara benekli beyaz bir kedi yatıyordu.
Tepkisizdi.
Dokundum; kaskatıydı.
Çevirdim, gözlerinin akı görünüyordu.
Panikleyip salladım, dürttüm ama fayda etmedi.
Hareketsiz yatıyordu.
Teknenin köşesine pısmıştı.
Elimle yokladım… kum doldurulmuş çuval kadar sertti.
Osman’dı bu.
Adını tekrarlıyor, duymasını umuyordum.
İç bunaltıcı bir ah çekerek oturdum.
Donakalmıştım.
Kucağımda Osman.
“Bu, yaşadığım ikinci büyük kayıp.”
Bakışlarım teknenin kıç kısmına dönmek istiyor, direniyordum. Bir müddet yandan baktım. Omurlarım kaskatı seğiriyordu. Nabzımı takip edebiliyordum. Umutsuzca döndüğümde yarısı yenmiş balon balığıyla karşılaştım.
Sahne kafamda canlandı. Güverteden bu yana kusmuklar… Ardından bütün dünyaya sırtını çevirmiş, başını teknenin ucuna dayamıştı.
“Onu ben öldürdüm,” diye düşündüm.
Aslında sırt çeviren bendim.
Her yerimden elektrik akımı geçiyor, terleyerek karıncalanıyordu bedenim.
Kucağımda ölü Osman’la öylece oturup kaldım. İlkin öfke vardı yüreğimde; yangını duydum. Sönüyordu… kabullenişin serinliğiyle birlikte.
“Osmancık, sana iyi bakamadım.”
Deniz koyulaşmıştı. Tanımlayamayacağım hisler dönüyordu içimde ve ansızın, çocukça ağladım. Yılların biriktirdiği barajların çöküşüydü bu. Hiç tuhaf değil. O benim tek dostumdu. Zavallı hâline daha fazla bakamayacağımı düşünüp gömmeye karar verdim.
Kürekle kumsalın arkasındaki ormana yollandım. Yağmur başladı; kapkara bulutlar çöktü tepemize. İş bittikten sonra bir süre dalgın oturdum. Islanmaktan ağırlaşan kıyafetlerime aldırmadan, neredeyse koşar adım limana yürüdüm. Banka oturup içmeye devam ettim.
Yağmur dindi.
Pür bir sessizlik anı.
Açılan gökyüzünden vuran gün ışığı bedenimi değil de ruhumu ısıttı.
Uykuya dalıyorken yakınımda iki adamın konuştuğunu işittim:
“Kim bu adam, buranın delisi midir?”
Öteki cevap verdi:
“Tanju Abi bu; tuhaf adamdır, fena alkoliktir ama zararsızdır. Buralıdır, hep buralardadır. Çocukken annesi gözleri önünde asmış kendini; yavrucak öylece bakakalmış.”
Yoğun bir bulantıyla sıçrayarak uyandım. Bağırasım geliyor, soluğum içime çekiliyordu. Kalp atışlarımın yavaşlamasını bekledim. Gördüğüm rüya hücum ederek aklıma doldu.
Annem boynuma ip bağlayıp çekiyordu.
“Anne, canım acıyor,” demiştim.
Annem, “Annenin de canı acımıştı Tanju. Peki sen ne yaptın?” dediğinde sıçrayarak uyanmıştım.
Tekneye ağrı kesici almaya gittim. Yolda plaj köpeğiyle karşılaştım.
“Sen burada mısın, adi köpek? Osman öldü, kıçına kına yakarsın artık,” dedim.
O öfkeli köpek, yerini sakin ve itaatkâr bir hâle bırakmış gibiydi.
“Hadi defol, görmesin gözüm seni,” dedim.
Bacağıma sürtünüp beni koklamaya çalışıyordu.
“Defol git buradan!” diyerek ittim.
Tekneye adım attım. Köpek tekneye bakıyordu. Belli ki yemeğin kokusunu almıştı. Yerdeki parçalanmış balon balığını kuyruğundan tutup ona gösterdim.
“Bunu mu istiyorsun sen, sarı köpek?” diye sordum.
Sapsarıydı plaj köpeği. Tek kaşını kaldırdı. Bakışında güven vardı.
Elim ona bunu vermeye varmıyordu.
Kaygan kuyruğundan tutmuş, kararsızlıkla sallıyordum.
Nihayetinde Osman ondan çok daha üstün bir hayvandı, öyle değil mi?
Ölümü ise trajik olmuştu.
Bir süre elimde balık, köpeğin yüzüyle yüzleştim.
Yutkundum.
Bir poşet bulup balığı içine koydum, dolaba kaldırdım.
Sonra Osman’a ayırdıklarımı çıkarıp köpeğe verdim.
Büyük bir iştahla yedi.
Mutlu olduğunu görebiliyordum.
Acımın hafiflediğini hissettim.
Bir süre bunu tekrarladık.
Aramızda bir bağ oluşmuştu.
Osman’ın ölümü bana annemi hatırlatmıştı; köpekse huzursuzluğumu azaltıyordu.
Aradan haftalar geçti.
İyice samimi olmamıza rağmen hâlâ “plaj köpeği” diye hitap ediyordum.
İlk defa bir köpeğe karşı sevgi duyuyordum.
Gidip en gevşek tasmayı satın aldım.
Benimle gezmek ister miydi acaba?
Uzamış tüylerinin arasından tasmayı geçirirken bileklerimden parmaklarıma titreme yayıldı.
O an dilini uzatıp yaladı beni.
“Biliyor musun, ölümünden beri annemin hiç köpek gezdirmedim,” diyerek yutkundum.
“Yani dizginler sende olsun.”
Beni anlıyormuş gibi utançla baktı.
Bacağıma sürtündü.
“Defol git!” diye haykırdım ama kalmayı seçti.
“Güzel oğlum benim,” diyerek uzun uzun başını okşadım.
Maziye dair bir duyguydu bu.
Koca ağzımın değil, taze lacivert bakışlarımın gülüşünü fark ettim.
“Biliyor musun plaj köpeği, bana çok iyi geldin.”
Kumsal boyunca yürürken arkamı dönüp dönüp izlerimi gözledim.
Her çekilen dalgayla siliniyordu adımlarım.
Belki bana öyle geliyordu ama sanki sol kulağım daha iyi işitiyordu artık.
İyice bellesin diye neşeyle haykırdım:
“Boynun sıkıyorsa biraz gevşeteyim.”
Nasıl bir histi bu…
Açıkça tarif edemezdim.
메타데이터
- post_id
- 87da14be1cf0
- slug
- deni̇z-adaminin-soylu-yalnizliği-öykü-87da14be1cf0
- url
- https://mediumturkiye.com/deni%CC%87z-adaminin-soylu-yalnizli%C4%9Fi-%C3%B6yk%C3%BC-87da14be1cf0
- canonical_url
- https://mediumturkiye.com/deni%CC%87z-adaminin-soylu-yalnizli%C4%9Fi-%C3%B6yk%C3%BC-87da14be1cf0
- author_url
- https://medium.com/@efeogluxyzn
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-23 03:48:11