← Back to list

SARAYÖNÜ -I-

Sigara kokusu, topuk sesleri. Su, bu cümbüşün içinde gürültünün bir parçası olmanın ötesine geçemiyor. Topuk seslerine odaklanmıştım çünkü…

nişaburek in Türkiye Yayını · 2026-07-08 10:34 · 49 claps · 5.0 min read
#türkiye-yayını #türkçe-yayın #hikaye #edebiyat #gerilim
Open on Medium ↗

SARAYÖNÜ -I-

Sigara kokusu, topuk sesleri. Su, bu cümbüşün içinde gürültünün bir parçası olmanın ötesine geçemiyor. Topuk seslerine odaklanmıştım çünkü beyaz yakalıların gelişinin habercisi. Nihayetinde benim beklediğim de onlardan biri değil miydi? Topuk seslerinden birinin ritmi tanıdık geliyor hemen Shazamlıyorum, “The Way I am.” oysa bu şarkıyı daha önce dinlememiştim, dinleyecek de değildim. Topuk seslerinin küfürlü şarkılara dönüşmesinden rahatsız olunca başımı kaldırıp bakışlarımı insan yüzlerine çarpıyorum. Büyük, deri çantalıların çoğu tanıdık, selamlamak için başımı eğip gülümsemeye takatim yok. İngilizce translate özelliğini kapatarak topuk seslerini dinlemeye devam ediyorum.

Nihayet telefonuma gelen mesajla bu görüşmenin gerçekleşemeyeceği anlaşılıyor. Mesaj kısa bütün cümleleri gibi kısa. “Bugün yetişemeyeceğim, kusura bakma.”

Kusura bakma, kusura bakma, kusura bakma, bakma…

Kafamda yankılanıp duruyor susmak bilmeden. Bu gürültüyü en son lise birinci sınıfta bir çocukla kavga ederken anlamını bilmediğim o küfrü duyunca yaşamıştım “kevaşe, kevaşe, kevaşe…”

Telefonu cebime koyuyorum. Hemen önümdeki su birikintisinin üzerinden büyük bir adımla geçiyorum. Topuk sesleri mesaisine devam ediyor. Bir ara içlerinden biri sendeleyince ritim bozuluyor. Şarkılar birbirine giriyor. Eski bir plak kaydındaki cızırtıyı andırıyor yahut ben öyle hayal ediyorum. Gerçek ne, onu kendim mi kuruyorum bilemiyorum, sürekli bir bocalama içindeyim ama şu anda bu düşüncelere dalmak istemiyorum.

Yaşadığımız bu dünya hayal mi yoksa gerçek mi emin olamıyorum bunu ayırt edebilmek için bir topaç ya da hileli bir zara ihtiyacım var sanırım. Düşünceleri dağıtmak için içimden bir şarkı mırıldanmaya başlayıp yürüyorum çirkin evrak çantamla.

Çantanın çirkinliği de ayrı bir bahis. Kahverengiyle siyah arasında kararsız kalmış, fermuarı huysuz, sapı terli, içinde kâğıtlardan çok beklenmemiş neticeler taşıyan bir evrak çantası. Daha güzel bir çanta alabilirdim ama en güzeli dahi benim elimde eğreti duruyor. Bu yüzden en azından benim almadığım ve bana ait olmayan bu çantayı suçlamak daha kolay.

Üçüncü sokak lambasının altında duruyorum. Neden üçüncü olduğunu bilmiyorum. Birinci ve ikinci sokak lambalarının yanından geçerken durmak aklıma gelmemişti. İnsan bazı şeyleri yapmadan önce karar verdiğini sanır ama çoğu zaman karar dediğimiz şey sonradan uydurduğumuz bir mazeret. Belki de yalnızca çantanın ağırlığı canımı sıkmıştı. Yahut, o son “kusura bakma” hâlâ ense kökümde nefes alıyordu.

Çantayı kaldırımın kenarındaki demir korkuluğa yaslayıp fermuarını çekiyorum. Fermuar yarıda takılıyor. Kısa bir hırıltı çıkarıyor, boğazına bir şey kaçmış yaşlı bir adam gibi. Zorluyorum. Açılıyor. İçeride kâğıtlar, sekretere vermeyi unuttuğum ve tarihi geçmiş buruşuk fişler, müvekkilden kalma bir kartvizit, kapağı kaybolmuş bir kalem, naneli şeker paketi. Ama bir de pembe karton bir dosya var. Bu dosyaları en son staj yaparken görmüştüm onlar dahi 10 yıllık dosyalardı bu kadar yeni ve canlısını hiç görmemiştim.

Dosyanın bana ait olmadığını anlamak zor değildi. Ama ofisten birine ait olması da zordu üstelik ofisten çıkarken çantada olmadığına eminim. Böyle bir dosyayı fark etmemiş olmak mümkün değil. Dosyanın kime ait olduğunu anlayabilmek için hemen elime aldım üzerine siyah keçeli kalemle yazılmış iki kelime vardı:

“Sarayönü Görüşmesi”

Biri yanıma gelip de “pardon, dosyamı yanlışlıkla çantanıza koymuşum” der mi diye çevreme bakınıyorum. Bir yandan da gizli bir şey yapıyormuşum gibi tedirgin bir hisle daha kuytu bir yere geçerek dosyanın içine bakma arzusu içimde coşuyor. Hızlı adımlara hemen karşıya geçip köprünün altındaki mescidin tuvaletine giriyorum. Dosyayı alıyorum. Parmaklarım kâğıdın kenarına değince içimde lüzumsuz bir ürperti oluşuyor. Bu da ayrı bir huyum. Her şeyden anlam çıkarmaya meyilliyim. Bir kâğıt parçası bile bana bazen mahkeme celbi gibi gelir.

Dosyanın kapağını açıyorum.

İlk sayfada yalnızca rakamlar var.

3–2–1 3–2–1 5–1–4 3–2–1

Altında bir cümle:

Ritmi duyduğunda yürümeye devam et.” Rüyada mıyım, kamera şakası mı anlamlandıramıyorum. Ancak heyecan tepeden tırnağa beni ele geçiriyor.

Hemen sarayönünde beklediğim yere geri dönüyorum. Şayet bu gördüğüm bir rüya değilse, bir mesaj içeriyorsa dosyayı görünce ne yapacağını bilemeyip mescit tuvaletine kaçacağımı kimse tahmin etmemiştir herhalde.

Koşar adımlarla sarayönüne geçiyorum. Çok beklememe gerek kalmıyor.

Tak. Tak. Tak. Bir duraklama. Tak. Tak. Bir duraklama. Tak.

3–2–1.

Siyah pantolonlu, bej paltolu bir kadın yürüyor. Elinde büyük bir deri çanta var. Yüzüne bakamıyorum çünkü yüzüne bakarsam bunun tesadüf olmadığını kabul etmek zorunda kalacağım. Oysa ben tesadüflere inanmayı severim.

Kadın yanımdan geçip gidiyor. Parfümü sigara kokusuna karışıyor. Bir an lise sınıflarını, bekleme salonlarını, fakültede sınavdan erken çıkıp Rüveyda’yı beklediğim koridoru, adliye merdivenlerini, kalabalık asansörleri aynı anda hatırlıyorum. Her yer birbirine benziyor. Her bekleyişin kendine mahsus bir kokusu var ama hepsinin sonunda aynı şey oluyor: biri gelmiyor, biri geç kalıyor, biri kusura bakmamı istiyor.

Dosyaya yeniden bakıyorum.

İkinci sayfada bir kroki var. Sarayönü’nün kötü çizilmiş bir planı. Sokaklar eğri, bina isimleri eksik. Sanki burayı bilen biri değil de burayı hatırlamaya çalışan biri çizmiş. Bir köşede küçük bir çarpı işareti var. Çarpının yanında şu yazıyor:

Su birikintisinden sonra sola dönme.

Ben zaten su birikintisinden sonra düz yürümüştüm. Bunu fark edince içim tuhaf biçimde rahatlıyor. Demek ki en azından bir şeyi doğru yapmışım. Telefonum titriyor.

Ekrana bakıyorum. Yine o.

Dosyayı açtın mı?

Bu defa cümle kısa değil. Bu defa cümle benimle konuşuyor.

Parmaklarım soğuyor. Telefonu kapatmak istiyorum ama kapatmak bir şeyi bitirmez, yalnızca ekrandan kovar. Mesaj orada durur. İnsan da onu kafasının içinde okumaya devam eder.

neredesin?” yazıyorum.

Cevap yok. İstemeden etrafa kulak kesiliyorum. Şehrin bütün sesleri bir anda birbirinden ayrılıyor. Motorlar, frenler, kahkahalar, bozuk kaldırımlara sürten valiz tekerleri, uzaktan gelen bir siren, bir adamın telefonda “abi ben sana döneceğim” deyişi. Topuk sesleri hâlâ var. Ama artık onları yalnızca duymuyorum, sayıyorum.

Tak tak tak. Tak tak. Tak.

3–2–1.

Sonra bir başkası.

Tak tak tak tak tak. Tak. Tak tak tak tak.

5–1–4.

Dosyadaki ikinci satır.

Ben yürüdükçe şehir konuşuyor. Bunu düşünmek istemiyorum. Tüm bunların gerçek olması mı sanrı olması mı daha korkunç muhakeme edebilecek durumda değilim. İnsanların yüzleri flu, ayakkabıları net. Bütün bedenler kaybolmuş, yalnızca topuklar kalmış gibi. Kaldırımlar birer nota çizgisine dönüşüyor. Her adım, bir yerden bir yere değil, bir cümleden diğerine geçiyor.

Bir pasajın önüne geliyorum. Girişi dar, tabelası yarı sönmüş. İçeriden eski kumaş, rutubet ve fotokopi kokusu geliyor. Çocukken babamın beni götürdüğü iş hanlarını hatırlatıyor. Aynı merdiven boşluğu, aynı sararmış duvarlar, aynı hiçbir yere varmayan koridor hissi.

Dosyanın üçüncü sayfasını çeviriyorum.

“Pasajdan gir. Üçüncü katta durma.”

İşte bu hoşuma gitmiyor. Bir şeyin “yap” demesiyle “yapma” demesi arasında büyük fark var. Yap denilince insan hâlâ kendini seçiyor sanabilir. Yapma denildiğinde ise yasak başlar. Yasak olan her şey, insanın iradesini çürütür. Pembe fili düşünme, fili düşünme, düşünme, düşünme pembe fili…

Pasajın önünde duruyorum. İçeri girmeyeceğim diyorum kendi kendime. Bunu açıkça, neredeyse yüksek sesle söylüyorum.

İçeri girmeyeceğim.

Sonra topuk sesleri kesiliyor.

Tamamen.

Sanki biri şehrin altından bütün seslerin fişini çekmiş gibi. Bir saniye, iki saniye, üç saniye. Sessizlik uzadıkça büyüyor. Bir an acaba duyma yetimi mi kaybettim diye endişe edip yüksek sesle mırıldanıyorum. Hâlâ duyabildiğimi teyit ettikten sonra telefonuma bakıyorum, yeni mesaj yok. Pasajın karanlık ağzı önümde duruyor.

O sessizliğin içinde, çok içeriden gelen tek bir topuk sesi duyuluyor.

Tak.

Sonra bir tane daha.

Tak.

Sonra üç tane birden.

Tak tak tak.

1–1–3.

Dosyada böyle bir sıra yok.

İşte asıl korkutucu olan da bu. Çünkü bilinen şifreyi çözmek kolay. İnsan hiç değilse kendini zeki sanıyor. Ama şifre değişince, seni takip eden şeyin kural da koyabildiğini anlıyorsun.

Çantamı kapatıyorum. Pembe dosyayı içine koymuyorum. Elimde tutuyorum. Çünkü artık o dosya çantamın içindeki yabancı bir şey değil. Benimle yürüyen, elimde duran, nabzıma uyan bir şey.

Pasaja giriyorum.

Merdivenler eski. Basamakların kenarları aşınmış. Birinci kata çıkarken duvarda solmuş bir ilan görüyorum: “Acil tercüme yapılır.” Altında telefon numarası koparılmış. İkinci katta bir kapının arkasından televizyon sesi geliyor. Gündüz kuşağı programlarından birinin bağıran adaleti. Üçüncü kata yaklaşınca durmamam gerektiğini hatırlıyorum.

Üçüncü katta durma.

Ama üçüncü kata geldiğimde kapı aralığından bir kadın sesi duyuyorum.

“Kusura bakma.”

Ayaklarım olduğu yere mıhlanıyor.

Ses onun sesi değil. Tam olarak değil. Bütün kısa cümlelerin aynı yerden çıktığını fark ediyorum. Kusura bakma, kevaşe… kusura bakma,

Kapı hafifçe aralanıyor. İçeride ışık yok. Yalnızca karanlığın içinde, yere düşmüş bir çift siyah topuklu ayakkabı görünüyor.

Telefonum tekrar titriyor.

“Durma.”

DEVAM EDECEK…


메타데이터
post_id
8cfbdfba914e
slug
sarayönü-i-8cfbdfba914e
url
https://mediumturkiye.com/saray%C3%B6n%C3%BC-i-8cfbdfba914e
canonical_url
https://mediumturkiye.com/saray%C3%B6n%C3%BC-i-8cfbdfba914e
author_url
https://medium.com/@subsolenya
status
ok
fetched_at
2026-07-10 03:02:36