Seyelan: Uyku (1. Katman)
playlist:
Seyelan: Uyku (1. Katman)
playlist:
hozier — arsonist’s lullabye
sumru ağıryürüyen — beyaz gece
— — — — — — —
pinterest aesthetic board:
***https://pin.it/2RbcYL8D1***
— — — — — — — — — — — — — — — — -
Ilk katman:
‘Eşik’
Bir destana kulak verdim. Mağlubiyeti anlatıyordu.
Engel olamayacağın hiçbir yara seni kanatmazdı diyordu.
Faili sensin, diyordu.
Faili sensin, İlyada.
Kaçamayacağın her şeyin özü sensin. Çekirdeği yok edemezsin.
Hiçbir şeyi yok edemedim. Ne yanı başımda ağıt yakan o vicdanı, ne de yeşeren keşkelerimi. Yatağımın başında cirit atıyorlardı. Sık sık dinliyordum, ya da dinlemek zorunda kalıyordum. Bana yaşadığımı hissettiren şeylerin olduğunu sadece vicdanım hatırlatıyordu. Ölmemi istemiyordu. Diri kalmamı istiyordu. Daha fazla ölebileyim diye.
Acı bir battaniye gibi örtmüştü çocukluğumu. Bu ağır örtünün altında, annemin karşısına çıkma cesaretini toplamaya çalışıyordum. Klinik dört duvarı içinde geçirdiğim zaman, bir yandan bana güven veren bir sığınak, diğer yandan ise hayal ettiğim özgürlüğün önündeki en büyük engeldi. O özgürlüğü hiçbir zaman arzu etmemiştim. Ancak tenime batan dikenlerden kurtulmanın tek yolu köklerine inebilmekti.
Mikail Mustafa Karaçay.
Ucu bucağı olmayan bir sarsıntı.
Bir hafta önce öğrendiğim tüm hakikat bir zelzele gibiydi. O zelzelede sağ kalan tek şey ise Nergis’in bulandığı kan olmuştu. Gerçi ne kanını paklamaya gücüm yetiyordu ne de daha fazla kanamaya takatim. Mesuliyet gerektiren her seçim beni bir adım daha geriye çekiyordu.
O adamın ismi ise dudaklarımdan dökülen diğer isimler gibi değildi. Hatıralarımı bile parçalarına ayıracak bir zulmetin yuvasıydı. Tekrarlanan nutukların hep başlarındaydı. En uzak noktada tehdidin hecelerine işlemişti. İçimdeki her parça, bu gerçeği reddediyordu, ama öyle derine hapsoluyordu ki… Ne yapmam gerektiği ilgili hiçbir fikrim yoktu.
Annem ise her şeyi bir sır gibi saklamış ve dudaklarına hapsetmişti. O gün, Riya’nın önünde parmaklarımdan kayıp düşen o kırık sürahi parçası kadar parçalarına bölünmüş bir gerçeği dikmişti geçmişimize. İpleri aşınmıştı belki de yine de buradaydım. İsmi damarlarımda dolaşan bir yılan gibi kıvrılıyor, varlığımı zehirlemeye durak bilmeden devam ediyordu. Düşüncelerim bile varlığını yok saymak için elinde olan tüm kartlarını sunuyordu. Her halükârda sonuçsuzdu.
Hakkında konuşulurken defalarca kulak misafiri olmuştum. Annemden, babamdan, kayıplara karışan amcam Serhan’dan… Sokak lambasının altında çöp çıkaran Ahmet Abi’nin bile sesi, o günlerde merdiven boşluğunda yankılanan anlamsız bir uğultu iken şimdi teker teker anlam kazanıyordu; hafif çatallanan sesiyle söylediği her kelime bir iplik gibi geçmişe bağlanıyordu.
Aslında o adam ve o adamla ilgili tüm detaylar hep aile tablomuzun dışında, zifiri siyah bir gölge gibi sürdürmüştü muammasını. Her an o kara delikten çıkıp tüm izlerimizi yutacak bir gücün esasıymış da kör ve cahil bir çocukluğumun karanlığına hapsolmuş gibiydi. Varlığını sadece soru işareti olarak bellemiştim. Cehalet güven vaad ederdi. Ki Aslında nedeni de barizdi. Annem geçmişi öyle derinlere gömmüştü ki, şimdi her adım, bir kürek darbesi gibi toprağı kazıyor, tüm keskin gerçekleri yüzeye çıkıyordu.
Duygularım ise arap saçından halliceydi. Sürekli takılıp düşmeme ve geriye dönüp bakmama sebep oluyordu. Arkadaşlarıma veda etmek zorundaydım; her biriyle aramızda kurduğum bağ parmaklarımı düğümlemişti. Seza, Sekiz, Yankı, Yağmur ve Güneş. Hepsiyle bu klinik duvarları arasında sayamayacağım kadar anı kümesi birikmişti.
Üzerimdeki kıyafet en az içinde olduğum bu durum kadar eğretiydi. Önümde duran pastanın anlamını merak etmiyordum. Tüm bu yaygaraya Yankı’nın yüzüne yayılacak bir tebessümü görebilmek için ses çıkarmamıştım. Buradan çıkacağım günü hep iple çekiyor, hem de olabildiğince yok saymaya çalışıyordu. İnce örgülerini sürekli eline alıp arkaya itiyor olması hissettiği gerginliğin en keskin emaresiydi. Onu böyle gördüğüm için üzülüyor, en büyük sebebi olduğum için tüm bu yaşananları ve kendimi yargılıyordum. Yalnız kalmayı asla haketmiyordu.
Yağmur bir köşede durup bakışlarını pastayla aramda dolaştırıyordu. Göz göze geldiğimiz her an sığındığı mesafeyi aramıza bir set gibi ağır ağır çizmeyi seçiyordu. Kimseyi mutlu etmeyi beceremediğimi anladığım gün bunu yok saymaya başlamıştım. Kliniğin duvarları arasında öğrenebildiğim verimli derslerden birisi olmuştu.
Hemşire Ayan abla, tokayla sabitlediği saç tellerinden gözlerine ilişen perçinleri parmaklarıyla kıvırıp sahte bir gülümseme taktı yüzüne. Bunu Yağmur’un benden önce fark ettiğine emindim. Bana ilk günden hiç ısınamamıştı. “Güneş’in söylediğine göre frambuazı çok seviyormuşsun. Umarım beğenirsin.”
Güneş koyu mavi gözlerini kısarak tehditkâr bir tonda konuştu. “Beğenmeme gibi bir şansın yok. Bolca sevgimi kattım.” Akabinde Yankı’yı da gösterdi. “Sevgimizi.” Yankı’nın omuzları isteksizce yükselip alçaldı. Gözleri uzaklara kaydıktan sonra beni görebilmek için biraz çaba sarf etti, yüzünde utangaçlığın ve suçlulukla karışık bir şefkatin belirsiz bir karışımı vardı. Aralarında geliştirdikleri iletişim herkesin yapabileceği türden sayılmazdı. Güneş’le benzer ilgi alanları fazlaydı ve daha çok zaman geçiriyorlardı.
Duruşumu düzelttim. “Güzel görünüyor. Hepinize teşekkür ederim.” Parmak uçlarım şefkatle Yankı’nın dizlerine dokundu. Onu bu keşmekeşin arasında bıraktığım için beni affetmeyeceğinden kuşkum yoktu. Fakat bana değer veriyor oluşu her koşulda kalbimi ısıtıyordu. “Özellikle de sana.”
Ayan, kimse beklemezken sessizliği yaran çıkışıyla konuşmaya başlamıştı. Yankı’nın mutfaktan hiç ayrılmadığını, sırf bunun için ilaçlarını şikayet etmeden içtiğini söylediğinde odanın havası bir anda daraldı. Sözleri havada asılı kaldı. Hafif ve yersizdi ama keskinliği yine de tenimi çizmişti. Hepimiz kısa bir süreliğine dondurulmuş gibi sustuk.
Açıkçası Yankı’dan bir görevmiş gibi bahsetmesi içimde ince bir sızı bıraktı. Sinirlerimi germişti, fakat bakışlarımı sabit tuttum. İçimde yükselen tepkiyi bastırmam gerektiğini biliyordum. Samimi olmasa bile Yankı’ya kötü davranmadığının farkındaydım. Gözlerimi pastaya çevirdim tekrar. Parlak mumların ateşi yüzüme vuruyor, o titrek ışık bile beni suçluluk duygumdan uzaklaştıramıyordu. Yankı’nın utangaç, köşeye çekilmiş bakışlarından kaçınmaya çalıştım. Onun suçlanmış gibi çöküşünü görmek istemiyordum.
“Onu bu konuda cesaretlendiren tek şeyin buradan kurtulmak olduğunu anlamanız daha kolay olmuştur o halde.”
Yağmur’un sesi ortamdaki gerginliği ikiye yarıp bütün bakışları kendine çekti. Kollarını göğsünde birleştirdi; kemikli bilekleri gerildi, yüzündeki hissizlik bir kar tabakası gibi çöktü ve bütün soğukluğuyla Ayan’a yöneldi. Onun bu sert çıkışlarına alışkındım.
“Hepimizin burada bulunma sebebi buradan kurtulmak değil mi zaten?”
Güneş eteklerini düzelterek konuştu. Parlak renkler içinde kaybolmuş gibiydi. Abartılı makyajlar, kıvırcık saçlarındaki rengârenk tokalar… Hepsi zihninde kurduğu camdan bir kafesin parçalarıydı aslında. Kendini duyduğu ağıtlardan, geçmişin çürüyen kabuğundan korumak için kurduğu kafes. Sesindeki hafif titreşim bile saklamaya çabaladığı kırılganlığını ele veriyordu.
“Her kurtuluşa özgürlük diyemeyiz. Amacınız hiçbir etki altında kalmadan sağlıklı kararlar verebilmeniz.”
Ayan’ın bu cümleyi kurduğunda yüzünde profesyonel bir sakinlik vardı ama altında neyin saklandığını hepimiz çok iyi biliyorduk. Söyledikleri doğru olsa bile, odadaki yankısı hep mekanikti.
“Bunu ne belirliyor? Deli skalanız mı?”
Yağmur’un keskin çıkışı bir bıçak gibi aramıza saplandı. Onun kafa tutuşu hep buydu: hızlı, tereddütsüz, darbeli. Karşısındaki insan onu rakip olarak görmediği sürece daha da yükselirdi. Ayan ile sık sık çatışır, sonra sessizce odasına kapanırdı; fırtınası hep kapalı kapılar ardında sönerdi.
“Daha tıbbi süreçlerden bahsetmeyi yeğleriz.” Aklına bir fikir gelmiş gibi aydınlandığını gösteren bir yüz ifadesi kullandı. “Mesela üç gün önce Sekiz’in tüm odanı dağıtıp balkondan sarkmaya çalışması skalanın neresinde ona sen karar verebilirsin.”
İşte tam bu noktada her şey belirsizliğe sürüklendi. Çünkü Sekiz’in varlığının tanımı belirsizlikti. Bir an belirip söylediklerinin tam tersini savunur, Yağmur’u dumura uğratırdı. Buna rağmen Yağmur kendi ağırlığını korumakta hep inatçıydı.
İçimde yükselen bir dürtü, onu savunma isteği, düşüncemi kontrolüme rağmen dışarı itti.
“Yaralarını hatırlatarak mı varlığını ispatlıyorsunuz?”
“Bilir kişi olan ben değilim ki. Bu konuda gereken yanıtı ancak doktorlarınız verebilir.”
Ayan’ın sesindeki geri çekilişi hepimiz fark ettik. Cümlesi geriye doğru sarsılmış bir adım gibiydi; mesafe ve temkin doluydu.
“Baksana. Mesela ben seni ve senin gibileri katiyen etrafımda istemiyorum. Doktorlarınla buna ne gibi çözümünüz var?”
Yağmur’un sesindeki keskinlik yeni açılmış bir yara gibi taze ve kırmızıydı. Sınırlarını çok net çizerdi. O sınırları aşmak mümkün olmadığı için yabancılar sadece dikenlerinden korunmayı seçerdi. Ayan bu kliniğe başlayalı iki yıl olmuştu ve ondan önceki hemşire, Gülay abla, Yağmur’un bu dalgalarına dayanamamış olanlardandı.
Yakında konuşmanın alev alacağını hissettim. Kaç defa böyle olmuştu?Parmaklarımın arasında dolaşan eski bir anı gibi, tüm benzer sahneler zihnimin kıyısında belirdi.
Yağmur’a döndüm.
“Yağmur. Sırası mı şu an?”
“Gerçekten tadımızı kaçırmayın hiç şimdi. Asırda bir Yankı’yı mutlu etme gafletine düşmüşüz şurada.”
Güneş’in sözleri üzerine Yankı zorlama bir gülümseme kazandı. Dişlerini göstererek gülmesi kalbimin üzerinde umarsızca tepindi. Bu anın benim yüzümden böyle eğreti durduğunu bilmek vicdanımı ağırlaştırdı. Onu bu kadar kırılgan halde görmeye dayanamıyordum.
“Sizi yalnız bırakayım o halde.”
Ayan’ın bu cümlesi odanın havasını tekrar değiştirdi; içeri giren bir esinti gibi, geride bıraktığı gerginlik yavaşça çöktü. Ayan kapıya yönelirken, kliniğin dezenfektan ve soğuk seramik kokusu odayı yeniden ele geçirmişti. Sessizlik ağırdı, ama her birimiz bu ağırlığın kendi payına düşen kısmını taşımaya çoktan alışmıştık.
Güneş kapının kapanmasıyla ayaklandı.
“Bir an hiç gitmeyecek sandım.”
Yağmur yüzünü düşürdü. “Gidici olan bir tek o değil.”
Güneş’in gözleri anında Yankı’yı, akabinde beni buldu. Sarfettiği kelimelerin belirli bir filtresi yoktu. Bu yüzden sık sık Güneş’ten birkaç dakikalık nutuk dinler, sonra hiç dinlememişçesine olduğu gibi devam ederdi.
Elimle Yankı’ya gel işareti yaptım. İlk günden bu güne Nergis’in izlerini taşımaya başlamıştı benim için. Odamda çizdiğim ve buruşturup attığım suretlerin bir çoğunu toplayıp çekmecesinde benim için muhafaza ettiğini öğrendiğim gün değer verdiklerimizde bir kan bağımızın olup olmamasının bir önem arzetmediğinin farkına vardım.
Hiç tereddüt dahi etmeden kolumun altına yerleşip kafasını göğsüme yasladı. Örgülerine minik taşlar takarak renklendirmişti ve üzerindeki her şey Güneş’ten kuşkusuz izler taşıyordu. Onu tıpkı kendisi gibi giydirmekte kararlıydı.
Yağmur’un bize bakarken yakaladığımda aramızda tuhaf ve bağımsız bir bakışma geçti. Dudağındaki piercing’i çıkarmıştı. Kaşının yanındakiler duruyordu. Serseri ve aykırı imajının altında yatan kişiliklerin ona ne denli farklı renkler kattığının farkında değildi. İki hafta önce buradan gideceğimi öğrendiğinde tüm öfkesini bana var gücüyle püskürtmüştü. Güvende olmayacağımdan emindi. Onu bu kaygısında çürütecek bir sav bulamamış olmak biriken tüm yaprakları korkularımın üzerine savurmuştu.
Güneş bu bakışmaya dahil olduğunda yüzüne manidar bir ifade yerleştirmişti. Aklından neler geçtiğini biliyordum. Sehpanın yüzeyinde duran bıçağı alıp pastanı kesip hepimize dilimler ayırdı akabinde. Yağmur beklemeden kendi tabağını alarak yanımıza geçti ve oturdu.
Güneş kızan bir ses tonuyla anında parlamıştı. “Ayıp be! Bırak da sahibi tatsın önce.”
Yağmur oralı bile olmadan yemeğe devam etti.
Yankı ise doğrulup el çırptı hemen. En çok o seviniyordu tatlı yiyeceği için. Bu halleri onu fazladan sevimli kılıyordu.
Güneş hayıflanarak tabağı uzattı. “Al ablacım. Yerken bu abiyi asla örnek almaman gerektiğini de hatırlat kendine.”
Yankı kafasını salladı ve vakit kaybetmeden tabağı elinden aldı.
“Katılıyorum.” Çiğnerken onaylamayı asla ihmal etmemişti Yağmur. Bunu beklediğim için gözlerimi ondan çekerek Yankı’ya indirdim.
“Ne öğretici bir muhit değil mi? Etrafın dostluk ve hoşgörü ile çevrili.” Sesim alaylıydı. Bunu Yankı da anlamıştı. Kıkırdar gibi ağzını kapatıp pasta dilimine odaklandı.
Güneş hiç beklemeden bıçağı ile odadaki bizleri tek tek göstererek, “Dostluk ve..” ardından bıçakla kendisini işaret etti. “Hoşgörü. Doğru, evet.”
Yağmur tabağı sehpaya bıraktığında porselenin ahşapla buluştuğu o kısa ses, odanın nabzını bir anlığına durdurdu. Pastası hâlâ yarımdı; kenarları çatalla bozulmuş, ortası dokunulmamış. Bitmemiş şeylerin görüntüsü her zaman içimde gereksiz bir huzursuzluk yaratırdı.
Boğazımı temizledim. Sesim bana bile ait değilmiş gibi yankısız çıktı. Yankı’nın tabağa vuran çatalı dışında odada hiçbir şey kalmadı; ne kelime ne de nefes. Dudaklarıma yerleşen kuruluğu fark ettiğimde, bedenimin beni ele verdiğini anladım.
Yağmur elini cebine soktu. Hareketi kabaydı, sanki cebinden bir eşya değil de sabrını çıkarıyordu. Avucunda beliren anahtar ışığı yakaladı. Yüzüne çöken ifade… Onu uzun zamandır görmemiştim. En son Mars’ın öldüğünü öğrendiğinde bu kadar sessizleşmişti. İçinde bir yerde, duvarlarını yıkacak kadar büyük bir hüzün vardı; onu öfkesine ekleyip odalarına sığdırmaya çalışıyor, ama her seferinde taşırıyordu. Bu kadarını bilmemem gerekirdi belki de. Ya da zihnine bu kadar yakın durmamam. Ama ikimiz de biliyorduk: düşüncelerini çoktan işgal etmiştim.
Güneş sessizliğe dayanamadı. Merakı sabırsız bir çocuk gibi öne atıldı.
“O anahtar ne?”
Yağmur anahtarlığı avucunda sabit tutarken kaşları çatıldı. Cevap vermediğinde Güneş yalandan dil çıkardı ve tabağına geri döndü. Keyfinin kaçtığı belliydi; saklamak için gösterdiği çaba bile bunu gizleyemiyordu. Yağmur’un ona karşı sergilediği bu anlamsız barbarlık konusunda içten içe kin tutuyordum.
Bir an sonra anahtar havalandı. Düşüncelerimin arasından fırlayıp bana doğru geldiğinde refleksle yakaladım. Metalin soğukluğu avucuma yerleşti.
“Dairemin.” dedi Yağmur. “Giriş katta. İşine yarayabilir.”
Cümle basitti ama içinde gizlenmiş tok bir emrivaki vardı. Hayır demek için doğrulduğumda Yankı, neredeyse fark ettirmeden beni geriye itti. Bedenlerin sessiz ittifakı, kelimelerden daha ikna ediciydi.
“Hiç deneme bile.” Omuzlarını öne dikti. “İtiraz etmeni Yankı da istemiyor zaten, değil mi?”
Yankı’ya özel göz kırpmıştı ve yarı bir tebessüm gezindi yüzünde. İkimizi de içine alan, geçici bir ateşkes abluka gibiydi. Homurdandım. Anahtarı cebime koydum, yine de bu konuda son derece isteksizdim. Fakat herhangi bir tartışma bırakmak istemiyordum ardımda. Bu klinikte en azından son gün, hatırlanabilir bir şeyler kalsın istiyordum. Kırık değil. Gürültüsüz. Mümkünse sessiz.
Düşüncelerimin arasından sıyrılmamı sağlayan şey açılan kapı olmuştu.
İsminin Sidal olduğunu öğrendiğimiz kadını gördüğümüzde Yankı tepki vermekte gecikmedi; tabağını sehpaya neredeyse fırlatır gibi bırakıp kollarını bana doladı. Bir şeyi kaçırıyormuş ve elinden bırakmaması gerektiğini hatırlatıyordu kendisine. Bu kadının varlığı, Yankı’nın zihninde tek bir anlama denk düşüyordu, o da ayrılıktı. Gideceğimi, daha önce defalarca bildiği hâlde, Sidal hanımın odaya yeniden girişiyle tekrar anlamıştı. Gözyaşları göz kapaklarının ardında çırpınıyor, dışarı çıkmak için izin istiyordu. Vermediğini biliyordum.
“Çantalarınızı arabaya yerleştirdik efendim.”
Sesi nötrdü. Ne gitmenin ağırlığı vardı içinde ne de kalanların boşluğu. Bana bir bekçi tutulmasının ne kadar anlamsız olduğu aklımdan geçmedi bile. Başımı ilgisizce salladım. Kapıyı kapatıp görüş alanımızdan çıktığında, odada bıraktığı şey yalnızca doldurulamaz bir göçük olmuştu.
Kadın çıkmadan hemen önce, Güneş sırtı dönük olduğu için yüz ifadesini taklit etti. O kısa an, içimde sebepsiz bir gülme isteği uyandırdı. Ama Yankı’nın kolları… Hüzünlü, ağır ve dikkatli bir şekilde vücudumu sararken bana asıl gerçeği hatırlattı: arkamda bırakacağım bu kız çocuğunu bir enkaza terkedecektim belki de. Yankı’da Nergis’in izlerini sürekli yakalıyordum. Aynı bakış, aynı tutunma biçimi. Bu benzerlik, vicdanımı ikiye bölmek yerine beşe katlamış ve sırtıma yüklemişti. Parmak uçlarım saçlarına dokundu. Kırılgandı. Fazla tanıdıktı.
“Gitmeni istemiyor.” Yağmur’un sesi neredeyse fısıltıya yakındı. Bunu Yankı için yaptığını biliyordum. Kelimeleri bana değil, ona istinaden yumuşaktı.
Yankı’yı kendimden ayırdım. Zorla değil; zamanını doldurmuş bir temas gibiydi daha çok. Yüzüme bakmasını sağladım.
“Bak bana,” dedim. “Üç ay önce çizdiğin resmi hatırlıyor musun? Kocaman bir kafes vardı. Kapısı açıktı. Hepimizi gökyüzüne doğru uçuyorken el eleydik.”
Başını salladı. Gözleri doluydu.
“O kafesin kapısını açtık,” diye devam ettim. “Ama o kafesten çıkabilmek için dışarısını daha iyi tanımamız gerekiyor, değil mi?”
Sesim bana ait değildi. Yabancı ve yavandı. Sözlerime inanmıyordum. Karşımdaki küçük kızın da ne düşündüğünü de tahmin edebiliyordum.
Güneş araya girdi. Zorla gülmüştü.
“Ve bu zorlu görev maalesef bizim İlya’nın.”
Klinikte öğrendiği işaret diliyle ellerini oynattı. Tekrar gelip gelmeyeceğimi sordu. Anladığım an yanağına sulu bir öpücük kondurdum. Yağmur’un bakışları üzerimizde dolaştı; yerleşemedi, konaklayamadı.
“Tabii ki geleceğim,” dedim. O an boğazımın yandığını hissettim. “Sadece biraz zaman ver bana. Sürekli bir arada olacağız. Hatta bir süre sonra bıkacağından eminim.”
Söylediğim kelimenin sonuna iliştirdiğim umut, gözlerimin içine biraz daha uzun bakmasını sağladı. Sanki bakışlarımın içine gizlediğim şey, onda da aksini bulmuştu. Kollarını bana sardığında, bu temasın bir süreliğine bile olsa beni hayatta tuttuğunu hissettim. Güneş buna kayıtsız kalamadı; aramıza sızan bir ışık gibi, tereddütsüzce gelip ikimizi de içine aldı.
“Bana da yer bırakın ya.”
Homurtusu anın ağırlığını hafifletmeye çalışan bir şevk gibiydi. Yankı, merhametinden koparabildiği kırıntıyı ona da uzattı. Beceriksizce, aceleyle diğer kolunu da Güneş’e doladı. Sarılışımız simetrik değildi, uyumlu da sayılmazdı ama gerçekti.
Yankı’nın bakışları Yağmur’a takıldı o an. Sessizce çağırdı. Sözcüklerden çok, gözleriyle yapmıştı bunu. Bu çağrı havada asılı kalmadı. Yağmur, beklenilenin aksine yerinden kalktı. Ağır adımlarla yürüdü bize doğru. Her adımı sanki yılların tortusunu taşıyordu; zemine değil, geçmişe basar gibi.
“Paşam buyur etti.”
Güneş’in takılması soğuk bir gülümseme yaydı dudaklarıma. Yağmur da geri kalmadı; eliyle Güneş’in kıvırcık tutamlarını karıştırdı. Hareketi sert değildi ama temkinliydi, daha fazla yaklaşırsa Güneş tarafından azarlanacağını biliyordu.
Hepimizden daha uzun, daha iri duruyordu. Bedeni bu küçük çember için fazla büyüktü belki ama kimse bunu garipsemedi. Çünkü o an ölçüler geçersizdi. Ve ben, ilk kez, bu kadar yakındayken bile içimdeki boşluğun biraz olsun sustuğunu fark ettim.
Bu boşluk, Köln’den geldiğim ilk günden beri kalbimin tam ortasında açılmış bir oyuk gibiydi. Yanımda taşıdığım bütün pişmanlıkları iplik niyetine kullanıp onu ilmek ilmek kapatmaya çalışmıştım. Her düğümde biraz daha kanamış, her ilmekte biraz daha içime gömülmüştüm. Ama ne yaparsam yapayım, hayat bütün çıplaklığıyla karşıma dikilip engellerini umarsızca önüme dizmişti. Saklanacak yer bırakmıyordu.
O adamın babam olduğunu öğrendiğim günün hissi hâlâ tenimdeydi. Damardan yediğim bir iğne gibiydi; önce yakmış, sonra her şeyi susturmuştu. Sessizlik rahatlatıcı değildi. Sadece gürültünün sesini kısmıştı. Yarası ise her nefes alışımda yavaş yavaş aşınıyor, içimde genişliyordu. Kapanmıyordu. Varlığı hep oradaydı; unuttuğumu sandığım anlarda bile göğsümün içinden bana bakıyordu.
Bakışlarımın bir noktaya çivilendiğini fark eden Güneş huzursuzlandı. Yerinde kıpırdandı. Saç tutamlarını arkaya itip omzumu dürttü; sanki beni bulunduğum yerden çekip çıkarabilirmiş gibi. Yağmur bu küçük hareketle birkaç adım uzaklaştı.
“Oyalanmayalım ya hadi. Bakıcısından da azar yemeyelim şimdi.”
Sesindeki alay, gerçeğin üzerini örtemeyecek kadar inceydi. Gözlerimi yana çevirmekten başka bir tepki veremedim. Haksız sayılmazdı.
“Mola minderini de hazırlamış mı yoklamak lazım.”
Yağmur sırt çantamı alıp koluna takarken lafı yarım ağız fırlattı. Elimi yumruk yapıp koluna vurdum. Bu hareket, yüzündeki gülümsemeyi genişletti. Seza’yla arasındaki farkları çözmek için bana uzun zaman tanınmıştı ama böyle anlarda zihnimde kurduğum şemalar daha keskin, daha net hâl alıyordu. Kim nerede duruyor, kim hangi boşluğu dolduruyordu; hepsi apaçık ortadaydı.
Yankı tüm bu konuşmaları kollarını karnıma sararak dinliyordu. Yüzünde dalgın, uzak bir ifade vardı. Sanki bedenim bir süreliğine sığınabileceği tek yerdi. Onu orada hissetmek, içimdeki boşluğun kenarlarını daha görünür kılıyordu.
Dışarı adımımı attığımız anda soğuk bir rüzgâr üzerime abandı. Tenimi değil, sanki içimde kalan son sıcaklığı hedef almıştı. Vücudumu ikinci bir deri gibi sardı. Etraf ise neredeyse boştu. Uzakta birkaç bahçıvan görünürdeydi sadece. Geri kalan her şey sessizliğe teslim olmuştu. Ayrıca, sonbaharın ilk basamaklarında olmamıza rağmen mevsim aceleciydi. Üzerimdeki kalın kıyafet bile yetersiz kalmıştı. Soğuk, kumaştan geçip doğrudan içime işliyordu.
Bedenimde biriken duyguların birbirine dolaştığını hissettim. Düğümlenmiş, sabırsız ve kurnazdı. Ayağıma dolandılar anında. Göğsümde ince bir sızı belirdi akabinde. Tüm düzenimi paramparça eden o insana neden hesap sormam gerektiğini hatırlatan bir sızıydı bu. Unutmama izin vermeyen, tam aksine beni sürekli aynı yere geri çağıran.
Çantamı Yağmur’dan aldığım anda Yankı’ya takıldı gözüm. Yanakları artık kuru değildi. Islaklığın izi, yüzünde kalıcı bir çizgi gibi duruyordu. Boğazımda biriken o dikenli yumak büyüdü; yutkunmak bile başlı başına bir mücadeleye dönüştü. Örgüleri eskisi kadar özenli değildi; bazı teller kaçmıştı. Ama kelebekli tokaları… Onlar her şeye rağmen ışıltılıydı. Gerçeklikle alay eder gibi, inadına parlıyordu.
Parmaklarım yanaklarına dokunduğunda buruk bir tebessüme teslim oldum. Vedalardan ve yalanlardan ibaret bu kıyıda, küçük bir kız çocuğunu teselli etmeye kalkmak yalnızca ikiyüzlülüktü. Söylenecek her söz eksik, uzatılacak her el geç kalmıştı.
“Ne zaman geleceksin?”
Yağmur aramızdaki mesafeyi birkaç adım daha kapattığında, Güneş’in kulak kesildiğini hissediyordum. Söylenmeyen şeyler vardı ve onları kendime saklamayı seçmiştim. Göğsümü şişirip indirdim; içimde biriken havayı değil, tereddüdü bastırmak ister gibiydi bu.
“Muhtemelen yerleştikten hemen sonra.” Sesimin düşünceli değil de kendinden emin çıkması için kendimle pazarlık yapmıştım. Yankı’nın yanaklarına yeni bir hüzün eklenmemeliydi.
Güneş kolunu omzuma attı. Teninin beyazlığına serpiştirilmiş çilleri, sonbaharın renkleriyle tuhaf bir ahenk içindeydi. “Önce anneni görmeye gideceksin değil mi? Öğrendiklerinden sonra sana sağlam bir açıklama yapmak zorunda.”
Haklıydı. Ama hissettiğim şey cesaret olmamıştı. Dikenli bir telin üzerinde yürümek gibiydi; her adımda biraz daha canımı yakacak, geri dön sem de ileri gitsem de yaralayacaktı. Karşısına geçtiğimde hesap sormaya yüzüm olacak mıydı? Bilmiyordum. Bu bilmezlik, dışarıyı benim için mayınlı bir araziye çeviriyordu.
Yağmur başını omzuna yasladı. Kolları göğsünde kavuşmuştu. “Kolay olmayacaktır.”
Bu cümle, havadaki soğuğu biraz daha keskinleştirdi. İçime doğru üşüdüğümü hissettim.
“Hangimizin hayatında kolay denecek şeyler yaşandı ki?” Sözlerim gözlerimle birlikte kaçtı. Mırıltı halinde döküldüler.
Güneş buna karşılık saçımı hafifçe çekiştirdi. “Kendi adına konuş. Benim ayak bastığım her karış çiçek bahçesidir.”
Hınzır üslubuyla ağırlığını ortaya koyduğunda Yankı, farkında olmadan gülümsedi. O tebessüm kısa sürdü ama gerçekti. Güneş’in yürüdüğü yerde bir şeylerin filizlenmesi tesadüf değildi.
Benim bastığım yerlerdeyse çoğu zaman sadece toprak kabarırdı. Ve bazı yaralar, çiçeklenmeden de var olabilirdi.
Kliniğin önünde bekleyen siyah, iri araç hareketsiz duruyordu. Bizi beklemek için kök salmış olabilirdi. Ön kapı açıldığında bakışlarımız tam orada çarpıştı. Şoför olduğunu tahmin ettiğim adam, ölçülü ve neredeyse törensel bir hareketle arabanın arkasına geçti. Kapıyı açarken bir eliyle metalin soğukluğunu tutuyor, diğer eliyle bakışlarını üzerimize salıyordu. Gözleri aceleci değildi. Varlığımızı tartıyor gibiydi.
“Bu hayırdır?” Yağmur’un sesi ani bir kıvılcım gibi parladı. Siniri her zaman olduğu gibi önce bedenine, sonra sözcüklerine sıçramıştı. “Uzatmayın demeye mi getiriyor?”
Ona doğru hamle yaptığında elim refleksle koluna uzandı. Parmaklarımın teması, içindeki fırtınayı kısa bir anlığına da olsa dizginledi.
“Sorun çıkmasın. Gidiyorum zaten.”
Sesimi bilerek yumuşattım. Bunun ona nasıl ulaştığını biliyordum. Geri çekildi. Bana karşı olan hacimsiz zaafı, öfkesini kontrol etmesinde her zaman en sağlam dayanak olmuştu. Bu yüzden içim rahattı.
“Haşa. Dayılanmadan durabildiği bir anını gördün mü?”
Güneş’in lafı havaya atılmış bir taş gibiydi. Kaşlarımı çattım. O cümledeki hafiflik, bulunduğumuz anın ağırlığıyla çarpışıyordu.
“İzin verme sen de. Geldiğimde şikâyet duymak istemiyorum.”
Sözlerim sert değildi ama kararlıydı. Ardından bakışlarım Yankı’ya kaydı. Orada duruyordu; küçük, sessiz, ama her şeyi içine çeken bir merkez gibi.
“Sana emanetler, tomurcuğum. Güveniyorum sana.”
Çantanın kolunu daha sıkı kavradım. Göğsüme bastırdım. Son kez yüzlerine baktım. Acele etmek gibi bir niyetim yoktu. Haftada iki kez seanslar için gelecektim zaten. Bu bilgi, kendi kendime verdiğim bir teminat gibiydi. Mütemadiyen görüşecek olmamız bir nebze bile olsa rahatlıyordu. Özlemimizi belli aralıklarla törpüleyecektik. Ama düzen çoktan kırılmıştı. Ve kırılan şeyler bir daha eski yerlerine tam oturmazdı.
Suçluluk, omuzlarıma yüklenmişti. Sırtımdaki çanta ağırlaştıkça ağırlaşmıştı. Arabaya doğru yürürken her adımda anılarım çözülüp üzerime pul pul döküldü adeta. Tıpkı derimi acıtan ince bir döküntü gibi.
Öğrendiklerim, öğrenmek zorunda kalacaklarım ve henüz adını koyamadığım ihtimaller… Hepsi bir araya gelip kaygımı köpürttü. Nefes almak bile bir engel parkuruna dönüşmüştü. Her solukta göğsüme bir eşik daha konuluyordu.
Şoförle göz göze gelmeden arka koltuğa geçtim. Göz teması, şu an kaldıramayacağım bir tanıklık olurdu. Sırt çantamı kucağıma aldım. Sidal hanım hemen yanımda oturuyordu. Arabanın gereğinden fazla geniş salonuna rağmen bu yakınlığı seçmesi kaşlarımı çatmamı sağladı. Üzerinde durmadım.
Camdan dışarı bakmamaya çalıştım. Bilinçli bir kaçınmaydı bu. Çünkü dışarıda, azımsanmayacak bir zaman boyunca yan yana odalarda büyüdüğüm, çocukluğumu paylaştığım insanlar bekliyordu. Endişeleri görünür, sessizlikleri daha da gürültülüydü. Orada benim için duruyorlardı. Ve bu, hiç olmadığı kadar can yakıyordu. Altından kalkamayacağımı biliyordum.
Araba hareket ettiğinde, içimde bir şey yerinden oynadı.
“İyi misiniz? Su ister misiniz?”
Sidal hanım yüzünü bana çevirdiğinde, adını koyamadığım bir öfke damarlarımda dolaşmaya başladı. Sessizdi bu öfke; bağırmıyor, taşmıyordu. Ama vardı. Kadının bu olanlardan sorumlu olmaması sinirimi daha da bozuyordu. Çünkü bu gerçek, karşımda suçlayabileceğim kimse bırakmıyordu o an. Öfke bir yere çarpıp geri dönüyor, sonunda yine beni buluyordu. Çantanın kulpunu avuç içlerime hapsettim. Derimle metal arasında sıkışan o sertlik, kontrol edebildiğim tek şey gibiydi. Başımı iki yana sallamıştım.
Elini hafifçe omzuma koydu. Beklemediğim bir temastı. Ne sertti ne de yumuşak. “Onlardan ayrıldığınız için üzgün olduğunuzun farkındayım,” dedi. Sesi fazla sakindi. “Ama bu bir veda değil. Tedaviniz sürüyor. Sık sık bir araya geleceksiniz.”
Söylediklerinin yüzeyselliği, kelimelere tutunmamı engelledi. Belli ki teselli etmesi söylenmişti. Ezberlenmiş umut kırıntılarından ibaretti.
“Nereye gidiyoruz?” dedim.
Yanıt Sidal hanımdan değil, ismini bilmediğim şoförden geldi. “Yalıya. Mikail bey ve ailesi bugün çiftlik evindeler. Yarın onlar da katılacaktır size muhakkak.” Paylaşılan bilginin bende herhangi karşılığı yoktu.
“Annemi görmek istiyorum.” Cümlem ağzımdan duygusuzca çıktı. Ne rica vardı içinde ne de umut.
Sidal hanım sanki bu anı bekliyormuşçasına hemen araya girdi. “Mikail beyin haberi olmadan böyle bir şey yapmamızın imkânı yok.”
Arka koltuğun dar alanında, omuzları hafifçe öne düşüktü. Yüzüne yayılan o ince tedirgin kırışıklıklar, söylediği cümleden daha dürüsttü; kendisini saklayamamıştı. Ellerimi dizlerinin üzerine bu karara dâhil etmek ister gibi bıraktı.
“İzin istemiyorum. Annemi göreceğimi söylüyorum. Uzatacaksanız inebilirim.” Tek kaşımı kaldırarak şartımı beyan ettiğimde dudaklarını gerdiğini anlamıştım. Bir onay niteliğindeydi. Kafamı sallayarak camın soğuk yüzeyine yasladım.
Göz temasından kaçınmak bir savunma değil, bir zorunluluktu. Arabanın içi fazla yakındı; koltuklar, nefesler, kelimeler üst üste biniyordu. Parmak uçlarım refleksle boynumdaki kolyenin yokluğuna ilişmişti. Nergis’in benim için verdiği tüm emek kırıntılarını hayatıma işlemek istiyordum ama o kolyeyi bir şeyleri sonuca vardırmadıkça takmayacaktım. Bir anlamı olmak zorundaydı.
Boncukları masasına serpiştirip, vücuduna yayılan o sessiz mutlulukla tek tek ipe dizmeye çalıştığı anlar zihnime çarpıyordu ikide bir. Sabrı ve dikkati yaşına tezat oluşturacak bir dengeyle hareket etmiş, uzun uzun bana bu kolyeyi yapmıştı. Sanki zamanın kendisini de o ipe bağlamak istermiş gibi. Unutamıyordum. Bazı anılar unutulmak için değil, unuttuğun her şeyi birer birer üzerine devirmek için var olurdu.
Araba yön değiştirdi. Bunu fark etmekle anlamak arasındaki o kısa boşlukta, içimde bir şey daha yerinden oynadı. Tenimle cam arasındaki o ince temas, dışarıyla aramda kalan tek somut sınır gibiydi.
Manzara akıyordu. Ama net değildi. Renkler birbirine karışıyor, çizgiler çözülüyordu. Dışarısı tahmin ettiğimden daha karmaşık, daha uçuktu. Sanki her ağaç, her tabela, her gölge kendini silip geçiyor; ardında hiçbir iz bırakmıyordu. Dünya, hatırlanmamak ister gibiydi.
Arabanın içinde motorun sabit ve ısrarcı uğultusu dikkatime çarptı. Bu ses, zihnimde dolaşan o örümceğin döngüsünü hatırlattı bana; durmadan aynı yere ağ örüyor, sonra yine aynı noktaya dönüyordu. Kaçış yoktu. Zamanın ne denli eli baltalı bir canavar olduğunu, küçücük bir çocukken bile biliyordum. Bizi bir yerden alıp başka bir yere savuruyor, yaşamak zorunda kalacağımız o korkunç kaderi alnımıza tek tek kazıyordu.
Koluma değen temas, düşüncelerimin arasına sokulmuş yabancı bir parmak gibiydi. O an, bakışlarım istemsizce karşıya çivilendi. Sidal hanım dirseğini hafifçe bükmüş, gövdesini yarım bir açıyla bana çevirmiş ve bir tablet uzatmıştı. Arabanın arka koltuğunda, dizlerimiz neredeyse aynı hizadaydı.
Tableti elime aldım. Yüzeyi parmak izlerimi hemen kabul etti. Ama asıl ağırlık ekrandan değil, içimde kabaran sorulardandı.
“Bu ne için?” dedim. Sesim beklediğimden daha boş çıktı.
Ekranda modern, keskin hatlı bir fontla konumlanmış ‘Aryan’ yazısı vardı. Altında ise çarka benzeyen bir sembol mevcuttu. Sabit durmasına rağmen dönüyormuş hissi veriyordu; bakışımı içine çekiyor, sonra geri itiyordu. Tuhaf hissetmiştim. Zamanı, insanı, niyeti öğüten bir düzenek gibi duruyordu.
Sidal hanım omuzlarını dikleştirdi. Çenesini çok az kaldırdı. Yüzündeki ifade, görev bilinciyle cilalanmıştı.
“Efendim,” dedi. “Okuduğunuz metinde Aryan’dan bahsediliyor. Babanız Mikail Mustafa Karaçay’ın babası, rahmetli dedeniz, yani Mirza Karaçay tarafından kurulmuştur. Kendisini maalesef bir ay önce kaybettik. Bu konuda sizi bilgilendirmem gerektiği söylendi.”
Her kelime yerli yerindeydi. Tanımadığım bir adamdan, hiç kurmadığım bir bağla söz edilmesi… Zihnimde biriken su, kenarlara vurmuştu. Taşmıyor, ama her an taşabilecek kadar doluydu.
Bir babadan ilave dede de ortaya çıkmıştı.
Sırtımı koltuğa yasladım. Boynumu geriye vermedim. İşaret parmağımı ekranın yüzeyinde gezdirdim. Uzun bir metin belirdi. Yıllar, tarihler, genişleyen alanlar… Kelimeler birbirine eklemleniyor, ama hiçbirine tutunamıyordum. Gözlerim üstünkörü üzerinden geçti sadece. Okumakla bakmak arasındaki o boşlukta durdum.
Bir sayfa daha geldi arkasından. ‘Kuruluş ve Aile Yasası’ yazıyordu.
“Yasa? Böyle bir şey neden var?” dedim. Sesim bu kez daha çatlak çıktı.
Sidal hanımın dudakları çok hafif yukarı kıvrıldı. Gülümseme sayılmazdı pek. “Evet. Aryan’ın parçası olan herkesin uyması gereken belirli kurallardan bahsediliyor. İsterseniz daha detaylı — “
Cümlesi bitmeden tableti kapattım. Parmağım düğmeye hafifçe bastı ve ekran bir anda karardı. O ani karanlık içimi garip bir şekilde rahatlattı.
Tableti uzağa koydum. Omuzlarım hafifçe öne düştü.
“Uymadım diyelim. Ne oluyor o zaman?” Üstü örtülü bir alay ve histeri vardı bu soruda. Bir an durdum. “Ne yapıyorsunuz mesela?” Düşünür gibi yaptım birkaç saniye. “Çağa meydan okuyup kellesini mi alıyorsunuz? Hayır öyleyse uğraşmanıza gerek olmadığını söyleyebilirim.”
Sorularım arabanın içinde asılı kaldı. Motorun uğultusu bile geri çekilmiş gibiydi. Sidal hanımın yüzünde mikroskobik bir tereddüt belirdi; kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti, dudakları birbirine bastı.
“Efendim, orada yazan yaptırımlar gözünüzü korkutmasın. Aryan’ın bugünlere kan kaybetmeden gelebilme sebebi de aslında sorgusuz bu yasalara riayet edilmesinden kaynaklı.” Konuşurken sesi yontulmuş ve düzdü. Kelimeleri sanki önceden ütülenmiş, kırışıklığı alınmış gibiydi. Cümlenin ortasında başını hafifçe çevirip şoförle göz göze geldi. O bakış bir saniyeden kısa sürdü ama fazlasıyla yoğundu; aralarında görünmeyen bir anlaşmanın, sessiz bir onayın izi vardı. Şoför yüz kaslarını oynatmadı. Direksiyona bakan gözleri sabitti, çenesi sıkılıydı. İyi bir köle olabildikleri için onları ödüllendirdiklerinden bahsediyordu.
Sidal hanımın kafasının içinde ne döndüğünü bilmiyordum ama söylediği şey beni asla tatmin etmemişti. Klinikte geçirdiğim yıllardan sonra, bilmediğim bir keşmekeşin ortasına bırakılmıştım. Ayaklarımın altındaki zemin yoktu artık. Tahmin edemeyeceğim kadar derine saplanmıştım.
Yetmezmiş gibi, kurdukları bu hiyerarşik düzeni kabullenmem gerektiğini, üst üste geçirilmiş kılıflarla anlatmaya çalışıyorlardı. Yasalar, yaptırımlar, sadakat… Hepsi tek bir şeyin etrafında dönüyordu: itaat.
“Kellenize gelecek olursak. Mikail Bey’in merhametinden asla şüphe duymadım. Siz de duymayın.” Bunu söylerken yüzünü tekrar önüne çevirdi.
Absürt bir sadakatle bağlı olduğu bu sistemin parçası olmaktan rahatsız değildi. Omuzları dikti, sırtı koltuğa yaslıydı; bulunduğu yerden emindi. Onu onlara bağlayan ipin alt metninde ne yazdığını merak ettim. Korku mu, minnet mi, yoksa alışkanlık mı?
O an sadece küstah bir gülümsemeyle karşılık verdim. Onlara istedikleri teslimiyeti vermek, benim için düpedüz bir intihar girişimi olurdu. Ziya’nın odasında kupayı masanın köşesine çarptığım an bile, bundan kat kat daha onurluydum. O gün ellerim titremişti ama başım dikti. Şimdi ise bu koltuğa gömülmüş, nefesimi sayıyordum.
Araba dar bir sokağa saptı. Mekân bir anda üzerimize kapandı. Camdan dışarı baktığımda görüntüler yavaşlamış, sanki biri hayatın hızını düşürmüştü. Beton duvarlara tutunmuş sarmaşıkların kurumuş dalları cama sürtünecek kadar yakındı. Birbirine yaslanmış eski apartmanlar, yıllardır aynı yorgunlukla ayakta duruyordu. Balkon demirlerinden sarkan solmuş çamaşırlar, rüzgârla birlikte isteksizce salınıyordu.
Bir mahalleye girdiğimizi anladım. Sokak daha da daraldı. Çocuk bisikletleri kaldırıma gelişi güzel bırakılmıştı; zincirleri paslıydı. Köşede yaşlı bir adam, plastik sandalyesine gömülmüş oturuyordu. Yüzü hareketsizdi ama gözleri her şeyi görüyordu. Uzakta belli belirsiz bir gürültü hâkimdi; tencere kapakları, bir araba radyosundan sızan eski bir şarkı, bir yerlerden yükselen çocuk sesleri. Hayat, bütün sıradanlığıyla akıyordu.
Annemle yüz yüze gelme ihtimali bedenimi titretti. Omuzlarım istemsizce kasıldı.
“Su verebilir misiniz?” Sesim çatallı çıkmıştı. Sidal çantasını açtı. Fermuarın sesi arabada gereğinden fazla yankılandı. Şişeyi çıkarıp kapağını açtı, bana uzattı. Şişeyi aldığımda parmaklarım plastik yüzeyde kaydı. Soğukluğu dudaklarımda hissettim. Su boğazımdan geçerken titremem daha da arttı. Şişe parmak uçlarımda titreşiyordu. Bu savunmasızlık hâlini bastırmak için dişlerimi sıktım, omuzlarımı geriye yasladım.
Ve o bakış…
Gözlerimin önünden gitmeyen o bakış canlandı. Sonra ete kemiğe büründü. Karşıma oturdu. Annem beni hayatından, duyduğu nefretle uğurlamıştı. Yüzümü görür görmez küçülten, varlığımı fazlalık gibi hissettiren o anı her detayıyla hatırlıyordum. Gözbebekleri küçülmüştü. Yüzündeki her çizgi sertleşmişti. Dudaklarını büzmüş, tek bir nefesle beni silmek ister gibiydi.
Hissettiğim tüm bu duygu kargaşası boğazımda sıkışıp kalan bir kılçık gibiydi. Sıkıyordu. Nefes almak giderek zorlaşmıştı. Gitmek isteyip istemediğime karar veremiyordum. Kalmak kat kat daha ağır bir tercihti. Kaçmak ise vicdanımı lime lime edecekti.
İkisinin arasında sıkışıp kalmışken sudan bir yudum daha aldım. Camdan dışarı baktım. Araba giderek yavaşlıyordu.
Akabinde durdu. Motorun uğultusu bir bıçak gibi kesildi ve ardından, kulaklarımı çınlatan o tuhaf sessizlik çöktü. Camların ardındaki mahalle de, tıpkı benim gibi nefesini tutmuştu. Sidal Hanım hafifçe öne eğildi; elini koltuğun kenarına yerleştirirken bilek kemiği belirginleşti. Dudakları neredeyse kıpırdamadan mırıldandı.
“İşiniz bittiğinde arayın lütfen.”
Sesi yumuşaktı ama içinde itiraz kabul etmeyen bir kesinlik vardı.
“Telefon kullanmıyorum ben.” Sözler ağzımdan dökülürken, sırtımdaki çantanın kulpu omzumdan kayacakmış gibi geldi. Refleksle yukarı çektim. Bu küçük hareket, içimde kabaran huzursuzluğun dışa vurumuydu.
Sidal Hanım bir an durdu. Gözlerini kırpma süresi uzadı. Hatırlamış olmalıydı. Çantasını açtı; fermuar sesi arabada gereğinden fazla yankılandı. Parmakları düzenli ama aceleciydi. Siyah kılıflı bir telefon çıkarıp bana uzattı.
“Doğru… özür dilerim. Benim hatam.” Sonra ekledi: “Numara ve rehberleri hallettik. Endişelenmeyin.”
Telefonu alırken yüzüne baktım. “İçime su serptiniz.” Alayımı hissetmemesi imkansızdı ama yine de karşılık vermedi.
O suskunlukta, bireyselliğini bir kuruluşun bünyesinde eriten insanların gerekçelerini düşündüm. Bir zaafını onlara vermiş olabilirdi. İnsan bazen zincirini, onu taşıyamayacak kadar uzun süre takınca unutuyordu. Üzerinde durmadım. Telefonu çantamın içine yerleştirdim. Teknolojiyle aram iyi sayılmazdı, özellikle de son dört beşe sene. Öte yandan klinikte haftada birkaç kez kullandığımız bilgisayar dışında hiçbir şeyle ilgim olmamıştı. Ama işimi kolaylaştırmalarına karşı çıkacak hâlim de yoktu.
Ellerim dizlerimin üstündeydi. Avuç içlerim nemliydi. Kapıyı açmak, dünyanın en ağır hareketiymiş gibi geldi. Zaman esnedi. Sonunda ayaklarım yere değmişti.
Annem köhne bir mahallede yaşıyordu. Binanın duvarlarının boyaları kabarmış, altından eski katmanlar sırıtmıştı. Bir kedinin yıpranmış tüyleri donuk bir parlaklıkla ışıldıyordu. Gözleri bana kısa bir an baktı, sonra ilgisini kaybetti.
Apartman kapısına doğru yürüdüm. İçeri adım attığımda huzursuzluk mideme oturdu. Buraya gelmek istememiştim. Klinikte, odamda duvara yaslanıp anlamsız çizgiler çizmek bile beni bütün bunlardan daha iyi korurdu. Ama buradaydım. Kaçtığım hiçbir şeyin galibi olamazdım.
Arkamda arabanın uzaklaşan sesi duyuldu. Motor uğultusu dar sokaklara karışarak dağıldı. Ses küçüldü, inceldi… sonunda tamamen yok oldu.
Yukarı kata çıktığımda her basamak dizlerime ayrı bir ağırlık yükledi. Hemşireden aldığım adres kâğıdını cebimde buruşuk bir halde kaldığını hatırlamıştım o an. Beni annene getirdiklerinde herhangi bir adres istememiş olmaları komplike bir detaydı. Kâğıdı sıktım. Bilmediğim bir sürü şey olmalıydı.
Üçüncü kattaydım. Koridor tamamen loştu. Tavan lambasının camı çatlamış, ışığı kirli bir sarıyla titreşiyordu. Kalbim kaburgalarımdan fırlayacak gibiydi. İçimdeki her kemik parçası, buradan dönmem için direniyordu.
Yumruğumu kaldırdım.
Kapıya vurdum.
Ses, koridorun dar gövdesinde yankılandı.
Kapı bir süre sonra açıldı.
Karşıma omuzları içe çökmüş, yıllardır yük taşıyormuş gibi aşağı doğru bastırılmış, yaşlı bir kadın çıkmıştı. Yüzündeki çizgiler derindi; her biri başka bir zamanın, başka bir kaybın izi gibiydi. İlk bakışta gözleri boştu. Tanımayan, yoklayan, mesafeli gözler…
Bir yabancıyı süzer gibi bakıyordu bana.
Sonra bakışları değişti.
Gözbebekleri bir anlığına genişledi; dudaklarının kenarı istemsizce kasıldı. Yüzünde tanımanın o geri dönüşü olmayan anı belirdi. Tanımıştı. Çünkü ben de onu, tahmin ettiğinden çok daha iyi tanıyordum.
Ceyhan’ın annesi.
Yani, yıllarca babam sandığım adamın annesi.
Babaannem.
Yüzü bir anda taşa döndü. Çenesini sıktı, dudakları ince bir çizgi hâline geldi. Hiç tereddüt etmeden kapıyı kapatmaya yeltendi. Refleksle ayağımı uzattım, kapının boşluğuna dayadım. Ahşap kapı ayağımda soğuk bir direnç bıraktı.
“Lütfen,” dedim. Sesim bana ait değildi; çatallı, kırık, sanki boğazımdan değil de göğsümdeki bir yarıktan çıkıyordu. “Sadece izin ver.”
Başını sertçe iki yana salladı. Saçları titredi, kulak memeleri sallandı. “Git buradan!” dedi. Sesi yaşlıydı ama içindeki öfke diri, keskin ve tazeydi. Kelimeler gözlerimden içeri bıçak gibi girdi.
O bıçağın sapı ellerindeydi. “Ne işin var burada?”
En başından yenildiğimin farkındaydım. Yine de ısrar ettim. “Sadece annemi görmek istiyorum..”
Babaannem birden durdu. Yüzü kasıldı, dudakları titredi. Sonra sertçe kapıyı ardına kadar açtı. Yorgun omuzlarında beni yutacak bir öfkeyi taşıyordu. “Ne yüzle geldin buraya?” dedi, sesi kalınlaştı, kesik kesik çıkıyordu. “Yaşananlardan sonra hangi sıfatla karşıma dikilebiliyorsun? Sebep olduğun şeylerin neye mal olduğunu bile bile nasıl buraya gelebiliyorsun sen?” O an sadece çocuktum diyemedim. Mâl olduğum şeyler bunu söyleme hakkımı elimden almıştı. Söylesem, savunsam, nefes alsam bile yıkılacak her duvarın altında kalacaktım. Sözcüklerimin bir mahiyeti yoktu. Tükettiği her kelimede haklılık payı vardı.
“Defol buradan! Bela getirdin sadece!” diye bağırdı. Parmağını bana salladı. “Oğlumu toprağa koydum senin yüzünden, senin o uğursuz soyun sopun yüzünden. Torunum senin yüzünden toprak oldu! Senin yüzünden soyum tükendi. Allah belanı versin!”
Her kelimeyle bir lanet okuyordu. Sırtı kamburlaşmıştı ama hiddeti bütün apartmana yayılıyordu. “Allah seni bildiği gibi yapsın!” diyerek asla sınır tanımadı.
Sonra birden sustu. Vücudu ağırlaştı, nefesi kesilir gibi oldu. Derin bir iniltiyle salona geçti. İzin almadan peşinden içeri girdim. Koltuğun ucuna oturdu çelimsiz bir girişimle. Onu bu hale sokan bendim.
Eliyle göğsünü yokladı, diğer eli dizine düştü. Nefes alırken homurdanıyor, mırıldanıyordu. Gözlerini kapadı, dudaklarının kenarından sözcükler dökülüyordu, bana değilmiş gibi, ama bana yüklenen lanetlerdi: “Bela ettin başımıza, bela..”
Bir kapının eşiğinde değil, bir ailenin enkazında duruyordum.
Elini bir anlığına sehpaya uzattığında, hareketi yarım kaldı. O an ayakkabılarımı aceleyle çıkardım ve çantamı duvara yasladım. Tabanlarımın altındaki soğuk zemini hissettim, sanki ev beni tanıyıp tanımamaya karar veriyordu. Çelimsiz talebini yanıtsız bırakmamak için ilaca yöneldim. Parmaklarım kapsülü kutudan ayıklarken titremedi ama içimdeki tedirginlik, nefesime de bulaşmıştı. Köşede duran sürahiden bardağa su doldurdum; suyun camda çıkardığı ses, bu evde hâlâ canlı bir şeylerin var olduğuna dair cılız bir kanıttı.
Bardağı ona uzattığımda, önce ellerime baktı. Sonra yüzüme. Bakışları tereddütle ağırlaştı. Simasına çöreklenen üzüntüyle kin, aramızda ileri geri dolaşan iki yabancı gibi volta atıyordu. O an, ikimizin de aynı odada ama bambaşka geçmişlerde sıkışıp kaldığını hissettim. Bardağı biraz daha yaklaştırdım. En sonunda gözlerini kısarak bakışlarını çekti. İlacı ve bardağı aldı. İçerken dudaklarının kenarı titredi. Yuttu.
“Nasıl çıktın o tımarhaneden?” dedi. Sırtını koltuğa yasladı. Kelimeleri tükürür gibi dökülmüştü dudaklarından.
“Bilmiyorum.” Bilmek için buradaydım.
“Bilmiyorsun?” Alnındaki çizgiler derinleşti. Babamı tanımlayamayacağım kadar çok seviyordu ve o çizgilerin her biri, yıllardır taşınan bir matemin iziydi. Zihninde kabaran acılardan onu uzaklaştıramadığım için, anlamsız bir suçluluk çöktü içime. Sanki bu evde yaşanmış her şeyden ben sorumluydum.
“Annemi görmek istiyorum,” dedim. Dile getirdiğim şey kısa ve özdü. “Buna engel olma.”
Hakkım olduğu için değil, ihtiyaç duyduğum için bu noktadaydım. Açıkta kalan bir yaraya su istemek gibiydi. Beni yargılamasına razıydım. Ancak engel olmasını istemiyordum.
Ellerini iki yana kaldırdı hafifçe. Bir an için yaşlılığı, öfkesinden daha görünür oldu. “Beyza’nın seninle konuşmak isteyeceğini zannediyorsan,” Kısa bir duraksama verdi. “Ki zannetmişsin ki buraya kadar gelecek yüzü bulmuşsun kendinde…”
Sesi önceye kıyasla daha dingindi ama bu dinginlik merhametten değil, tükenmişlikten besleniyordu. Yüzüme bakmadı. Gözleri salonun köşesinde, eskimiş bir sehpaya takılı kaldı.
“Gelir şimdi,” dedi. Sonra ekledi.
“Konuşursun.”
Kafamı onaylarcasına salladım. Çantamı yerden aldığımda duvarın bir köşesine sinmiştim. Bedenimle değil de gölgemle oradaydım. Kapının girişi doğrudan oturma odasına açılıyordu; ev, içeri girer girmez kendini saklanmayı bilmeyen bir yapıya sahipti. Sağ tarafta dar bir koridor uzanarak küçük bir mutfağa dayanıyordu. Duvar kâğıtları yer yer kabarmış, desenleri solmuştu. Zaman, bu evde yalnızca geçmişi biriktirmemiş, yüzeye de taşımıştı. Her yırtık, her kalkmış köşe, suskun bir tanıklık gibiydi.
Mutfaktan gelen yemek kokusu burnuma dolduğunda, midem kendini hatırlattı. Klinik koridorlarında geçirdiğim son günün ardından, zorunlu pasta diliminden başka bir şey girmemişti mideme. O da ilacımı aksatmamak içindi. Açlık, karışık bir sızı olarak yayılmıştı. Bu yüzden bu isteğimi yok saydım. Sanki bu duvarlar, talep ettiğim her şeye karşı önceden alınmış bir tedbirdi.
Gözlerim odanın içinde gezinirken, onun bakışlarının üzerimde dalgalandığını hissediyordum. Yüzüme doğrudan bakmıyor ama varlığımı sürekli yokluyordu; çenesi kilitli, dudakları ince bir çizgi hâlinde bastırılmıştı. Beklememe izin vermesi, merhametten çok hesaplı bir kayıtsızlık taşıyordu. Bu suskunluk, olumsuz ihtimalleri ikiye katlıyordu. Çünkü konuşmayan insanlar, çoğu zaman kararını çoktan vermiş olurdu.
İçimdeki ses, buraya boşuna geldiğimi fısıldıyordu. Bir sonuç alamayacağımdan neredeyse emindim. Babaannemin biraz önceki konuşması da bunu doğrular gibiydi. Kendinden fazlasıyla emin, beni çoktan hükmün dışına itmişti. Yine de oradaydım. Duvara yaslanmış, omuzlarımı daraltmış, yüzümü mümkün olduğunca silikleştirmiştim. Bu evin beni kabul etmesiniyle ilgilenmiyordum.
Zaman ağırlaştı. Saat yoktu ama her saniye, yüzüme çarpan kirli sarı ışıkla ölçülüyordu. Nefesimi düzenlemeye çalıştım.
Annemi düşündüm. Düşünmek bile yetiyordu. Zihnimin içi eski bir fotoğraf albümü gibi ağır ağır açılıyordu. En son yüzünü gördüğümde çocuktum. Kliniğe yalnızca kıyafetlerimi bırakmak için gelmişti. On dakikayı bile doldurmayan, ölçülmüş biçilmiş bir temasla. Koridorun floresan ışıkları altında dururken yüzündeki mesafeyi fark etmiştim. O mesafeyi ne yaşanırsa yaşansın aşamayacakmışım gibiydi. Çocuk aklımla kızmasını beklemiştim. Hatta bağırmasını, sonra yorulup susmasını ve en sonunda sarılıp beni göğsüne bastırmasını. Ama olmadı. Günahlarım yalnızca bana yük olmamıştı. Aramızdaki bağı da usul usul aşındırmıştı. İp incelmiş, kopmadan önce çürümüştü.
Bekleyiş uzadıkça evin içi daraldı. Duvarlar üzerime doğru eğiliyor, tavan alçalıyor gibiydi. Sonra kapıdan bir anahtar sesi geldi. Metalin kilide girerken çıkardığı o tanıdık tınıyı dinledim. Tıpkı Köln’deki gibiydi. O an, geride kalmış tüm umut kırıntılarını avuçlarıma toplamaya çalıştım. Anlamsız bir heyecanla sırtımı duvardan ayırmıştım. Omuzlarım dikleşti. Sırt çantamın varlığını tamamen unutmuştum. Tek odağım kapıydı. Açıldığında annemle yüz yüze gelmekti.
Zihnimi kuşatan tüm yanlışları, suçları, korkuları hayali bir kutunun içine tıkıştırdım. Kapağını kapattım, üstüne bastım. Sonra gözlerimi kaldırdım. Annemin yüzünü buldum. Salona yayılan sükûnet, ağır bir sis gibi her şeyi sardı. Şaşkınlık, simasına ikinci bir deri gibi yapıştı. Üzerindeki bluz buruşuktu; solgun renkli eteği özensizce üstüne geçirilmişti. Saçlarını alelacele yukarıdan bir tokayla tutturmuştu; birkaç tel, yüzüne doğru düşüyordu. Yorgundu. Gözleri büyümüş, bakışları donmuştu.
Önce bana baktı. Sonra bakışları babaanneme kaydı. Gözleri ikimizin arasında gidip gelirken, dudakları aralandı. Zihninde bir denklem çözmeye çalışıyordu; geçmişle şimdi arasındaki mesafeyi ölçüyordu.
“Sen?” Sesi neredeyse fısıltıydı. Ama kaşlarının arasında beliren çizgiler, tıpkı çocukluğumda olduğu gibi belirgindi. Bazı şeyler gerçekten hiç değişmiyordu. “Sen neden buradasın?”
Elindeki meyve poşetlerini ve çantasını yere bıraktı. Naylonun çıkardığı ses, salondaki sessizliği yerle bir etti. Portakallar hafifçe yuvarlandı, bir tanesi koltuğun altına kaçtı. O an, annemin yüzünde beliren ifadeyi izledim: korku, öfke ve inkârın birbirine karıştığı bir maske. Ve ben, o maskenin karşısında, hâlâ kapının eşiğinde duran bir misafir gibiydim.
“Seni görmeye gelmiş. Görmeden gitmezmiş.” Babaannemin sesi, dünyanın en absürt ihtimalinden söz ediyormuş gibi yükseldi; ardından bıraktığı histerik gülüş, salonun köşelerinde yankılanıp tavanın altında asılı kaldı. O an avuç içlerime bastırdığım tırnaklarımı hissettim. Karşısında, klinikteki o günkü hâlimle birebirdim. Ama bu kez daha da üşümüş hissediyordum. Sanki üzerimdeki her katman soyulmuş, geriye yalnızca titreyen bir öz kalmıştı.
Annem birkaç adım geriledi. “Buraya gelmemen gerekiyordu,” dedi. Sesi sertti ama altında ince bir kırılma vardı. “Nasıl çıktın klinikten?”
Ona yaklaşma isteği içimde bir yangın gibi tutuştu. Bir adım daha atsaydım, her şeyin çökeceğini biliyordum. Reddedileceğimden emindim. Yine de konuşmadan duramadım. Babaanneme verdiğim yanıtı tekrar ısıttım.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama çıkar çıkmaz buraya geldim.” Kelimeler ağzımdan dökülürken yüzümdeki kaslar gerildi. “Gidecek başka kimsem yoktu.”
Gözlerinin içine çelimsiz bir cesaretle baktım. Annem yüzümü ve bedenimi süzdü. Bakışları üzerimde ağır ağır dolaştı; sanki değişen şeyleri tartıyordu. Boyumu, omuzlarımı, göz altlarımı… Belki de benden geriye ne kaldığını anlamaya çalışıyordu.
“Öğrendin mi?” dedi. Sesi bu kez daha alçaktı.
“Neyi?”
“Al işte! Öğrenmişsin.” Eli huzursuzca saçlarının arasına girdi. Zaten dağınık olan topuzu tamamen çözüldü; birkaç tutam yüzüne düştü. O an anladım. Babaannemin kapıyı açtığında söylediği “soyun sopun” lafının neye değdiğini… Meğer o da biliyormuş.
“Buraya gelmemen gerekiyordu,” dedi tekrar. Sözleri salonda ağır ağır dolaştı. “Dünyanın en aptalca şeyini yaptın, İlyada.”
İsmimi ağzından duymak, içimde bir yerleri kanattı. Bir anlığına dizlerimin bağı çözüldü. “Hiç hakkım yok, biliyorum,” dedim. Sesim çatladı, ama durmadım. “Yine de sana sarılmak istedim, anne.”
Bir adım daha atamadım. “Bu hayatta senden daha değerli kimsem yok.” Cümlemi aynı şekilde yineledim.
Kelimeleri söylerken yüzündeki ifadeyi izledim. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. Dudakları sıkıldı. Gözleri bir an için başka bir yere kaydı; sanki bu cümleyi doğrudan duymak istemiyordu. Çaresizliğimi bu şekilde dökmenin kalbini yumuşatıp yumuşatmayacağını bilmiyordum. Bu, tutunacak son ihtimaldi. Ve ben, o ihtimali avuçlarım kanayana kadar sıkıyordum.
“Farkında değil misin? Şimdi adım adım ne yaptığından haberi var. Ve sen eline böyle saçma bir koz vermeyi seçtin.” Annemin sesi, salonda ağır bir nesne gibi dolaştı. Her kelime, yere bırakılmış bir eşya misali yerini buluyor, toz kaldırıyordu. Bahsettiği kişi biyolojik bağımın olduğu kişi miydi, başkası mıydı bilmiyorum.
“Bravo,” dedi. “Tebrik ediyorum seni.”
Yüzünü benden çevirdi. Alnını ovuştururken parmakları saç çizgisine takıldı; orada biriken yorgunluğu silmeye çalışır gibiydi. Omuzları biraz daha çöktü. Bu seçimin bedeli olacağını biliyordum. Ancak annemin öfkesinin bu kadar soğuk, bu kadar mesafeli olacağını hiç hesaba katmamıştım. Beklediğim şey bir patlama değildi belki, ama bu ölçülü kırgınlık, bağırmaktan çok daha keskin bir yerden kesiyordu.
“Tamam, duydun,” diye araya girdi babaannem. Koltukta oturduğu yerden doğrulurken elini köşeye bastırdı; kemikleri belirginleşmişti. Ayağa kalktığında bakışlarını üzerimden çekmedi. “Ne anan istiyor seni, ne de ben. Git buradan şimdi. Hayatı daha fazla zorlaştırma bize.”
Sözleri havada asılı kalmadı. Yine de kalbimi paramparça edemiyordu. Ona duyduğum mesafeli saygıya rağmen, aramızda kan bağı olmaması, bana yönelttiği bu yoğun nefretin altını yeterince dolduruyordu. Gözlerinde gördüğüm şey, bir kaybın yasından çok, yanlış kişiye yönelmiş bir öfkeydi.
“Anne, bir dakika. Sırası değil şu an.”
Annemin sesi babaanneme döndüğünde, içimde istemsiz bir kıpırtı oldu. Küçük, neredeyse utanılacak bir umut. Sanki bir anlığına da olsa beni savunacakmış gibi.
Ama bu umut, daha filizlenmeden ezildi.
“Ne demek sırası değil?” Babaannemin sesi yükseldi, odanın tavanına çarpıp geri döndü. “Sen bu halinden çok mu memnunsun? Biz niye bu haldeyiz, Beyza?” Adını söylerken yüzü buruştu. “Biz niye bu sefaletin içindeyiz?” Bir adım attı, baston gibi kullandığı öfkesine yaslanarak. “Hepsi bu doğurduğunun babası yüzünden değil mi?” Hiddetine yeniden sarılmıştı; onu bir zırh gibi kuşanıyordu. Annemi kışkırtacağından korktum.
O adamın kızı olmak dünyanın en ağır imtihanıydı sanırım.
Salondaki hava ağırlaştı, nefes almak zorlaştı. Duvarların bu kavgayı daha önce, defalarca dinlediğine emindim.
Hiçbirini istemediğimi söylemek geldi içimden. Anlatılanların hiçbirini bilinçli olarak seçmediğim emin olduğum bir şeydi. Lehime tek bir adım bile atmamıştım çünkü. Ama maalesef, seçemediğimiz şeyler bile bizi suçlu ilan etmeye yetiyordu. Ve ben, o suçun tam ortasındaydım.
Annem bana baktı. “Burada daha fazla kalamazsın.” Dolaylı bir şekilde babaannemi onaylamıştı. Bu cümleyi söylerken baş parmağının ucunu dişlerinin arasına aldı. Çenesindeki kaslar belirginleşti. Bu, düşünürken yaptığı eski bir hareketti. Gözleri pencerede asılı kaldı. Dışarıyı değil, sanki camın ardında biriken ihtimalleri izliyordu. Perdeler hafif aralıktı. Neden bu kadar tedirgin olduğunu, elimdeki kırık parçaları birleştirerek anlamaya çalıştım. Ama resim, sandığımdan çok daha karmaşıktı.
“Kalmayacağım zaten.” Sesim, boğazımdan çıkarken ikiye bölündü. Duvarla annem arasında, nötr bir noktada duruyordum. Ne ona yaklaşacak cesaretim vardı ne de geri çekilmeye mecalim. “Sadece sana sarılmaya ihtiyacım vardı,” dedim. Bu kez kelimelerim yalın değildi. “Beni affetmen için değil. Affetmeyeceğini biliyorum.”
Yüzüne baktım. Önce şaşkınlık geçti simasından. Ardından o tanıdık donukluk yerleşti ifadesine, sanki bir kapı yavaşça kapatılmıştı. Onay vermeyeceğinden neredeyse emindim. Yine de karşısında durabilmek, Nergis’ten ve babamdan sonra ondan böyle bir şey istemek, benim için devasa bir adımdı. Onun için ise ne anlama geldiğini kestiremiyordum. Belki de hiçbir şeydi.
Babaannem bu sessiz ikilemi sezmiş olacak ki boğazından memnuniyetsiz bir homurtu çıkardı. Sehpanın üzerinde birikmiş gazeteyi aldı. Kâğıtlar birbirine sürtünürken sert bir ses çıkardı. Mutfağa doğru yürüdü, kapının eşiğinde durup arkasını dönmeden konuştu. “Ne yapıyorsan yap, sonra yolla gitsin. Evimde bu kızı daha fazla görmek istemiyorum.”
Söylediği şey, bir yasaklamadan çok izindi. Bu ayrım beni rahatlatmadı. Aksine, içimde tuhaf bir ağırlık bıraktı. Sanki varlığım geçici bir hata olarak kabul edilmişti.
Tam o anda telefonun zili, odayı yararak doldurdu. İstemeden geri çekildim. Omuzlarım kasıldı. Annem yerde duran çantasını eğilerek aldı, fermuarı aceleyle araladı. Bir yanım, o telefonun çalmasının beni alacağım redden kurtarabileceğini düşündü.
Ama annem ekranı gördüğü anda irkildi.
Yüzü bir anlığına renksizleşti. Göz bebekleri küçüldü, eli titredi. O an, sarılmanın ihtimal olmaktan çıktığını, başka bir şeyin kapıya dayandığını anladım. Ve içimdeki umutsuzluk, oturduğu koltuktan kalkarak sadece yer değiştirmişti.
“Kahretsin, kahretsin.” Dudaklarından dökülen kelimeler odanın içine doğru çöktü. Telefonu düşürmemek için elini havada sabitledi, parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. “Nasıl aklımdan çıktı bu?” dediğinde sesi tiz bir hal almıştı, bakışları bir noktaya saplandı. Ardından başını kaldırıp bana baktı. Bu bir bakış değildi; ölçen, tartan, ihtimalleri yan yana dizen bir hesaptı. Onu tanıdığım ilk günden hep böyle hesaplı bir kadın olduğunu biliyordum.
Beni kapı dışarı etmeden böyle kırılgan bir denge kurmaya çalışması, içimde yıllardır üst üste yığılmış, toz tutmuş fotoğraf karelerini yerinden oynattı. Buraya gelmeden önce, babamla ilgili bana söylenen yalanların hesabını sorabileceğimi sanmıştım. Hatta geliş amaçlarımdan biri buydu. Hesap sormak ve şekilde güç kazanmak. Ama özlem, zehirli bir yılan gibi zihnimin her köşesine sızmıştı. Niyetlerimi de boğmuş, geriye yalnızca çıplak bir ihtiyaç bırakmıştı.
Annem telefonu sessize aldı. Ardından eli, tereddütlü ama kararlı bir şekilde koluma dokundu. Tenime değdiği an gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Refleksle nefesimi tuttum. Hiçbir şey söylemeden beni arkasından çekiştirdi. Adımları hızlıydı, neredeyse koşar gibiydi. Koridorun daralttığı mesafede sürüklenirken duvarlara çarpan gölgem, bana ait değilmiş gibi titriyordu.
Banyonun kapısını açtı ve beni içeri soktu. Küçük, dar bir alana sahipti. Bakışlarım annemin üzerinde gezinirken sanki kaçacak yer arıyordu. Tavandan sarkan sarı ışık cılızdı, her şeyi olduğundan daha yorgun gösteriyordu.
“Küvete gir,” dedi fısıltıyla. Sesi alçaldıkça ciddiyeti artıyordu. “Ben gelene kadar sakın çıkma, tamam mı?” Bu sözler, anlık bir güven hissi verdi. Ama hemen ardından, ona duyduğum zaafiyetin beni bir yanılgıyla baş başa bırakabileceği düşüncesi belirdi. Güvenle korku, aynı yerde, aynı ağırlıkta duruyordu.
Bakışlarım bir anlığına küvete kaydı. Beyaz emaye yüzey, bir sığınak değil de bir mezar boşluğu gibi göründü gözüme.
“Sorun ne?” dedim. Sesim, şaşırtıcı biçimde sakindi. “Kimden saklanıyorum?”
Cevabı almadan önce banyodaki sessizlik ağırlaştı, ardından hava koyulaştı. Annemin yüzüne düşen gölge, ampulün cılız ışığından değil, yaklaşan bir hakikatin ağırlığındandı. Çenesini hafifçe sıktı, bakışlarını yüzümde değil, omzumun biraz ilerisinde sabitledi. “Her şeyi göze alarak buraya gelmeyi seçen biri için,” dedi, kelimeleri yavaşça ayıklayarak, “fazla meraklı değil misin, İlyada?”
Sözleri, üzerimdeki kat kat kumaşa rağmen iliklerime kadar işleyen bir soğuk bıraktı. “Bu merak değil, anne,” dedim. Sesim banyodaki fayanslara çarpıp bana geri döndü, yabancılaştı. “Ne olduğunu bilmezsem — “
“Bilmezsen güvende olursun.” Lafımı tamamladığında, kelimelerinin sertliğine rağmen göğsümde tuhaf bir sıcaklık yayıldı. Bu sıcaklık, ona sarılma arzusunu yeniden alevlendirdi. Belki de sandığım kadar büyük bir nefretin taşıyıcısı değildi. Belki de bir yerlerde, bana dair bir kaygı hâlâ yaşıyordu.
Elini kısa, keskin bir hareketle küvete doğru uzattı. Parmakları titremiyordu ama acele vardı. “Gir şimdi,” dedi. Sesindeki ton, tartışmaya kapalıydı.
Söylediğini yaptım. Bir bacağımı küvetin kenarından içeri atıp, sırtımı yaslayarak uzanır gibi çöktüm. Emayenin soğukluğu enseme ve bileklerime yayıldı. Annem beklemeden duş perdesini sonuna kadar çekmişti. İnce plastik perde aramıza aşılmaz bir duvar ördü. Hemen ardından ışığı kapattı.
Kapı kapandığında çıkan ses, banyoda yankılanmıştı. Karanlık üzerime kapandı. O karanlıkta, saklanan şeyin ben mi olduğumu, yoksa benden saklanan bir gerçek mi bulunduğunu ayırt edemiyordum.
Gözbebeklerim siyaha alıştıkça, küvetin pürüzlü yüzeyi, fayansların ince çatlakları, tavandaki solgun gölgeler yavaş yavaş şekil kazandı. Camdan sızan ışık yarım, yorgun ve ürkekti. Arabayla buraya geldiğimizde akşam henüz kararını vermemişti. Şimdi ise gökyüzü çoktan siyah paletini üzerine sürmüştü.
Küvetin içinde dizlerimi karnıma çekmiş, omuzlarımı içeri gömdüm. Seramik yüzey sırtıma soğuk bir el gibi yapışıyordu. Annemin kimden bu denli çekindiğini düşünüyordum. Kan bağım olan o adam mıydı bu korkunun adı? Yoksa adını bilmediğim, ama varlığı her şeyin üstünde dolaşan başka bir yabancı mı? Bilginin dışına itilmiş olmak, beni karanlığın içinde daha da savunmasız bırakıyordu. Ne bir argüman oluşturabiliyor, ne de kendimi hazırlayabiliyordum. Sadece bu küvetin içinde, annemi beklemenin yarattığı belirsizlikle baş etmeye çalışıyordum.
Kulaklarımı kapıya doğru uzattım. Nefesimi tuttum. İçeriden gelen sesleri tıpkı bulanık bir rüyayı sabah hatırlamaya çalışır gibi birbirinden ayıklamaya çalıştım. Ayak sesleri vardı. Birden fazla. Eve birilerinin geldiğini anladım. Kalbim göğsümde küçük, huzursuz bir hayvan gibi çırpınmaya başladı. Evde, annem ve babaannem dışında birisinin olmadığından neredeyse emindim. Bu yüzden gelen sesin ağırlığı, istemeden de olsa karşı bir cinse aitmiş gibi gelmişti.
Annemin sesi zaman zaman yükseliyor, sonra bir anda bastırılıyordu. Babaannemin tonu daha keskin, daha köşeliydi; kelimeleri duyulmasa bile hiddeti tanıdıktı. Sözcükler kapının ötesinde çözülüyor, bana ulaştığında yalnızca boğuk bir uğultuya dönüşüyordu.
Aklıma yerleşen bir gerçek yüzümü buruşturmama neden oldu o an. Kapının girişinde çıkardığım ayakkabılarım ve bıraktığım sırt çantam hâlâ oradaydı. Annemin akıl edip gizlemiş olma ihtimaline tutunarak sessizliğimi korudum. Başka bir çarem de yoktu zaten.
Karanlık banyoda yüzümün nasıl bir ifade aldığını bilmiyordum. Ama içimdeki kasılmadan, gözlerimin çoktan açıldığını, bedenimin tetikte beklediğini hissediyordum. Klinikte Nergis’i unutturmaya çalıştıkları her sabah iğne yapmaya gelen o hemşirenin varlığının uyandırdığı gerginlik vardı vücudumda. Gelmek için doğru bir zamanı seçmemiştim belki de. Ama bir çok şeye değerdi.
Fakat beklemediğim bir şey oldu.
Kapı ansızın açıldı.
Bedenim refleksle içe doğru çöktü.
Küvetin dibine doğru sindim; omurgam seramiğe yaslandı hemen. Nefesim boğazımda düğümlendi. Çıkmasına izin verirsem yerimi ele verecekmiş gibi, iki elimle ağzımı bastırdım. Avuç içlerim titriyordu. Kalbim, göğüs kafesimin içinde kontrolsüz bir koçbaşına dönüşmüş, her atışta içimdeki duvarlara çarpıyordu.
Bu kimdi?
Annem banyoya girileceğini hesaba katmamış mıydı?
Önce ışık yandı. Sert, acımasız bir sarılık karanlığı uzaklaştırdı. Ardından kapı kapandı; kilit sesi duymadım ama menteşelerin çıkardığı o tok kapanış, kaçış ihtimalini benden söküp almıştı. Kıpırdamadım. En küçük bir hareket, en ufak bir ses, bu saklanışın anlamsız bir çırpınışa dönüşmesine yetebilirdi.
Duş perdesine düşen gölgeyle birlikte içimde kurduğum ihtimal ete kemiğe büründü. Omuzlar genişti. Gövde dar, bacaklar uzundu. Yüzde yüz bir erkekti. İlk girdiğimde fark ettiğim şey burada bir klozetin olmamasıydı. Bu düşünce mideme soğuk bir yumruk gibi oturdu. Tuvalet ihtiyacı için değilse hangi temenni ile banyoya girmişti?
Nefesimi tutarken kulaklarım zonkluyordu. Kanın kulak içlerimde akışını duyabiliyordum. Gölge bir an durdu. Başını eğmiş gibiydi; sanki etrafı tartıyor, mekânı ölçüyordu. Benim yarı uzanır, savunmasız pozisyonumda olmam onu daha da iri kılıyordu. Ya da korku, ölçü duygumu bozmuştu. Hangisi olduğu mühim değildi. Mühim olan, bir an önce arkasını dönmesi ve bu dar alanı terk etmesiydi.
Seramiğin soğuğu sırtımdan içime doğru ilerliyordu. Omuzlarımı daha da içeri kapattım. Gözlerim perdenin kıvrımlarına mıhlanmıştı; orada beliren her titreşim, içimde yeni bir ihtimali doğuruyordu.
‘Git’, diye düşündüm.
‘Lütfen sadece git.’
Ama gölge hâlâ oradaydı.
“Her şey yolunda mı?”
Mekanik, bariton bir ses banyonun dar hacminde yankılanarak fayanslara çarpıp geri döndü. Kaşlarım istemsizce birbirine çekildi. Cenin bir pozisyonunda, omuzlarımı içeri doğru kıvırmıştım.
Gölgenin sahibi her kimse, sorusunu bana yöneltmemişti. Burada olduğumu bilmiyordu. Bilseydi, bu soru bu kadar rahat dolaşmazdı.
Üzerine boca edilmiş parfümün ağır notaları havayı kesif bir sis gibi dolduruyordu. Nefes aldıkça o koku genzime yapışıyor, sanki yabancı bir ten bana değiyormuş hissi uyandırıyordu. Perdenin arkasında nefesimi tutarken, avuç içlerimle ağzımı bastırmıştım; dudaklarım soğuk ve kuruydu.
Adam boğazını temizledi. O kısa, kaba ses bile bende yankılandı. “Zamanını iyi kullan. Bana bunu tekrarlatmandan hiç memnun değilim. Anlıyorsun değil mi, Kesik?”
İsmi söylerken başını hafifçe yana eğdiğini gölgesinden anlayabilmiştim. “Biliyorum. Yarın oradan ayrılacaklar.”
Bu bir isim miydi, yoksa bir lakap mıydı bilmiyordum. Açıkçası ilgimi pek çekmemişti. Bildiğim tek şey, bu konuşmanın annemin ve babaannemin yanında yapılamayacak kadar özel ve gizli olduğuydu. Ve ben bu küvetin içinde, karanlığın bana biçtiği bu dar konumda, nefessizlikten ufalıyordum.
Karşı taraf cevap verdi. Kelimeler, suyun altında duyulmuş gibi boğuk ve parçalıydı. Ses perdenin ardında kırılıyor, anlamını yitiriyordu. Adam bir adım attı; gölgesi perdeye biraz daha yaklaştı. Vücut hatları ve başının eğimi daha net seçiliyordu artık.
“Herhangi bir pürüzde İstanbul’a gelme kararı alırsa…” dedi. Bu kez sesi daha alçaktı ama baskısı daha yoğundu. “Sadece işimi zorlaştırmış olursun.” Asabi değildi; sesini yükseltmiyordu. Ama sakin de sayılmazdı. Bu, alışkanlıkla verilen bir uyarının tonuydu. Daha önce defalarca söylenmiş, sonuç alınmış bir cümle gibi.
Küvetin soğuk yüzeyi sırtıma daha sert değdi. Dizlerimi biraz daha kendime çektim. Boynumda nabzım atıyordu; sanki biri parmağını oraya bastırmıştı.
“Söyleme, yap.” Bu cümleyle başlayan o kısa sessizlik, banyodaki karanlığı daha da koyulaştırdı. “Davet iki gün sonra.” Bir süre sonra, daha kısa ve kesik bir tonla, “Tamam, haberleşiriz.” dedi ve konuşmayı sonlandırdı.
Kendimi biraz daha dibe çekerek, omurgamı küvetin eğimine yaslayıp sabırla çıkmasını bekledim. Sanki bedenim değil de yalnızca reflekslerim oradaydı. Zaman, nefes alıp vermelerimin arasına sıkışmıştı. Bir süre oyalanır gibi oldu; ağırlığını bir yerden bir yere verişini, fayansların üzerinde yön değiştiren gölgesini hissedebiliyordum. Ardından adımlarının tok, kendinden emin gürültüsü geldi. Her adım, içimde bir yere çarpıp yankılandı.
İlk ışıklar söndü. Sonra kapı kapandı.
Kesin gittiğine ikna olamadığım için, ellerimi ağzımdan milim milim çektim. Parmaklarım uyuşmuştu. Banyo düşündüğümden daha soğuk olmasaydı, muhtemelen yaşadığım gerilimin ağırlığıyla sırılsıklam terlemiştim. Göğsümde biriken baskının haddi hesabı yoktu; sanki içimde, kontrolsüzce büyüyen bir fırtına vardı.
Sesler tamamen kesildiğinde, küvetin içinde usulca doğruldum. Omuzlarım hâlâ içeri çökmüş, sırtım kambur bir savunma hâlindeydi. Başımı kaldırdığım an gördüğüm şey, kanımın çekilmesine yetti.
Küçük cüssesiyle tam karşımdaki küvetin içinde, dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu.
Karanlık bile onu bastıramıyordu. Nergis tüm beyazlığıyla bana meydan okuyordu.
Başını hafifçe yana eğmişti; yüzü ifadesiz, gözleri bana değil, sanki içinden geçen bir boşluğa bakıyordu. Elbisesi ağır bir renge bulanmıştı. Kan, kumaşın liflerine işlemiş, ardından damla damla küvetin beyazlığına sızmaya başlamıştı. Su yoktu ama boğulduğumu hissettim. Göğsüm daraldı. Aldığım her nefes, boğazımı dikenli bir telle çeviriyor gibiydi.
Bacaklarım kilitlendi. Ellerim istemsizce titredi. Küvetin kenarına tutundum ama hiçbir şey beni orada tutmaya yetmiyordu. Nergis hudutsuzca gözlerimin içine karışıyordu. Tek bir ifade bile aksedilmemişti yüzüne. Tek hedefi anılarımdı.
Korku vardı. Korku hep vardı. Korku içimdeydi.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Avuç içlerimi kulaklarıma bastırdım. Görmemek, duymamak, bilmemek için. Var gücümle yok saymaya çalıştım. Bu görüntüyü bir kez daha taşımaya gücüm yoktu. Buna tekrar maruz kalamazdım. Ölmeyi dilediğim, defalarca o eşiği zorladığım günlerden mümkün olan en uzak noktaya gelmişken; zihnimi, en azından bir kısmını, kontrol altına alabilmişken bu manzaranın yeniden karşıma dikilmesine hazır değildim.
Başımı dizlerimin arasına gömdüm.
“Lütfen git. Lütfen git. Lütfen… hiç sırası değil.”
Kelimeler ağzımdan koparak dökülüyor, ama bana aitmiş gibi durmuyordu. Vücudum kontrolsüz ve kırık bir ritimle sallanıyordu. Sesim önce boğuk, sonra giderek yükselen bir çığlığa dönüştü. Gözlerimi sımsıkı kapatmış, kulaklarımı avuç içlerimle mühürlemiştim ama bu, varlığını yanıbaşımdan silmeye yetmiyordu. Karanlık bile onu saklayamıyordu.
“Geri getiremem! Yaşananları geri getiremem!” Sözler boğazıma takıldı, ama yine de devam ettim. “Elimde değil. Git, lütfen!” Bu kez bağırmıştım. Göğsüm yırtılıyormuş gibi hissettirerek çıkan bir haykırıştı bu. Yanaklarımdan süzülen ıslaklık, kirpiklerimin arasından zorla yol buluyor, yüzümde iz bırakıyordu. Nefesim düzensizdi; her soluk, ciğerlerime değil de bir boşluğa doluyordu.
Tam o anda kapı aniden açıldı.
Ardından perde sert bir hareketle çekildi. Işık göz kapaklarımın ardına kadar sızdı. Bir çift kol beni hızla kavrayıp göğsüne çekti. Omuzlarım bir bedene çarptı, alnım bir yere yaslandı. Kokusu tanıdıktı. Eski, bastırılmış, içime işlemiş bir kokuydu, ama ayırt edecek hâlim yoktu. Sadece sarsılıyordum. Titremem dinmiyordu. Parmaklarım, bilmeden o kumaşa tutunmuştu.
O an tek bir şey diliyordum.
Çünkü ölmesi gereken bendim. Bu düşünce, zihnimde bir hükümdü. Onun gerçekliği, hayal ya da korku değildi; her şeyin ötesinde, ağır ve kaçınılmazdı. Ve ben, hâlâ nefes alıyor olmamla, bu gerçeğin karşısında affedilmez bir fazlalık gibi duruyordum.
Birkaç parmak saçlarımın arasına usulca yayıldı; dokunuş, bir teselli vaadi taşır gibiydi ama başımın içindeki uğultuyu susturmaya yetmiyordu. Avuçlarım hâlâ kulaklarımdaydı; bu yüzden sesler boğuk, uzaktan ve parçalı geliyordu. Annemin hızlı ve düzensiz nefesini omzumda hissediyordum. Görüş alanım salınan bir perde gibi gidip geliyordu; banyo ışığı, karanlıkla aydınlık arasında kararsız bir çizgi çiziyordu. Ne hissettiğimi adlandıramıyordum. Korku muydu, utanç mı, yoksa sadece yorgunluk mu… Hepsi üst üste binmiş, ayırt edilemez bir tortuya dönüşmüştü.
Gözlerimi yavaş yavaş açmaya çalıştım.
Sonra ise onu gördüm.
Kapının pervazına yaslanmıştı. Varlığı odaya sonradan eklenmiş bir gölge gibi değil de, en başından beri oradaymış gibiydi. Bedeninin ağırlığını ahşaba vermiş, geniş ve yapılı omuzları hafifçe geriye düşmüştü. Mekânla kurduğu ilişki rahatsız edici derecede sakindi. Ne içeri giriyor ne de tamamen dışarıda kalıyordu. Bir eşikte duruyordu.
Annem dizlerimin hizasında çömelmişti. Kolları hâlâ bedenimi sarmalıyor, parmakları sırtımda düzensiz aralıklarla gezinerek beni burada tutmaya çalışıyordu. Ama bakışlarım onun omzunun üzerinden kayıp kapıya takıldı. Mekânsal olarak annemin kollarındaydım, zihinsel olarak ise çoktan o kapının önüne sürüklenmiştim.
Aynı silüet, kollarını göğsünde birleştirmişti. Yüzü ışığın insafına terk edilmişti. Sol yanı sert bir aydınlıktı, sağ yanı ise karanlığın içinde eriyordu. Kaşlarının gölgesi koyu gözlerine düşüyor, bakışlarını daha da derin, daha da okunaksız kılıyordu. O gözlerde ne merak vardı ne de şefkat. Sadece ölçen, tartan, sessiz bir dikkat.
Kimdi bu adam?
Göğsümde bir sıkışma hissettim. Anneme karşı mahcup olmam gerekirdi; dizlerinin dibinde çözülmüş, titreyen hâlimle ona yaslanmış iken başka bir şeye bakmam absürt ve yersiz sayılmalıydı. Ama nemli kirpiklerimin arasından gözlerim inatla o gölgenin sahibine kilitlenmişti. Utanç geri çekilmiş, yerini tuhaf bir donukluğa bırakmıştı.
Bir adım bile atmıyor, mesafesini koruyordu. Kibirli ya da en azından öyle algılanan bakışlarıyla yalnızca beni izliyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ama yardım etmek için değildi. Tek istediği bilinçti.
Ben ise onun kim olduğunu bilmiyordum.
Adını, yüzünü, bu evle, annemle kurduğu bağı, hiçbir şeyi bilmiyordum.
Ancak bildiğim tek bir şey vardı. Saklandığım kişi oydu.
메타데이터
- post_id
- 9390318e3df2
- slug
- seyelan-uyku-1-katman-9390318e3df2
- url
- https://medium.com/@mithkal/seyelan-uyku-1-katman-9390318e3df2
- canonical_url
- https://medium.com/@mithkal/seyelan-uyku-1-katman-9390318e3df2
- author_url
- https://medium.com/@mithkal
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-11 10:29:22