EV
Mutluluk beyazdır, temiz bir kumsala varan dalgalar gibi köpük beyazı. Köpüktür çünkü parlar ve söner. Cinsi şahsına münhasır değildir…
EV

Mutluluk beyazdır, temiz bir kumsala varan dalgalar gibi köpük beyazı. Köpüktür çünkü parlar ve söner. Cinsi şahsına münhasır değildir, kendini az çok tekrar eder. Kökeni maddi veya manevi olsun, ancak birkaç bin kalp atışı sürer. Yüksek dozda alırsan, düşüşü de hızlı olur, en makbulü orta seviyeli ve uzun süreli olanıdır. Bunun için de araya ufak tefek mutsuzluklar serpiştirmek gerekir ki değerini anlayasın.
Mutsuzluk mutluluğun tam zıddı değildir, mahrumiyet halidir. İnsan mutsuz olarak ama huzurla yıllarca yaşayabilir. Mutluluğun zıddı — adına tam ne demeli bilemiyorum — bir kere gelip çöktü mü içine, yumruk gibi oturdu mu midene kusturana kadar öğürtür seni. İşte bu rahatsızlık halinin zımni dereceleri vardır ki içine düşenler bile günden güne erir ama neresindeler bilemezler. Kimileri der ki paylaştıkça azalır fakat bir ölür bin gelirler.
Kişinin mutluluğu tamamen kendine kalmıştır, örnek vermek gerekirse, fosseptik çukuruna akan derede oynayan bir insan yavrusunun kahkahaları dereyi yatağından oynatabilirken, varsıl bir konakta yaşayan memnuniyetsiz bir çocuğun içine akıttığı hüzün, dere olup akabilir ve o fosseptik çukuruna dökülür. Yani iç dünyamız, dış dünyamızda ne yapacağımızı belirler. Dışarıdaki hayatın en gayretkeş netameli oyunları bile içeriye ancak sen izin verirsen girer. Ve fakat bazıları vardır ki, bütün bunlara rağmen dışarısı için yaşayan, dışarıda dolaşan; yargıların, kuruntuların, kalıpların hizmetinde olan. Bu hizmetin aşırısı işkoliktir, öyle 9–5 çalışamaz, uykusunda bile “başkası ne diyor” ’un uşaklığını yapar. Bünyeler esirliğe alıştı mı bir kere; eşyayı memnun edebilmek için ölene dek çalışır.
Pek tabi, bu eşyalardan biri de evdir. Oturdukları eve çok değer verir kimileri. Onu sadece döşeğin üzerindeki bir çatı değil de bir kartvizit olarak hayal ederler. Bunu gören evler acıyarak bakarlar zavallı sakinlerine, kraldan çok kralcı oldukları için. Etin ve kemiğin taşa ve toprağa teslimiyetidir o an.
Bir ev düşün, herkesin ikametine kabil olabileceği, yani kiminin küçümseyip kiminin kıskanabileceği. Senin veya benim hayatım gibi. Bir ev düşün işte, yeri meçhul, var olduğu zaman dilimi müphem, gitmesek de görmesek de uzaklar da olan köyün bir hanesi. Tam da senin bu hayal ettiğin evde otururdu o biraz çekirdek, biraz da geniş aile. Onlar da sayılı kalp atışı süresince mutluluğun payesine ulaştılar, sonrasında iki ileri bir geri çığ olup aşağı doğru yuvarlandılar. Dönerek yuvarlanarak çığ olmak için büyük nedenlere ihtiyaç yoktur. Hayatın önüne çıkardığı küçük aksilikleri toparlamaya başladın mı minik masum kar topun birkaç zamana felaketin olur.
Onlar da daha büyük daha aydınlık bir ev için çıktılar yola. İçinde olduklarının ışığını görmeden, hacmini sezmeden bodoslama yaşıyorlardı, kendilerine biz gerçekten iyi miyiz diye sormadan. Mutluluğun evden, evin dört başı mamur duvarlardan inşa edildiğini zannettiler. Ötekinin daha yüksek duvarlı evine gıpta ettiler. Konakların ve sarayların içinde yaşayan yapa yalnız insanları gözlerinde büyüttüler.
Peki kim öğretti onlara bunları, anaları babaları mı yoksa, boş bir tarlayı burası benim diye çevreleyen ilk ataları mı? Tarlaları bahçeleri çeviren, duvarları yükselten o eller, ölürken diğerlerinden daha mı mutlular. Hayatlarının sonlarına doğru, yanlış meta üzerinden birikim yaptıklarını kendilerine itiraf edebilirler mi?
Bizim aile harfiyen öğretildiği gibi yaptı, yıllarca ilmek ilmek, hissetmeden kör dövüşü uğraştılar daha büyük bir ev için. İlmekleri atarken, yılları ve kendilerini görev bilinci ile su gibi akıttılar. Büyürken ve yaşlanırken birbirlerini diplerinde yalnız bıraktılar. Yaşlandıklarında o istedikleri büyük, ferah eve şükürler olsun oturdular. Güneşin batışını seyretmek için çok gururlu ve başı dik, büyük evlerinin ferah terasına çıktılar fakat güneş batarken bile tadına bakamadılar. Gözleri karşı tepeden yükselen daha kocaman evlere ve onların sahiplerine ilişti. Korkudan ve sinirden gözlerini devirip aşağı baktılar. Daha alçak teraslardan gün batımını izleyen mutlu inşalar ile karşılaştılar. O insanlar o sırada, güneşi batırmış mutlu bir akşam yemeği için evlerine giriyorlardı. Güneş artık yerinde değildi, güneş doğmaya ahdetmeden batmıştı bizimkiler için. Aile tüm filmi kaçırdı.
메타데이터
- post_id
- 9b2cfcfd1b05
- slug
- ev-9b2cfcfd1b05
- url
- https://medium.com/@namikakman/ev-9b2cfcfd1b05
- canonical_url
- https://medium.com/@namikakman/ev-9b2cfcfd1b05
- author_url
- https://medium.com/@namikakman
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-28 11:28:17