Bir İkiye Bölünür-Alain Badiou
Bir ikiye Bölünür [1]
Bir İkiye Bölünür-Alain Badiou

Bir ikiye Bölünür [1]
Bugün, Lenin’in siyasi eserleri, demokrasi ile totaliter diktatörlük arasındaki kanonik karşıtlık üzerinden tamamen yeniden ele alınmaktadır. Oysa gerçek şu ki, bu tartışma çoktan yapılmıştır. Çünkü 1918'den itibaren, Karl Kautsky önderliğindeki Batılı sosyal demokratlar, yine demokrasi kategorisi temelinde, sadece Bolşevik devriminin tarihsel gelişimini değil, Lenin’in siyasi düşüncesini de itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır.
Burada bizim açımızdan asıl önem taşımayı sürdüren şey, Lenin’in bu resmî saldırıya verdiği teorik karşılıktır. Bu karşılık, özellikle Kautsky’nin 1918’de Viyana’da Proletarya Diktatörlüğü başlığıyla yayımladığı broşürde dile getirdiği saldırıya yönelmişti; Lenin ise buna ünlü eseri Proleter Devrim ve Dönek Kautsky ile yanıt verdi.
Kautsky, temsili ve parlamenter siyasal rejimin açık bir taraftarına yakışacağı üzere, neredeyse bütün vurguyu oy hakkı meselesi üzerine yapar. Asıl dikkat çekici olan ise, Lenin’in bu tutumu Kautsky’nin “dönekliğinin” bizzat özü olarak görmesidir. Bu, Lenin’in oy hakkını savunmayı herhangi bir biçimde teorik bir hata saydığı anlamına gelmez. Tam tersine, Lenin seçimlere katılmanın kuşkusuz yararlı, hatta gerekli olabileceğini düşünür. Parlamenter oylamanın mutlak karşıtlarına karşı, solculuk üzerine broşüründe bu görüşü sert biçimde yeniden dile getirecektir. Lenin’in Kautsky’ye yönelttiği eleştiri ise çok daha incelikli ve çok daha ilginçtir. Eğer Kautsky, Rus Bolşeviklerinin gericileri ve sömürücüleri oy hakkından yoksun bırakma kararına karşıyım deseydi, Lenin’in özünde Rusya’ya özgü bir sorun dediği konuda tavır almış olurdu; proletarya diktatörlüğü sorunu hakkında değil. O zaman broşürünün başlığı Bolşeviklere Karşı olabilirdi. Siyasal bakımdan durum açık olurdu. Ama Kautsky’nin yaptığı bu değildir. Kautsky, genel olarak proletarya diktatörlüğü ve genel olarak demokrasi sorunu üzerine müdahalede bulunduğunu iddia etti. Bunu, Rusya’daki taktik ve yerel bir karar temelinde yapmak, “dönekliğin” özüdür. “Dönekliğin” özü her zaman, ilkelere sırt çevirmek için taktik bir durumdan hareket etmek; siyaseti bir ilkeler meselesi olarak tanımlayan kavrayış hakkında revizyonist bir yargıya varmak için ikincil bir çelişkiden yola çıkmaktır.
Lenin’in nasıl ilerlediğine daha ayrıntılı olarak bakalım. Aynen alıntılıyorum:
Oy hakkını öne sürerek, Kautsky kendini Bolşeviklerin polemikçi bir düşmanı, teoriyi çöp haline getiren biri olarak ortaya koymuştur. Çünkü teori, yani demokrasi ve diktatörlüğün genel sınıf ilkelerinin incelenmesi -sadece bir ulusa özgü olanlar değil- oy hakkı gibi özel bir soruna değil, genel bir soruna odaklanmalıdır: sömürücülerin devrilmesi ve onların devletinin sömürülenlerin devletiyle değiştirilmesiyle karakterize edilen tarihsel dönemde, zenginler ve sömürücüler için demokrasi korunabilir mi? Bir teorisyen ancak bu şekilde, ve sadece bu şekilde bu soruyu sorabilir.
Doğru bir ifadeyle, teori, düşünce içinde bir sorunun momentini bütünleştiren şeydir. Demokrasi sorununun momenti, zenginlerin ve sömürücülerin oy kullanma hakkının yasaklanması gibi yerel ve taktiksel bir kararla hiçbir şekilde sabitlenemez; bu karar, bu örnekte Rus devriminin özelliğiyle bağlantılıdır. Bu moment, aksine, zaferin genel ilkesi tarafından belirlenir: Lenin’in dediği gibi, bizler zafer kazanan devrimlerin, sömürücülerin gerçek anlamda devrildiği momentin içindeyiz. Artık Paris Komünü’nün, cesaret ve kanlı yenilginin momentinin içinde değiliz. Teorisyen, örneğin demokrasi gibi soruları, bu şekilde belirlenmiş bir momentin içinden ele alan kişidir. Bir dönek, momenti hesaba katmayan kişidir. Siyasi öfkesini belirli bir olaya bağlayan kişidir. Burada Lenin’in hangi anlamda yüzyılı başlatan siyasi düşünür olduğu açıkça görülmektedir. O, devrimci siyasette fiilen gerçek olan zaferi, teorinin içsel bir koşulu haline getiren kişidir. Bu şekilde Lenin, en azından son çeyreğine kadar yüzyılın ana siyasi öznelliğini oluşturacak olanı sabitler.
Dolayısıyla, 1917 ile yetmişli yılların sonu arasındaki yüzyıl, bugünün liberallerinin iddia ettiği gibi, hiçbir şekilde ideolojinin, hayalin veya ütopyanın yüzyılı değildir. Onun öznel belirleyicisi Leninisttir. Gerçek olan, hemen uygulanabilir olan, burada ve şimdi olan için duyulan tutkudur.
Yüzyıl kendisi hakkında ne söylemektedir? Her halükarda, bu yüzyıl vaatlerin yüzyılı değil, gerçekleştirmenin yüzyılıdır. Bu, eylemin, etkinliğin, mutlak şimdinin yüzyılıdır, kehanetlerin, geleceğin yüzyılı değildir. Yüzyıl, binlerce yıllık denemeler ve başarısızlıklardan sonra, kendini zaferlerin yüzyılı olarak deneyimlemektedir. İdeolojik köleliğin taşıyıcısı olan boş ve yüce girişim kültü, 20. yüzyılın aktörleri tarafından bir önceki yüzyıla, 19. yüzyılın mutsuz Romantizmine atfedilir. 20. yüzyıl şöyle ilan eder: Artık başarısızlık yok, zaferlerin zamanı geldi! Bu zafer dolu öznellik, tüm görünür yenilgileri geride bırakır, çünkü deneysel değil, kurucu niteliktedir. Zafer, başarısızlığın kendisini yöneten aşkın bir temadır. ‘Devrim’ bu temanın isimlerinden biridir. 1917 Ekim Devrimi, ardından Çin ve Küba devrimleri, Cezayir ve Vietnam halklarının ulusal kurtuluş savaşlarındaki zaferleri, tüm bunlar bu temanın deneysel kanıtlarıdır ve Haziran 1848 veya Paris Komünü katliamlarının telafisi olarak başarısızlıkların yenilgisini ifade eder.
Lenin’e göre zaferin aracı, belirleyici bir karşılaşma, topyekûn ve nihai bir savaş karşısında teorik ve pratik berraklıktır. Yalnızca topyekûn bir savaş, gerçekten zafer sayılabilecek bir zafere götürecektir. Bu bakımdan yüzyıl, savaş yüzyılıdır. Ancak bu önerme, hepsi de İki ya da karşıt bölünme sorusu etrafında dönen birkaç fikri iç içe geçirir. Yüzyıl, yasasının İki, yani antagonizma olduğunu ilan etmiştir; bu anlamda Soğuk Savaş’ın sona ermesi de (Amerikan emperyalizmi ile sosyalist kamp arasındaki karşıtlık), İki’nin son topyekûn figürü olarak, aynı zamanda yüzyılın sonuna da işaret eder. Bununla birlikte, İki üç farklı görünüm alabilir:
1.Merkezî bir antagonizma vardır: ölümcül bir mücadele içinde küresel ölçekte örgütlenmiş iki öznellik. Yüzyıl, bu mücadelenin sahnesidir.
2.Antagonizmayı ele almanın ve düşünmenin iki tarzı arasında da aynı ölçüde şiddetli bir antagonizma vardır. Komünizm ile faşizm arasındaki karşılaşmanın gerçek özü budur. Komünistler için gezegensel çaptaki karşılaşma son kertede sınıfların karşılaşmasıdır. Radikal faşizmler için ise bu, ulusların ve ırkların karşılaşmasıdır. Burada İki, kendi içinde ikiye bölünür. Bir yanda antagonistik bir tez ile öte yanda antagonizma üzerine karşıt tezlerin iç içe geçişine tanık oluruz. Bu ikinci bölünme zorunludur; belki de birinciden daha fazla. Sonuç olarak anti-faşistlerin sayısı komünistlerden daha fazlaydı ve İkinci Dünya Savaşı’nın, yalnızca çevre bölgelerde (Kore ve Vietnam savaşları) sıcak savaşa dönüşen birleşik bir antagonizma kavrayışı temelinde değil, bu türev bölünmeye uygun biçimde yürütülmüş olması karakteristiktir.
3.Yüzyıl, savaş aracılığıyla nihai bir birliğin üretilmesinin yüzyılı olarak çağrılır. Antagonizmanın, bir kampın öteki üzerindeki zaferiyle aşılması gerekir. Dolayısıyla, bu anlamda İki’nin yüzyılının Bir’in radikal arzusu tarafından harekete geçirildiği de söylenebilir. Antagonizmanın Bir’in şiddetiyle eklemlenmesine adını veren şey, gerçeğin tasdiki olarak zaferdir.
Şunu belirtelim ki burada diyalektik bir şemayla karşı karşıya değiliz. Hiçbir şey bir sentezin, çelişkinin içsel olarak aşılmasının önceden görülebilmesine izin vermez. Tersine, her şey terimlerden birinin ortadan kaldırılmasına işaret eder. Yüzyıl, İki ile Bir’in diyalektik olmayan yanyanalığının bir figürüdür. Buradaki soru, yüzyılın diyalektik düşünceye dair değerlendirmesinin ne olduğudur. Muzaffer sonuçta belirleyici olan, bizzat antagonizmanın kendisi midir, yoksa Bir’in arzusu mu? Bu, Leninizmin başlıca felsefi sorularından biridir. Sorun, diyalektik düşüncede karşıtların birliğiyle ne anlaşılması gerektiği etrafında döner. Kuşkusuz bu, Mao’nun ve Çinli komünistlerin en ısrarla üzerinde çalıştıkları sorudur.
1965 dolaylarında Çin’de, yerel basının — çatışmaları adlandırma konusunda her zaman yaratıcı olduğu üzere — “felsefe alanında büyük sınıf mücadelesi” adını verdiği şey başlar. Bu mücadele, bir yanda diyalektiğin özünün çelişik terimlerin sentezi olduğunu ve bunun “bir ikiye bölünür” formülüyle ifade edildiğini düşünenlerle, öte yanda yine diyalektiğin özünün çelişik terimlerin sentezi olduğunu ve bu nedenle doğru formülün “iki birde kaynaşır” olduğunu savunanları karşı karşıya getirir. Görünüşte skolastik, özünde temel bir hakikat. Çünkü burada gerçekte söz konusu olan şey, devrimci öznelliğin, onun kurucu arzusunun nasıl tanımlanacağıdır. Bu, bölünmenin, savaşın arzusu mudur; yoksa kaynaşmanın, birliğin, barışın arzusu mudur? Her hâlükârda, o dönemin Çin’inde “bir ikiye bölünür” düsturunu savunanlar solcu, “iki birde kaynaşır”ı savunanlar ise sağcı ilan edilir. Neden?
Sentez düsturu (“iki birde kaynaşır”), öznel bir formül, Bir’in arzusu olarak ele alındığında sağcıysa, bunun nedeni Çinli devrimcilerin gözünde bunun bütünüyle zamansız olmasıdır. Bu düsturun öznesi henüz İki’yi sonuna kadar kat etmiş değildir; henüz bütünlüklü biçimde muzaffer bir sınıf savaşının ne olduğunu bilmemektedir. Buradan şu sonuç çıkar: arzusunu taşıdığı Bir henüz düşünülebilir bile değildir; bu da, sentez kisvesi altında bu arzunun aslında eski Bir’i çağırdığı anlamına gelir. Diyalektiğin bu yorumu bir restorasyonu içerir. Muhafazakâr olmamak, şimdide devrimci bir militan olmak için ise, tersine, bölünmeyi arzulamak gerekir. Yenilik sorunu böylece derhâl, durumun tekilliği içindeki yaratıcı bölünme sorunu hâline gelir.
Çin’de Kültür Devrimi, özellikle 1966 ve 1967 yıllarında ve tasavvur edilmesi güç bir öfke ile kargaşa ortamında, diyalektik şemanın bu iki versiyonunun taraftarlarını karşı karşıya getirir. Mao’nun arkasında duranlar vardır; o sırada Parti yönetimi içinde pratikte azınlık durumundadırlar ve sosyalist devletin kitle siyasetinin polisçe ve polis-devleti tarzında sonu olmaması, tersine gerçek komünizme doğru yürüyüşün işareti altında siyasetin patlak verişine bir teşvik olarak işlemesi gerektiğini düşünürler. Bir de Liu Shaoqi’nin, ama özellikle Deng Xiaoping’in arkasında duranlar vardır; bunlar ekonomik yönetimin işlerin başlıca yönü olduğunu düşündüklerinden, halk seferberliklerini gerekli olmaktan çok zararlı sayarlar. Eğitimli gençlik Maoist çizginin öncü gücü olacaktır. Parti kadroları ile aydınların büyük bir bölümü az çok açık bir muhalefete girişecektir. Köylüler temkinli biçimde bekleyecektir. Belirleyici güç olan işçiler ise rakip örgütler arasında öylesine parçalanacaktır ki, sonunda 1967–68’den itibaren, devletin siyasal sel tarafından sürüklenip götürülmesi tehlikesi karşısında Ordunun müdahale etmesi gerekli hâle gelecektir. Böylece, bütünüyle halkçı patlamalardan da yoksun olmayan, son derece şiddetli ve karmaşık bürokratik çatışmaların uzun dönemi başlar; bu dönem Mao’nun ölümüne (1976) kadar sürer ve hemen ardından Deng’i iktidara getiren Thermidorcu darbe gelir.
Bu siyasal kasırga, içerdiği bahisler bakımından öylesine yeni ve aynı zamanda öylesine karanlıktır ki, özgürleşme siyasetinin geleceği için kuşkusuz taşıdığı çok sayıda ders, 1967 ile 1975 arasında Fransız Maoizmine — Mayıs ’68 sonrasının yenilikçi ve tutarlı tek siyasal akımına — belirleyici bir esin vermiş olmasına rağmen, hâlâ çıkarılmış değildir. Her durumda, Kültür Devrimi’nin, merkezî nesnesi Parti ve başlıca siyasal kavramı proletarya olan bütün bir dizinin kapanışına işaret ettiği kuşku götürmez.
Yeri gelmişken belirtelim ki, bugün imparatorlukçu ve kapitalist kulluğun restorasyonundan yana olanlar arasında, bu benzersiz tarihsel kesiti, Çin Politbürosu’nda azınlıkta olan Mao’nun elindeki her aracı kullanarak yeniden tepeye tırmanmaya çalıştığı kanlı ve vahşi bir iktidar mücadelesi olarak nitelemek modadır. Her şeyden önce şuna cevap verilebilir: böyle bir siyasal dönemi “iktidar mücadelesi” diye nitelemek, zaten apaçık olan bir kapıyı kırarak gülünç duruma düşmekten başka bir şey değildir. Kültür Devrimi militanları, Lenin’in — belki de en iyi sözü olmayan, ama bu başka bir meseledir — “son kertede sorunun iktidar sorunu” olduğu yolundaki sözünü alıntılamaktan hiç vazgeçmediler. Mao’nun tehdit altındaki konumu, çatışmanın açık bahislerinden biriydi; Mao da bunu resmen belirtmişti. Sinolog yorumcularımızın “bulguları”, 1965 ile 1976 arasında Çin’de yaşanan, asıl devrimci sekansı ancak ilk bölümünde (1965–68) bulunan, neredeyse iç savaşa varan çatışmanın içkin ve kamusal temalarından başka bir şey değildir. Kaldı ki, ne zamandan beri siyaset filozoflarımız tehdit altındaki bir liderin nüfuzunu yeniden kazanmaya çalışmasını dehşet verici bir şey sayıyor? Bunun, parlamenter siyasetin tadına doyulmaz ve demokratik özü olduğunu gün boyu tartışmıyorlar mı? Ardından, bir iktidar mücadelesinin anlamı ve önemi, içerdiği bahislerin niteliğine göre değerlendirilir denecektir. Hele bu mücadelede kullanılan silahlar klasik anlamda devrimciyse — Mao’yu, devrimin bir şölen yemeği olmadığını söylemeye götüren anlamda — : milyonlarca işçi ve gencin benzeri görülmemiş seferberliği, gerçekten duyulmamış ölçüde bir ifade ve örgütlenme özgürlüğü, devasa gösteriler, bütün iş ve öğrenim mekânlarında siyasal toplantılar, sert ve şematik tartışmalar, kamusal teşhirler, silahlı şiddet de dâhil olmak üzere şiddetin tekrar tekrar ve anarşik biçimde kullanılması vb. Şimdi, Kültür Devrimi aktivistleri tarafından “Parti üyesi oldukları hâlde kapitalist yola bağlı kalan görevliler arasında ikinci sıradaki isim” diye nitelenen Deng Xiaoping’in, aslında Mao’nunkiyle taban tabana zıt bir gelişme ve toplumsal kuruluş çizgisi üzerinde olmadığını bugün kim ileri sürebilir? Mao’nun ölümünden sonra bürokratik bir darbeyle iktidarı ele geçirdiğinde, Deng’in bütün seksenli yıllar boyunca ve ölümüne kadar, Parti despotizmini sürdürdüğü için daha da gayrimeşru olan, bütünüyle vahşi ve bütünüyle yozlaşmış bir tür neo-kapitalizmi nasıl serimlediğini görmedik mi? Dolayısıyla bütün bu meseleler bakımından ve özellikle de en önemlisi söz konusu olduğunda (kent ile kır arasındaki, zihinsel emek ile kol emeği arasındaki, Parti ile kitleler arasındaki ilişkiler vb.), Çinlilerin o hoş dillerinde “iki sınıf, iki yol ve iki çizgi arasındaki mücadele” dedikleri şey gerçekten vardı.
Peki ya çoğu kez böylesine aşırı olan şiddet eylemleri? Yüz binlerce ölü? Özellikle aydınlara yönelik kovuşturmalar? Bunlar hakkında da, özgür bir siyaseti hayata geçirmeye yönelik her kapsamlı girişimin tarihinde bugüne dek yer etmiş bütün şiddet eylemleri hakkında söylenenin aynısı söylenecektir. Toplumu zenginliğe ve zenginlere, iktidara ve güçlü olanlara, bilime ve bilim insanlarına, sermayeye ve onun hizmetkârlarına tabi kılan o ebedi düzenin köklü biçimde altüst edilmesi, yumuşak, tedricî ve barışçıl olamaz. Halkın ne düşündüğünün hiçbir değer taşımadığına, işçilerin kolektif zekâsının hiçbir değer taşımadığına, doğrusu, iğrenç kâr saltanatının süreklilik kazandığı düzene homojen olmayan hiçbir düşüncenin hiçbir değer taşımadığına tahammül etmeyi bıraktığınız anda, düşüncenin kendisinde zaten büyük ve katı bir şiddet vardır. Mutlak şimdinin coşkusunda, şimdi içinde icra edilen tam özgürleşme teması her zaman İyi ile Kötü’nün ötesinde konumlanır; çünkü eylemin koşulları içinde bilinen yegâne İyi, mevcut durumun kendi devamlılığının kıymetli adı olarak tesis ettiği şeydir. O hâlde aşırı şiddet, aşırı coşkunun karşılığıdır; çünkü iş, Nietzsche’nin diliyle söylersek, gerçekten de bütün değerlerin yeniden değerlendirilmesi meselesidir. Leninci gerçek tutkusu, ki aynı zamanda düşüncenin de tutkusudur, ahlak-dışıdır. Ahlakın tek statüsü, Nietzsche’nin gördüğü gibi, soykütükseldir. O, eski dünyanın bir kalıntısıdır. Bu nedenle bir Leninist için, bizim yaşlı ve yatıştırılmış bugünümüzden bakıldığında en kötüsü gibi görünen şeye gösterilecek tahammülün eşiği, hangi kampta olunursa olunsun, inanılmaz derecede yüksektir. Bugün bazılarının yüzyılın barbarlığından söz etmesine yol açan şey de açıkça budur. Yine de gerçek tutkusunun bu boyutunu yalıtmak bütünüyle haksızlıktır. Aydınlara yönelik kovuşturmalar söz konusu olduğunda bile, bunların manzarası ve sonuçları ne kadar felaket olursa olsun, mümkün olmasını sağlayan şeyin, bilgiyi ayrıcalıklı kılan konumun siyasetin gerçeğe erişimini buyurmaması olduğunu hatırlamak önemlidir. Modern kimyanın kurucusu Lavoisier’yi yargılayıp idama mahkûm ederken, Fransız Devrimi sırasında Fouquier-Tinville’in söylediği gibi: Cumhuriyetin bilim insanlarına ihtiyacı yoktur. Eğer barbarca sözler varsa bunlar öyledir; bütünüyle aşırıcı ve makuliyetsizdirler, ama kendi ötesinde, kısaltılmış, aksiyomatik biçimleri içinde anlaşılmaları gerekir: Cumhuriyetin ihtiyacı yoktur. Gerçekten bir parçanın siyasal olarak kavranışı, ihtiyaçtan, çıkardan ya da bunun karşılığı olan ayrıcalıklı bilgiden değil, kolektifleştirilebilir bir düşüncenin meydana gelişinden ve yalnızca bundan türemektedir. Bu, şöyle de söylenebilir: siyaset, var olduğu zaman, gerçek karşısında kendi ilkesini bizzat temellendirir ve bu yüzden kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.
Ama belki de bugün düşünceyi, siyasal ya da başka türlü, gerçeğin sınavına tabi kılmaya yönelik her girişim barbarca sayılmaktadır. Gerçek tutkusu, çok soğumuş olarak, yerini gerçekliğin — kimi zaman neşeyle, kimi zaman kasvetle — kabullenilmesine bırakmaktadır.
Elbette gerçek tutkusuna bir görünüş çoğalması eşlik eder. Bir devrimci için dünya eski dünyadır; yozlaşma ve ihanetle doludur. Arındırma, gerçeği soyup açığa çıkarma, her zaman yeniden başlamak zorundadır.
Vurgulanması gereken şey, gerçeği arındırmanın, onu kuşatan ve gizleyen gerçeklikten çekip çıkarmak anlamına gelmesidir. Buradan yüzeye ve saydamlığa yönelik şiddetli düşkünlük doğar. Yüzyıl derinliğe karşı tepki göstermeye çalışır. Temellerin ve ötenin acımasız bir eleştirisini yürütür; dolayımsızı ve duyumun yüzeyini öne çıkarır. Nietzsche’nin mirasçısı olarak bütün öte-dünyaları terk etmeyi ve gerçeğin görünüşle özdeş olduğunu ileri sürmeyi önerir. Düşünce, tam da onu harekete geçiren şey ideal değil de gerçek olduğu için, görünüşü görünüş olarak ya da gerçeği kendi görünüşünün saf olayı olarak kavramalıdır. Bunu başarabilmek için her yoğunluğu, her tözsellik iddiasını, her gerçeklik ileri sürümünü yıkmalıdır. Gerçeğin saf yüzey olarak keşfedilmesine engel oluşturan şey gerçekliğin kendisidir. Görünüşe karşı mücadelenin kaynağı budur. Ama gerçeklik-görünüşü gerçeğe yapıştığı için, görünüşün yıkımı yalın ve basit yıkımla özdeş hâle gelir. Arınmanın sonunda gerçek, gerçekliğin bütünüyle yokluğu olarak, hiçliktir. Yüzyılda sayısız girişimin — siyasal, sanatsal, bilimsel girişimlerin — izlediği bu yol, terörist nihilizmin yoludur. Öznel itkisi gerçek tutkusu olduğu için, bu hiçbir şeye rıza göstermek değildir; bir yaratmadır ve onda etkin bir nihilizmin çizgilerini tanımak gerekir.
Bugün neredeyiz? Etkin nihilizm figürü bütünüyle eskimiş sayılmaktadır. Her makul etkinlik, gerçekliğin yükleri tarafından sınırlanır, daraltılır, kısıtlanır. Yapılabilecek en iyi şey, kötülükten uzak durmaktır; bunu yapmanın en kısa yolu da gerçekle her türlü temastan kaçınmaktır. Son tahlilde insan hiçliğe, gerçeğin diye bir şey olmadığına çarpar; bu anlamda da nihilizm içinde kalınır. Ama terörist öğe, yani gerçeği arındırma arzusu bastırılmış olduğundan, nihilizmin etkinliği de ortadan kalkmıştır. O, edilgin ya da tepkisel nihilizme dönüşmüştür; yani her eyleme olduğu kadar her düşünceye de düşman olan bir nihilizme.
Yüzyılın taslağını çizdiği öteki yol ise, gerçeğe duyulan tutkuyu terörün paroksistik cazibesine kapılmadan elde tutmaya çalışan yoldur; ben buna çıkarsayıcı yol diyorum: gerçek nokta olarak gerçekliğin yıkımını değil, asgari farkı ortaya koymak. Gerçekliği, onu yüzeyinde yok etmek için değil, görünürdeki birliğinden çekip ayırmak, böylece onu kuran o küçücük farkı, o kaybolup giden terimi onun içinde saptamak için arındırmak. Zar zor vuku bulan şey, içinde vuku bulduğu yerden farklıdır. Bütün duygulanım, bu içkin istisnadaki “zar zor”un içinde yatar.
Bu iki yolun her ikisinde de temel soru yeninin ne olduğudur. Yeni nedir? Bu soru yüzyılı saplantı derecesinde meşgul eder; çünkü yüzyıl, daha başlangıcından itibaren, bir başlangıç figürü olarak çağrılmıştır. Ve her şeyden önce de İnsanın (yeniden) başlangıcı olarak: yeni insan.
Bu söz öbeği, belki Leninist olmaktan çok Stalinisttir, ama iki karşıt anlama sahiptir.
Bir düşünürler topluluğu için — özellikle faşist düşünce alanında ve Heidegger’i de dışlamaksızın — yeni insan büyük ölçüde eski insanın iadesidir: silinmiş, ortadan kaybolmuş, yozlaşmış olan insanın. Arındırma, gerçekte, ortadan kaybolmuş bir kökene dönüşün az ya da çok şiddetli sürecidir. Yeni olan, sahiciliğin üretilmesidir. Son çözümlemede burada yüzyılın görevi, yıkım yoluyla (sahici olmayanın yıkımıyla) bir iade (kökenin iadesi) olarak görülür.
Başka bir düşünürler topluluğu için ise — özellikle Marksizme eğilimli komünizm alanında — yeni insan gerçek bir yaratıdır; daha önce hiç var olmamış bir şeydir, çünkü tarihsel antagonizmaların yıkımından doğar. Komünizmin yeni insanı, sınıfların da devletin de ötesindedir.
Demek ki yeni insan ya iade edilir ya da üretilir.
İlk durumda, yeni insanın tanımı ırk, ulus, toprak, kan, yurt gibi mitsel bütünlüklere kök salar. Yeni insan, bir yüklemler toplamıdır (Nordik, Aryan, savaşçı vb.).
İkinci durumda ise tersine, yeni insan bütün kuşatılara ve bütün yüklemlere karşı, özellikle de aileye, mülkiyete, ulus-devlete karşı düşünülür. Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabının projesi budur. Marx zaten proletaryanın evrensel tekilliğinin hiçbir yüklem taşımamak, hiçbir şeye sahip olmamak ve özellikle güçlü anlamda bir vatanının olmaması demek olduğunu vurgulamıştı. Yeni insanın bu kavranışı — yüklemsiz, negatif ve evrensel kavranış — yüzyıl boyunca uzanır. Burada çok önemli bir nokta, ailenin bencilliğin, kök salmış tikelliğin, geleneğin ve kökenin ilk çekirdeği olarak görülmesi nedeniyle ona yönelen düşmanlıktır. Gide’in “Aileler, sizden nefret ediyorum” haykırışı, bu şekilde kavranan yeni insanın savunusuna katılır.
Yüzyılın sonunda ailenin bir kez daha uzlaşmaya dayalı ve pratik olarak dokunulmaz bir değere dönüşmüş olduğunu görmek son derece çarpıcıdır. Gençler aileyi seviyor; üstelik giderek daha geç yaşlara kadar da onun içinde kalıyorlar. Bir protesto partisi sayılan Alman Yeşiller Partisi (her şey göreli; artık hükümette yer alıyor), bir ara kendisini aile partisi diye adlandırmayı düşünmüştü. Hatta, az önce Gide örneğinde gördüğümüz gibi, yüzyıl boyunca muhalefetin bir bölümünü taşıyan eşcinseller bile bugün aile çerçevesi, gelenek ve yurttaşlık içine dâhil olmayı talep ediyorlar. Bakın ne kadar yol geldik! Yüzyılın gerçek şimdisinde yeni insan, ilerici olunacaksa, her şeyden önce aileden, mülkiyetten ve devlet despotizminden kaçış anlamına geliyordu. Bugün ise efendilerimizin modernleşme demeyi sevdiği şey, sanki iyi bir küçük baba, iyi bir küçük anne, iyi bir küçük oğul olmak; verimli bir çalışan hâline gelmek; mümkün olduğunca zenginleşmek; ve sorumlu yurttaşı oynamaktan ibaret görünüyor. Yeni parola budur: Para, Aile, Seçimler. Para internet ekonomisinin parası, aile iki eşcinselin ailesi, seçimler büyük bir demokratik şölen olsa bile, burada siyasal bakımdan ne ilerleme olduğunu gerçekten göremiyorum.
Yüzyıl, öznel yeniliğin imkânsızlığı ve tekrarın rahatlığı motifiyle sona erer. Bu motifin kategorik bir adı vardır: obsesyon. Yüzyıl, güvenlik obsesyonu içinde, şu oldukça sefil düstur altında sona ermektedir: zaten bulunduğun yerde olmak aslında o kadar da kötü değil; başka yerlerde daha kötüsü var ve oldu da. Oysa bu yüz yıl içinde canlı olan her şey, Freud’dan sonra da Lenin’den sonra da, yıkıcı bir histerinin, onun aktivizminin, onun tavizsiz militanlığının işareti altına yerleşmişti.
Görevimiz, Lenin’in çalışmasına dayanarak, zamanımızın kasvetli obsesyonuna karşı siyasette bizzat düşünce sorununu yeniden etkin kılmaktır. Siyasal felsefe yaptığını iddia eden herkese şunu soruyoruz: Var olan dünyaya eleştiriniz nedir? Bize sunabileceğiniz yeni nedir? Neyin yaratıcısısınız?
Son Notlar [1]-Bu metnin, 7 Nisan 1999 tarihli ve başlangıçta Collège International de Philosophie’de verilen bir konferans dizisinde sunulmuş olan bir versiyonu, Alain Badiou’nun yakında yayımlanacak Yüzyıl adlı eserinde, Alberto Toscano’nun çeviri ve yorumları ile Alain Badiou’nun yanıtlarını içeren iki dilli bir basım içinde yer alacaktır.
메타데이터
- post_id
- 9cdafe4e3751
- slug
- bir-i̇kiye-bölünür-alain-badiou-9cdafe4e3751
- url
- https://medium.com/@deluzyoner42/bir-i%CC%87kiye-b%C3%B6l%C3%BCn%C3%BCr-alain-badiou-9cdafe4e3751
- canonical_url
- https://medium.com/@deluzyoner42/bir-i%CC%87kiye-b%C3%B6l%C3%BCn%C3%BCr-alain-badiou-9cdafe4e3751
- author_url
- https://medium.com/@deluzyoner42
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-12 00:58:22