Neden Tanrı’nın Gerçek Evi Mekke’de Olamaz?
“Evi RAB yapmazsa, yapıcılar boşuna didinir […]” Mez.127:1
Neden Tanrı’nın Gerçek Evi Mekke’de Olamaz?

Luca Giordano, “Presentation of Jesus Christ at the Temple”
Giriş
Biliyoruz ki, Tanrı, elle yapılmış konutlarda oturmaz (Elç.7:47–49). Fakat bu, O’nun adının ve yüceliğinin parıltısının o konutta olmayacağı anlamına da gelmez. Çünkü tapınak, Tanrı’nın yaşadığı yerdir (Mat.23:21). Bu oldukça önemli bir husustur. İnsanoğlu, tarihî seyir içerisinde dünyanın her yerinde farklı mimari yapılar, motifler, heykeller, tasvirler ışığında, birbirinden ayrı ilahlara adanmış binlerce tapınak inşa etmiştir. Tapınaklar; bir kültün, tarikatın, mitolojik veya monoteist inançların başlıca din merkezi olmuştur. Yine de, bu mabetlerin büyük bir kısmı zamanla kendini tarihin tozlu raflarına bırakmıştır. Fakat hiç şüphesiz günümüzde hâlâ adından söz edilen en mühim iki tapınak vardır: Süleyman Mabedi ve Kabe. Elbette Süleyman Mabedi, Romalılar tarafından MS 70 yılında yıkıldığından beri bir daha inşa edilemedi, fakat varlığını Kutsal Kitap’ın sayfaları arasında sürdürmeye devam etti. Kabe ise dünyanın en çok takipçiye sahip ikinci dini olan İslam’ın ibadet merkezi ve kıblesidir. Hepinizin bildiği gibi Müslümanlar, namazlarını bu cihete yönelerek kılmaktadırlar. İyi ama, nereden çıktı bu Kabe? Kim tarafından inşa edildi? Neden bu kadar önemli?
İşbu yazımızda biz, her şeyden önce sizi Yeruşalim Tapınağı hakkında bilgilendirmeye çalışacağız. Ardından, neden bu tapınağın Tanrı’nın yeryüzündeki tek tapınağı olduğunu olabildiğince fazla ayet ile açıklayacağız. Hemen sonra, İslam kaynaklarının Kabe’ye dair olan bazı iddialarını inceleyecek, bunları çürütecek ve neden “Allah’ın evi” olarak bilinen Kabe’nin, aslında öyle olmadığını izah edeceğiz. Bu sırada, Arapların gerçekten İsmail’in zürriyetinden gelip gelmediği konusunu da detaylıca incelemiş olacağız. Nitekim Müslümanlar, sık sık kendi dinlerini İsmail aracılığıyla İbrahim’e bağlamayı severler. Fakat bunun neden doğru olmadığını yazımızın ilerleyen bölümlerinde göreceğiz. Yazımızda takınmış olduğumuz üslup her ne kadar hakaretten uzak olsa da bazı hassas kimseleri rahatsız edebilir. Fakat bilmelisiniz ki, hedefimiz hiçbir dinî inancı aşağılamak değildir. Bunun yerine sadece halkı olabildiğince bilgilendirmek gayesini güdüyoruz.
Yazımız şu bölümlerden oluşmaktadır: Giriş ⟶ Kısa Bir Bilgilendirme ⟶ Yeruşalim’in Değişmezliği ⟶ Tanrı’dan Bir Uyarı ⟶ Üçüncü Tapınak ⟶ Kiliselerin Rolü ve Göksel Yeruşalim ⟶ İsa’da Gerçekleşme ⟶ Araplar İsmail’in Çocukları mı? ⟶ Arabistan’da Müşrik Yaşam ⟶ Kabe’nin İslamî Tarihi ⟶ Kabe’nin Yeniden İnşası ⟶ Allah, Şeytan mı? ⟶ Mekke Antik Bir Şehir mi? ⟶ Kıblenin Değişmesi ⟶ Siyah Taş ⟶ Kutsal Kitap’ta Kabe ⟶ Kutsal Kitap’ta Siyah Taş ⟶ Sonuç ⟶ Uzantısı Verilmemiş Kaynaklar
Kısa Bir Bilgilendirme
Yeruşalim Tapınağı; İbranice בֵּית־הַמִּקְדָּשׁ [Bēt haMīqdaš] olarak bilindiği gibi, İslam camiasında da بيت المقدس [Bayt al-Maqdis] olarak anılmakta olup, “Mukaddes Ev” anlamını taşımaktadır. Burası salt bir ibadet yeri değildi. Aynı zamanda Yahudi halkının dininin, kimliğinin ve Tanrı’yla olan antlaşma yaşamının merkezî noktasıydı. Yüzyıllar boyunca yıkılan, inşa edilen veya onarılan bu tapınak, Tanrı’nın halkı arasında yaşadığının görünür bir temsili olarak ayakta duruyordu. Çünkü Tanrı, “Aralarında yaşamam için bana kutsal bir yer yapsınlar” Çık.25:8 demişti. Bu tapınağı ilk olarak, takriben MÖ X. yüzyılda, Kral Süleyman inşa etmişti. Babası Davut, tapınağı inşa etmeyi planlamış, ancak Tanrı onu reddetmişti:
Ama RAB bana, “Sen çok kan döktün, büyük savaşlara katıldın” dedi, “Benim adıma tapınak kurmayacaksın. Çünkü yeryüzünde gözümün önünde çok kan döktün.” 1Ta.22:8
Daha sonra, bu ilahî görev Süleyman’a düşmüş (2Sa.7:12–13; 1Ta.17:11–12, 22:6–11) ve İbrahim’in İshak’ı Tanrı’ya sunduğu dağda (Yar.22:2) tapınağı inşa etmişti (2Ta.3:1). Tapınak, altın kaplama, Lübnan sediri ve ince işlenmiş taşlarla bezeli bir mimariye sahipti; duvarları ile perdeleri çiçek, melek ve nar tasvirleriyle doluydu (1Kr.6–7). İnşası yedi yıl sürdü (1Kr.6:38) ve neticede ulusal ibadetin merkezi hâline geldi. Ancak Yahudilerin ısrarlı putperestliği ve antlaşmaya olan sadakatsizlikleri nedeniyle Tanrı, Kral Nebukadnessar yönetimindeki Babil ordusunun, MÖ 586'da tapınağı yıkmasına izin verdi (2Kr.25:9). Antlaşma Sandığı, kapılar ve kutsal eşyalar gasp edildi veya parçalandı. Bu şekilde Yeruşalim, adeta bir harabeye döndü. Babil Sürgünü sonrası, Pers Kralı Koreş’in fermanı altında (Ezr.1:1–4) Yahudiler, kendi topraklarına geri döndüler ve tapınağı yeniden inşa ettiler. Bu İkinci Tapınak, Zerubbabil, Başkâhin Yeşu, Hagay ve Zekeriya önderliğinde tamamlandı. Yüzyıllar sonra, İsa’nın doğumunda hükümdarlık yapan Kral Hirodes, Tapınak Tepesi’ni büyük ölçüde yeniledi ve genişletti. Genellikle “Hirodes Tapınağı” olarak anılan bu versiyon, İsa’nın hizmeti döneminde mevcut olan versiyondur (krş. Yu.2:20). Bu tapınak, MS 70 yılında General Titus komutasındaki Romalılar tarafından yıkıldı ve böylece İsa’nın, tapınağın yıkılışına dair vermiş olduğu kehanetler yerine geldi (Mat.24:1–2; Mar.13:1–2; Luk.19:41–44).
Yahudi geleneğinin anlatımına göre tapınak, genel olarak birkaç parçadan oluşmaktaydı. Milletler Avlusu (Ezrat HaGoyim), Yahudi olmayanlar da dahil olmak üzere herkese açıktı. Kadınlar Avlusu (Ezrat HaNashim), Yahudi kadınların erişimine açıktı; İsrail Avlusu (Ezrat Yisra’el) da erkekler içindi. Kâhinler Avlusu (Ezrat HaKohanim), Levililer ve kâhinlere ayrılmıştı; yakmalık sunu için sunak, bronz leğen ve kesim masaları burada bulunuyordu. Kutsal Alan (Heikhal), Menora, ekmek masası ve tütsü sunağının bulunduğu bir yerdi. Kutsalların Kutsalı (Kodesh HaKodashim), Antlaşma Sandığı’nın bir zamanlar bulunduğu en içteki odaydı. Buraya yalnızca başkâhin girebilirdi, bu da yılda sadece bir kez, Yom Kippur’da gerçekleşirdi (Lev.16:2, 34).

David Teniers the Younger, “The Presentation in the Temple”
Tapınak, öncelikle Yahudilerin ibadetlerinin merkezinde yer alan bir kurban yeriydi. Kurbanlar salt ritüeller değil, aynı zamanda kefaret, şükran ve antlaşma yenileme eylemleriydi. Genel kefaret için gönüllü sunulan yakmalık sunusu (olah) (Lev.1), un, yağ ve günnük armağanını içeren tahıl sunusu (minchah) (Lev.2), kâhinlere dağıtılan esenlik sunusu (shelamim) (Lev.3), kasıtsız günahlar için günah sunusu (chatat) (Lev.4, 5:1–13) ve arınma için suç sunusu (asham) (Lev.5:14–19, 6:1–7) şeklinde çeşitli kurbanlar vardı. Bu kurbanlar, Harun’un soyundan gelen ve bu iş için özel olarak atanmış kâhinler (kohen) tarafından yapılırdı. Levi kabilesinden olan Levililer ise ezgiler, tapınak bakımı ve ibadet hizmetlerinde yardımcı olurlardı (1Ta.23:28–29). Bunun dışında, tapınak, Yahudiler için başlı başına bir hac merkeziydi. Tevrat’a göre, Yahudiler için yılın şu üç vaktinde mabede gitmek suretiyle hac yapmak bir zorunluluktu: Mısır’daki kölelikten kurtuluşu anmak için Fısıh (Yas.16:1–8), Tevrat’ın verilişini kutlamak için Şavuot (Çık.34:22) ve çöl yolculuğnun hatırlanması için Sukot (Lev.23:33–43) bayramları (Yas.16:16). Bu hac yolculuğu עלייה לרגל [Aliya la’regel] olarak adlandırılır. İncil’de anlatıldığına göre Meryem ile Yusuf da, her yıl Fısıh Bayramı’nda Yeruşalim’e giderlerdi (Luk.2:41). Bunun dışında, tapınakta günde iki kez, sabah ve akşam olmak üzere günlük sunular da sunulur (Çık.29:38–42), buhur (Çık.30:7–8) ve Menora yakılırdı (Lev.24:1–4). Levililer ise muhtemelen ilahi okurlardı.
Tapınağa dair yapmış olduğumuz bu kısa giriş ve özetleme kısmından sonra, asıl önemli noktalara geçiş yapabiliriz.
Yeruşalim’in Değişmezliği
Kutsal Kitap’ın bize öğretmiş olduğuna göre, pek çok açıdan Tanrı’nın kutsal, merkezî evinin Yeruşalim dışında bir yerde olması veya kurulması mümkün değildir; öyle olduğu iddia edilse bile, bir gerçeklik payı yoktur. Nitekim İsrail dışında dünyanın hiçbir yerinde Tanrı yoktur (2Kr.5:15) ve Tanrı, içinde bulunacağı bir tapınak kurulması için Yeruşalim dışında hiçbir kent seçmemiştir (2Ta.6:5–6, 7:12). Tanrı, Yeruşalim Tapınağı’nı sonsuza dek kutsal kılmış, (2Ta.30:8), adının sonsuza dek o kentte bulunacağını söylemiştir (2Ta.33:4,7; Mez.132:13–16). Bu yüzden yüzünü Yeruşalim’den başka bir yere çevirmek, Tanrı’ya ihanet olarak algılanmıştır (2Ta.29:5–6; Hez.8:16). Kral Darius da, Yeruşalim’i konut olarak seçen Tanrı’nın, bu kararı değiştirmeye kalkışan her ulusu yok etmesi için dua etmiştir (Ez.6:12). Tanrı’nın hayran duyulası (Mez.27:4, 122:1–9), gelecek kuşaklar için kutsanmış tek evinin ve tapınağının Yeruşalim kentinde olduğu (Tobit 1:4; Sirak 36:11–13; Baruk 3:24–25) defalarca belirtilmiştir. Etrafında dönülmesi uygun olan tapınak, Tanrı’nın yaşadığı yegâne ev (Mez.26:6–8), kıble edinilmesi, secde edilmesi, hac yapılması ve kendisine doğru yönelip el açılması gereken, Tanrı’nın gözlerinin ve yüreğinin her zaman orada olduğu mabet (Yas.12:5–14; 1Kr.8:29–30; 2Ta.7:15–16; Mez.5:7, 28:2, 134:1–3; Yudit 4:9–15; 1. Makabeler 7:37) sadece bu kenttedir. Nitekim Tanrı’nın sonsuza dek adını yerleştirmek için seçtiği, tüm dağlardan yüce olan dağ buradadır (Mez.48:1–2, 68:15–16, 87:1–3, 125:1–2). Tanrı, kendi gücünü Yeruşalim Tapınağı’ndan ve kutsal dağından gösterir (Mez.3:4, 68:28–29), çünkü orada yaşar (Mez.76:1–3). Bu yüzden, İsmail’in soyundan gelen Araplar da dahil, İsrail’in ve Siyon’un adını silmeye çalışan her ulusun sonunun yıkım olacağı yazılmıştır (Mez.83:1–18, 129:5–6; 2. Makabeler 14:35–36). Çünkü Tanrı kendi yöntemlerini Musa’ya, işlerini İsrailliler’e açıkladığı için o topraklar özel bir konumdadır; başka hiçbir ulus için bunu yapmamıştır (Mez.103:7, 147:19–20; Amo.3:1–2).
Tüm bu gerçeklerin yanında, Yeruşalim’e sırt çevirmek ve onun yerine el toprağında Tanrı’ya ezgiler okumanın yanlış olduğu belirtilmiştir (Mez.137:4–6). Nitekim Tanrı’nın sonsuza dek sürecek tapınağını Süleyman kurmuştur (Sirak 47:13). Yeruşalim dışındaki farklı tapınma yerleri, töreler, sunaklar ve Tanrı’yı övmek adına oralara gitmek birçok kez kınanmıştır (2Kr.17:7–8; Hoş.8:11–13; Amo.4:4–5, 5:4–6; Mik.1:5–7). Yarovam örnekliğinde de, yine Yeruşalim dışındaki alternatif tapınaklar, sunaklar ve ibadetler kötülenmiştir (1Kr.12:25–33). Özellikle Yoşiya’nın reformlarıyla birlikte, Yeruşalim dışındaki tapınma yerlerinin yasaklandığı açıkça belli olmuştur (2Kr.23:1–20). Pers Kralı Koreş’in buyruğu, Tanrı’nın yegâne tapınağının Yeruşalim’de olması gerektiğini tasdik eder (Ezr.1:2–4). Bu yüzden, İsrailliler’in ele geçirdikleri diğer ulusların sunaklarını, dikili taşlarını ve tapınma yerlerini yıkmaları buyrulmuştur (Yas.12:2–4). Tapınağın yeniden kurulup arıtılması sırasında da oraya doğru secde edilmiş, o kentteki tapınağın özel kutsiyeti vurgulanmıştır (1. Makabeler 4:36–59). Hatta bu sebeple, sürgün sırasında Mısır’a kaçmış ve orada yaşamaya başlamış olanların Mısır’da kalıcı bir mabet (krş. Hez.11:16) inşa etmek için Peygamber Hezekiel’den izin istediklerini, fakat onun bunu kabul etmediğini görüyoruz. Çünkü ona göre tapınağın bir benzerinin kutsal topraklar dışında inşa edilmesi mümkün değildir (krş. Hez.43:7). Onun bu görüşünü benimseyen Babil’deki bazı Yahudiler de sürgünde yeni bir sunağın ve mabedin yapımına itiraz etmişlerdir (Kurt, 2019, s. 55–56). Bu açıdan bakıldığında, Yeruşalim yerine Mekke’nin Tanrı’nın yeni kutsal kenti olması mümkün durmamaktadır.
Bu noktada bazı kimseler, “Şayet Tanrı dilerse evinin yerini değiştirebilir, çünkü yeryüzündeki her yerin sahibi O’dur” diye itiraz edeceklerdir. Evet, Tanrı’nın dilerse yapamayacağı hiçbir şey yoktur (Yar.18:14; Yas.3:24; 2Ta.20:6; Eyü.42:2; Mez.115:3, 135:6; Yer.32:17,27; Yşa.43:13; Dan.4:35; Mat.19:26; Mar.10:27; Luk.1:37, 18:27; Ef.3:20); bunu biz de kabul ediyoruz. Fakat asıl soru, yapar mı? Çünkü Tanrı’nın bilgece hareket ettiğini (Özd.2:6, 3:19; Mez.104:24; Eyü.12:13; Yşa.28:29; Yer.10:12; Dan.2:20–21; Rom.11:33, 16:27; Ef.1:7–8, 3:10; Kol.2:2–3; Yak.1:5, 3:17), herkesin kurtulmasını arzuladığını (Hez.18:23, 33:11; Mez.145:8–9; Yu.3:16, 12:32; 1Ti.2:3–4; Tit.2:11; 2Pe.3:9) ve hikmetsiz iş etmediğini biliyoruz. O hâlde, eğer Tanrı gelecekte bir gün merkezî tapınağının yerini değiştirecek olsaydı, önceden bildirmesi gerekirdi. Eğer zaten bildirdiğini, fakat bunun tahrif olduğunu iddia ederseniz, bu, yine Tanrı’nın hikmetsiz bir iş yaptığına ve bu sebeple birçoklarının yanlış yola sapmasına göz yumduğuna işaret eder. Ayrıca Tanrı’nın ilahî sözlerinin bozulabileceğini iddia ederek çok daha büyük bir ithama kalkışmış olursunuz. Fakat Kutsal Yazılar, Tanrı’nın verdiği vaatlerin geri alınamayacağını öğretir (Rom.11:29) ve O’nun verdiği sözlerin asla değişmeyeceğini vurgular (Mez.33:11, 89:34, 119:89–90; Yşa.40:8, 46:10–11, 55:10–11; Yer.1:12; Hez.12:25; Mat.24:35; 2Ti.2:13; İbr.6:17, 10:23; Yak.1:17; 2Pe.3:9). Öyleyse bu kutsal kenti sonsuza dek seçtiğini söyleyen Tanrı’nın bunu değiştirmesi beklenmez. Böylesi bir Tanrı, yalancı olacaktır. Hâlbuki Tanrı, doğası gereği yalan söyleyemez (Say.23:19; 1Sa.15:29; İbr.6:17–18; Tit.1:2). Eh, tabii, Kur’an’a göre Tanrı aldatıcıların en büyüğü olduğu için (Âl-i İmrân 3/54; A’râf 7/99); tıpkı İsa’nın çarmıhta ölmüş gibi görünmesini sağladığı (Nisâ 4/157), Muhammed’i Bedir Savaşı’ndaki düşman birliklerinin sayısı hakkında kandırdığı (Enfâl 8/43–44), Şeytan’a insanları nasıl kandıracağını öğrettiği (İsrâ 17/64) ve insanları gerçeklerden saptırdığı (Mü’min 40/33) gibi bu konuda da bir düzmece veya imtihan tasarlamış olması mümkündür. Fakat bizler, kötülükten tiksinen ve uzak duran bir Tanrı’ya iman ediyoruz.

Alessandro Magnasco, “Presentation of Jesus Christ at the Temple”
Tanrı’dan Bir Uyarı
Kutsal Kitap, bizi pek çok kez Kutsal Yazılar’a aykırı öğretiler yayacak, böylece insanlara Tanrı’nın gerçek adını unutturacak sahte peygamberler hakkında uyarıyor (Yer.14:14, 23:16–18,25–32; Hez.13:6–9, 22:28; Mik.3:5–7; Mat.7:15–20; 2Ko.11:13–15; 2Pe.2:1–3; 1Yu.4:1) ve bunların insanları saptırabilmek adına kötü ruhların etkinliğiyle büyük mucizeler yapabileceklerini söylüyor (Mat.24:24; Mar.13:22; Va.13:13–14, 19:20, 20:10). Örneğin, bir yerde Tanrı şöyle demiştir:
Aranızdan bir peygamber ya da düş gören biri çıkarsa, bir belirtiyi ya da şaşılası bir olayı önceden bildirirse, “Bilmediğiniz başka ilahlara yönelip tapınalım” derse, söz ettiği belirti, şaşılası olay gerçekleşse bile, o peygamberi ya da düş göreni dinlememelisiniz. Tanrınız RAB kendisini bütün yüreğinizle, bütün canınızla sevip sevmediğinizi anlamak için sizi sınamaktadır. Tanrınız RAB’bin ardınca yürüyün, O’ndan korkun. Buyruklarına uyun, O’nun sözüne kulak verin. O’na kulluk edin, O’na bağlı kalın. O peygamber ya da düş gören öldürülecek. O, sizi Mısır’dan çıkaran, köle olduğunuz ülkeden kurtaran Tanrınız RAB’be karşı gelmeye kışkırttı. Tanrınız RAB’bin yürümenizi buyurduğu yoldan sizi saptırmaya çalıştı. Aranızdaki kötülüğü ortadan kaldırmalısınız. Yas.13:1–5
Dolayısıyla insanları peygamberlerin geleneğinden, Tanrı’nın vermiş olduğu vaatlerden ve Kutsal Yazılar’ın yadsınmaz otoritesinin öğrettiği gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışan herkes sahte peygamberdir. Evet, birçok defa Müslümanlar, peygamberleri tanıdıklarını ve kabul ettiklerini iddia ederler. Fakat bunlar, kuzu postuna bürünmüş yırtıcı kurtlardırlar (Mat.7:15). Çünkü geçmişte hiçbir peygamber tarafından kehanet edilmemiş bir yerde, kökeni Arabistan’ın paganizmine dayanan adlarla, ritüellerle, ezgilerle ve hiçbir zaman müjdelenmemiş, Kutsal Kitap’a aykırı vaaz veren bir peygamberin öğretileriyle hareket ederler. Oysa kabul edilebilmesi için bir öğretinin önceki peygamberlerin sözleriyle müşterek olması gereklidir (krş. Yşa.8:20; Mat.5:17; Elç.17:11; Gal.1:8–9; 2Pe.1:20–21). Ne yazık ki İslam’da bu açık, “tahrifat” adı altındaki bazı spekülasyonlar çerçevesinde örtbas edilmiştir.
Fakat bununla ilgili olarak Kutsal Kitap’ta oldukça güzel bir hikâye vardır. 1Kr.13:11–32'de anlatıldığına göre, Kral Yarovam’ın günlerinde, mucizeler gerçekleştiren bir Tanrı adamı vardı. Bu adamın yolu bir gün Tanrı buyruğu üzerine Beytel’e düştü. Burada da yaşayan yaşlı bir peygamber vardı. Çocukları, o Tanrı adamının yaptığı mucizeleri babalarına anlattılar. Yaşlı baba da Tanrı adamının peşine takıldı ve eşeğiyle birlikte ona yetişti. Tanrı adamı, yabanıl bir fıstık ağacının altında oturuyordu. Yaşlı peygamber, ona kendi evine gelip bir şeyler yemesini teklif etti. Fakat o, burada hiçbir şey yiyip içemeyeceğini söyledi. Çünkü Tanrı ona burada yiyip içmeyi yasaklamıştı. Bunun üzerine yaşlı peygamber, kendisinin de onun gibi bir peygamber olduğunu ve Tanrı’nın buyruğu üzerine bir meleğin kendisine onu eve götürmesini, yedirip içirmesini emrettiğini söyledi. Fakat yalan söylemişti; Tanrı hiçbir zaman ona bunu emretmemişti. Yine de, Tanrı adamı ona kandı ve yaşlı peygamberin evine giderek yiyip içti. Sofrada otururken, Tanrı, adamı yoldan saptıran yaşlı peygamber aracılığıyla bu sefer gerçekten konuştu ve Tanrı adamına kendi sözüne değil, yalancı bir peygamberin sözüne inanarak yolundan döndüğü için cezalandırılacağını bildirdi. Gerçekten de Tanrı adamı yolda ilerlerken bir aslan onu oracıkta öldürdü. Bu şekilde o adam, Tanrı’nın kendisine bildirmiş olduğu sözün yerine bir başka adamın sözünü dinlemenin bedelini ödemiş oldu.
Bizim bu hikâyeden çıkarmamız gereken ders, kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiği hâlde hiçbir Kutsal Yazı veya peygamberlik tarafından desteklenmeyen ve geleneğin öğretilerine zıt anlatımlarda bulunan, böylelikle de insanları Tanrı’nın gerçek yolundan saptıran insanlara karşı mesafeli yaklaşmamızdır. O “sözde” peygamber ne kadar mucize yaparsa yapsın, şayet Tanrı’nın peygamberlerinin öğrettiği yoldan uzak bir patikada seyrediyorsa, onu dinlememeliyiz. Tanrı, bize geçmişte bildirdiği öğretilere iman ettiğimiz ve sımsıkı sarıldığımız için bizi kınayacak değildir. Fakat bu öğretilerle çelişen sözlerde bulunan kimselere umut bağladığımızda, işte bundan dolayı dehşetli bir yargıyı hak etmiş oluruz. Tanrı’nın neden kendisi adına bir tapınak kurmak isteyen Davut’u reddettiğini hatırlıyor musunuz? Çünkü Davut, çok kan dökmüş ve büyük savaşlara katılmıştı (1Ta.22:8, 28:3). Tıpkı Muhammed’in yaptığı gibi. Davut’un savaşmak için ondan daha kayda değer sebepleri olsa bile, Tanrı ona mabet kurma yetkisini vermemişti. Buna rağmen Muhammed, birçok kez haksız yere savaşlara katıldı, yağmacılık yaptı, kan döktü, insanları buna teşvik etti ve, “Kim güzel bir işe aracılık ederse ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. […]” Nisâ 4/85 sözüyle kendisini mahkum etmiş oldu. Bu yüzden, Tanrı’nın tapınağı hakkında bize yol gösterebilecek bir insan değildir.
Tabii, bu noktada yine bazı Müslümanlar, aslında Tanrı’nın, tapınağın yerinin değişeceğini önceden bildirdiğini bazı Kutsal Kitap ayetleriyle iddia etmeye çalışacaklardır. Genelde bu iddiaları için Yer.7:1–15'den faydalanabilirler. Bu ayetler, “Tapınak Vaazı” (Temple Sermon) olarak da bilinir ve Tanrı’nın Peygamber Yeremya aracılığıyla Yahuda halkına, Yeruşalim’deki tapınağa dayalı yanlış bir güvenlik duygusuna sahip oldukları hakkında hitap ettiği bir bölümdür. Halk, tapınak ayakta kaldığı sürece, eylemleri ne olursa olsun Tanrı’nın yargısından güvende olduklarına inanıyorlardı. Yeremya, onlara sırf Tanrı’nın Tapınağı kendi aralarında diye yargıdan kaçabileceklerini düşünmemeleri gerektiğini öğretiyordu (Yer.7:4). Bu vesileyle Tanrı, onların ikiyüzlülüğünü kınayarak, adaletsizliklerini, putperestliklerini ve antlaşma yasalarına uymamalarını vurgulayarak karşılık veriyordu (Yer.7:5–11). Onlara karşı, tapınağın “haydut ini” olamayacağını belirtiyor (Yer.7:11 — krş. Yşa.56:7; Mat.21:13; Mar.11:17; Luk.19:46), Tanrı’nın varlığının, kutsamasının itaat ve doğruluğa bağlı olduğunun altını çiziyor (Yer.7:23–26) ve eğer insanlar tövbe etmezse tapınağın yıkılacağından salık veriyordu (Yer.7:14–15). Bu pasaj, kesinlikle Tanrı’nın evinin bir başka yere taşınacağını öğretmez. Bunun yerine, tapınağın benzersiz önemini bir kez daha teyit ederken, halkın günah işlemeye devam etmesi hâlinde mabedin fiziksel varlığının Tanrı’nın lütfunun bir garantisi olmadığı konusunda uyarır; bu, ilahî bir cezanın kehanetidir. Tapınak, MÖ 586'da Babil İmparatorluğu tarafından yıkıldı (2Kr.25:8–10) ve böylece Peygamber Yeremya’nın uyarıları yerine gelmiş oldu. Bu tapınağın yıkılışı trajik bir kayıp olsa da, sürgün sonrasında tapınak, Tanrı’nın teşvikiyle birlikte (Hag.1:1–15; Zek.1:1–6) yeniden inşa edildi (2Ta.36:22–23; Ezr.1:1–4, 3:8–13, 6:13–15) ve böylece Tanrı’nın ebedî vaadi tekrar onaylanmış oldu.

Lavinia Fontana, “La Présentation de Marie au Temple”
Yine de Tanrı, Yer.7:12–15'de Şilo’ya ne yaptıysa Yeruşalim’e de aynısını yapabileceğini söyler. Şilo, Yahudilerin vaat edilen topraklara girdikten sonra Tanrı’ya ibadet ettikleri ilk merkezî tapınaktı (Yşu.18:1; 1Sa.1:3). Henüz Yeruşalim Tapınağı olmadığı için Yahudiler, burada birkaç asır boyunca Tanrı’ya tapındılar. Fakat neticede Tanrı, onların itaatsizliği yüzünden burayı terk etti (krş. 1Sa.4:19–22; Mez.78:60). Şimdi Tanrı, benzer bir hadiseyi Yeruşalim’in de başına getireceğini söyler. Yani, tapınağın onları Şilo’daki çadır gibi, eğer günah işlemeye devam ederlerse koruyamayacağını belirtir. Uyarı, Yahudilerin isyanı nedeniyle kutsal kentin ıssız kalacağı yönündedir. Fakat bu, Tanrı’nın Yeruşalim’i terk edip başka bir yerde kendisine ev kuracağı anlamına gelmez. Nitekim Şilo, geçici bir kutsal yerdi; Yeruşalim ise Davut ve Süleyman tarafından, Tanrı’nın isminin kalıcı olarak yaşayacağı seçilmiş kent olarak kurulmuştu (2Ta.6:6). Tanrı, peygamberleri aracılığıyla tapınağın yıkılabileceği konusunda uyardığı gibi, ardından onarım ve merhamet de vaat etti (krş. Yer.29:10; Hez.37:1–28; Zek.8:1–23). Bu yüzden, kehanetleri genel bağlamıyla birlikte okuduğumuzda Tanrı’nın ebedî olarak Yeruşalim’i terk edeceği veya yeryüzündeki kendi evinin yerini değiştireceği sonucunu kesinlikle çıkaramayız. Aksine, Tanrı her defasında bu kentin kutsallığının sonsuza dek süreceğini vurgulamıştır.
Üçüncü Tapınak
Eski Antlaşma’ya baktığımızda görürüz ki, her ne olursa olsun Tanrı; Siyon’u ve Yeruşalim Tapınağı’nı yeniden kuracağına, adının sonsuza dek orada kalacağına, kendisinin kutsal konutundan çıkıp gelerek kuşaklar boyunca orada egemenlik süreceğine, diğer tüm ulusların oraya Tanrı’ya tapınmak için geleceklerine, diğer tüm tepelerin alçaltılacağına, o kentin ise yükseltileceğine ve artık kutsal topraklarda barışın hakim olacağına dair sözler vermiştir (Mez.102:16,21–22, 146:10, 147:2,12–14; Yşa.2:2–3, 27:13, 33:13–14, 37:31–32, 44:23–28, 45:17, 56:6–7; Yer.3:17; Hez.43:1–9; Zek.2:10–13, 8:3; Mik.4:1–2; Tobit 13:8–17, 14:4–7; Baruk 4:23–24,29–31,36–37, 5:1–9). Tabii, bu noktada Yahudilere bir üstünlük olacağını düşünmek yanlıştır. Çünkü bunun hakkında şöyle yazılmıştır:
“Beni tanıyanlar arasında Rahav ve Babil’i anacağım, Filist’i, Sur’u, Kûş’u da; ‘bu da Siyon’da doğdu’ diyeceğim.” Evet, Siyon için şöyle denecek: “Şu da orada doğmuş, bu da, Yüceler Yücesi onu sarsılmaz kılacak.” RAB halkları kaydederken, “Bu da Siyon’da doğmuş” diye yazacak. Sela Mez.87:4–6
Görülebileceği üzere; kutsanmış bir soya aidiyet için mutlaka kan bağı olarak İbrahim’e, İshak’a ve Yakup’a bağlı olmanız gerekmiyor. Nitekim Yahudiler, kan bağıyla İbrahim’in soyundan oldukları ve hiçbir zaman kimseye kölelik etmediklerini düşündükleri hâlde (Yu.8:33) Vaftizci Yahya, “Kendi kendinize, ‘Biz İbrahim’in soyundanız’ diye düşünmeyin. Ben size şunu söyleyeyim: Tanrı, İbrahim’e şu taşlardan da çocuk yaratabilir” Mat.3:9 diyor, İsa da onların günahın kölesi olduklarını vurguluyordu (Yu.8:34). İman edip İbrahim gibi davranan herkes onun oğludur (krş. Yu.8:39–40). Nitekim o, iman eden herkesin babasıdır (Rom.4:11–12) ve onun gerçek çocukları da salt Yahudiler değil, iman edenlerdir (Gal.3:7). Bu yüzden Pavlus, “Kardeşler, İshak gibi sizler de vaat çocuklarısınız” Gal.4:28 demiş, gerçek Tanrı’ya iman ettiğimiz için bizlerin Yahudilere verilen vaatlere müşterek olduğumuzu bildirmiştir (Rom.9:6–8; Gal.3:29). Çünkü “dünyayı” seven ve ona biricik Oğlu’nu veren Tanrı (Yu.3:16), ulus ayırt etmez ve ayrımcılık yapmaz (Elç.10:34–35; Rom.2:11, 10:12–13; Gal.3:28–29; Kol.3:11; Yak.2:1,9; Va.7:9). Bu yüzden İsa, Müjde’yi tüm uluslara bildirmeyi emretmişti (Mat.28:19). Çünkü Mesih sadece Yahudiler için değil, tüm uluslar için gelmişti (krş. Yar.12:3, 22:18; Yşa.11:10, 42:6, 49:6, 56:8; Mez.72:17; Dan.7:13–14; Hoş.2:23). Bunu İsa’nın, her ne kadar ilk etapta Yahudilere hitap etse de (Mat.15:24) evrensel ve yayılımcı bir din kurmasından da anlayabiliyoruz (krş. Mat.8:10–12, 28:18–20; Yu.4:1–42, 10:16, 20:21; Mar.5:1–20, 16:15; Elç.1:8; 1Yu.2:2; Va.5:9). O gün diğer uluslar ile Yahudilerin ayrım yapılmaksızın gözetileceğine dair Peygamber Yeşaya, ayrıca şöyle kaleme almıştır:
RAB’be bağlanan hiçbir yabancı, “Kuşkusuz RAB beni halkından ayıracak”, hiçbir hadım da, “Ben kuru bir ağacım” demesin. Çünkü RAB diyor ki, “Şabat günlerimi tutan, beni hoşnut edeni seçen, antlaşmama sımsıkı bağlı kalan hadıma evimde, evimin dört duvarı arasında oğullardan da kızlardan da daha iyi bir anıt ve ad vereceğim; yok edilemez, ebedi bir ad olacak bu. RAB’be hizmet etmek, O’nun adını sevmek, kulu olmak için O’na bağlanan yabancıları, Şabat Günü’nü tutan, bayağılaştırmayan, antlaşmama sımsıkı bağlı kalan herkesi, kutsal dağıma getirip dua evimde sevindireceğim. Yakmalık sunularıyla kurbanları sunağımda kabul edilecek, çünkü evime ‘Bütün ulusların dua evi’ denecek.” Yşa.56:3–7
Peki, gelecekte bir gün inşa edilecek olan bu efsanevî “Üçüncü Tapınak” nasıl olacak? Tarihî seyirde mabedin başına gelen trajik olaylar, doğal olarak Yahudi inancında “kurtuluş” ümidinin doğmasına sebep olmuş, Tanrı’nın varlığını gözle görülür bir şekilde aralarında olacağı günlere dair özlem ve kehanet dolu bir beklentiye zemin hazırlamıştır (krş. Yşa.4:5). Bu tapınak ile ilgili en ayrıntılı kehanetlerden birisi, şüphesiz Peygamber Hezekiel’in gördüğü vizyonlardır. Tanrı, sürgünden sonra Hezekiel’e gelecekteki görkemli bir tapınağı gösterir; boyutları, kuralları ve ibadetleri titizlikle anlatılır. Tabii, bu tapınak henüz inşa edilmedi. Bu doğal, çünkü Tanrı, “İnsanoğlu, günahlarından utanmaları için bu tapınağı İsrail halkına tanıt. Tapınağın tasarısını incelesinler” Hez.43:10 demişti. Fakat Hezekiel’in bu tüm görümleri, oldukça çarpıcı bir kehanet ile son bulur: “[…] o günden başlayarak kentin adı ‘Yahve şamma’ olacak.” Hez.48:35 Buradaki İbranice sözcük, “RAB orada” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Üçüncü Tapınak, Tanrı’nın varlığının ebedî olarak ve deneyimlenebilir şekilde orada bulunacağı bir yer olacaktır. Çünkü Tanrı’nın mabedi, tıpkı Daniel’in kehanet etmiş olduğu gibi, Mesih’in ölümünün ardından yıkılmıştı (Dan.9:25–26). Tarihte de birçok Yahudi, bu tapınağı yeniden kurmak için hırslı girişimlerde bulunmuşlar, fakat Tanrı’nın planı dahilinde bunu hiçbir zaman başaramamışlardı. Yahudi geleneğine göre Üçüncü Tapınak, Mesih Çağı’nda inşa edilecektir.
Hristiyan eskatolojisi ise bu konuda farklı yorumlara sahiptir. Örneğin, Elçi Pavlus, bir yerde şöyle yazmıştır:
Bu adam, tanrı diye anılan ya da tapılan her şeye karşı gelerek kendini hepsinden yüce gösterecek, hatta kendisini Tanrı ilan ederek Tanrı’nın Tapınağı’nda oturacaktır. 2Se.2:4

Le Pérugin, “La Remise des clefs à saint Pierre”
Bu ifadeler, İslam geleneğinde “Deccal” olarak bilinen Mesih karşıtı hakkındadır ve onun Tanrı’nın Tapınağı’na oturacağı belirtilmiştir. Kimileri bunu manevî anlamda, kiliseyi yıkmaya çalışan bir güç olarak yorumlarken, kimileriyse gelecekte bir gün gerçekten Yeruşalim’de tekrar bir tapınağın inşa edileceğini ve burada da Mesih karşıtının, mabedi tahrip ederek faaliyetlerini yürüteceğini iddia etmişlerdir (krş. Va.13:14–15). Bunun dışında, Havari Yuhanna’nın görümlerinde de yine kutsal kentte varlığını sürdüren bir tapınak karşımıza çıkmaktadır:
Bana değneğe benzer bir ölçü kamışı verilip şöyle dendi: “Git, Tanrı’nın Tapınağı’nı ve sunağı ölç, orada tapınanları say! Tapınağın dış avlusunu bırak, orayı ölçme. Çünkü orası, kutsal kenti kırk iki ay ayaklarıyla çiğneyecek olan uluslara verildi.” Va.11:1–2
Bu sözlerinde Yuhanna’nın fiziksel bir tapınaktan bahsettiği imgesi güçlüdür. Fakat Mesih’in gerçek bedeninin ve kanının yer aldığı kiliselere dair ruhsal bir imge olması olasılığı da güçlüdür. Bu nedenle, özellikle Katolikler ve Doğu Ortodoksları, yeniden bir tapınağın inşa edilmesiyle pek ilgilenmezler. Bazı kilise babaları, daha çok fizikî bir Üçüncü Tapınak görüşünü paylaşıyormuş gibi gözükürken (Against Heresies, V, 25; 30; On Christ and Antichrist; Catechetical Lecture 15.15), bazıları bu görümleri kiliselere yormuş (Homily 3 on Second Thessalonians), Augustinus ise Mesih karşıtının kiliselerde mi yoksa tapınağın kalıntılarında mı oturacağının belirsiz olduğunu söylemiştir (The City of God, XX, 19). Bu açıdan, ana akım Hristiyanlığın, gelecekte bir gün yeniden bir fizikî tapınağın inşa edilip edilmeyeceği hakkında standart bir kabulü yoktur; her ikisi de eşit derecede olasıdır. Bu konu esasen oldukça detaylı olduğu için yazıyı uzatmamak pahasına burada duruyoruz.
Kiliselerin Rolü ve Göksel Yeruşalim
Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, tapınak, Tanrı’nın yaşadığı yerdir (Mat.23:21) ve bu yüzden son derece kutsaldır. Dolayısıyla Yeruşalim, her halükârda Tanrı’nın seçilmiş meskeni olarak kutsal bir önceliğe sahiptir. Buna rağmen, Yeni Antlaşma ile birlikte tapınağın coğrafyanın ötesine geçerek kilisede ruhsal ve evrensel bir hâle geldiğini görüyoruz. Bunun nedeni, tapınağın büyük resmin bir parçası olmasıdır. Nitekim birçok kez hem İsa hem havariler, Eski Antlaşma’daki unsurların aslını Yeni Antlaşma’da kazandığını ifade etmişlerdir (krş. Yu.3:14; 1Pe.3:18–22; Kol.2:11–12,17; 1Ko.5:7; İbr.10:1). Dolayısıyla Eski Antlaşma’da tapınak, gelecekte daha geniş bir çatıya hizmet etmek suretiyle, onun bir gölgesi olarak var olmuştur:
Bunlar göktekinin örneği ve gölgesi olan tapınakta hizmet ediyorlar. Nitekim Musa tapınma çadırını kurmak üzereyken Tanrı tarafından şöyle uyarıldı: “Her şeyi sana dağda gösterilen örneğe göre yapmaya dikkat et.” İbr.8:5
Bu bize gösterir ki, yeryüzündeki sembolik tapınak, aslında Tanrı’nın göklerdeki hakiki meskeninin, göksel Yeruşalim’in (Gal.4:26; İbr.12:22–24) bir tezahürüdür. Bu gerçek, Yeni Antlaşma ile birlikte tam anlamıyla açığa çıkmıştır. Bu yüzden de Tanrı, planı çerçevesinde bizi sembolik bir tapınağa değil, kendi gerçek meskenine yöneltmiştir (krş. Ef.2:18; İbr.13:13–14). Çünkü Mesih’in kanıyla birlikte başlayan Hristiyan umudu, artık salt fiziksel bir binada değil, son kâhin, kurban ve tapınak olan İsa’da olgunlaşmaktadır (İbr.9:11–14, 10:1–14, 13:14). Çünkü Mesih, “Nerede iki ya da üç kişi benim adımla toplanırsa, ben de orada, aralarındayım” Mat.18:20 demiştir. Ayrıca Tanrı’nın göksel meskeni hakkında şöyle yazılmıştır:
Canlarımız için gemi demiri gibi sağlam ve güvenilir olan bu umut, perdenin arkasındaki iç bölmeye geçer. Melkisedek düzeni uyarınca sonsuza dek başkâhin olan İsa oraya uğrumuza öncü olarak girdi. İbr.6:19–20
Yeryüzündeki kiliseler, Tanrı’nın evrensel kurtarışına hizmet ederken, İsa’nın şu sözlerini de gerçekleştirmektedir:
İsa ona şöyle dedi: “Kadın, bana inan, öyle bir saat geliyor ki, Baba’ya ne bu dağda, ne de Yeruşalim’de tapınacaksınız! Siz bilmediğinize tapıyorsunuz, biz bildiğimize tapıyoruz. Çünkü kurtuluş Yahudiler’dendir. Ama içtenlikle tapınanların Baba’ya ruhta ve gerçekte tapınacakları saat geliyor. İşte, o saat şimdidir. Baba da kendisine böyle tapınanları arıyor. Tanrı ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar.” Yu.4:21–24
Nitekim bu, daha önce de kehanet edilmiş bir husustur:
“Doğudan batıya kadar uluslar arasında adım büyük olacak! Her yerde adıma buhur yakılacak, temiz sunular sunulacak. Çünkü uluslar arasında adım büyük olacak!” diyor Her Şeye Egemen RAB. Mal.1:11
İsa’da Gerçekleşme
Biliyoruz ki, İsa, yaşamının büyük bir bölümünde tapınağın çevresindeydi (krş. Mar.11:15–17; Luk.2:22–38; Yu.7:14). Çünkü tapınak, O’nun Babası’nın eviydi (Mat.17:24–27; Luk.2:49; Yu.2:16). Fakat aslında Baba’nın gerçek evi, yeryüzündeki tapınaktan fazlasıydı ve göklerdeydi (krş. Yu.14:2). Ayrıca şimdi biliyoruz ki, İsa, yeryüzündeki gerçek tapınaktır. Çünkü Söz, beden alıp aramızda çadır kurmuştur [ἐσκήνωσεν ἐν ἡμῖν | eskēnōsen en hēmin] (Yu.1:14). Şu ayetler de bunu açıkça göstermektedir:
İsa şu yanıtı verdi: “Bu tapınağı yıkın, üç günde onu yeniden kuracağım.” Yahudi yetkililer, “Bu tapınak kırk altı yılda yapıldı, sen onu üç günde mi kuracaksın?” dediler. Ama İsa’nın sözünü ettiği tapınak kendi bedeniydi. Yu.2:19–21
Kentte tapınak görmedim. Çünkü Her Şeye Gücü Yeten Rab Tanrı ve Kuzu, kentin tapınağıdır. Va.21:22
Dolayısıyla Tanrı’nın meskeni artık salt coğrafî bir yapıda değil, Mesih’tedir (krş. İbr.10:19–22). Bu şekilde de Süleyman’ın, “Tanrı gerçekten yeryüzünde yaşar mı? Sen göklere, göklerin göklerine bile sığmazsın. Benim yaptığım bu tapınak ne ki!” 1Kr.8:27 — krş. 2Ta.6:18, şeklindeki şaşkınlık sözü yerine gelmiştir ve yüceliği göklere sığmayan Tanrı, bir insanda beden almıştır. Çünkü Tanrı’nın aramıza gelip yaşayacağı (Yşa.7:14, 9:6–7, 12:6, 40:3–5, 60:1–2; Yer.23:5–6; Hez.37:26–27; Zek.2:10–13, 12:10; Mik.5:2; Mal.3:1) ve insanların arasında dolaşacağı (Baruk 3:35–37) önceden bildirilmişti. Tanrı’nın birçok kez el yapımı tapınaklarda oturmayacağı da belirtilmiştir (Yşa.66:1–2; Elç.7:48–50, 17:24). Bu yüzden İsa, Kutsal Ruh tarafından, Meryem Ana vesilesiyle doğmuştur (Mat.1:18–20; Luk.1:35). Yani, kutsal bedeninin tohumu ilahî kaynaklıdır, beşerî değil (bkz. Dan.2:34 — krş. Mat.21:43–44; Mez.118:22 — krş. Mat.21:42; Mar.12:10–11; Luk.20:17; 1Pe.2:7–8). Bunu şu ayetlerden de görebiliyoruz:
Her Şeye Egemen RAB’bi kutsal sayın. Korkunuz, yılgınız O’ndan olsun. Tapınak O olacak. İsrail’in iki krallığı içinse sürçme taşı ve tökezleme kayası, Yeruşalim’de yaşayanlar için kapan ve tuzak olacak. Yşa.8:13–14

Le Greco, “Le Christ chassant les marchands du Temple”
Bu ifadeler, tapınağın Tanrı’nın kendisi olacağını açıkça vurguluyor. Bu da İsa’ya işaret eden bir kehanettir. Nitekim havariler, bu pasajı İsa’ya atfen alıntılamışlardır (Rom.9:32–33; 1Pe.2:7–8). Bu, başka pasajlarda da ima edilmiştir. Örneğin, Zek.6:11–13'de tapınağı Başkâhin Yeşu’nun kuracağı, görkemle kuşanacağı ve tahtında oturup egemenlik süreceği yazılmıştır. Yeşu, İsa anlamına gelir; gerçekten de O, şimdi bizim başkâhinimz ve tapınağımızdır. Davut’un soyundan gelip Tanrı’nın adına bir tapınak kuracak kimseye dair kehanetler de (2Sa.7:12–14; 1Ta.17:11–14) her ne kadar ilk etapta Süleyman’a işaret ediyor olsa bile (1Ta.22:9–10), peygamberliklerde sık sık rastladığımız üzere, gelecekte daha büyük bir plana gönderme yapmaktadır. İsa, şimdi bizim için tapınağın her gerekliliğini yerine getirir; O, Tanrı’nın meskenidir (Kol.2:9), başkâhindir (İbr.4:14), kurbandır (İbr.9:26), sunaktır (İbr.9:12). Bu yüzden hem kilisenin kendisi (Ef.2:21–22) hem iman etmiş olan herkes aslında bir açıdan tapınaktır (1Ko.3:16–17, 6:19; 2Ko.6:16). Çünkü Teslis sayesinde, onların sevgisine müşterek olarak, içimizde yaşamalarıyla kutsallaşırız (Yu.17:11–12,20–24; 2Pe.1:4) ve her ne kadar birbirimizden ayrı olsak da, aynı bedenin üyeleri olarak (Rom.12:4–5; Gal.3:28; 1Ko.10:17, 12:12–13; Ef.2:14–16, 4:4–6; Kol.3:11) aynı Ruh’a paydaş oluruz (Flp.2:1–2; 1Ko.6:17; Ef.2:18, 4:3). Bu açıdan, İsa’nın ölümünden sonra tapınaktaki perdenin yırtılması (Mat.27:51), Tanrı’ya yeniden erişimimizi sembolize etmektedir. Çünkü Tanrı, artık bizim içimizde yaşar (Yu.14:23) ve biz de O’nun tapınağı hâline gelerek olanca kez kutsallaşırız.
Araplar İsmail‘in Çocukları mı?
Arapların, İbrahim’in ilk oğlu olan İsmail’in soyundan geldikleri düşünülmektedir. Bu yüzden Kur’an’da, Hac 22/78 ayetinde İbrahim’in onların babası olduğu vurgulanmıştır. Muhammed de bunu kendi sözleriyle teyit etmiştir (Buhârî, “Enbiyâ”, 12; İbn Sa’d, 2015, s. 36). Tabii, Sami kültüründe “ata” ifadesinin mecazi olarak kullanılabileceği gerçeğini de es geçmememiz lazım. İslam fetihlerine yakın dönemlerde yaşayan Hristiyan yazarlarda Arapların birçok kez İsmail’e veya Hacer’e nispeten İşma’ilōyē ve Hagārāyē (Hagōrōyē) şeklinde anıldığını görebiliriz (Duygu, 2023, s. 190). Gerçekten de kimi zaman İslam’ın etkisinde kalmış olan Hristiyan yazarlar, yanlış bir şekilde Arapları İsmail’in çocukları olarak tanımlamış ve İslam fetihlerinin, Tanrı’nın İsmail’e verdiği vaadin bir gerçekleşmesi olarak yorumlamışlardır (Duygu, 2023, s. 199, 209, 221–222, 235, 337, 392, 415). Bu -ileride de göreceğimiz gibi- kesinlikle doğru değildir. Tabii, bu noktada Muhammed’in gerçekten İsmail’in soyundan gelip gelmediği de tartışılmıştır. Kaynaklara göre, bir gün Kureyşliler oturup kendi soylarını konuştuklarında, Muhammed hakkında, “O, yerin süprüntülüğündeki bir hurma ağacı gibidir” diyerek soyunu aşağılamışlardı (Fasawī, Kitāb al-maʻrifah wa-al-tārīkh, I, s. 497; Maqrīzī, Imtā’ Al-Ismā’, III, s. 204–205). Ayrıca Muhammed’in, kendi babasının cehennemlik olduğunu söylemesi de (Müslim, “Îmân” 83; Ebû Dâvûd, “Sünnet” 18) bize bu konuda bir ipucu sağlar.
Benzer temalardan yola çıkan İmam Malik de, Muhammed’in şeceresinin, onun efsanevî atası Adnan’dan sonraya çıkarılmasını mekruh saymıştır. Kendisine, “Adnan’ın soy silsilesi, İsmail peygambere kadar da ulaşmaz mı?” diye sorulduğunda, “Adnan’ın soy silsilesini İsmail’e kadar ulaştıran adama, bunun böyle olduğunu kim haber vermiş?” demiştir. Urve b. Zübeyr’den nakledilen bir sözde ise, “Adnan ile İsmail arasında kimlerin geçtiğini bilen bir kimseye rastlamadık” denmiştir. İbn Abbas da, “Adnan ile İsmail arasında otuz baba geçmiştir, ama bunların adları bilinmemektedir” demiştir. Muhammed’in dedelerinin adlarını sıralayan kimseler, Adnan’a kadar uzatıp daha ileriye gidecek olduklarında İbn Abbas’ın, “Soy bilimcileri yalan söylemişlerdir!” dediği, bu sözünü iki veya üç kez tekrarladığı rivayet edilmiştir. Benzer şekilde Ömer, Adnan’dan ötesinin adlarını kimsenin bilmediğini, bunların yalnızca tahminler olduğunu vurgulamıştır (İbn Kesir, C. 2, s. 318; İbn Sa’d, 2015, s. 41). Kur’an’da da İsmail’in ne Arapların ne de peygamberin babası olduğuna dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.
Bu konudaki benzer tutumu Muhammed’in kendi yaşadığı süreçte de izlediği bilinmektedir. Dolayısıyla elimizde sağlam bir soyağacı yoktur. Aslında, Muhammed’in birçok kez Yemenliler’i övdüğünü ve kendisinin de onlardan olduğunu bildirdiğini göz önünde bulundurursak (bkz. MuslimHands.org), onun İsmaili olma olasılığının düştüğünü fark ederiz. Bu yüzden kimi zaman onun, özellikle de anne tarafından Benî Cürhüm aracılığıyla bir Yemenli ve saf Arap olduğu iddia edilmiştir. İleride daha detaylı değineceğimiz gibi, İsmaililer daha kuzeyde yaşamaktadırlar ve güneyde onlara dair herhangi bir iz yoktur. Tüm bu gibi girift ve içinden çıkılmaz meseleler İslam’da yaygındır. İslam’ın en baş siyer kaynaklarından birisi olan ve Muhammed’in nesebine dair ilk bilgileri bulduğumuz İbn İshak, kendi zamanında da birçok kez sahte hikâyeler ve soyağaçları uydurmakla itham edilip kınanmıştır (Amari, 2004, s. 64 vd.). Daha sonra, Muhammed’in nesebi çerçevesinde birçok hikâye uydurulmaya devam edildiği bilinmektedir. Tabii, Muhammed’in İsmail’in soyundan olmasını, Kur’an’da Tanrı’nın peygamberliği İshak’ın soyuna verdiği yönündeki ifadesiyle (Ankebût 29/27) nasıl uzlaştıracakları bir muammadır.
İslam’ın sahip olduğu nesep ilmindeki uydurma hikâyeler bunlarla sınırlı kalmaz. Örnek vermek gerekirse, İbn Kesir, Rumların, İbrahim’in oğlu İshak’ın, Yakup dışında öteki oğlu Esav’ın soyundan geldiğini, dolayısıyla Yahudiler ile amcaoğulları olduklarını iddia etmiştir (İbn Kesir, 2008, s. 6331). Bu nesep ilmine göre Rumlar, Esav’ın oğlu olduğunu iddia ettikleri Rum’un (kimi kaynaklarda Îsû olarak geçer) soyundandırlar. Hatta bu kişi sarışın olduğu için “Asfar” lakabıyla anılmış, bu sebeple Rumlar da kimi zaman “Benî Asfar/Esfer” diye tavsif edilmiştir (İbn Hişâm, 2006, s. 215; Süyûtî, 2012, s. 366–370). Benzer şekilde, Perslerin de İbrahim’in soyundan geldiği iddia edilmiştir (Mesudî, 2004, s. 131–135). Kısacası, İslam tarihinde yalnızca Araplar değil, onların yanında diğer birçok ulus da, çoğu kez dayanaksız bir şekilde İbrahim’e bağlanmıştır.
Kutsal Kitap’a baktığımızda görürüz ki, İsmail, on iki beyin atası olmuştur (Yar.17:20 — krş. Yar.25:13–16). Böylece soyu büyük bir ulusa dönüşmüştür. Tevrat’ta anlatıldığına göre İsmail, babasının hanesinden ayrıldıktan sonra Paran Çölü’nde yaşamaya başlamıştır (Yar.21:20–21). Kutsal Kitap’a göre bu çöl; Seir bölgesine (Yar.14:5–6), Mısır’a (Yar.21:21), Sina Çölü’ne (Say.10:12; Yas.33:2), Haserot’a (Say.12:16), Kadeş’e (Say.13:26), Midyan’a (1Kr.11:18) ve Teman’a (Hab.3:3) oldukça yakındır. Öyle ki, Yahudilerin Kenan topraklarına girmeden önceki coğrafî konumlarına atfen de kullanılmıştır (Yas.1:1). Tüm bunlar, Paran Çölü’nün Sina Yarımadası’nın içinde veya yakınında olduğunu göstermektedir. İsmail’in soyundan gelenlerin Gilat’ın doğusunda kalan bir bölgede yaşadıkları (Yar.37:25; 1Ta.5:10) ve Yahudilerin, sürgün dönemine dek onların topraklarına egemen oldukları (1Ta.5:18–22) bilgisi de bunu teyit eder. Bir başka yerde belirtildiğine göre bu soy, Aşur’a doğru giderken Mısır yakınında, Havila ile Şur arasındaki bölgeye, İshak’ın soyundan gelenlerin yaşadığı yerin doğusuna yerleşmişlerdi (Yar.25:18). Havila, Sina Yarımadası yakınlarında bir bölgedir (krş. 1Sa.15:7). Aynı şekilde, Şur da Sina’nın kuzeybatısında bulunan bir çöl bölgesidir. Burası, Musa’nın Yahudileri Kamış Denizi’nden geçirdikten sonra girdikleri çöldür (Çık.15:22). Dolayısıyla İsmail’in çocuklarının ilk etapta Mısır’dan uzaklaşmadıkları tahmin edilebilir (krş. Yar.37:25). Nitekim Yusuf da bir İsmaili kervan aracılığıyla Mısır’a gitmişti (Yar.37:27–28, 39:1). Dolayısıyla İsmail’in soyunun, kardeşleriyle çekişme içinde olacağı şekilde (Yar.16:12), Kenan yakınlarında, kardeşlerinin doğusunda (Yar.25:18) hayat sürdüklerini düşünmek yerinde olacaktır; Hicaz’ın güneyi ve Yemen gibi uzak yerleşimlerle alakaları olduğunu düşünmek zordur. Çünkü genellikle İsmail’in soyu, çoğu kez Arabistan’ın daha kuzey, İsrail’e komşu bölgeleriyle ilişkilendirilmiştir (krş. Yşa.21:11–17; Mez.83:6, 120:5; Eyü.6:18–19).

Jacob Jordaens, “Jésus chassant les marchands du Temple”
Bunun yanında, İsmail’in, kendi babasının cenazesine katılabilmesi de onun bu topraklardan fazla uzaklaşmadığını ispatlamaktadır (Yar.25:9). Aksi hâlde, şayet İsmail, iddia edildiği gibi Güney Arabistan’a gitmiş olsaydı, ona babasının ölüm haberini getirmek aylarca çetin bir yolculuk sürecekti; dönüş de bir o kadar. Bu süreçte ise İbrahim’in cesedi kokuşacak, yalnızca kemikleri kalacaktı. Eski çağlarda bu, büyük bir problem olurdu. Dolayısıyla İsmail’in baba evinden fazla uzaklaşmış olduğu düşünülemez. Bu açıdan bakıldığında, muhtemelen “Arap” üst kimliğinin yalnızca azınlık bir kısmı gerçekten İsmail’in soyundan geliyorlardı ve bu soy, zaman içinde kaybolarak diğer uluslarla birlikte karışmıştı (krş. Yer.25:24; Neh.4:7).
Bu gerçeği teyit eden bir diğer unsur, İsmaililer’in birçok kez İbrahim’in diğer karısı Ketura’dan olan çocuğu Midyan’dan (Yar.25:1–2) gelen Midyanlı halkıyla denk tutulması ve bu iki tanımın birbiri yerine kullanılmasıdır (krş. Yar.37:25–28,36, 39:1; Hak.8:22–26). Dolayısıyla muhtemelen İbrahim tarafından, tıpkı İsmail gibi evden uzaklaştırılan Midyan’ın (Yar.25:6) topraklarına olan yakınlıkları sebebiyle İsmaililer, onlarla kaynaşmış ve asimile olmuşlardır. Benzer şekilde, İshak’ın oğlu Esav’ın da İsmail’in yanına gidip onun kızı Mahalat’la (ya da Basemat — Yar.36:3) evlendiği bilinmektedir (Yar.28:9). Esav, İsmail’in kızı dışındaki üç karısı da dahil olmak üzere, Edomlular’ın atası olmuştur (Yar.36:9). Görülebileceği üzere, ortada büyük bir etnik karmaşa ve iç içe geçmişlik söz konusudur. Bu, kabile kimliklerinde önemli bir örtüşmeye neden olmuştur. Davut’un kendi adamları arasında hem İsmaililer’i hem Haceriler’i kullanıyor olması (1Ta.27:30–31) ve Davut’un kız kardeşi Avigayil’in bir İsmaili olan Yeter ile evlenmesi (1Ta.2:16–17), daha sonra da bu İsmaili’nin ordu komutanı olarak atanması (2Sa.17:25) da gösterir ki, İsmail’in soyu, Yahudilerin topraklarından uzakta değildiler.
Bazı Arapların Mısır’ın güneyinde bulunan Kûş’a (krş. 2Kr.19:9; Yşa.18:1–2, 11:11, 37:9; Yer.13:23; Mez.68:31, 87:4; Sef.3:10) yakın bir yerde ikamet ettikleri bilinmektedir (2Ta.21:16). Bunun dışında, Negev Çölü’nde ikamet eden Araplar da vardır (2Ta.26:7). Dolayısıyla Yahudiler ile etkileşim hâlinde olabiliyorlardı (krş. Neh.4:7). Arabistan’da birden fazla kral olduğu da bilinmektedir (1Kr.10:15; 2Ta.9:14). Bu, onların zengin ve nüfus açısından bol bir halk olduğunu göstermektedir. Bu arada, Tanrı’nın Babil İmparatorluğu hakkındaki sözlerinin Arabistan hakkında da bir yargı içerdiğini unutmayalım (Hez.30:5). Fakat biliyoruz ki, Babiller, günümüzde Arap Yarımadası olarak bildiğimiz bölgenin içlerine ve dolayısıyla Hicaz’ın güneyine ve Yemen’e kadar ilerlememişlerdi. Dolayısıyla Arabistan olarak kastedilen yerin Suriye’ye yakın bir bölge olması gereklidir. Nitekim Elçi Pavlus da, yolculuğunun duraklarından olan Arabistan’ı (Gal.1:17) Sina Yarımadası’yla ilişkili olarak ele almıştır (Gal.4:25). Tüm bunları göz önünde bulundurunca, Kutsal Kitap’ta Arabistan’ın daha çok İsrail’e yakın, güney topraklarını imgelediğini ve Arabistan’ın etnik olarak zengin bir bölge olduğunu, bu sebeple hepsinin gerçekten İsmail’in soyundan gelmediğini anlayabiliyoruz. Özellikle de Arap Yarımadası’nın güney bölgeleri hakkında bir yargıya varmamız mümkün değildir.
Bu durumda, “Tanrı, İsmail’i büyük bir ulus yapacağını vaat etmemiş miydi?” diye sorulabilir. Evet, Tanrı, İsmail’i büyük bir ulus yapacağını belirtmiştir. Fakat benzer vaatleri Yahudilere (Yar.46:3), Manaşşe’yle Efrayim’e (Yar.48:19) ve Musa’ya (Çık.32:10; Say.14:12; Yas.9:14) da vermiştir. Dolayısıyla bunu, onun tüm Arap milletinin atası olduğuna dair etnik veya dinî açıdan herhangi bir şekilde referans olarak kullanmak mantıksızdır. Ayrıca Tanrı’nın İsmail’e verdiği bu vaadin zaten Eski Antlaşma dahilinde gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz (krş. Hak.7:12). Dolayısıyla mesele çözülmüş olur.
Kilise babalarının yazılarına baktığımızda da benzer bir tablo görmemiz mümkündür. Şöyle ki: Kilise tarihçisi Sozomen, Arabistan’ı Phœnicia (Fenike), Filistin, Nil Nehri ve Mısır ile ilişkilendirmiştir (Ecclesiastical History, VI, 38). Ayrıca Ürdün topraklarında bulunan Areopolis’in Arabistan’da olduğunu belirtmiştir (Ecclesiastical History, VII, 15). Hrisostomos, Arapların ve İsmaililer’in, İsrailoğulları ile hiçbir ortak bağa sahip olmadıklarının altını çizmiş olup (Homily 3 on Matthew, 2), bununla birlikte, Eyüp’ün yaşadığı, Aram veya Edom’da bulunduğu sanılan Ûs diyarını Arabistan ile paralel ele almıştır (Homily 5 on the Statues, 1). Justin Martyr, Rama’nın ve Şam’ın Arabistan’da bulunduğunu belirtmiştir (Dialogue with Trypho, 78). Aynı zamanda, Musa’nın yanan çalıda Tanrı’yla konuştuğu yeri, Horev Dağı’nı Arabistan olarak nitelemiştir (The First Apology, 62). Geç antik çağ filozofu Bardesanes, Romalılar’ın Arabistan’ı ele geçirdiklerinden bahsetmiştir (The Book of the Laws of Various Countries). Eusebius ve Jerome, Bosra’nın bulunduğu yeri Arabistan olarak adlandırmıştır (Church History, VI.19.15, 33.1; De Viris Illustribus, 60). Nissalı Gregor, Arabistan’ı Yeruşalim sınırlarında tasvir etmiştir (On Pilgrimages). Athanasius, Petra’yı Arabistan’ın içerisinde tasvir etmiştir (Tomus ad Antiochenos, 10). Yuhanna Kassian, Arabistan’ı Şeria Irmağı’na bitişik ele almıştır (Conference 6). Benzer şekilde Tertullianus, Arabistan’ı İsrail bölgesi civarında tasvir etmiş (An Answer to the Jews, 9), Yahudilerin Mısır’dan çıktıktan sonra girdikleri yeri de Arabistan olarak nitelemiştir (Apology, 16). Julius Africanus’un belirttiğine göre Arabistan, Suriye’ye yakın bir yerdir (Extant Works, 6). Basileios, Mısır ile Filistin arasını Arap çölü olarak tavsif etmiştir (Hexaemeron, 4, 4). Kilise tarihçisi Sokrates Skolastikos, Lut Gölü yakınlarındaki Filadelfiya kentini Arabistan’da göstermiştir (Church History, III, 7). Lactantius, Arabistan olarak bilinen toprakların Kenan toprakları olduğunu belirtmiştir (Divine Institutes, II, 14). Origenes, Celile’nin karşısında bulunan, günümüz Ürdün topraklarındaki Gerasa kentinin Arabistan’da olduğunu vurgulamıştır (Commentary on the Gospel of John, VI, 24).
Tüm bunlar göstermektedir ki, erken dönem kilise babaları, güney Hicaz’a ve Yemen’e kadar uzanan bir Arabistan algısına sahip değillerdi. Onlar, hem kendi içinde bulundukları siyasî ortamın koşullarına hem de Kutsal Kitap’ın verdiği bilgilere uygun olarak Arabistan’ı Yahudiye bölgesine yakın olarak tasvir etmişlerdir. Buna rağmen, elbette Arap ifadesinin, tarihte çoğu kez etnik bir kökenden ziyade, çölde veya bozkırda yaşayan insanlar için bir sıfat olarak kullanıldığını biliyoruz. Öyle ki, Kur’an’ın orijinalinde “Arap” ifadesinin bulunduğu ayetlerde bu kelime, genellikle hep “bedevî” olarak çevrilmiştir (Tevbe 9/90,97–99,101,120; Fetih 48/11,16; Hucurât 49/14). İbranicede עֲרַב [ʿăraḇ] ifadesi, etimolojik olarak “karışık, karışmak” anlamına geliyordu (Dictionary). Bu, Arap denilen insanların ne kadar karışık bir milliyete sahip olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla teorik olarak çölde veya bozkırda yaşayan halklara “Arap” denilmektedir, fakat Kutsal Kitap’ın ve kilise babalarının dilinde Arabistan, Hicaz’ın güneyi ve Yemen gibi bölgeleri kapsamıyor gibi durmaktadır.

Vassili Polenov, “Parmi les docteurs”
İslam kaynaklarına baktığımızda da bu Arap kimliği hakkında bazı ihtilaflar görebiliyoruz. Örneğin, bir nakle göre ilk Arapça konuşan kişi, Babil’den ayrılan Amlîk’tir. Bir başka rivayete göreyse, on üç yaşındayken İbrahim’in oğlu İsmail’dir. Bundan öncesinde ise insanlar İbranice konuşuyorlardı ve vahiy dili buydu. Bir nakle göreyse İsmail, hiçbir zaman Arapça konuşmamıştı ve ilk Arapça konuşan kişi Yeşcüb’ün kızı Ri’le’nin çocuklarıydı (İbn Sa’d, 2015, s. 36). Başka bir nakle göre de ilk Arapça konuşan kişi Ya’rub b. Kahtân’dır (Belâzürî, 2020, 39). Yine İslamî kaynaklarda, Arapların kökeniyle ilgili olarak şöyle yazılmıştır:
“Sam b. Nuh’un beş çocuğu vardı: İrem (ki yaşça en büyükleriydi), Erfahşez, Âlem, Elyefer ve el-Esver. Dillerin karıştığı dönemde, İrem’in çocuklarına Arap dili tahsis edildi. Bunlar yedi kardeşti: Âd, Semûd, Suhâr, Tasm, Cüdeys, Câsim ve Vebâr. Böylece Âd, kendisine uyanlarla birlikte Yemen’e göç etti. Semûd b. İrem, Hicaz ile Şam arasına yerleşti. Tasm b. İrem, Umman ile Bahreyn’e yerleşti. Cüdeys b. İrem, Yemâme’ye yerleşti. Suhâr, Tâif ile Tay dağları arasına yerleşti. Câsim, Harem ile Sefevân vadisi arasına yerleşti. Vebâr b. İrem ise Vebâr diye bilinen Mâverâürremel beldelerine (Şaher ile San’a arası) yerleşti. Bunlar ilk Araplardı. Ve bunların tamamının soyları kesildi.” Ebû Hanîfe ed-Dineverî, 2017, s. 52–54
Dolayısıyla Arabistan bölgesinin yalnızca İsmail’in soyundan gelenler ile değil, birçok farklı etnik köken ile dolu olduğu kabul edilmiştir (krş. İbn Sa’d, 2015, s. 29). Tabii, yazıda da görülebileceği üzere nesep âlimleri, bu Arapların çoğunun neslinin tükendiğini iddia etmişlerdir. Yine de, Güney Araplarının (arab-ı âribe) efsanevî atası olan Kahtân’ın Sam’ın soyundan geldiği ve Tevrat’ta “Yoktan” olarak geçtiği (Yar.10:22–25) bilinmektedir. Fakat İbrahim, Ever’in oğlu Yoktan’ın değil, Pelek’in soyundan geldiği için (Yar.11:10–27; Luk.3:34–35) bu Arapların İsmail’in soyundan olmadıkları bellidir. Fakat Kuzey Araplarının (arab-ı müsta’ribe/mütearribe), Adnan vesilesiyle İsmail’in çocukları olduğu iddia edilmiştir. Yine de, modern araştırmaların göstermiş olduğuna göre aslında Araplarda hiçbir zaman böylesi ikili bir ayrışma var olmamış olabilir; bunun kökeni, yüksek olasılıkla hizipler arasındaki savaşın şiddetlendiği Emevîler dönemine dayanmaktadır. Bu perspektiften ilerleyecek olursak, çağdaş tarih yazımında Muhammed’in soyağacı sisteminin iç tutarlılıktan yoksun olduğu ve yeterli eşleşen kanıt bulunamadığı gözler önüne serilmiştir (Parolin, 2009, s. 30). Adnan’ın ismi de İslam öncesi bağımsız kaynaklarda neredeyse hiç geçmemektedir (bkz. Amari, 2004, s. 334–357).
Meselenin biraz daha teolojik boyutuyla ilerleyecek olursak da, İsmail’in, babasının mirasından noksan kaldığını göz önünde tutmalıyız. Nitekim Tanrı, antlaşmanın muhatabı olarak İshak’ı almış (Yar.17:19,21, 21:12, 26:2–5; Çık.2:24; Lev.26:42; 1Ta.16:15–18; Mez.105:8–11; Rom.9:7; İbr.11:18), İsmail’i ise büyük bir ulus olmakla kutsamıştır (Yar.16:10–12, 17:20). Bunun yanında, İbrahim, hem eşi Sara’nın hem de Tanrı’nın sözleri üzerine Mısırlı bir cariye olan (Yar.16:1,3, 21:9, 25:12) Hacer ile İsmail’i evinden kovmuş, onları mirasından uzaklaştırmıştır (Yar.21:9–13). Bu yüzden İsmail’in soyu, Yahudi geleneğinde tam anlamıyla İbrahim’in soyundan kabul edilmemiştir (Sanhedrin 59b). Çünkü “vahşi bedevî halklarını” oluşturan İsmail soyu (bkz. Viviano, 1985, s. 53; Kirkpatrick, 1921, s. 195; von Rad, 1972, s. 194; Dillmann, 1897, s. 73), aynı zamanda Yahudilerin başına dert açacak ve onlara karşı savaşacak olan, muhtemelen kâfir bir halktır (krş. Yar.16:12; Mez.83:5–7). Konuya biraz farklı bir perspektiften de yaklaşabiliriz. “Lipit-Ishtar” (Steele, 1948, s. 19) ve daha sonrasında “Hammurabi” (Harper, 1904, s. 61) yasalarına göre bir baba, köle kadını ve doğurduğu çocukları özgür bırakınca onlar babanın mülkündeki paylarını kaybetmektedirler. Aslında Sara da, ilgili Tevrat pasajlarında İbrahim’den bunu yapmasını istemektedir. İbrahim de Tanrı’nın kesinkes buyruğuna uyarak bunu yapmaktadır. Dolayısıyla İsmail’in, babası İbrahim’de hak arayacağı hiçbir şeyi kalmamıştır (krş. Yar.25:5); onun mirasçısı değildir (Sarna, 1989, s. 146–147).
Havari Pavlus da, Hacer’in bir köle olması ve İsmail’in ondan doğması üzerinden bir benzetmeye giderek işin teolojik önemini ağırlaştırmıştır. Onun söylediğine göre bu, iki antlaşmayı sembolize etmektedir. Hacer, Sina Dağı’nı (yani Yasa’yı) temsil eder ve köle olacak çocuklar doğurur. Sara ise özgürdür ve hür çocuklar doğurur. Aynı zamanda onun çocuğu, doğal yolla değil, vaat üzerine doğmuştur. Bu, İbrahim’in soyundan olanların sadece gerçekten onunla aynı kan bağına sahip olan insanlar değil, fakat onun gibi iman eden bireyler olduğu savını güçlendirmiştir. (bkz. Gal.4:21–31). Bu yüzden İsmail’in soyundan olmak deyimi, teolojik olarak da bize iyi bir pencere sunmamaktadır.
Arabistan’da Müşrik Yaşam
Genel itibariyle putperestliği benimseyen halklarla dolu olan Arap Yarımadası, Kızıldeniz ve Basra Körfezi vasıtasıyla Habeşistan’a ve İran’a, kuzeyden ise Mezopotamya ve Suriye bölgelerine komşu olduğu için bu memleketlerdeki dinlerin sınır bölgelerinden yarımadanın içerisine doğru sızıntı hâline geldiği bir gerçektir. Fakat İslam kaynaklarına göre “sözde” ticaret yollarının kavşak noktası ve bir yıllık panayır yeri olan Mekke’yle Hicaz’da bu dinlerin hiçbirisi yerleşmemiş, putlar ana tapınma kaynağı olmuşlardır. Bu yüzden, Kabe’de farklı farklı şekillerde tasvir edilmiş üç yüz altmış put olduğu bilinir; bunlardan en mühim olan Hübel putu da Kureyş’in putuydu. Savaşa gidecek olan bir kimse, başını tıraş ettirip onu ziyaret ederdi. Kureyş’in ayrıca Uzza, İsâf ve Nâile gibi başka putları da vardı. Ancak kaynaklara göre, özellikle VI. yüzyılın ortalarında artık Arabistan’da putlara eskisi gibi rağbet kalmamış, başları sıkıştığında onlara müracaat etseler bile istedikleri olmadığında onlara küfretmeye başlamışlardı. Öyle ki, Benî Hanîfe, un ve hurmadan yapıp diktikleri ve yıllardır taptıkları putu bir kıtlık sırasında parçalayarak yemişlerdi (İslâm Ansiklopedisi). Yani Arabistan, bir nevi aydınlanıyordu.
Ancak bu, kabilelerin bağlarını gevşetmedi. Çünkü kabileler, kan yoluyla kurulmuştu, din yoluyla değil. Hatta belirli kabileler zorunluluk sebebiyle göç edip tapınaklarını geride bıraktıklarında, gittikleri yerdeki putu kabul ederlerdi ve yılda birkaç kez de eski putlarına kurban sunmak üzere yurtlarına giderlerdi. Bu şekilde Arabistan’daki din anlayışı, kabileye özgü putlar dogmasından çıkıp daha monoteist bir fikir dünyasının zeminini hazırlamıştır. Böylece de artık VI. — VII. yüzyıllarda, artık kudretin asıl sahibi ve putların üstünde sayılan bir Allah’ın mevcudiyetine inanıldığı, kitabelerden ve şiirlerden anlaşılmaktadır.

Albrecht Dürer, “Jésus parmi les docteurs”
Bu sebeple Muhammed, aslında Arabistan’a yeni bir kavram getirmemişti; yalnızca onların kavramlarını almış, az da olsa onları modifiye etmiş ve “İslam” adlı dini kurmuştu. “Allah” ismi de kesinlikle Arapların yabancı olduğu bir ad değildi. Her kabile, Allah’a inanırdı ve bu kavram, Arap toplumunun diline İslamiyet’ten önce de oturmuştu. Bu devreden sonra, artık Araplarda putperestlik zaten samimi bir bağlılıktan çok uzaktı. Nitekim Kur’an’da putperestlerin, “[…] Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz […] ” Zümer 39/3 dedikleri nakledilmiştir. Artık kabileler, içlerinden birisinin başka bir tanrıya inanmasını önemsemez olmuşlardı. Her ne kadar bu dönemde Araplar, putları şefaatçi olarak görüyor ve de kendilerini Tanrı’ya yaklaştırması için bir aracı olarak kabul ediyorlardıysa da, onların putlara atfettiği değer bunlar ile sınırlı değildi. Onlar, kendilerini putların çocukları olarak görüyor, onlar adına savaşlar yapıyor ve yine savaşlarda onlardan yardım bekliyorlardı (Bölükbaşı, 2019, s. 101). Buna rağmen, Allah tasavvuru onlarda vardı ve Allah’ı “Kabe’nin Rabbi” olarak görüyor, nazil olan bir sure de (Kureyş 106/3) bunu doğruluyordu (Watt, 1986, s. 33). Bunun yanında, besmelede geçen ve İslam’da Tanrı’nın en meşhur isimlerinden olan “Rahmān” da Arabistan’da Tanrı için kullanılan isimler arasındaydı; yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalar bunu doğrulamaktadır (Aydın, 2016, s. 131–152). Bunun yanında, İslam’a özgü sanılan dualarda sıkça karşılaşmış olduğumuz اللهم [allāhümme] yani “Allah’ım!” ifadesi de en çok kullanılan dua cümlelerinden birisiydi. Bu yüzden İslam, kendisinden önceki Arap toplumunun yaşayışlarını ve inançlarını bir nevi miras almıştı.
Nitekim Armstrong şöyle yazmıştır:
“Arapların birçoğu gibi Muhammed de antik Arap panteonundaki, adı sadece ‘Tanrı’ anlamına gelen Allah’ın, Yahudi ve Hristiyanların Tanrısı’yla aynı olduğuna inanmıştı. Aynı zamanda ancak bu Tanrı’nın peygamberinin halkının sorunlarını çözebileceğine inanıyordu, ama o zaman için o peygamberin kendisi olabileceğine inanamazdı. Gerçekten de Araplar, Allah’ın, anımsanmayan bir zamandan beri putu aralarında bulunmakla birlikte, kendilerine hiçbir peygamber veya vahiy göndermemiş olduğunun, üzüntüyle, farkındaydılar.” Karen Armstrong, 2020, s. 214
Güney Arabistan’da Güneş, Ay ve Zühre yıldızı başta olmak üzere üçlü tanrılar sistemine inandıkları ortaya çıkmıştır. Bu inanışa göre Güneş ana tanrıça, Ay baba tanrı, Zühre ise oğul tanrıydı. Hatta pek muhtemeldir ki, Arabistan’daki bu pagan atmosferinden etkilenen ve Zühre’yi göklerin kraliçesi olarak görüp tapınan bir güruh azınlık, daha sonra Hristiyanlığa da bunu mâl etmeye çalışıp, Meryem’i de bir tür tanrıça olarak kabul ederek ona tapınmışlardır. Bunun dışında, pagan toplum, kendi inançlarında Ay’a büyük saygı gösterip onu yüceltmiş ve ona “Ved”, “Vud” veya “Ed” gibi isimler vermişler, kimi oryantalist yazarların da bu pagan tanrısını Yunan panteonundaki “Eros” ile karşılaştırmasına yol açmışlardır. Bunun yanında, Arabistan’daki paganların Güneş’e de büyük değer atfettikleri bilinmektedir. İslam öncesi Mekke toplumunda, daha sonraları İslam’a miras kalacak pek çok adetleri de vardı müşriklerin. Ve ayrıca, yine pek çok konuda İslamiyet’e öncülük teşkil edecek şekilde ibadetler yapıyor, Tanrı’yı yüceltiyorlardı. Bu noktada meşhur şair İmruülkays’ın konumu da oldukça mühimdir (Aydın, 2016, s. 387–389). Nitekim Kamer Suresi’nin başlangıcı ile Zilzal Suresi, büyük ölçüde onun şiirlerinden birebir kopyalanmışlardır (Minawi, 1938, s. 187). Buna rağmen Kur’an, “[…] Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler” Bakara 2/171 şeklinde, müşrikler için çok sert bir üslup takınmaktadır.
Arabistan’daki bu aydınlanma çağının bir getirisi olarak “Hanîfler” denen bir topluluk da türemiştir. Tabii, tarih sahnesindeki bu müphem grup apayrı bir yazının konusu olmayı hak ediyor, fakat burada kısaca değinelim. Ortak bir Sami kökü olan “h-n-f”, Kutsal Kitap’ta genellikle hep putperestlerle ilişkili olarak kullanılmıştır (krş. Say.35:33; Yer.3:1, 23:11; Yşa.24:5; Mez.106:38; Mik.4:11). Fakat terim olarak İslam literatüründe İbrahim’in dininden gidenlere (yani, öyle iddia edenlere) bir çeşit ad olarak verilmiştir. Kur’an’da bu ifade sık sık İslam ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır (İslâm Ansiklopedisi). Bu kimselerin, İslam öncesinde pagan inançlardan tatmin olmayarak Tanrı’yı bulmak ümidiyle Tevrat ve İncil’i merak edip onları inceleyen, fakat neticede İbrahim’in dini üzerine ilerlemeyi seçen kimseler olduğu düşünülmektedir. Bu kişiler, ataları İbrahim’e mühim bir yer atfettiklerinden dolayı onun dinini araştırıyor, bu dini canlandıracak bir peygamberin gelmesini bekliyorlardı. Ancak kendi aralarında tam olarak birlik mevcut değildi. Ortak noktaları; monoteist olmaları, Tanrı’yı eşi benzeri olmayan, üstün bir varlık olarak tanımalarıydı. Pek çok açıdan bu topluluğun İslam’ın öncüsü olduğu görüşü kulağa pek yanlış gelmemektedir.
İslam kaynaklarında, Hanîf olduğu iddia edilen bazı kimselerin adlarına rastlamak mümkündür. İbn İshak, şu adları verir: Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş. Bunlar, Hanîf olan Kureyşliler idi ve Kureyş kabilesinin, İbrahim’in dininden sapmış olduğunu düşünüyorlardı. Bu yüzden, bir din arayışına giriştiler; Varaka Hristiyan oldu ve Hristiyanlık’ta derinleşti. Zeyd putlardan ayrıldı, İbrahim’in dini dışındaki hiçbir dini kabul etmedi. Hatta bir ara, sırtını Kabe’ye dayayarak, “Ey Kureyş! Zeyd’in nefsi, kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, benden başka sizden hiç kimse İbrahim dininde değil” demişti. Ve, “Allah’ım! Eğer sana ibadet yollarının en güzelini bilsem, sana onunla ibadet ederdim, fakat bilmiyorum” diye eklemişti. Daha sonra da kendisi, elinin ayasına secde ederek ibadet ediyordu (İbn İshak, 1988, s. 170–171). Hanîfler arasında sayılan başka isimler de şunlardır: Urbâb b. el-Berâ’, Ümeyye b. Ebû Salt, Kus b. Sâide, Ebû Kubays Sirme b. Ebî Enes, Hâlid b. Sinân, Ebû Kays b. el-Eslet, Meymûn b. Kays el-A’şâ ve bir nakle göre de, Muhammed’in dedesi olan Abdülmuttalib (Aydın, 2016, s. 14–16; Üçok, 1967, s. 15). Tabii, her birisinin yaşantısı ve inanışları hakkında detaylı bilgilere sahip değiliz. Ancak bilindiğine göre, el-A’şâ, çok iyi bir şairdi. İddiaya göre ahir zamanda bir peygamber geleceğini düşünerek Hanîf dinini seçmişti. Ancak gelecek olan bu peygamberinin kendisi olacağını düşünüyordu. Bu yüzden İslam’ın gelişinden sonra bundan memnun olmamış ve Muhammed’in peygamberliğini kabul etmemişti. Kimi batılı yazarların ifadesine göreyse kendisi, hiçbir zaman Hanîf olmamıştı; Hristiyan bir şairdi. Kimi İslam kaynakları ise onun İslam’a yanaştığını, peygamberi öven bir kaside bile yazdığını iddia etmişlerdir. Kısacası, biyografisi epey muğlak bir kişiliktir; tıpkı diğer Hanîf olduğu iddia edilen, sis perdesiyle kaplı onlarca insan gibi.
Kabe’nin İslamî Tarihi
Kabe, sözlükte “dört köşeli veya küp şeklinde olmak” anlamındaki كعبا [ka’b] kökünden gelir; dört köşeli, zar şeklinde olarak yapılan her ev için kullanılabilecek bir ifadedir. Meşhur olan Kabe, dört köşeli yapısından dolayı bu adı almıştır (el-İsfahanî, 2012, s. 915–916; Yüksel, 2023, s. 208–209; İslâm Ansiklopedisi). İslamiyet öncesi dönemde de Arabistan’da paganlara mahsus birçok Kabe olduğu bilinmektedir. Örneğin, Yemen’in veya Şam’ın Kabe’si olarak bilinen, “Zülhalasa” denen bir ev vardı (Müslim, “Fezâilü’s-Sahâbe” 29). Necran’da da bir Kabe olduğu, hatta eski bir Arap şiirinde bu Kabe’yi ziyaret etmenin onlar üzerine yazılan bir emir olduğu söylenmiştir. (The Books of Idols, 1952, s. 41). Ayrıca Kufe ile Basra arasında, Sind’de bulunan oldukça ünlü bir Kabe daha vardı (The Books of Idols, 1952, 42). Bunun dışında; Kureyşliler’in Mekke dışında, Batn-ı Nahle’deki Uzza tapınağı, Sakîf kabilesinin Taif’de Lat, Rebia kabilesinin Rıda’, Himyerîler’in San’a’da Risâm adında tapınakları mevcuttu (Üçok, 1967, s. 9). O zamanlarda, Arabistan’da yirmi küsur değişik Kabe olduğu sanılmaktadır (Tekin, 2015, s. 35). Bazı kaynaklarda ise yarımadada yüz kadar tapınak olduğu ve oralarda da tavaf, kurban ve hediye sunma gibi ritüellerin yapıldığı söylenmiştir (Üçok, 1967, s. 9). Bu oldukça doğaldır. Nitekim İslam kaynaklarına göre bile Kabe’yi kutsal gören müşrik Araplar, Zilhicce ayının dokuzunda Arafat dağına çıkarlardı. Ayın onunda oradan Müzdelife bölgesine ve Mina’ya gidilirdi. Orada şeytan taşlama işlemine başlanır, kurbanlar kesilirdi. Daha sonra Mekke’ye geçilip Kabe etrafında yedi sefer tavaf yapılır, Hacerülesved denilen taş öpülürdü. Safa ile Merve arasında yedi sefer gel-git yapılırdı. Hatta bugün Müslümanların kullandıkları telbiye duası o zaman da vardı. Kabe tavaf edilirken çıplak olarak yapılırdı. Hac için ihrama girilir ve özel bir çarşaf giyilirdi (Tekin, 2015, s. 35–36; İbn İshak, 1988, s. 146).

William Holman Hunt, “Découverte du Sauveur dans le Temple”
Bu uygulamalar, belli ki en başta bir pagan Arap kültürü olarak başlamış, sonraki dönemlerde de sürmüş ve Muhammed’in bunları İslam’a mâl etmesiyle birlikte Müslümanlarının vazgeçilmez ibadetleri hâline gelmiştir (Sever, 1995, s. 54–55). Tabii, esasen İslam’a mâl ve adapte edilen bazı geleneklerin aslında Yahudi orijinli olduğunu da kestirebiliyoruz. Örneğin, yedi kez tavaf etme, muhtemelen Yahudi geleneğinden bir uyarlamaydı (krş. Yşu.6:4,15). Bir diğer olasılık ise, antik Arap toplumundaki yedi yıldız sembolizminin bir tecessümü olmasıdır (krş. Yusuf Ali, s. 1567, 1621–1623). Benzer şekilde Safa ve Merve, aslında büyük olasılıkla Yeruşalim’de karşı karşıya bulunan ve Kidron Vadisi tarafından ayrılan Scopus (The Jewish War 2.528, 5.67, 106) ile Moriya (Yar.22:2; 2Ta.3:1) dağlarıydı. Bunun dışında, esasen “küp” anlamına gelen Kabe, Yeruşalim Tapınağı dahilinde “En Kutsal Yer” olarak bilinen ve Antlaşma Sandığı’nın bulunduğu yeri imgeliyordu (krş. 1Kr.6:19–20). Daha sonra Müslümanlar, bu imgeleri alarak kendi dinlerine uyarlamışlardı.
Kur’an’a göre Kabe; insanlar için toplanıp sevap kazanma yeri ve emniyetli bir mekândır (Bakara 2/125), yeryüzünde insanlar için yapılan ilk evdir, insanlık için bereket kaynağı, hidayet rehberi ve yönelme merkezidir (Âl-i İmrân 3/96), oraya giden herkesin emniyette olacağı bir yerdir, Tanrı’nın evidir (Âl-i İmrân 3/97), maddî ve manevî olarak bir çeşit kalkınma ve geçim vesilesidir (Mâide 5/97), tavafın ve ibadetin merkezidir (Hac 22/26–29). Bizzat İbrahim, Mekke için dua etmiştir (Bakara 2/126; İbrâhim 14/35–41) ve oğlu İsmail ile birlikte, dualar eşliğinde Kabe’yi inşa etmişlerdir (Bakara 2/127–129). Benzer şekilde, Kur’an’a göre Mekke; yeryüzündeki ilk evin bulunduğu kenttir (Âl-i İmrân 3/96), şehirlerin anasıdır (En’âm 6/92), can ve mal emniyeti bakımından güvenilir ve mukaddes bir bölgedir (Ankebût 29/67), güvenli bir beldedir (Kasas 28/57; Tin 95/3). Tabii, esasen bu anlatımda eleştirilebilecek çok fazla yer var. En başta, Kabe emniyetli bir mekân değildir. Mekke’nin pek çok kez siyasî çekişmelere, savaşlara ve talihsizliklere sahne olduğu muhakkaktır. Bunun dışında, 1979 yılında Cüheyman el-Uteybi önderliğindeki silahlı militanlar, büyük bir terör eylemiyle birlikte Mescid-i Haram’ı ele geçirdi ve silahlı çatışmalar yaşandı. Tarihte yaşanan sel baskınları ve bunların getirdiği zararlar da cabası. Ayrıca yine yakın dönemlerde, yaşanan izdihamlar sebebiyle binlerce hacının hayatını kaybettiği olaylar raporlanmıştır. Tabii, bu izdiham erkek ve kadın karışık oluyordu. Nitekim Muhammed, buna cevaz vermişti (Buhârî, “Hac” 64). Öyle ki, bu durumun ibretliğini göstermesi açısından, Halid-i Kasrî’nin valiliği zamanında yaşamış bir Arap şairi, “Hac mevsimi ne hoş bir toplantı zamanı. Kabe ne hoş bir mescit. Hacerülesved’e el uzattığımız zaman bize zahmet veren kadınlar ne hoş kadınlardır” diye yazmıştır (Zeydân, 2015, s. 642). Yani zaman zaman burası, cinsî sapıklığın da merkezi hâline gelmiştir! Ne yazık ki günümüzde bile Kabe’de cinsel saldırıya uğrayan birçok kadın bulunmaktadır. Buna şaşırmamak lazım. Nitekim Muhammed zamanında da erkeklik organlarından meni aksa bile insanların dinî vazifelerini tamamladığı biliniyor (Buhârî, “Şerîke” 15). Dolayısıyla bu bölge, gayrimüslimler açısından olduğu gibi Müslüman perspektifinden de hiçbir şekilde iddia edildiği gibi güvenli değildir.
Ayrıca Kabe, yeryüzünde inşa edilmiş ilk ev de mabet de değildir; bunu anlamak hiç zor değil. Nuh’un da kendi döneminde, İbrahim’den önce sunak inşa ettiğini biliyoruz (Yar.8:20). Bunun dışında; Göbeklitepe, Eriha, Çatalhöyük, Mezopotamya’daki antik yerleşimler, Sümer, Hindu ve Mısır tapınakları, Kabe’nin dünyada inşa edilmiş ilk ev olduğu yönündeki sübjektif savı objektif bir pencereden çürütmektedir.
İslam geleneğinin bize anlattığına göre İbrahim, Mekke’ye üç kez gitmişti ve son defasında da insanları hacca davet etmiş, onu işiten herkes de ona icabet etmişti (İbn Sa’d, 2015, s. 33). Tanrı, Kabe’yi inşa etmesi için (bkz. İbn Kesîr, 1994, s. 221 vd.) yüz yaşındayken İbrahim’i görevlendirmiş, o da otuz yaşındaki oğlu İsmail’le birlikte bunu yerine getirmiştir (İbn Sa’d, 2015, s. 37). Bu sırada, Yoktan’ın soyundan geldiği iddia edilen Benî Cürhüm kabilesinden de yardım ve destek almışlardır. Tanrı, İsmail’in ruhunu alınca ise bu evi yapma işini oğlu Kedar devam ettirmiştir (Belâzürî, 2020, s. 41–42). Yine de, Kur’an’daki anlatıya göre de Kabe’yi inşa edip hac yapmak için insanları Mekke’ye davet eden ilk kişi İbrahim’dir (Bakara 2/127; Hac 22:27–29). Bir anlatıya göre, Semûd kavmine gönderilmiş olan Salih peygamber de Mekke’ye ilk gidenlerdendi (Cevdet, 1985, s. 6–7). İslam geleneğinin öğretisine göre, İbrahim’in Sara’dan çocuğu olmazdı. Bu yüzden Hacer adındaki cariyeyi kocasına bağışladı, ondan da İsmail doğdu. Sara, bu olaydan dolayı üzüldü ve Tanrı ona acıyıp yaşlılık zamanında İshak’ı doğurmasını sağladı. Sonra o, Hacer ile İsmail’i kıskandı ve onların gitmesini istedi. İbrahim çaresiz kalarak onları alıp Mekke’ye götürdü. Bu sırada, bölgede Benî Cürhüm vardı. İsmail, onlar ile oturup kalktı, onlardan kız aldı. Bu kabileden bazıları gelip Mekke’ye yerleştiler. Sonra İbrahim, Mekke’ye gitti ve İsmail’le birlikte Kabe’yi inşa etti. İsmail, Yemen kabilelerine ve Amalek toplumuna peygamber oldu. Bu sırada İsmail, orada Arapçayı öğrendi (Buhârî, “Enbiyâ” 12). Sonra İsmail’in çocukları giderek çoğalıp etrafa yayıldılar ve de Amalek halkını o memleketten sürüp çıkardılar (Cevdet, 1985, s. 8–9).
Bir anlatıya göre ise Kabe, Adem zamanında da vardı. Hatta dünya yaratılmadan iki bin yıl önce yaratılmış, daha sonra da dünya ondan yayılmıştı (İbn İshak, 1988, s. 10–11). Adem, Kabe’yi haccederdi (İbn İshak, 1988, s. 146). Bir öteki anlatıya göre ise Kabe’yi Tanrı’nın emriyle yapan Adem idi (İbn Sa’d, 2015, s. 22) ve de köyleri, nehirleri, kasabaları iki adımla geçebilecek kadar devasa boyutlara sahip olan Adem, Hint ülkesinden gelerek Kabe’yi kırk sene haccederdi (İbn İshak, 1988, s. 147). Ancak İbn Kesir, çoğunluk görüşün Kabe’nin İbrahim’den önce var olmadığı şeklinde olduğunu belirtmiştir. Daha sonra ise kendisi, Ebu Zer’den “sahih” olarak nitelediği bir hadis nakleder (İbn Kesir, 2009b, s. 5443). Bu hadiste peygamber, yeryüzünde ilk inşa edilmiş olan tapınağın Mescid-i Haram olduğunu, bundan kırk sene sonra Yeruşalim’deki tapınağın inşa edildiğini söylemiştir (Müslim, “Mesâcid” 2). Ancak muhtemelen fark ettiğiniz gibi, bu bilgi tarihsel olarak doğru olamaz. Çünkü Yeruşalim Tapınağı’nı ilk inşa eden Süleyman’dı (1Kr.6–7; 2Ta.3–4). Süleyman, Davut’un oğluydu ve Davut, Yahuda kabilesinden idi. Onun soyağacına yönelik bilgiler, Eski Antlaşma’da verilmiştir (1Ta.1–3). Elçi Matta da, İsa’nın soyağacının yazıldığı pasajda İbrahim’den Davut’a kadar on dört kuşak olduğu vurgulanmıştır (Mat.1:1–17). Buna göre de, tarihsel olarak Yeruşalim Tapınağı’nın Kabe’den kırk yıl sonra yapılmış olması, eğer onu inşa edenin İbrahim olduğunu varsayarsak, imkânsızdır. Bu husus, gelenekte büyük bir anakronizm olarak kalmıştır.
Hadis geleneğindeki, Kur’an’daki ve tarihteki anlatımları göz önünde bulundurduğumuzda, Kabe, yaklaşık olarak günümüze kadar şu aşamalardan geçmiştir: [I] Gökler ve yer yaratılmadan önce köpük hâlindeydi. [II] Melekler tarafından inşa edildi. [III] Adem tarafından inşa edildi. [IV] Şit tarafından inşa edildi. [V] İbrahim tarafından inşa edildi. [VI] Amalek halkı tarafından onarıldı. [VII] Muhammed’den beş yıl önce Mekkeliler tarafından yeniden inşa edildi. [VIII] Abdullah b. Zübeyr tarafından inşa edildi. [IX] Haccâc tarafından inşa edildi. [X] Son olarak da, Osmanlılar tarafından onarıldı (Yüksel, 2023, s. 212). Elbette bunlar işin ana hatlarıdır, ama Kabe’yi ilahî bir zemine oturtmak için daha pek çok menkıbe tarzı anlatımlara gidilmiştir. Mesela, aslında Kabe’nin cennet yakutlarından bir yakut parçası olduğu, tufanda dünya semasına kaldırıldığı da söylenmiştir (İbn İshak, 1988, s. 148–149 vd.). Ancak biliyoruz ki Kabe, günümüzde İbrahim’in inşa ettiği şekilde değildir. Hatta Muhammed, karısına şöyle demiştir:
“Eğer kavmin küfürden henüz yeni kurtulmuş olmasaydı, Kabe’yi yıkar, onu İbrahim’in yaptığı temeller üzerine tekrar inşa ederdim. Çünkü Kureyşliler, Kabe’yi inşa ettikleri zaman onu biraz kısalttılar ve bir kapısını kırdılar.” Buhârî, “Hac” 42; Nesâî, “Menâsik” 125. Ayrıca bkz. Müslim, “Hac” 70.
İslam geleneği, başka peygamberlerin de zaman zaman Kabe’yi ziyaret ettiğini öngörmektedir (krş. İbn İshak, 1988, s. 147). Ancak bu kaynaklar, böylesi radikal bir iddia için eski kitaplardan ve Yahudilerdeki geleneksel kabullerden hiçbir delil getiremezler. İbn Kesir, tefsirinde Yahudilerin ve Hristiyanların İbrahim’i çok mühim bir peygamber olarak kabul etmelerine karşın hac için yeryüzündeki ilk tapınak olan Kabe’ye gelmemelerini anlamlandıramaz ve bunu eleştirir. Hatta Musa’nın ve diğer peygamberlerin bile burayı haccettiğine parmak basar (İbn Kesir, 2009a, s. 546). Ancak kendisi, herhâlde Kutsal Kitap’ta ve Yahudilerin anlayışında bilinen ana tapınağın Yeruşalim Tapınağı olduğunu, Kabe’yi İbrahim’in, oğlu İsmail’le birlikte inşa ettiğinin hiçbir kanonik, apokrif, tarihî veya şiirsel kitapta yer almadığını bilmemektedir. Nuh Arslantaş konuya dair olan bir yazısında şöyle demiştir: “Gerçekten de Yahudi geleneğinde ataları İbrahim’in inşa ettiği bir mabede belirsiz de olsa herhangi bir atıfta bulunulmaması ilginçtir.” (Arslantaş, 2014, s. 75) Ancak İbn İshak’ın siyer kitabında yazdığına göre Himyerli Tübba’ Kabe’yi yıkmak istediğinde başına birtakım musibetler gelmiş, Yahudiler de ona, “O, Allah’ın mukaddes evidir, kim de onu yıkmak isterse helak olur” şeklinde bir cevap vermişlerdir (İbn İshak, 1988, s. 104). Bu gibi birtakım rivayetlerden yola çıkan kimseler, o devirde –en azından Arabistan’da yaşayan Yahudilerin arasında– Kabe’nin önemli bir yer teşkil ettiğini söylemişlerdir. Ancak tarihî düzlem, haham edebiyatı ve inançlarla örtüşmeyen bu gibi sübjektif açıklamalara itimat etmek oldukça abestir.

Giovanni Bellini, “La Présentation au Temple”
Kabe’yi İbrahim’in inşa etmiş olduğuna dair olan İslam kabulünün pek çok açıdan oldukça yanlış olduğuna daha önce değindik, ileride de değineceğiz. Bunu destekleyen bir diğer etmen ise, İbrahim’in yapmış olduğu sunakların Kenan diyarında bulunmasıdır (Yar.12:7–8, 13:18, 22:9). Onun Mekke gibi uzak, kurak ve ücra bir bölgeye gittiğine dair hiçbir ispatımız yoktur. Aslında bu noktada Kur’an da ara sıra kendisiyle çelişkiye düşer. Nitekim Kur’an, Mekke’deki paganlar hakkında konuşurken onlara Muhammed’den önce herhangi bir kitap veya uyarıcı gönderilmediğinden bahsetmiştir (Sebe’ 34/44). Oysa Kur’an, İbrahim’e kitap verildiğini belirtir (Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/84; A’lâ 87/19). O hâlde İbrahim’in Mekke’ye gelip bu kenti kurduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bunun dışında, Arapların, sözde İbrahim’den gelen geleneği sağlıklı bir şekilde koruyamadığı ortadadır. Nitekim Kur’an, nübüvvet ile tanışmadan önce Muhammed’in “sapkınlık” içinde olduğunu belirtmiştir (Duhâ 93/7). Dolayısıyla İbrahim konusunda Kur’an’a güvenmek bir saçmalık olacaktır. Bunu, esasen Pers ve Hindu efsanelerinin etkisinde kalmış olan Yahudi masallarından gelen İbrahim’in gerçek Tanrı arayışındaki sorgulaması, ateşten kurtulma hikâyesi, putlarla olan savaşı ve Nemrut ile olan ilişkisi gibi anlatılardan da anlayabiliyoruz (Jewish Encyclopedia; Midrash Rabbah 38:13). Özellikle de İbrahim’in ateşe atılma hikâyesi, aslında bir kent olan “Ur” ifadesinin Aramice ve İbranicede “ateş, ışık” ile benzer bir yapıya sahip olduğu için, bir haham tarafından yanlış bir şekilde tefsir edilmesinden ve zaman içinde genişletilip bir hikâye hâline getirilmesinden kaynaklanmaktadır (Targum Jonathan on Genesis 11; Friedlander, 1916, s. 188). Bunun dışında, Kur’an, İbrahim’in babasının adının Azer olduğunu iddia etmiştir (En’âm 6/74), fakat aslında Terah’tır (Yar.11:24–27,31; Luk.3:34).
Dolayısıyla Muhammed, birçok açıdan güvenebileceğimiz bir insan değildir. Şeytandan ayetler almıştır (Ibn Isḥāq, 1998, s. 165–166; Ṭabarī, 1988, s. 107–109; Hawting, 1999, s. 130–133; Ahmed, 2017, s. 265, 301), kendisine bir meleğin göründüğünü, kendisini neredeyse ölene kadar sıktığını, büyük bir korkuya kapıldığını, titremeye başladığını, delirdiğini düşündüğünü, ümitsizliğe kapıldığını söylemiştir (Buhârî, “Bed’ü’l-Vahy” 3; Müslim, “Îmân” 73; Armstrong, 2020, s. 217), intihar etmek istemiştir (Buhârî, “Tâ’bir” 1; Taberî, 1996, s. 473; Hamidullah, 2003, s. 83–84), bazı çıplak adamlar -ki cinler olduğu sanılıyor- onun üzerine binmiş, canını yakmış ve onu bitkin düşürmüştür (Musnād Imām Aḥmad b. Ḥanbal, 3788; Fākihī, 2003, s. 24), kendisine büyü yapılmıştır (Buhârî, “Cizye” 14), hatta bu süreçte eşleriyle cinsel ilişkiye girdiğini düşünüyor, fakat aslında girmemiş oluyordu (Buhârî, “Edeb” 56). Birçok kez çıngırak sesine benzer bir sesle vahiy almıştır. Öyle ki, vahiy gelirken soğuk bir havada bile şapır şapır terliyor, yüzünün rengi soluyor, kuvvetli bir şekilde titremeye başlıyor, şakakları kızarıyor, hırıltılar çıkarıyor, bayılacak gibi oluyor, canı çıkacak zannediyordu (Buhârî, “Bed’ü’l-Vahy” 1, “Tefsîr” 91, “Cihad” 31; Müslim, “Fedâil” 86–88, “İmâre” 141–142; Ebû Dâvûd, “Cihad” 19; Tirmizî, “Tefsîr” 5; “Menâkıb” 15; Nesâî, “Cihad” 4). Bu, hem İncil’de anlatılan cine tutulmuş adama (Mar.9:17–18) hem de o dönemlerde cinlerden ilim alan şairlerin deneyimlerine benzemektedir. Nitekim bu yüzden halk onu deli, kâhin veya şair olmakla itham etmiştir (Hicr 15/6; Sebe’ 34/8; Yâsîn 36/69; Sâffât 37/36; Tûr 52/29; Kalem 68/2; Hâkka 69/41; Tekvîr 81/22).
Aynı zamanda, Hâkka 69/44–47'de Muhammed’in, şayet Tanrı’ya isnaden sözler uydurursa can damarı kesilerek öldürüleceği söylenmiştir. Peki, tahmin edin Muhammed nasıl öldü? Hayber’de bir Yahudi kadın tarafından zehirlendi, iki kişi kollarından kendisini tutsa bile zor yürür hâle geldi (Buhârî, “Hibe ve Fadlîhâ” 14), çok şiddetli bir hastalık geçirdi (İbn Mâce, “Cenâiz” 64) ve Tanrı yolunda cihat ederken öldürülmek istediği hâlde (Buhârî, “Temennî” 1), can damarı kesilerek öldü (Buhârî, “Megâzî” 84; Ebû Dâvûd, “Diyet” 6; Dârimî “Mukaddime” 11). Evet, kehanet kendi kendisini gerçekleştirdi! Böylece, şu yazılan söz yerine gelmiş oldu:
Ancak, kendisine buyurmadığım bir sözü benim adıma söylemeye kalkışan ya da başka ilahlar adına konuşan peygamber öldürülecektir. Yas.18:20
Kabe’nin Yeniden İnşası
Kabe, zaman içerisinde hasar görmüş, tahrip olmuş ve yıkılacak hâle gelmişti. Bir anlatıya göre ise peygamberin ergenliği döneminde bir kadın, Kabe’nin yanında ateş yakmış, korlardan bir kıvılcım ise Kabe’ye isabet edip onu yakmıştı. Bu yüzden de Kabe tahrip olmuştu (Ezrakî, 2017, s. 161–163) Bu sebeple, Muhammed otuz beş yaşlarında iken Kureyş’in kolları, yangın ve sel sularından ciddi hasarlar gören Kabe’yi tekrardan inşa etmek için bir araya geldiler. Tüm Kureyş ittifak hâlinde Kabe’nin yapılmasını kararlaştırdılar. Bu sırada, Roma’ya ait olan bir gemi, Cidde’ye sürüklenmiş ve kıyıda parçalanmıştı. Bunu işiten Kureyş, geminin yanına gittiler ve orada Bakom adındaki bir dülger ustasını ve geminin tahtalarını alıp geldiler. Sonra Kabe için taşlar toplamaya başladılar; peygamber de taş toplayan bu kimselerden birisiydi (Ezrakî, 2017, s. 160–161). Kabe’nin tamir edilmesi için yıkılması istendiğinde, masallardan fırlamış gibi bir yılan onlara engel oldu. Ancak Kureyş, amaçlarının yalnızca tamir olduğunu söyleyerek Tanrı’ya dua ettiler. Sonra bir kuş gelerek yılanı oradan uzaklaştırdı ve böylece onlar, Kabe’nin duvarlarını yıkabildiler. Bir anlatıya göre, Kabe’nin temellerinde devekuşu büyüklüğünde taşlar buldular ve üzerinde bazı ifadeler yazıyordu. Bir nakle göre ise, Süryanice bir kitabe buldular ve bir Yahudi’ye okuttular. Kabe’nin temellerini de yıkmak istediklerinde ise tüm Mekke sarsıldı ve bu yüzden temel taşlarını yıkmaktan vazgeçtiler, salt duvarlarını yıktılar. Ancak Kabe’yi yeniden yapmakta zorlandılar, bu yüzden onu küçültmek zorunda kaldılar.
Bakom Usta, bu sırada Kabe’nin yapımıyla yakından ilgilendi ve ona bir de çatı yaptı. Yine de, bilindiği üzere Kabe’de pek çok put vardı. Ayrıca peygamberlerin resimleri, ağaç süslemeleri ve meleklerin tasvirleri de bulunuyordu. Öyle ki, İsa Mesih ve Meryem Ana’ya dair bir ikona bile vardı (Dozy, 1900, s. 4–5). Üstelik, anlatılana göre peygamber, Mekke’yi fethettiğinde ve Kabe’ye girdiğinde İsa ile Meryem’e dair olan ikona hariç tüm diğer tasvirlerin silinmesini emretmiş, ama onlara dokunmamıştı (Ezrakî, 2017, s. 168–169). Birçok görgü tanığının anlattığına göre bu ikona, kilise geleneğinde oldukça meşhur olan, Meryem’in kucağında duran bebek İsa figürü şeklindeydi ve hatta Kabe’nin kapısını izleyen orta direkte bulunuyordu. Anlatılana göre bu tasvir, ilerleyen zamanlarda Mekke’deki kargaşa ortamı ve Kabe’nin taşa tutulması sırasında kaybolmuştu. Böylesi bir ikonanın gerçekten Kabe’de bulunma olasılığı yüksektir. Nitekim aynı dönemlerde Arapların insanların tapındığı ilahları fazla önemsemedikleri ve ziyaretçi çekmek için kimi zaman farklı kabilelerin ilahlarına ait tasvirleri Kabe’ye koyabildikleri tahmin edilmektedir.
Allah, Şeytan mı?
Arabistan’ın dini, özünde ay tanrısı kültünün hüküm sürdüğü, gezegenlere ilişkin astral bir sistemdi. Öyle ki, eril olarak tasarlanan Ay, çoğu zaman eşi olan Güneş ile birlikte, fakat ondan da önce panteonun başında yer almaktaydı. Muhtemelen Kur’an’da da adından söz edilen Lat putu (Necm 53/19), Güneş tanrıçasının bir adıydı (Hitti, 1970, s. 60–61). Ay, bedevî toplumunun inançları açısından oldukça mühimdi ve kültün asıl odak noktasıydı (Hitti, 1970, s. 97–98); özellikle de Güney Arap krallıklarının baş tanrısı olarak kabul edilirdi (Phillips, 1955, s. 69, 204). “Allah” isminin kökeni olan “İl” veya “İlah” tanımları, başlangıçta Ay tanrısının bir evresiydi, fakat ilerleyen zamanlarda bu, daha geniş bir anlam kazandı (Coon, 1943, s. 195). Gerçekten de bu ismin, en başta Ay tanrısı için kullanıldığını biliyoruz (Sykes, 1961, s. 7).
Bazı kaynaklar, Kabe’yi Zuhal (Satürn) yıldızının evi veya bir Güneş tapınağı olarak anmaktadırlar (Mesudî, 2004, s. 198; İbn Hazm, 2017, s. 230; Dursun, 2006, s. 180–182). Bunlar üzerinde spekülasyonlar türetilebilir, fakat asıl gerçek olan şu ki, Kabe, bir pagan Ay tanrısı olan Hübel’in mabediydi ve Hübel, Kabe’nin baş tanrısıydı. Esasen Kabe, ona adanmıştı ve diğer tüm ilahlara o başkanlık etmekteydi; Mekke onun himayesinde idi. Bilindiğine göre, Nebatî halkından ithal edilmiş bir tanrıydı (İbn al-Kalbî, 1968, s. 36; Donner, 2010, s. 35; Glassé, 2001, s. 185; McAuliffe, 2006, s. 24; Lings, 1997, s. 5; Rodinson, 1971, s. 16, 40; Ruthven, 1984, s. 39, 41, 51; Armstrong, 1993, s. 61–62, 66; Occhiogrosso, 1994, s. 397; Braswell, 1996, s. 44). Araştırmacılar, Suriye menşeli bu ilahın (İbn Hişam, 2006, s. 117; Aslan, 2005, s. 3) esasen Baal olabileceğini düşünmektedirler (Muehleisen-Arnold, 1866, s. 41–42; Khairat, 1995, s. 28; Rogerson, 2003, s. 15). Nitekim buradaki ulusların da Baal’a tapındıkları bilinmektedir (krş. Say.25:1–5; Hak.3:7–10, 10:6). Fakat buradaki dikkat çekici unsur, aynı zamanda Allah’ın Kabe’nin sahibi, Mekke’nin koruyucusu ve Kureyş’in baş ilahı olarak görülmesidir (Hitti, 1970, s. 100–101; Farah, 2002, s. 28). Bu yüzden Hübel ve Allah isimleri, çoğu kez birbiri yerine kullanılabiliyordu ve bu ikisi, aynı Tanrı’yı ifade ediyordu (Rubin, 1984, s. 172–173; Ibn Warraq, 1995, s. 39–40, 42; Crone, 2004, s. 189, 191–195; Hastings, 1908, s. 663–664; Zwemer, 1905, s. 27–28). Hübel’e tapınmak isteyen bir adam, Kabe’yi tavaf eder ve saçlarını tıraş ederdi (Peters, 1994, s. 25); tıpkı günümüzde İslam’da yapıldığı gibi. Dolayısıyla Allah, kaynakların tanıklığına göre Hübel putunun kendisi olarak, eril bir şekilde tasvir edilen Ay ilahıydı.

Jean-Auguste Dominique Ingres, “Jésus parmi les docteurs”
Bunu gösteren bir diğer delil, İhlâs 112/2’de Allah’a nispet edilen “Aṣ-Ṣamad” ismidir. Kur’an’da yalnızca bir defa geçen bu adın ne anlama geldiği, tefsir geleneğinde tartışılan ve üzerinde ihtilaf edilen bir husustur (Taberî, 1996, s. 273–274). Fakat şaşırtıcı bir şekilde Baal’ın, Ugarit metinlerinde “Ba’al Ṣemed” şeklinde geçtiğini bilmekteyiz (Kraeling, 1918, s. 92). Bu, Baal’ın kullandığı bir sopayı veya topuzu imgelemektedir (Ibn Warraq, 2002, s. 336–337). Muhtemen ilerleyen zamanlarda da, Hübel adını silip Allah’ı yüceltme ideasında bir gedik olarak kalmıştır. Benzer durum, peygamberin dedesi Abdülmuttalib’in, şayet on oğlu olur ve onları sağlıklı bir şekilde büyütürse, onlardan birisini Kabe’de Allah için kurban edeceğinin yemininden anlaşılmaktadır (Ibn Kathīr, 2006, s. 125–126). Normalde Tanrı, hiçbir şekilde insan kurbanına izin vermez (Lev.18:21, 20:2–5; Yas.12:31, 18:10–11; 2Kr.16:3, 17:17, 21:6; 2Ta.28:3; Yer.7:23; Hez.16:20–21, 20:26). Fakat kayıtların tanıklığıyla biliyoruz ki, Baal’a tapan uluslar, ona çocuklarını kurban ediyorlardı (krş. 2Kr.17:16–17, 21:3–6; Yer.19:5, 32:35). Nitekim yine aynı kaynağa göre, Abdülmuttalib, gerçekten on çocuğu olunca Hübel’in yanına gitmiş, hangi oğlunu kurban etmesi gerektiği hakkında oradaki fal oklarıyla karar vermişti. Yani, Allah’a vermiş olduğu yemini Hübel’in yanında gerçekleştirmişti. Aynı zamanda, yine Allah’a dua ederken Hübel’in önünde durduğu bilinmektedir (Ibn Kathīr, 2006, s. 126–127). Bu paralellikler, Hübel ile Allah’ı özdeşleştirmemiz için bize büyük bir ipucu sağlamaktadır. Nitekim Kur’an’daki, “O, (bütün) ilahları (birleştirip) tek bir ilah mı yapıyor? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey!” Sâd 38/5 ifadesi de bizim lehimize bir ipucudur.
Tüm bunlardan sonra, elimizde Allah ⟶ Hübel ⟶ Baal denklemi kalıyor. Peki, Baal ⟶ Şeytan denklemini nasıl sağlayacağız? Her şeyden önce, bilmeliyiz ki, aslında putlara kurban sunan insanlar, bunu yalnızca bir taşa yapmıyorlardı; iblislere yapıyorlardı (Yas.32:17; 1Ko.10:20). Şeytan’ın diğer iblislerin başı olduğunu düşünürsek (Mat.12:24; Mar.3:22), o hâlde en ulu ilahlardan birisi olarak kabul edilen Baal, Şeytan’ı temsil etmektedir. Bu gerçeği İsa, Ferisiler kendisine, “Bu adam cinleri, ancak cinlerin önderi Baalzevul’un gücüyle kovuyor” dediklerinde, “Kendi içinde bölünen ülke yıkılır. Kendi içinde bölünen kent ya da ev ayakta kalamaz. Eğer Şeytan Şeytan’ı kovarsa, kendi içinde bölünmüş demektir. Bu durumda onun egemenliği nasıl ayakta kalabilir?” diye yanıt vererek ortaya koymuştur (Mat.12:24–26; Mar.3:22–26). Buradaki “Baalzevul”, Baal’ın bir adıdır ve Baal da Şeytan’ın bir tezahürüdür (krş. Mat.10:24–25). Neticede anlıyoruz ki, Kabe’nin gerçek ilahı Şeytan’dır ve oraya doğru yönelip tapınanlar, ne yazık ki Baal’ın evine secde etmektedirler. Çünkü İslam’ın tanrısı, her insana zorunlu olarak günah işleten (Buhârî, “Kader” 9; Müslim, “Kader” 5), Adem’in günahını da önceden kaçınılmaz olarak tayin eden (Buhârî, “Kader” 11) bir ilahtır. Aynı zamanda, daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, aldatıcıların en büyüğüdür (Âl-i İmrân 3/54; A’râf 7/99). Kabe’ye doğru secde edenler de dolaylı olarak bir putperestlik işlemektedirler. Evet, Yahudiler de tapınağa dönük ibadetler yapıyorlardı. Fakat onlar, Tanrı’nın bu tapınakta yüceliğinin (shekinah), adının benzersiz şekilde bulunduğunu ve yeryüzünde yaşayacağı yer olarak orayı seçtiğini biliyorlardı (1Kr.8:10–13,27–30, 9:3; 2Ta.6:1–2, 7:16; Mez.132:13–14; Yşa.8:18; Hez.43:7; Mat.23:21). Dolayısıyla tapınmaları Tanrı’ya oluyordu. Ancak İslam’da Allah, Kabe’de yaşamaz. Dolayısıyla ona doğru secde etmek, Yahudilerin yaptığı gibi gerçek Tanrı’ya yapılan bir tapınma değildir.
Mekke Antik Bir Şehir mi?
Şimdiye kadar anlattıklarımıza binaen İslam geleneğinin Mekke’ye atfettiği dinî, ticarî ve merkezî önemi anlamışsınızdır. Tüm bunlar, bu kentin oldukça antik bir yerleşim yeri olduğunu ima etmektedir. Peki, durum gerçekten bu mu? Esasen ne antik dinî hafızada ne de tarihî ve arkeolojik verilerde Mekke’nin tarihini oldukça geçmiş bir orijine bağlayan hiçbir ispat yoktur. Aksine, elimizdeki bütün veriler, Mekke’nin oldukça geç tarihli ve önemsiz bir şehir olduğu yönündedir. Mesela Herodot, Araplardan ve onların geleneklerinden söz etse bile, Mekke’den bahsetmez. Titiz bir coğrafyacı olan Strabon, tütsü ticareti ve Petra ile Cerha gibi büyük şehirler de dahil olmak üzere Arabistan’ı ayrıntılı bir şekilde anlatır, fakat Mekke’den söz etmez. Batlamyus, Arabistan’ı haritalandırır ve elliden fazla şehri listeler; Mekke bunlardan biri değildir. Aynı durum Ammianus Marcellinus ve Prokopius gibi tarihçiler için de geçerlidir. Bunun dışında, Arap ticaret yolları hakkında detaylıca yazan ve doksandan fazla ulus ile kabileyi, altmıştan fazla da şehri kaydeden Yaşlı Plinius ve diğerleri, her daim Mekke konusunda sessizdirler. Arap Yarımadası; Nebatî, Sebe, Mina, Lihyan ve Semûd yazıtları gibi epigrafik kayıtlar açısından zengindir ve içlerinden binlerce yazıt kataloglanmıştır. Bunların hiçbirisi Mekke’den söz etmemektedir. Arkeolojik olarak da, binlerce yıl öncesine dayanan yerleşim katmanlarını barındıran Yeruşalim, Şam, Petra ve Ur gibi antik kentlerin aksine, Mekke’de böyle bir yerleşimin nesnel kanıtı yoktur. Bölgede yapılan modern inşaat projeleri kapsamında ortaya çıkan veriler, antik bir yerleşim yerinden bekleyeceğimizden çok daha az materyal sunmuştur; özellikle yüzlerce peygamberin oraya gömüldüğünü iddia eden bir gelenekle karşı karşıya iken (Rubin, 1986, s. 111). Nitekim kaynaklara göre, bir peygamber ne zaman halkından eziyet görse, aralarından ayrılır ve ölünceye dek hayatını Kabe’de Tanrı’ya ibadet ile geçirirdi (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, № 723).
Tabii, özellikle İslam kaynaklarında birçok kez Mekke’nin uluslararası ticaretin merkezi olduğu iddia edilmiştir. Fakat bunu da nesnel olarak doğrulamaktan yoksunuz. Örneğin, eski tütsü ticaret yolu, Yemen’den başlayarak Necran ve Petra gibi kentlerin üzerinden kuzeye doğru ilerleyerek Levant ve Akdeniz’e ulaşıyordu; Mekke’nin bu yol üzerinde olduğuna dair bir kanıtımız yok. Tam aksine, yapılan araştırmalar birçok kez özellikle de Kızıldeniz ticaretinde gemicilerin doğuya doğru eğilim gösterdiğini ortaya koymuştur. Nitekim o bölgede, erken dönemlerden itibaren elverişli koşullara sahip birçok liman olduğu kaydedilmiştir. Buna rağmen, oldukça elverişsiz bir yapıya sahip, kurak Mekke kenti civarında VIII. yüzyıla kadar bir liman olmadığı yine yapılan tahkikler neticesinde saptanmıştır. Konuyla ilgili olarak Patricia Crone’un “Meccan Trade and the Rise of Islam” kitabına bakılabilir.

Batlamyus’un Arap Yarımadası ve Basra Körfezi haritası
Burası sınırlı doğal su kaynağının bulunduğu, kurak, dağlık bir bölgeydi ve kervanların ulaşımını zorlaştıran çöllerle çevriliydi. Oysa antik halklar açısından sanitasyon için sürekli bir tedarik sağlayacak kalıcı su kaynakları, verimli topraklar ve tarımsal potansiyel, istilacılardan korunmak için doğal engellerle çevrili stratejik sahalar, doğal kaynaklara erişimin mümkün olduğu, mineral açısından zengin bölgeler, ticaret ve iletişim yollarının kesişmesi, nehir veya dağ geçitlerine ve kıyı limanlarına bağlı mekânlar, iklimsel ve çevresel istikrar, bazen de kültürel etkileşimler en önemli kriterler arasındadır. Ne yazık ki Mekke ve çevresi, bu kriterlerden neredeyse hiçbirisine sahip değildir. Tarımsal açıdan da kentsel bir gelişim için elverişsizdi. Buna rağmen Kur’an, pek çok kez suya, hurma ağacına, üzümlere, zeytinlere, narlara, asmalara, ekinlere, meyvelere, hasada, bitki yetiştirmeye, tohumlara, yoncalara, büyük ağaçlar bulunan bahçelere ve otlaklara atıf yapmıştır (En’âm 6/99, 141; Nahl 16/11; Abese 80/27). Doğal olarak bu, özellikle modern araştırmacılar arasında Kabe’nin gerçek yerinin Mekke değil, Petra olduğu gibi bazı teorilerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bizce bu girift konulara girmek, yazıyı haksız yere uzatmak anlamına gelecektir. Fakat bütün şehirlerin anası olduğu iddia edilen (En’âm 6/92) bir kent için böylesi bir muğlaklık ve yoksunluk büyük bir problemdir. Çünkü Mekke’nin adının yedinci yüzyıl gibi geç bir tarihte bile hâlâ haritalarda resmedilmediğini biliyoruz. Tarihin hangi döneminde olursak olalım, hiçbir ulusa ait yazıtlarda bu kentin adına rastlamıyoruz. Buna rağmen, Necran gibi ufak bir yerleşim yeri Strabon, Yaşlı Plinius, Batlamyus ve Aretas tarafından bahsedilmiştir. Sana, Taif, Yesrib, Hayber gibi bazı kentler de VI. yüzyıla ait kayıtlarda geçmiştir. Ayrıca yine Mamre, Petra, Marib gibi şehirlerin izlerine rastlamamız mümkündür. Fakat Mekke adeta kayıplara karışmış gibidir.
Eğer Mekke gerçekten iddia edildiği gibi bir kent olsaydı, hele ki ticareti büyük ölçüde elinde tutuyor olsaydı, Mekke’ye oldukça yakın toprakları fethetmiş olan Roma’nın burayı es geçmiş olması düşünülemezdi. Ayrıca Büyük İskender’in, planlamış olduğu bir istilaya hazırlık olarak Arabistan’ı araştırmak üzere donanma seferleri gönderdiğini biliyoruz. İskender, özellikle de Arabistan’a yapacağı bir sonraki büyük sefer için savaş gemilerinin bakım tesislerini ve rıhtımlarını sağlayacak uygun bir liman inşa etmek için Arabistan’ın kıyı şeritlerinin etrafının taranmasını emretmişti. Bu taranma, birden fazla kez, periyotlar hâlinde olmuştu (The Anabasis of Alexander, VII, XX). Bu sayede Arabistan’ın oldukça büyük bir kısmı taranıp kayda geçirilmiş, kentlerin arasındaki mesafeler bile titizlikle işlenmiş, daha sonraki bazı tarihçiler ve coğrafyacılar da bunlardan istifade etmişlerdi. Fakat tüm bunların içerisinde Mekke yoktur. Benzer şekilde, ticaret, topraklar, deniz yolları gibi birçok mesele hakkında detaylar veren Theofrastos, Mekke’den hiçbir zaman söz etmemiştir. Aynı durum, Arabistan’ın batı kıyılarını sıkı bir şekilde araştıran II. Ptolemaios için de geçerlidir; benzer şekilde önemli bir coğrafyacı olan Eratosthenes de. Bazı kültlerin yaşayış şekilleri de dahil olmak üzere, Batı Arabistan’ın birçok önemli unsurunu detaylıca kaydeden, bu süreçte başka birçok bilginden faydalanan önemli bir tarihçi ve coğrafyacı olan Agatharchides de yine Mekke konusunda sessizdir. Mekke’nin bulunması gereken toprakları tanımlayan Artemidorus Ephesius, Aelius Gallus, özellikle de Kızıldeniz ticaret rotaları hakkında son derece güvenilir bir kaynak olan Eritre Denizi Periplus’u ve misyonerlik konusunda oldukça gönüllü olan Etiyopyalı, Süryani, Kıpti kilise yazılarında Mekke kenti yine hiçbir şekilde yer almamakta, ima bile edilmemektedir.
Hususiyetle de antik çağlarda coğrafyacıların dinî merkezleri ve tapınakları kayda geçirme konusunda titizlikle davrandığını düşünürsek, Mekke’ye dair olan bu sessizlik hiç de normal değildir. Nitekim bu coğrafyacıların büyük bir kısmı, Arabistan’ın farklı yerlerindeki tapınaklardan söz etmişlerdir. Bununla birlikte, yine Arap Yarımadası dahilinde olan birçok kent, ulus veya krallık, ne kadar küçük ve görünürde önemsiz de olsalar, yaşamlarından savaşlara, inandıkları tanrılardan krallar zincirine kadar oldukça erken yazıtlarla, tarihsel olarak güçlü bir şekilde desteklenmişlerdir. Buna rağmen, şimdiye dek Mekke’nin antik bir kökene sahip olduğuna dair hiçbir arkeolojik keşif mümkün olmamıştır. Kendi dönemlerinde Batı Arabistan’ı büyük ölçüde kontrolü altına almış veya bu bölgeyle ilişkisi olmuş Ma’in, Lihyan, Nebatî, Kinde, Asur, Babil, Keldani ve Pers gibi toplumların hiçbirisi; diğer kabilelere, yöneticilere, din merkezlerine, kentlere ve ticaret yollarına dair oldukça titiz kayıtlar tutmuş olsalar bile Mekke’den söz etmemişlerdir. Aksine, pek çok yazıt bu bölgeyi tam anlamıyla hiçbir şey bulunmayan, son derece önemsiz bir kum yığını olarak nitelemekten çekinmemiştir.
Kabe’nin ve dolayısıyla Mekke’nin bu geç tarihli inşasını destekleyen bir gelişme de yakın tarihlerde olmuştur. Nitekim bulunan erken dönem bir kitabe, Mescid-i Haram’ın hicrî yetmiş sekiz yılında, miladî olarak VII. yüzyılın sonlarına denk gelen bir dönemde inşa edildiğini vurgulamıştır (Islamic Awareness). Müslümanlar, bunun aslında Kabe’nin bir restorasyonunu veya yeniden inşasını nitelediğini düşünmüşlerdir. Fakat yazıtta böyle bir bilgiye rastlamıyoruz. Dolayısıyla gerçekten Kabe’nin sanılandan oldukça geç bir döneme tarihlenmesi imkânsız değildir.
Kıblenin Değişmesi
Kıblenin değişmesi, aslında oldukça ilginç bir husustur. Her şeyden önce Kur’an, ilkin doğunun da batının da Allah’ın olduğu savından ilerleyerek kıblenin yerinin değişmesinin yolunu açmıştır (Bakara 2/115). Ardından, haklı bir şekilde neden kıblenin yerinin değiştirildiğini soran insanlara Kur’an “beyinsizler” diyerek cevap vermiştir (Bakara 2/142). Sonra, kıble değişikliğinin ağır bir reform olduğu kabul edilip, bu değişikliğin gerçekten iman etmiş olanları ayırt etmek için bir çeşit imtihan olarak yapıldığı belirtilmiştir (Bakara 2/143). Daha sonra Allah, hüzünlü peygamberine bir cevap namında, bu sefer açıkça namazgâh olarak Kabe’nin edinilmesi emrini vermiş, kendisine kitap verilenlerin bunun Tanrı’dan gelen bir gerçek olduğunu bileceklerini iddia etmiştir (Bakara 2/144). Hemen sonra ise kendilerine kitap verilenlere hangi delili getirirsen getir, hiçbir şekilde kıblelerinden dönmeyeceklerini bildirmiştir (Bakara 2/145). Çünkü Kur’an’a göre her milletin bir kıblesi vardır (Bakara 2/148), onların kıblesi de Kabe olmalıdır (Bakara 2/149–150).

Peter Paul Rubens, “The Rockox Triptych”
Muhammed, yeryüzündeki en önemli üç caminin Mekke’deki Mescid-i Haram, Medine’deki Mescid-i Nebevî ve Yeruşalim’deki Mescid-i Aksa olduğunu söylemiştir (Buhârî, “Cezâi’s-Sayd” 26; Müslim, “Hacc” 95). Dolayısıyla onun gözünde de -belki Yahudilerle de uzlaşmak için- Yeruşalim’in önemi yok değildi. Fakat Bakara 2/145 ile birlikte Kabe dışında bir yeri kıble edinmek kesinlikle yasaklanmış, onların kıblesine uyduğu takdirde peygambere zalimlerden olacağı bildirilmiştir. Fakat biliyoruz ki, bundan önceki dönemde Muhammed, yaklaşık on yedi ay boyunca namazını Yeruşalim cihetine dönerek kılıyordu. Namaz Mekke’de farz kılınmıştı ve Muhammed, Medine’ye gittiğinde de bir süre Yeruşalim’e doğru ibadetine devam etmişti. Hatta kendisinin, Kabe’ye dönerek namaz kılan Berâ b. Ma’rûr’u bundan dolayı uyardığı, sonra birlikte Yeruşalim cihetine doğru namaz kıldıkları nakledilmiştir (Ibn Isḥāq, 1998, s. 202). Fakat bir gün Muhammed, ikindi namazını cemaatle kıldırırken, kalan iki rekat için yüzünü Mekke’deki Kabe’ye çevirmiş ve namazdan sonra insanlara artık kıblenin Yeruşalim değil, Mekke olduğunu bildirmişti. Arif Tekin, bunu Muhammed’in bilerek, kıble değişikliğinin öneminin ve aceleyle yapılması gerektiğinin altını çizmek için bir çeşit taktik olarak yaptığını ileri sürmüştür (Tekin, 2009, s. 130–131). Tabii, ondan da önce “Hanîf” dinine inanan Zeyd b. Amr’ın Kabe’ye dönerek namaz kıldığı nakledilmiştir. Bu, Muhammed’in ondan etkilenmiş olabileceğini göstermektedir (Tekin, 2015, s. 78).
Sahih olarak bildirilmiş olduğuna göre, esasen namazgâh olarak kıblenin Kabe yapılması, Ömer’in teklifi üzerine olmuştur (Buhârî, “Tefsîr” 2; Müslim, “Fezâilü’s-Sahâbe” 2; Tirmizî, “Tefsîr” 3). Tıpkı başka birçok örnekte olduğu gibi Allah, bu tavsiyesinde de Ömer’e muvafakat etmiş ve aynı gün kıblenin değiştirildiği bildirilmiştir. Tabii, bunda Yahudilerin de kışkırtmasının payı büyüktü. Nitekim onlar, şayet kendileri olmasaydı kıblenin neresi olması gerektiğini bilmeyeceğini söyleyerek peygamberi eleştiriyorlardı (er-Râzî, 1989, s. 5–6). O da bundan dolayı artık Yeruşalim’e dönerek namaz kılmak istemiyordu. Bunun üzerine kıble değiştirildi.
Aslında Muhammed’in birçok kez Yahudilerin uygulamalarını ya İslam’a adapte ettiğini ya da onları değiştirdiğini göz önünde bulundurursak, bu reform bize şaşırtıcı gelmemelidir. Nitekim bunun birçok örneği vardır. Örneğin, geleneğe göre Aşure Günü orucu, İslam’a Yahudilerden geçen bir adettir (Müslim, “Sıyâm” 128; Buhârî, “Savm” 69). Tabii, başka bir hadise göre, Kureyşliler de Cahiliye devrinde Aşure Günü orucu tutarlardı (Buhârî, “Savm” 1; Müslim, “Sıyâm” 113, 114, 116). Fakat ilerleyen tarihlerde bu orucun yerini Ramazan aldı. Dolayısıyla Muhammed, her şeyi bir anda değil, yavaş yavaş İslam’a mâl etti ve üzerinde biraz oynama yaptı. Böylece Arabistan’ı merkezî bir hâle getirerek, hem halifeliği yalnızca kendi kabilesine has kıldı (Buhârî, “Ahkâm” 2; Müslim, “İmâre” 1) hem Arapların sevilmesi gerektiğini söyleyerek, cennet dilinin Arapça olacağını bildirdi (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, XI, 185, № 11441; Hâkim, Müstedrek, IV, 97, № 6999; Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, II, № 1364; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, № 133) hem Araplara düşmanlık besleyenin dinden çıkacağını öğretti (Tirmizî, “Menâkıb” 69) hem Arapları diğer ırklardan daha faziletli gösterdi (Müslim, “Fedâil” 1; Tirmizî, “Menâkıb” 1) hem de Yahudiler ile Hristiyanları Arap Yarımadası’ndan çıkarma ideası gibi saldırgan düşünceler yaydı (Buhârî, “Muzâra’a” 17; Muvatta’, 45. Kitap, 5). Kıblenin değişikliği meselesi de hiç şüphesiz bu planın bir ayağıydı.
İslam geleneği, genellikle Makām-ı İbrahim’in Mekke’de olduğunu (Âl-i İmrân 3/97) ve dolayısıyla burasının namazgâh edinilmesi gerektiğini (Bakara 2/125) belirterek kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Fakat biliyoruz ki, bu, teolojik açıdan oldukça sorunlu bir iddiadır. Nitekim hem Yahudi geleneğinin hem de tarihin ve arkeolojinin tanıklığıyla, İbrahim’in herhangi bir dönemde Mekke’ye gittiğine dair hiçbir delilimiz yoktur. Fakat bunun aksine, İbrahim’in oğlu İshak’ı Tanrı’ya sunduğu yerin Moriya Dağı olduğunu (Yar.22:2) ve Yeruşalim Tapınağı’nın da bu dağa kurulduğunu (2Ta.3:1) biliyoruz. Aynı zamanda, İsa da bu dağda çarmıha gerilmişti (krş. İbr.13:12). Dolayısıyla gerçek Makām-ı İbrahim, Kutsal Yazılar’ın tanıklığıyla hiç şüphesiz Yeruşalim kentindedir.
Siyah Taş
Kabe’nin en önemli unsurlarından birisi olan Hacerülesved (الحجر الأسود), “siyah taş” anlamına gelmektedir. İslamî geleneğe göre bu, bir tür cennet taşıdır ve ilk yeryüzüne indirildiğinde bembeyaz olmasına rağmen daha sonra insanların günahları sebebiyle kararmıştır (Tirmizî, “Hac” 49). Ve de Muhammed’in demiş olduğuna göre, Hacerülesved, Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir ve onunla dilediği insanla tokalaşır. Öyle ki, İslam peygamberi, dudaklarını Hacerülesved’e koyarak uzun süre ağlamış, daha sonra arkasını dönüp Ömer’in de ağladığını görünce, “Ömer! Gözyaşları burada dökülür” demiştir (İbn Mâce, “Menâsik” 27). Yine bir rivayete göre, kıyamet gününde Allah, Hacerülesved’i getirecek ve o, hak üzere kendisini istilâm edenlere şahitlikte bulunacaktır (Tirmizî, “Hac” 113; İbn Mâce, “Menâsik” 27). Bir başka nakle göreyse, bu taşa dokunmak günahların silinmesini sağlamaktadır (Nesâî, “Menâsik” 24). Bu açıdan kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, İslam literatüründe çok değerli bir parçadır. Dinî gerekçeler sebebiyle, elbette ki Hacerülesved’e dair çok detaylı araştırmalar yapılamamıştır, bu yüzden kökeni kesin değildir. Lav, bazalt, meteorit veya da akik olduğu düşünülmüştür; meteorit kraterlerinden türeyen bir impactite glass olması da ihtimaller dahilindedir. Günümüzde tek parça hâlinde değildir; sekiz küçük parçadan oluşur. Ancak taş, 1825'de on beş parçadan oluşuyordu. Bu nedenle, kayıp parçaların zamanla tekrarlanan onarımların çimentosu altında gizlenmiş olabileceği veya kayboldukları düşünülmektedir (Thomsen, 1980, s. 87). Taş, muhtemelen Kabe’nin yıkılışı sırasında parçalanmış idi. Ayrıca, şimdi geri kazanılan birçok küçük parçanın, yüksek olasılıkla MS 1050'de, bir Mısır halifesinin onu yok etmek için bir adam göndermesiyle meydana gelmiş bir olayın sonucu olduğu düşünülmektedir. Bunun yanında, Mekke, 1626'da şiddetli bir sele maruz kalmış, Kabe’nin duvarlarından üçü yıkılmıştır. Bir anlatıma göreyse Muaviye’nin ölümü sonrasında çıkan iç karışıklıklarda Kabe, Yezid’in askerlerince mancınıklar kullanılarak taşa tutulmuş, yakılmış ve isabet alan Hacerülesved taşı da üç parçaya bölünmüştü (Üçok, 1968, s. 39; Gökdemir, 2010, s. 63–64; Taberî, s. 120–122).

Benozzo Gozzoli, “Purification of the Virgin”
Bilimsel literatürde bu taş, dediğimiz gibi genellikle lav, bazalt veya bir gök taşı olarak kabul edilmiştir (Thomsen, 1980, s. 88). Mesela, Rubülhali’de 1932 yılında, Philby tarafından meteor çarpma kraterleri bulunmuştur ve bu kraterin parçaları birer birer incelenmiştir. Netice olarak, özelliklerinin Hacerülesved tanımına uyduğu gözlemlenmiştir; tabii, bu taşın önceden beyaz olup sonradan kararması durumu insanların günahı sebebiyle değil, meteordaki doğal reaksiyonlar sonucunda olmuştur (Thomsen, 1980, s. 89–90). Aslında dinlerin ve kültlerin “Tanrı’nın evi” olarak gördükleri merkezî tapınaklarında bu gibi kutsal taşların bulunması durumu oldukça yaygındır. Bu taşlar, genellikle baetyl/betyl [‘bytʾl’ veya ‘beth-el’ yani ‘Tanrı’nın evi’ kökünden gelir] diye isimlendirilir ve çoğu kez bir gök taşı olduğu sanılır. Delphi’deki Apollon Tapınağı’nda saklanan Omphalos, Kibele’nin taş heykeli ve Kıbrıs’ta, Afrodit’in doğum yeri olduğu iddia edilen yerdeki yuvarlak taş bunun en meşhur örneklerindendir. Bununla ilgili olarak Isaac Asimov şöyle yazmıştır:
“Bazen bir meteorun düştüğü gerçekten görülebilir. İkinci yüzyıl Yunan astronomu Hipparchus’un bir göktaşının düşüşüne tanık olan birinden bahsettiği varsayılmaktadır; bu olay cennetten gelen bir işaret olarak görülmüş olabilir. Antik çağlarda Efes’teki Artemis Tapınağı’nda düşen bir göktaşına tapınılırdı ve Mekke’deki Kabe’nin mabedindeki siyah taş da muhtemelen düşen bir göktaşıydı.” Asimov, 1993, s. 108
Benzer iddialar ve açıklamalar için ayrıca bkz. Krebs, 1999, s. 209 ve Swartley, 2005, s. 205. Erken dönem tarihlerde İslam’a yönelik eleştirel yazılarıyla bilinen Yuhanna ed-Dımaşkī de şöyle demiştir:
“[…] Ayrıca onlar (Araplar) putperest idiler ve Sabah Yıldızı ile kendi dillerinde ‘Khabar’ olarak isimlendirdikleri, ‘büyük’ manasına tekabül eden Afrodit’e taparlardı. […] O zaman biz de onlara deriz ki: ‘Kâbe’deki taşa el sürüyor, onu öpüyor ve ona saygı göstermiyor musunuz?’ Onlardan bazıları diyor ki: ‘İbrahim, eşi Hacer ile bu taşın üzerinde birleşti.’ Diğer bazıları ise, ‘İbrahim, İshak’ı kurban etmek istediğinde devesini o taşa bağladı’ şeklinde cevap verirler. […] Söylediğiniz gibi, varsayalım ki İbrahim’e ait! Pekâlâ siz, sadece İbrahim bunun üzerinde bir kadınla birleşti diye veya bir dişi deveyi bağladı diye ona sarılmaktan utanmıyor musunuz? […] Adı geçen bu taş, Afrodit’in kafasıdır, ona eski Araplar ibadet ediyor ve ona ‘Khabar’ adını veriyorlardı. Bu kara taşa bugün tam bir dikkatle bakarsanız onun oyulmuş izlerini görebilirsiniz.” *ed-Dımaşki, 1950, s. 153, 156–157*
Özellikle de ilk dönem Hristiyan yazarları, kendilerine, “Sizler haça tapıyorsunuz!” şeklinde İslam cihetinden yöneltilen iddialara karşı, onların da Hacerülesved’e gösterdikleri ihtimamı, kutsallığı ve yüceliği argüman olarak sunuyorlardı (Gökbel, 2020, s. 123–126). Ancak Yuhanna ed-Dımaşkī’nin bu yazısı dışında, gerçekten de bu taşın Afrodit’in başı olduğuna ve bu şekilde saygı gördüğüne dair elimizde herhangi bir somut kanıt bulunmamaktadır. Modern dönemde bazı araştırmacılar ise bu taşı, bir Roma İmparatoru olan Elagabalus’un inşa ettirdiği ve tanrı Elagabal’a adadığı tapınağa koyduğu, Emesa’dan gelen bir meteorit olduğu düşünülen siyah taş ile bağdaştırmıştır. Yine de, her halükârda bu taşın pagan orijinli olduğunu biliyoruz. Bunu gösteren bir diğer delil ise Halife Ömer’in “Vallahi pekâlâ bilirim ki sen, bir taşsın! Allah’ın resulünün seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” (Buhârî, “Hac” 57, 60; Müslim, “Hac” 41) şeklindeki imalı sözleridir. Ne yazık ki bu pagan gelenek, bu dine mâl edilerek İslam’ın ve Kabe’nin göbeğinde yer etmiştir. Buna “paganlık” dememizin sebeplerinden birisi de şu hadistir:
“Şüphesiz Allah kıyamet günü Hacerülesved’i -gören iki gözü, konuşan bir dili olduğu hâlde- gönderir; o da kendisini hakkıyla selamlayanların lehinde şahitlik yapar.” Kenzü’l-Ummâl, № 34748; İbn Hibbân, № 1005
Bu, açıkça bir taşı putlaştırmaktır. Eski toplumların da yaptığı budur. Nitekim Kur’an’da müşriklerin, kendilerini Allah’a yakınlaştırsın diye putlara tapındıkları belirtilmiştir (Zümer 39/3). Bu durumda olan yine budur; Müslümanlar taşı öperler, el sürerler, ona dokunmak için adeta birbirlerini ezerler ve önünde ağlarlar. Bunu da günahlarının affedilmesi ve o taşın gelecekte kendileri lehine Allah’a şefaatçi olması için yaparlar. Müşriklerin yaptığı da tam olarak buydu! Nitekim hatırlarsanız, İslam geleneğine göre bu taşın önceleri beyaz olduğu, fakat sonradan kararmıştır. Bu da insanoğlunun günahı sebebiyle olmuştur. Yani taş, insanların günahını yüklenmekten dolayı kararmış, solmuştur. Söyleyin, bir taş nasıl günahları yüklenebilir? Şüphesiz bizim günahlarımızı yüklenen yegâne köşe taşı Mesih’tir (Yşa.53; Mat.26:28; Rom.4:25, 5:6–8; İbr.9:27–28); o, günahı bilmediği hâlde bizim için lanetlenerek günah oldu (2Ko.5:21; 1Pe.3:18; Gal.3:13–14; Rom. 8:3; 1Yu.3:5) ve çarmıhtaki ilk ve son ölümüyle birlikte zaferini ilan etti. Bir taşta bunu yapacak kudret olduğunu söylemek, putperestlikten farksızdır.
Kutsal Kitap’ta Kabe
Birçok Müslüman araştırmacı, ister istemez bir şeylerin eksikliğini yüreklerinde derinlemesine fark ediyorlar: Neden bunların hiçbirisi önceden bildirilmedi? Neden Muhammed, Tanrı’nın kendisi hakkındaki birçok şeyi önceki Kutsal Yazılar’da bildirdiğini iddia etmesine rağmen (Bakara 2/89,101,146; En’âm 6/20; A’râf 7/157; Fetih 48/29; Saff 61/6) bunları bulamıyoruz? Eğer ki bu sorgulamada objektif bir tutum sergilemeyi başarırlarsa, zaten Mesih onları kendi yoluna çekecektir. Çünkü her arayan bulur (Mat.7:7–8). Fakat yine de çoğu, bu gediği “tahrifat” başlığı altında gizlemeye çalışırlar. Buna rağmen, hâlâ İslam’ı ve Muhammed’in peygamberliğini Kur’an dışı kaynaklardan referanslar ile sağlamca destekleyemedikleri için akıllarında bazı sorular beliriyor olsa gerek. Bu sebeple de, Kutsal Kitap’tan kendi lehlerine işaret ediyormuş gibi görünen tüm ayetleri, yine kendi yorum stilleriyle birlikte açıkça tahrif ederek ve asıl bağlamından kopartarak bize sunmaktadırlar. Konumuzla yakından ilgili olduğu için şimdi “sözde” Mekke’ye ve Kabe’ye işaret eden Kutsal Kitap bölümünü gelin birlikte okuyalım:
Ey Her Şeye Egemen RAB, ne kadar severim konutunu! Canım senin avlularını özlüyor, içim çekiyor, yüreğim, bütün varlığım sana, yaşayan Tanrı’ya sevinçle haykırıyor. Kuşlar bile bir yuva, kırlangıç, yavrularını koyacak bir yer buldu senin sunaklarının yanında, ey Her Şeye Egemen RAB, Kralım ve Tanrım! Ne mutlu senin evinde oturanlara, seni sürekli överler! Sela Ne mutlu gücünü senden alan insana! Aklı hep Siyon’u ziyaret etmekte. Baka Vadisi’nden geçerken, pınar başına çevirirler orayı, ilk yağmurlar orayı berekete boğar. Gittikçe güçlenir, Siyon’da Tanrı’nın huzuruna çıkarlar. Ya RAB, Her Şeye Egemen Tanrı, duamı dinle, kulak ver, ey Yakup’un Tanrısı! Sela Ey Tanrı, kalkanımıza bak, meshettiğin krala lütfet! Senin avlularında bir gün, başka yerdeki bin günden iyidir; kötülerin çadırında yaşamaktansa, Tanrım’ın evinin eşiğinde durmayı yeğlerim. Çünkü RAB Tanrı bir güneş, bir kalkandır. Lütuf ve yücelik sağlar; dürüstçe yaşayanlardan hiçbir iyiliği esirgemez. Ey Her Şeye Egemen RAB, ne mutlu sana güvenen insana! Mez.84:1–12

Paolo Veronese, “The Conversion of Mary Magdalene”
“Bākāʾ ” [בָּכָא] ifadesi, Kutsal Kitap’ın tamamında yalnızca burada geçer. Kelimenin kökeninin בָּכָה [bākhāh] yani “ağlamak” olduğu belirtilmiştir. Nitekim Grekçe çevirisinde de (Septuaginta) bu ifade κλαυθμῶνος [klauthmōnos] yani “ağlayan, ağlamak” olarak çevrilmiştir. Bu açıdan; pelesenk, dut veya titrek kavak ağacı gibi reçine veya sakız benzeri gözyaşları damlatan ağaçları imgelediği düşünülür. Nitekim 2Sa.5:23'de בְּכָאִֽים [bakaim] ifadesi “pelesenk” olarak çevrilmiştir. Bu vadinin konumu belirsizdir. Bazıları, kuzeydeki kabilelerden Yeruşalim’e giden geleneksel yollar üzerinde olduğunu söyler ve gezginlerin Siyon’a ulaşmadan önce kurak vadileri aştıklarını belirtirler. Diğerleriyse bunu, tapınağa giden yolda karşılaşılan herhangi bir zorluğun mecazi tasviri olarak görür, sabit bir yer olmadığını söylerler. Örneğin Jerome gibi bazı kimseler, Baka Vadisi’ni tipolojik bir biçimde dünyevî yaşam olarak yorumlamış ve yağmurun, inanlıları göksel kente giden yolda canlandıran Kutsal Ruh’u çağrıştırdığını iddia etmişlerdir. Kimileri de bunu; sevinç gözyaşları (Mez.30:5, 126:5–6), çöldeki ırmaklar (Yşa.41:17–18, 43:19–20), yolculuğun Mesih’te gerçekleşmesi (Luk.9:51, İbr.12:22–24) ve üzüntünün kesin olarak ortadan kalkması (Va.7:17, 21:4) gibi temalar bağlamında, Mesih’in hayatıyla bağlantılı olarak ele almışlardır. Fakat eğer bu vadi gerçekten coğrafî bir kimliğe sahipse de, bunun Filistin bölgesinde olduğu açıktır. En muhtemel görüş, Refaim Vadisi olduğudur. Davut’un Filistliler’e karşı kazandığı zaferlerden birisi burada gerçekleşmiş olup, pelesenk ağaçlarıyla bezeli olduğu belirtilmiştir (2Sa.5:22–23; 1Ta.14:13–16). Vadi adını buradan almış olabilir. Bir diğer muhtemel görüş, İsrail’in başına gelen belanın yaşandığı ve Akan’ın ulusa suç yüklediği için idam edildiği yer olan Akor Vadisi olmasıdır (Yşu.7:24). Fakat neticede bu vadinin, Tanrı’nın huzuruna çıkmadan önce hacıların geçtiği kurak ve muhtemelen reçine veya sakız akıtan ağaçlarla dolu bir bölge olduğunu düşünebiliriz.
Ayrıca bu okuduğumuz Mezmur, Davut için Birinci Tapınak döneminde ezgiler besteleyen (2Ta.20:19) bir Levili boyu olan Korahoğulları’na aittir. Dolayısıyla onların, daha önce hiç kimsenin ziyaret etmemiş olduğu ve Yahudi camiasında bilinmeyen, Arabistan’ın Hicaz bölgesindeki bir yere yapılan hac yolculuğunu kutlayan bir ezgi yazarak, Yeruşalim dışında herhangi bir tapınağa atıfta bulunuyor olduğunu düşünmek büyük bir saçmalık olacaktır. Nitekim Korahoğulları’na ait diğer Mezmurlar’a da göz gezdirince, onların hâlihazırda İsrail topraklarında, içinde bulundukları ve ziyaret ettikleri Yeruşalim Tapınağı’ndan bahsettiklerini rahatça anlayabiliriz (Mez.42:4,6–7, 46:4–6, 48:1–14, 85:1, 87:1–3). Bunun dışında, Mez.84'ü de dikkatlice okuduğumuzda hacıların Siyon’a, yani Tanrı’nın Yeruşalim’deki mukaddes tapınağına gelmeyi arzuladıklarını, Baka Vadisi’nin ise yol üzerinde geçtikleri bir bölge olduğunu anlayabiliyoruz. Yani hacılar, bu vadide güç kazanırlar ve sonra Siyon’a çıkarlar. Peki, bu kadar aşikâr gerçeklere rağmen neden Müslümanlar hâlâ bu vadiyi Mekke’yle özdeş kılmaya çalışıyorlar? Çünkü Kur’an’da, Âl-i İmrân 3/96'da Mekke, “Bekke” olarak isimlendirilmiştir. Neden bu adın verildiğine dair; insanların oraya haccetmek için gelmesi, orada tavaf anında erkek ve kadınların izdiham yaşaması, Tanrı’nın bütün insanları orada toplaması veya buranın zulmü parçalaması gibi tezler belirtilmiştir. Kimileri Bekke’nin Kabe’nin yeri olduğunu ve onun dışındaki kısımların Mekke olduğunu, kimileri Bekke’nin Mekke’nin kendisi olduğunu, kimileriyse Bekke’nin Kabe olduğunu iddia etmişlerdir (Süyûtî, 2012, s. 590–592). Bazı kimseler, ba harfinin mim yerine kullanılabileceğini göz önünde tutarak basitçe Mekke = Bekke demişlerdir (el-İsfahanî, 2012, s. 162).
Fetih 48/24'de “Mekke vadisi” şeklindeki başka bir ifade de Baka Vadisi’ni çağrıştırmıştır. Fakat objektif bir tutumla, Baka Vadisi ile Mekke’nin hem coğrafî hem etimolojik olarak birbiriyle alakasız iki ifade olduğu görülmektedir. Yani her şey /ˈba.χa/ ile /ˈbak.ka/ arasındaki fonetik bir benzerlikten kaynaklanır ve tipik bir “eisegesis” yani kişinin bir metni kendi varsayımlarını ispatlayacak şekilde yorumlaması örneğidir. Nitekim dünyada birden fazla yerin benzer adlara sahip olabileceğini biliyoruz. Örneğin, hem İngiltere’de hem Kanada’da Londra vardır. Hem Libya’da hem Lübnan’da Trablus vardır. Hem Irak’ta hem Suriye’de Basra vardır…
Kutsal Kitap’ta Siyah Taş
Yine bazı Müslümanlar, Hacerülesved’e dair sahip oldukları putperest geleneklerini daha yumuşak hâle getirip haklı çıkarmak için bazı Kutsal Yazılar’ı kendi arzuları doğrultusunda yorumlayarak bizi ikna etmeye çalışmışlardır. O ayetler şöyledir:
“Vay başıma! Mahvoldum” dedim, “Çünkü dudakları kirli bir adamım, dudakları kirli bir halkın arasında yaşıyorum. Buna karşın Kral’ı, Her Şeye Egemen RAB’bi gözlerimle gördüm.” Seraflar’dan biri bana doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; onunla ağzıma dokunarak, “İşte bu kor dudaklarına değdi, suçun silindi, günahın bağışlandı” dedi. Yşa.6:5–6
Fakat bu iki taşı paralel olarak karşılaştırmak, açıkça bir kategori hatasıdır. Nitekim aralarında oldukça büyük farklar vardır. Örneğin, birisi göksel vizyonun bir parçasıyken, diğeri dünyada bulunan fiziksel bir taştır. Birisi Tanrı’nın sunağından alınmışken, diğeri İslam öncesi pagan tapınağında yer alan bir dikili taştır. Biri meleğin eylemiyle, ilahî takdir çerçevesinde, Tanrı’nın kutsallığının sembolü olarak günahları temizlerken, diğeri tarihsel kökeni ancak putperest dönemlere dayanan, geçmişte bir peygamber tarafından haber verilmemiş, beşerî gelenekler çerçevesinde, üzerine menkıbeler türetilerek kutsal bir emanet olarak tavsif edilmiştir. Dolayısıyla her açıdan Kabe’deki taş, Tanrı’nın dikili taş dikmemek hakkındaki emrini (Lev.26:1, Yas.16:22) ihlal etmektedir. Oysa bizim için salt öpülecek değil, fakat inanılacak yegâne taş Mesih’tir (1Pe.2:4–6). Meleğin peygamberin ağzına dokundurduğu kor ise onun, dudakları kirli bir adam olduğunu belirtmesi üzerine sembolik olarak temizlendiğini göstermektedir. Nitekim sunaktaki korlar, günahtan arınmak adına bir kurban hayvanını yakmak için kullanılırdı ve pasaj bize peygamberin bu fedakârlık dahilinde arındığını ima eder. Fakat aynı şeyi Kabe’deki taş için söyleyemeyiz; hiçbir peygamber, bir sunağa gidip oradan kor alarak onu öpmeyi buyurmaz. Bu, yazımızın pek çok yerinde açıkladığımız gibi, tamamıyla pagan geleneğinden gelen bir tutumdur.

Giovanni Bellini, “The Dead Christ Supported by the Virgin and Saint John”
Sonuç
Bu yazımızda Yeruşalim kentinin kutsallığı ve değişmezliği, Süleyman Mabedi olarak da bilinen tapınağın tarihi, Yeni Antlaşma ile birlikte küresel bir çapa yayılan ilahî lütuf ve tapınma, gelecekte Tanrı’nın Tapınağı hakkında bizi bekleyen meseleleri, Kabe’nin, Mekke’nin ve İslam’a mâl edilmiş dinî pratiklerin orijini gibi konular hakkında oldukça tatmin edici bir tetkik sunduğumuzu düşünüyoruz. Neticede İsmail’in Arapların atası olmadığı, Mekke’nin bazılarının iddia etmeye çalıştığı gibi antik bir şehir kimliğine sahip olmaktan uzak olduğu ve Kabe’nin sahibi olan Allah’ın, Hübel putuyla olan ilişkisi aracılığıyla esasen Şeytan’ı temsil ettiği gibi yargılara vardık. Her ne kadar bunları yaparken elimizden geldiğince saygılı bir üslup takınmaya çalıştıysak da, bazı bölümlerin, kendi kutsalları dahilinde hassas olan insanları rahatsız etmiş olması mümkündür; bu oldukça doğaldır. Fakat her şeyden önce, en mühim olanı, Tanrı’nın insana sağlamış olduğu akıl vasıtasıyla düşünmek (Eyü.32:8), entelektüel olarak imanımızı temellendirmek ve sonra bunu yüreğimize bir çivi gibi çakarak maneviyat açısından olgunlaşmaktır.
Böylesi güzel ve bilgi dolu bir serüvenden sonra, son olarak, Mesih’in Elçisi Pavlus’un şu sözleriyle yazımızı noktalayalım:
Sizi Mesih’in lütfuyla çağıranı bırakıp değişik bir müjdeye böylesine çarçabuk dönmenize şaşıyorum. Gerçekte başka bir müjde yoktur. Ancak aklınızı karıştırıp Mesih’in Müjdesi’ni çarpıtmak isteyenler vardır. İster biz, ister gökten bir melek size bildirdiğimize ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona! Daha önce söylediğimizi şimdi yine söylüyorum: Bir kimse size kabul ettiğinize ters düşen bir müjde bildirirse, ona lanet olsun! Şimdi ben insanların onayını mı, Tanrı’nın onayını mı arıyorum? Yoksa insanları mı hoşnut etmeye çalışıyorum? Eğer hâlâ insanları hoşnut etmek isteseydim, Mesih’in kulu olmazdım. Gal.1:6–10
Uzantısı Verilmemiş Kaynaklar
Armstrong, K. (2020). Tanrı’nın Tarihi. Çev. O. Özel, H. Koyukan, K. Emiroğlu. İstanbul: Pegasus Yayınları.
— — — — — — — — (1993). Muhammad: A Biography of the Prophet. HarperSanFrancisco Publisher.
Asimov, I. (1993). Isaac Asimov’s Guide to Earth and Space. New York: Random House.
Aydın, F. (2016). Kur’an’daki Hanîfler ve Nasârâ Üzerine Araştırmalar. Ankara: Eskiyeni Yayınları.
Coon, C.S. (1943). “Southern Arabia, A Problem For The Future”. Papers Of The Peabody Museum Of American Archaeology And Ethnology, C. 20.
Dursun, T. (2006). Din Bu-2: Hz. Muhammed. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Ebû Hanîfe ed-Dineverî. (2017). el-Ahbâru-Tıvâl: Eskilerin Haberleri. Çev. Z. Akman, H. Z. Aytemür. Ankara: Ankara Okulu Yayınları.
Ezrakî. (2017). Ahbâru Mekke: Mekke Tarihi. Çev. Y. Vehbi Yavuz. Ankara Okulu Yayınları.
Gökbel, A. R. (2020). Kur’an ve Hıristiyanlar: Hicri İlk Üç Asırda Arap-Süryânî Hıristiyanların Eserlerinde Kur’an. Ankara: Eskiyeni Yayınları.
Gökdemir, O. (2010). Din ve Devrim. İstanbul: Destek Yayınevi.
İbn al-Kalbî. (1968). Putlar Kitabı. Çev. Beyza Düşüngen. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayınları.
İbn Kesir. (2008). Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri. C. 12. Çev. B. Karlığa, B. Çetiner. İstanbul: Çağrı Yayınları.
— — — — — (2009a). Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri. C. 2. Çev. B. Karlığa, B. Çetiner. İstanbul: Çağrı Yayınları.
— — — — — (2009b). Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri. C. 10. Çev. B. Karlığa, B. Çetiner. İstanbul: Çağrı Yayınları.
İbn Sa’d. (2015). Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr. C. 1. Çev. M. Kazım Yılmaz. İstanbul: Siyer Yayınları.
Krebs, R. E. (1999). Scientific Development and Misconceptions Through the Ages: A Reference Guide. Westport, Connecticut, London: Greenwood Press.
Kurt, A. O. (2019). Erken Dönem Yahudi Tarihi. Ankara: Eskiyeni Yayınları.
Mesudî. (2004). Murûc ez-Zeheb (Altın Bozkırlar). Çev. Ahsen Batur. İstanbul: Selenge Yayınları.
Minawi, M. A. (1938). Fayd al-Qadir. C. 1. al-Maktabah al-Tijariyah al-Kubra.
Peters, F. E. (1994). The Hajj: The Muslim Pilgrimage to Mecca and the Holy Places. Princeton University Press.
Rubin, U. (1986). “The Ka’ba: Aspects of its ritual functions and position in pre-Islamic and early Islamic times”. Jerusalem Studies in Arabic and Islam. From Jāhiliyya to Islam. Part II.
Swartley, K. E. (2005). Encountering the World of Islam. Atlanta, London, Hyderabad: Authentic Media.
Tekin, A. (2009). Kur’an’ın Kökeni. İstanbul: Berfin Yayınları.
— — — — — (2015). Hz. Muhammed’in Hocaları. İstanbul: Berfin Yayınları.
Zeydân, C. (2015). İslâm Uygarlıkları Tarihi. C. 2. Çev. Nejdet Gök. İstanbul: İletişim Yayınları.
메타데이터
- post_id
- 9eea8734d2e1
- slug
- neden-tanrının-gerçek-evi-mekke-de-olamaz-9eea8734d2e1
- url
- https://medium.com/@emmaus_/neden-tanr%C4%B1n%C4%B1n-ger%C3%A7ek-evi-mekke-de-olamaz-9eea8734d2e1
- canonical_url
- https://medium.com/@emmaus_/neden-tanr%C4%B1n%C4%B1n-ger%C3%A7ek-evi-mekke-de-olamaz-9eea8734d2e1
- author_url
- https://medium.com/@emmaus_
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-26 21:52:29