← Back to list

Bu Haftanın Notları#3: Bir Film, Bir Kitap ve Bir Sanat

Bu Haftanın Notları #3

Batuhan Yılmaz in Türkiye Yayını · 2026-07-04 01:22 · 263 claps · 3.0 min read
#türkçe #sanat #sinema #türkiye-yayını #türkçe-yayın
Open on Medium ↗
Wiki topics: 🎬 · Film & Television

Bu Haftanın Notları#3: Bir Film, Bir Kitap ve Bir Sanat

Bu Haftanın Notları #3

Uzun zamandır bu seriyi yazamıyordum. Yeni başladığım iş, ajansın temposu, yetişmesi gereken tasarımlar, sürekli bir sonraki işe yetişme telaşı derken insan bazen en sevdiği şeylere bile ara vermek zorunda kalıyor. O yüzden bu hafta yeniden oturup yazmak istedim. Çünkü bazı şeyler, ne kadar ara verirsen ver, dönünce kaldığın yerden devam edebildiğin nadir alışkanlıklardan biri oluyor.

Bu haftanın notlarında beni en çok etkileyen üç şeyi paylaşmak istedim.

Bir Film: La La Land

Sanırım bu filmi neden bu kadar sevdiğimi hiçbir zaman tam olarak açıklayamayacağım.

İşin garip tarafı, ben müzikal seven biri de değilim. Hatta çoğu müzikal bana fazla yapay gelir. İnsanların bir anda şarkı söylemeye başlaması, dans etmesi beni hikâyeden koparır. Ama La La Land bunu bana hiç hissettirmedi. Aksine, müzikler ve danslar karakterlerin söyleyemediği cümlelere dönüştü.

Belki de bu yüzden bu film benim için bir müzikal değil.

Bu film; zamanlama üzerine.

Hayaller üzerine.

Vazgeçmek üzerine.

Ve en çok da sevmenin her zaman birlikte kalmak anlamına gelmediği üzerine.

Mia ve Sebastian’ın ilişkisi kusursuz değildi. Birbirlerini gerçekten seviyorlardı ama ikisinin de uğruna yıllardır mücadele ettiği hayalleri vardı. Film boyunca hiçbir karakter “kötü” değil. Kimse ihanet etmiyor, kimse sevgisini kaybetmiyor. Hayat sadece ikisini farklı yönlere sürüklüyor.

Bence filmi bu kadar gerçek yapan şey de bu.

Çünkü gerçek hayatta her ayrılık büyük bir kavga yüzünden yaşanmıyor. Bazen iki insan birbirini çok sevmesine rağmen aynı hayatın içinde var olamıyor.

Filmin sonunda gelen o alternatif hayat sekansı… Belki sinema tarihindeki en sevdiğim birkaç dakikanın içinde.

Hiç konuşmadan, sadece müzikle bize “Ya böyle olsaydı?” sorusunu sorduruyor.

İnsan izlerken ister istemez kendi hayatını düşünüyor.

“Acaba ben hangi ihtimalleri geride bıraktım?”

“Bugün olduğum kişi olabilmek için nelerden vazgeçtim?”

Ve belki de en acısı…

“Beni ben yapan şeyler, vazgeçmek zorunda kaldığım şeyler miydi?”

La La Land bana her izleyişimde aynı duyguyu yaşatıyor.

Bazı insanlar hayatımıza sonsuza kadar kalmak için değil, bizi olmamız gereken kişiye dönüştürmek için geliyor.

Belki de filmin asıl mesajı mutlu sonlar değildir.

Doğru zamanda yaşanmış güzel hikâyelerdir.

Bir Kitap: Albert Camus — Yabancı

İlk sayfalarda Meursault’u anlamak oldukça zor.

Annesinin ölümüne verdiği tepkiler, insanlarla kurduğu mesafe, olaylara karşı neredeyse duygusuz görünen tavrı… İlk başta insan onun eksik bir karakter olduğunu düşünüyor.

Ama kitap ilerledikçe fark ediyorsun ki Camus aslında Meursault’u değil, bizi anlatıyor.

Toplum olarak insanların ne hissetmesi gerektiğine o kadar alışmışız ki, farklı hisseden biriyle karşılaşınca onu anlamaya çalışmak yerine yargılamayı seçiyoruz.

Camus’nün “absürd” anlayışı kitabın her satırına sinmiş durumda.

Hayatın kesin bir anlamı olmayabilir.

Evren bize cevap vermeyebilir.

Ve belki de bununla barışmak sandığımız kadar korkutucu değildir.

Yabancı bana büyük cümleler kuran bir kitap gibi gelmedi hiçbir zaman.

Tam tersine…

Çok sade yazılmış ama günlerce zihninde dolaşan bir kitap.

Okurken sürekli hak vermiyorsun.

Hatta bazen sinirleniyorsun.

Ama kapağını kapattığında hâlâ düşünmeye devam ediyorsun.

Bence iyi edebiyat tam olarak bunu yapıyor.

Sana cevap vermiyor.

Sorular bırakıyor.

Bir Sanat: Edmund Blair Leighton

Bazı ressamlar hareket çizer.

Bazıları renk çizer.

Edmund Blair Leighton ise duygu çiziyor.

Eserlerine baktığımda ilk dikkatimi çeken şey detaylar oluyor gibi görünse de beni asıl içine çeken şey sessizlikleri.

Şövalyeler, taş kaleler, uzun elbiseler, eski İngiltere… Bunlar sadece dekor.

Asıl hikâye insanların birbirine bakışlarında saklı.

Bir elin uzanışında.

Bir vedada.

Bir bekleyişte.

Bir kapının önünde duraksayan iki insanın arasında.

Leighton’ın tablolarında zaman akmıyor sanki.

Her resim, saniyeler öncesi ve sonrası olan bir hikâyenin tam ortasında donmuş gibi duruyor.

İzlerken insan ister istemez devamını hayal ediyor.

Belki de beni en çok etkileyen tarafı bu.

Resimleri sadece göstermiyor.

Seni de hikâyenin içine davet ediyor.

Modern sanatın bazen karmaşık olmaya çalıştığı yerde Leighton çok sade kalıyor.

Ama o sadeliğin içinde inanılmaz güçlü duygular var.

Saatlerce bakabileceğim ressamlardan biri olmasının sebebi de bu.

Bu haftalık notlarım böyle.

Bazen bir film sadece izlediğin iki saat değildir.

Bazen bir kitap sadece bitirdiğin birkaç yüz sayfa değildir.

Bazen bir tablo sadece boya ve tuval değildir.

Bazen hepsi, kendini biraz daha yakından tanımana yardım eden küçük aynalara dönüşür.

Ve sanırım bu yüzden hâlâ sanatın her dalını seviyorum.


메타데이터
post_id
a0e4e70bddd2
slug
bu-haftanın-notları-3-bir-film-bir-kitap-ve-bir-sanat-a0e4e70bddd2
url
https://mediumturkiye.com/bu-haftan%C4%B1n-notlar%C4%B1-3-bir-film-bir-kitap-ve-bir-sanat-a0e4e70bddd2
canonical_url
https://mediumturkiye.com/bu-haftan%C4%B1n-notlar%C4%B1-3-bir-film-bir-kitap-ve-bir-sanat-a0e4e70bddd2
author_url
https://medium.com/@batuhanyilmaz.1239
status
ok
fetched_at
2026-07-09 03:40:04