← Back to list

Yazmak Hatırlamaktır

Mürşide in Çağdaş, Özgün, Yaratıcı ve Türkçe · 2026-03-02 11:28 · 757 claps · 2.5 min read
#türkçe #yazmak #hatırlamak #yazarlık #kurmaca
Open on Medium ↗

Yazmak Hatırlamaktır

Sanatın pek çok dalına ilişkin, yapılabilecek her şeyin denendiği, yapıldığı, farklı olarak adlandırabileceğimiz bir şeyin ortaya çıkmasının pek mümkün olmadığına dair bir varsayımım vardı. Yazı yazarken de hep bunu düşündüm. Tek fark, şeyleri duyumsayışımız olabilirdi. Özgünlük de buradan geliyor olabilirdi. Kullandığımız üslup ve tarzlar muhakkak daha önce denenmiş ve yapılmıştı. Bu fikir uzun zaman motivasyonumu azalttı, hevesimi kırdı. Mesela Aylin Balboa’nın Bu Hikâye Senden Uzun Osman kitabında, daha önce okuduğum iki yazarın cümlelerine yakın anlamlarda bir şeyler görünce şaşırmış, intihal yaptığını düşünmüş, “Nasıl yapabilmiş ve kimse fark etmemiş?” demiştim.

Sartre, Bulantı’da “Saat üç. Bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya çok erkendir. Öğleden sonra acayip bir an.” demiş. Osman’dan ayrılmak isteyen hanımefendi, Sartre ile aynı fikirde olmasa da öğleden sonra saat üç üzerine düşünmüş olacak ki şu cümleleri kurmuş: “Bana kalırsa saat hep öğleden sonra üç, ancak insanları buna ikna etmem her zaman mümkün olmuyor. Onlara göre ya çok geç kalıyorum yahut da epey erken gitmiş oluyorum. Oysa bence öğleden sonra üç her şey için mükemmel zaman, ben hep bu zamanda kalmak istiyorum.”

“Demek böyle oluyormuş. Ayrılık tam da buymuş, artık anlatacak bir şeyinin kalmaması.” yazmış Aylin Balboa. Bu da bana Şükrü Erbaş’ın şu dizesini hatırlatmıştı: “Ayrılık ne biliyor musun? İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!”

Bu konudaki korkularımın yersiz olduğunu, bunun işin doğalı olduğunu, Beliz Güçbilmez’in “Hikâyeler Nereden Geliyor?” atölyesinin ilk dersinde anladım.

Kimliğimiz, algılarımız, düşüncelerimiz, arzularımız, beklentilerimiz; hepsi aynı kaynaktan doğuyor, zihnimizden. Ve yaşayan bir zihnin en büyük belirteci bellek. Zihin, durmaksızın bilgi toplayıp onu dönüştürüyor. Topladığını saklayacağı, gerektiğinde yeniden çağıracağı bir arşiv olmadan bu devinim gerçekleşemiyor. Kendilik dediğimiz şey de bu, bellek.

Bellek ne kadar güvenilir? Hatırladıklarımız ile yaşananların gerçekle ne kadar örtüştüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Geçmişi olduğu gibi değil, çağırdığımız şekliyle hatırlıyoruz. Şu anki duygularımız, algılarımız, ihtiyaçlarımız, korkularımız; neyi, nasıl çağırdığımızı etkiliyor. On yaşındaki bir anınızı, otuz beş yaşınız hatırlıyor, o duyuyor, o çağırıyor. Tam da bu yüzden, aynı olayı kardeşiniz ve siz bambaşka hatırlayabiliyorsunuz. Üstelik hafıza dediğimiz şey, hatırladıklarımız kadar unuttuklarımızdan da oluşuyor.

Hatırlamak ve unutmak birbirinin zıttı zannediyoruz. Değil. Hatırlamak dediğimiz, unutmanın yarattığı boşluğu şimdiyle doldurmak. Bu yüzden geçmiş ve hatıralarımız her zaman farklı. Yine de anılarımızın kesinliğinden nadiren şüphe ediyoruz. Kendimiz dediğimiz şeyi hatırladıklarımız üzerine kurduğumuzdan, şirazeyi kaydırmamak adına hafızanın bu oyununu kabul ediyoruz sanırım.

Belleğin zamanla kurduğu ilişki, kendiliğinden, hatta kendini kurarken bizi de kurduğu bir ilişki. Yaşarken bir çizgi üzerindeymişiz gibi, ardışık olaylar. Yaş aldıkça bir hat üzerinde yürüdüğüm hissi yerini, bir noktanın üzerinde durduğum hissine bıraktı. Zaman, getirdiği her şeyiyle içimden geçiyor. Ve her an yontuluyor, öğütülüyorum; aynı zamanda işliyorum, sindiriyorum. Evrende hiçbir şeyin kaybolmadığını, her şeyin olanı, olmayanı; yapılanı, yapılmayanı ile bir bütün olduğunu ve vakti geldiğinde bir efervesan tablet gibi atıldığı suda dağılıp, ortaya saçılacağına inanıyorum. Ama yaşarken, arta kalan bir şeyler var, artık burada olmayan fakat yok da sayamadığımız, hatıra dediğimiz. Bellek, zamanı kaydetmiyor, zamanı sindirip, anlarımızın anılarını koyuyor avuçlarımıza.

Dolayısıyla ne anlatırsak anlatalım, hepsi bir hatırlamadan ibaret. Hikâyeleri şimdi de bile kursak, bir anlatı her zaman bir şeyi zihnimizde geriye doğru çağırmak demek. Zihnimiz; çocukluğumuz, tanıklıklarımız, acılarımız, sevinçlerimiz; okuduklarımız, dinlediklerimiz, etkisinde kaldıklarımız ve unuttuğumuzu sandıklarımızla dolu. Ortaya çıkan metnin her zaman başka metinleri de içinde taşımasında şaşılacak bir şey yok. Bu, kabulüne engel olamadığımız bir miras. Hatta diyebiliriz ki, bir kurmaca sadece yazarının belleğini taşımaz, kültürel bellek de ona eşlik eder ve hangisinin hangisini beslediğini seçemeyiz.

Yazarken, karmakarışık, çoğu kez tasnifsiz bir arşivi kullanıyoruz. Benim sandığımız bir bütün. İçinde nereden geldiğini bilmediğimiz, kendimizin sandığımız şeyler. Neyi çağırdığımızı bilmiyoruz. O cümleyi ben mi kurdum, konuşan başka bir ses mi, kestirmek zor. Beliz Hoca’nın dediği gibi, metinlerin de zihinleri vardır ve sadece yazarın zihninden ibaret değildir.


메타데이터
post_id
a475e8ecca00
slug
yazmak-hatırlamaktır-a475e8ecca00
url
https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/yazmak-hat%C4%B1rlamakt%C4%B1r-a475e8ecca00
canonical_url
https://medium.com/dili-turkce-in-turkish/yazmak-hat%C4%B1rlamakt%C4%B1r-a475e8ecca00
author_url
https://medium.com/@Indicavia9
status
ok
fetched_at
2026-08-08 06:39:37