“Saçlarım Taranırken Söylenenler”
Yalnızlığın Gölgesinde, Şefkatin İzinde…
“Saçlarım Taranırken Söylenenler”
Yalnızlığın Gölgesinde, Şefkatin İzinde…
Urla’da, deniz tuzunun tenime en çok yakıştığı mevsimdi. Temmuzun ilk haftaları… Yaz, bütün ağırlığıyla omuzlarıma serilmişti.
Mavi… Ama bildiğin mavi değil. İçine çocukluk sığan bir mavi bu. Barbie bebeklerimin saçlarını tararken kurduğum hayallerin, balkon demirine asılmış yazlık havluların, denize girip çıktığımda gözlerimi yaksa da beni yine çağıran tuzun mavisi. Zaten ne zaman çok mutlu olsam, çocukluğum gelir baş köşeye yerleşir.
Gün batımına yakındı. Denizin tuzunu üzerimden attığım duşun ardından saçlarım hâlâ ıslaktı. Beni tanıyanlar bilir, tarağım hep çantamdadır. O pembe tarak… Barbie bebeklerimin tarakları gibi. Dışı yıldız gibi parlak. Küçük bir oyuncak gibi görünen ama yıllardır saçlarımın sırdaşı olan o tarak.
Taradıkça açılan, açıldıkça ağırlaşan koyu kahve saçlarım. Şimdilerde içine aklar düşen. Dümdüz sırtıma inen bazen bel çukurumu okşayan. Islakken daha da itaatkâr olan saçlarım...
Ve gözlerim… Siyahın kıyısında, kahvenin merkezinde olan gözlerim.
Kirpiklerim… Uzun, simsiyah ve kıvrık olan kirpiklerim.
O gün, o duş sonrası saçlarımın ucundan hâlâ sular damlarken yanıma geldi. Gülümsedi aynadan. “Ver bana tarağı” dedi. “Ben tararım.” Tarağımı usulca ona bıraktım. Aslında kolay kolay teslim olmam. Saçlarıma dokunulmasından hiç hoşlanmam. Fakat bu kez pek düşünmedim.
Birinin saçımı taraması benim için basit bir temas değildir. Bu yüzdendir yaklaşık 10 yıldır aynı kuaföre gidişim. Tarak, sadece bir plastik parçası değil benim için mesela çoğu zaman söylen(e)memişlerin sesi.
Çocukken, ve hatta hâlâ, annem nasıl tarıyorsa saçlarımı, o da öyle büyük dikkatle, anne şefkatine benzer bir şefkatle geçti saçlarımın arasından. Nazikçe.
Ve sonra şöyle dedi:
“Yaşlandığında da saçların uzun olursa ve yine boynun tutulur kolun ermezse, saçlarını hep ben tararım merak etme.”
Sanki bir dua gibi aktı bu cümle kalbime. Duş sonrası sessizliğe gömülmüş gözlerimden kalbime akan bu cümle, simsiyah kirpiklerimin arasından mutluluk yaşı olup aktı. Her duştan sonra hissettiğim en korunmasız anlarımdan birinde kurulan bu cümlenin şefkati, beni sarıp sarmaladı. Artık sonsuz güvenebilirdim. Sevgimi sakınmadan, daha da cömert sunabilirdim. En nihayetinde insan, bırakıp gideceği birine hiç bu kadar büyük cümleler kurar mıydı? Ben hayat arkadaşımı bulduğuma emindim.
Gel zaman git zaman…
İki buçuk yıl sonra, o an şefkat sandığım kirpiğimden süzülen yaşla aslında çocukluğumun yanağımdan süzüldüğünü, bir pazar sabahı uykudan uyandığım esnada öğrenecektim. İnsanın kolayca tutamayacağı sözler verebileceğini kalbim acıyarak deneyimleyecektim.
Ama elbette yenilmeyecektim… her şey üst üste gelse beni dibe çekmek için sonsuz mücadele verse de pes etmeyecektim.
Her daim naif ve narin sıfatlarının yakıştırıldığı benin ne kadar güçlü olduğunu iliklerime kadar hissedecek, etrafımdakileri şaşkına çevirecektim! Bana iyi gelmeyen şeylere nokta koyma hızıma kimse yetişemeyecekti.
Kendime yepyeni bir hayat kurmam yalnızca birkaç ay sürdü. Tanımadığım bir şehirde, tek başıma. O pembe tarak mı? O hâlâ benimle.
Çok değil, birkaç gün önce o küçücük evimde duştan çıktım. Keyfim nasıl yerinde... Hemen bir şarkı açtım. İpek geceliğim üzerimde, saçlarım yine ıslak, elimde cezve. Mis gibi aromaları olan bir Türk kahvesinin kokusu evimde. Derken mırıldanarak eşlik ettiğim şarkı bitti. Tanımadığım ama sıcacık bir melodi çalmaya başladı… Dönüp baktım ekrana; Sezen Aksu’nun yeni albümünden “Ey Aşk” adlı parçasıymış çalan.
Sözlerine dikkat kesilince beynimde şimşekler çaktı!
“Ey aşk…
Derin bir suya dalar gibi,
Evinin yolunu arar gibi,
Annem saçlarımı tarar gibi…
Daima sana sığınırım.”
Ocağın başında kala kaldım.
Duştan sonra hissettiğim o en savunmasız, en korunmak isteyen hâlimi bu dizeler okşadı. Galiba dedim, benim teslim olma biçimim saçlarım.
Çünkü bir kadının saçlarını tarayan-tarayabilen, saçlarına dokunan-dokunabilen biri, sadece saçlarına değil; çocukluğuna, anılarına, geçmişine, içindeki küçük kıza da dokunur.
Tararken konuş(a)mazsın ama bilirsin. Susmanın anlam kazandığı ender anlardandır… Belki de herkesin bir tarak kadar hatırası, bir yaz kadar kırgınlığı/kırılganlığı, bir şarkı kadar tamamlanamamış hikâyesi vardır.
Şimdi müsaadenizle…
Bu şarkıyı bir kez daha dinleyip, yıldızları izleyeceğim.
Saçlarımı taramaktan hâlâ vazgeçmeyen ve sonsuz, saf sevgilerini iliklerime kadar hissettiren canım annem ve ablamı özlemle evimin balkonunda yâd edeceğim…
Kadınlar beni anlar.
Saç tarama… O kadar derin, o kadar tanıdık bir şefkat ki…
Galiba ben, o huzuru hiçbir yerde bulamıyorum ve bu yüzden tutunamıyorum.
Eğer bir gün bulursam bir yerlerde, kendimi evimde gibi hissedeceğim belki de… Kim bilir…
Ve yine kim bilir ki o yer nerede?

Yukarıdaki fotoğrafın orijinalini görmek isterseniz diye linki aşağıya bırakıyorum. Şefkatinizi hissettirmek isterseniz çift tıklayıp pembe bir kalp bırakabilirsiniz. :) Bununla yetinemem Eminecim, ben seni daha çok seviyorum diyorsanız yorumlara en sevdiğiniz kalbi bırakabilirsiniz. Çünkü pembe bana hep Barbie bebeklerimi ve çocukluğumu, saf sevgiyi hatırlatır.
Link: https://www.instagram.com/emiliablog/p/DL0fjhPCec_/

Saçlarımın sırdaşı olan alırken mavisini bulamadığım için pembesini aldığım ve sonra bana Barbie bebeklerimin taraklarını hatırlatan yukarıda hikayesini yazdığım o meşhur pembe tarak…
[embed]Yüreğime dokunan bu şarkıyı da dinlemek isterseniz diye şuraya iliştiriyorum.
메타데이터
- post_id
- a58348f4d87c
- slug
- saçlarım-taranırken-söylenenler-a58348f4d87c
- url
- https://medium.com/@eminekaraoglu/sa%C3%A7lar%C4%B1m-taran%C4%B1rken-s%C3%B6ylenenler-a58348f4d87c
- canonical_url
- https://medium.com/@eminekaraoglu/sa%C3%A7lar%C4%B1m-taran%C4%B1rken-s%C3%B6ylenenler-a58348f4d87c
- author_url
- https://medium.com/@eminekaraoglu
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-21 09:28:28