Kalbimiz
“İnsana önce bilim değil terbiye gerek. Terbiyesiz verilen ilim, insanlığın düşmanıdır, gelecekteki tüm hayatına felaket getirir.” Farabi
Kalbimiz

“İnsana önce bilim değil terbiye gerek. Terbiyesiz verilen ilim, insanlığın düşmanıdır, gelecekteki tüm hayatına felaket getirir.” Farabi
Bu yazıda eğitim sistemini tartışacak, size bunları, şunları yapalım bunları yapmayalım diye ahkâm kesecek değilim. Çünkü bu tavrı kolaycılıktan ve sorumluluktan kaçmak olarak görüyor bendeniz. Bu yazıda insan nasıl yetişir, yetiştirilir fikrini tartışmaya açıyorum. İnsan doğduğu toplumun ürünüdür. Toplum kalitesi neyse ortalama insan kalitesi de budur.
İnsanoğlunun yetişmesinde büyümesinde 3 temel saik vardır. 1. Aile, 2. Çevre, 3. Bilgi (Malumat/Bilim/İlim). Bizim konumuz işte tamda bu 3. madde de başlıyor. (Aslında 3. madde ilk 2 madde olmadan olmaz) İnsanın yetişmesi, olgunlaşması, davranışlarına bilincin eşlik etmesi mertebesine gelene kadar (Eğer gelebilirse) insanoğlu nasıl bu seviyeye gelecek bunu konuşacağız. İlk önce şuradan başlamakta fayda var. Aile ve çevre (Büyüdüğümüz sokak, kasaba, muhit) insanın yetişmesine olumlu bir katkı yapmayacaksa bu insanın buradan sıyrılıp kâmil bir insan olması zordur. Bizim konumuz bu 2 ana faktör müspet manada katkı sağlama yönünde bir etki yaparsa, insanın kâmil olabilmesi için geriye ne kalıyor sorusuna cevap aramaktır. Kamil insan, insana şuur, bilinç verecek bir muallim ve muallimin verdiklerinin ardından verilenlerin tabiatına yerleşmesi için bir süre azim ve sebatla çalışması gerekir. Bu muallim veya eğitim sistemi saf bilgi mi vermeli, şu kadar soru yaparsan şuraya yerleşirsin, şu kadar soru yaparsan buraya yerleşirsin tarzında mı olmalı yoksa ne? Eğer bu şekilde yapılırsa insan duygularından arındırılmış bir motor gibi bir hayat yaşamaya başlar. Bunun sonucunda insanoğlu maddeci bir felsefenin girdabına düşer. Peki, ne olmalı? (Buraya kadar bu cümleye benzer çok cümle kurdum artık cevap gelmeli di mi?)
İnsanoğluna eğitim verilirken bilinç, ruh dediğimiz bir ufuk aşılanmalı ve hedef gösterilmeli. Bu bilinç ve ufuk doğru bir tarih bilinci ve doğruluk, samimiyet, sebat, çalışkanlık, sabır, özveri, kendini bilme, sorumluluk vb. duyguların verilmesi ve bunların eğitim sürecinde yaşanmasıyla insan kâmil bir insan olma yoluna girmiş ve bu yolun yolcusu olmuş olabilir. Bu yolculuk sırasında insan bu duyguları kendisinde ve çevresinde kullanma ve yönetme becerisi arttıkça olgunlaşması da artacaktır. Peki; bu bilgileri, duyguları ve erdemleri ancak ve ancak kendini adamış muallimler verebilir ve nasıl yapılacak sorusunun cevabını Ali Haydar Haksal’ın satırları arasında buldum. “ İnsan insanın muhatabı. İnsan insanın sığınağı ya da nefretinin hedefi. İnsanı insana yakınlaştıran ya da uzaklaştıran insanın kendi hâl ve davranışları, ilişkileri. İyi ve güzel olanları konuşmak, düşünmek bir başlangıç. İyi, güzel ve hayırlı olanı düşünmek, hayata egemen kılmayı sağlar. Güzel ve iyi yaşamanın biricik yolu budur. İnsanlar gönül sahibidir. Bu, en duyarlı yanı. Hayatı çekilir kılmanın yolu olumlu ruh üzerine yaşama bilinciyle var olunur. Hayatı anlamlı hâle getirir. İnsan gönlünü kırmak kadar tehlikeli bir durum yoktur. Gönlün kırılması insanın yıkımıdır bir bakıma. İnsanın kendisi ile konuşması kendisini hesaba çekmesi ve sorgulamasıyla yol alır. Önce kendi kendini sınamalı, sonra da başkasına bakmalı. İnsanı anlamanın en anlamlı yanı kendisinin farkında olmasıdır.” Yani muallim hem olgunlaşırken hem de olgunlaştırmalı, gönül yoluyla bilinç aşılamalıdır.

Muallim nasıl olmalı sorusuna yaşayan bir örnekle cevap vermeye devam edelim. (Buraya kendisiyle yapılan röportajın bir kısmını aldım tamamını buradan okuyabilirsiniz)
*“*Müthiş bir hikaye bu. Dinlerken ağladığım bir hikaye. Ama aynı zamanda hayretlere düştüğüm, şaşkınlıktan küçük dilimi yuttuğum, nasıl olabileceğini kolay kolay kavrayamadığım bir hikaye.
Ne kadar süfli şeylerle didişip durduğumuzu ve yanı başımızda birtakım insanların nasıl ulvi işler başardığını gözümüze sokan bir hikaye bu.
Onun hikayesini dinleyince soruyorsunuz kendinize:
Bir insan ne kadar verici olabilir?
Nereye kadar fedakarlık yapabilir?
Ve hatta bir insan başkaları için, kendinden, ailesinden, köklerinden, çevresinden, sosyal statüsünden nasıl vazgeçebilir?”
İstanbul doğumluyum. Arnavutköy Kız Koleji’nde okudum. Sonra da Kasımpaşa Çocuk Yuvası’nda çalışmaya başladım. 47 yıl oldu.
Durun durun, bu kadar özet geçmeyelim lütfen. Nasıl bir aile? Nasıl bir çocukluk?
Bunları anlatmak hoşuma gitmiyor.
Neden?
- Hiçbir zaman “Ben şöyleydim, böyleydim” diyen biri olmadım. Beni mazur görün.
Hep fedakar, verici bir insan mıydınız?
- Bir kuşak hepimiz öyle yetiştik. Yaptığı iyilikleri anlatmaktan hoşlanmayan, herkesin yardımına koşmak için can atan bir nesil. Belki ben diğerlerinden biraz daha merhametliydim, hep anlatırlar, daha çocukken sokaktan geçen özürlüleri eve almak istermişim. “Anne bak bu topal. Gelsin eve yemek verelim. Anne, ayağı niye böyle kalmış? Anne lütfen onu ameliyat ettirelim…”
Çalıkuşu Feride gibi ayrık otu şeklinde durmuyor muydunuz Kasımpaşa’da?
- Çocuklar bana çok şey öğretti. Giderek sadeleştim. İlk yıllarda eve döndüğümde yemek bile yiyemiyordum. İçime sinmiyordu, çünkü yuvadaki çocuklar benim yediğim yemeği yiyemiyordu. Evdeki rahatlık ve sıcaklık da bana batmaya başladı. Çünkü o küçücük yavrular, soba karşısında üşümemeye çalışıyorlardı. Kolları sıvadım, etraftaki kahvelerden sobalar topladım, onları ısıttım. Evdeki yemeklerden bolca pişirtip çocuklara götürdüm. Ve giderek evimdeki hayattan kopup, Kasımpaşa yuvasındaki çocukların hayatıyla bütünleştim.
Bir şeye bu kadar kendini adamak nasıl bir şey? Normal mi?
- İnsan içinde yaşarken fark etmiyor ki! Ama haklısınız normal bir şey değil. Ama o çocukları çok sevdim. Onlar da beni doyurdu. O kadar saf ve hakikiydiler ki. Belki de ben, kendi çevremden hep almıştım, burada bir şeyleri veriyordum. Ama bunun ölçüsünü bilemedim. Çok verdim. En sonunda hayatımı da verdim. Pişman mısınız derseniz, asla.
Sanırım böyle bir tevazu ve karşılık beklemeksizin vazife şuuruyla aşkla çalışmak gerek..
16 Mart 2020 tarihinden itibaren Türkiye’de her türlü eğitime ara verildi. Eğitime ara verilmesinin ardından uzaktan eğitim dönemi başladı ve eğitimde yeni bir safhaya mı geçiyoruz sorusu akla geliverdi. Zoom ve Eba Tv gibi platformlar her düzeydeki öğrenci ve öğretmeni buluşturdu. Temassız ve duygusuz (Tartışmaya açık bir konu) bir eğitime mi geçiyoruz sorusu zihnime düştü. Bendeniz Zoom uygulaması üzerinden yapmış olduğum derslerden fazla öğretici olduğum hissiyatını hissedemedim. Sınıftaki ders ortamı ve öğrenci ile göz göze gelme yok. Ses ve görüntü olmasına rağmen duygusal bir atmosfer, sinerji maalesef bulunamadı. Sınıftaki iyi ve kötü öğrenciyi bir araya getiremedik. Olumlu taraflarını sayın derseniz birinci sıraya isteyen ve talep eden öğrencinin derse iştirak etmesi derim. Çünkü eğitimin bizatihi kendisi talep unsuruna dayanır. (Bu konu hakkında uzun mu uzun bir yazılar yazılabilir ama bizim amacımız kısa ve öz bir ifadeyle mukayese yapıp konuyu hitama erdirmektir) Gelelim saadete; bu uzaktan eğitim süreci bizi sanırım biraz daha duygusuz saf bir bilgi yığınına götüreceği gibi, talep eden öğrencinin saf bir bilgi öğrendiği bir döneme doğru yol almış oluyoruz gibi. Bu konu daha ayrıntılı ve farklı açılardan başka yazılarda tartışılabilir. Ancak karşımıza şu soru çıkıyor ; bilgi ahlak olmadan verildiği zaman insanı nasıl bir noktaya dönüştürecektir? Başlığımız da olduğu gibi bu uzaktan eğitim süreci kalbimize zarar mı verir yoksa faydalı mı olur? (Bu sorunun cevabını şuan yaşadıklarımıza göre vermeyin en az 20 yıl sonrasındaki dünyayı düşünerek cevap vermeye çalışın)
메타데이터
- post_id
- a5fac87c23ca
- slug
- kalbi̇mi̇z-a5fac87c23ca
- url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/kalbi%CC%87mi%CC%87z-a5fac87c23ca
- canonical_url
- https://medium.com/t%C3%BCrkiye/kalbi%CC%87mi%CC%87z-a5fac87c23ca
- author_url
- https://medium.com/@genc.mustafa61
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-10 23:47:57