Kendi Evinde Yabancı Dilde Konuşmak: Türkiye’de İngilizce Blog Yazmanın Anatomisi
Medium akışında şöyle bir turlayın. Profilinde “İstanbul” yazan, muhtemelen sabah metrobüste dirsek savaşı vermiş ya da üçüncü nesil…
Kendi Evinde Yabancı Dilde Konuşmak: Türkiye’de İngilizce Blog Yazmanın Anatomisi
Medium akışında şöyle bir turlayın. Profilinde “İstanbul” yazan, muhtemelen sabah metrobüste dirsek savaşı vermiş ya da üçüncü nesil kahvecide “flat white”ını yudumlayan bir dostumuzun, teknoloji üzerine harika bir yazısını görüyorsunuz. Ama yazı İngilizce.
İnsan sormadan edemiyor: “Hayırdır dostum, mahallede İngiliz işgali mi var?” Tabii ki olay o kadar basit değil. “Global kitleye sesleniyorum,” “LinkedIn’de parlamam lazım,” “Markamı dünya standartlarına çekiyorum” gibi argümanlar havada uçuşuyor. Peki, gerçekten bir Elon Musk olma hayali mi bu, yoksa kendi evimizde kendimize ördüğümüz tuhaf bir duvar mı?
Gelin, neden kendi dilimize bazen “spam” muamelesi yaptığımızı, bu işin altındaki o hem komik hem de biraz düşündürücü psikolojiyi beraber deşelim.
Faydacılık mı, Yoksa LinkedIn Estetiği mi?
Teknoloji dünyasında çalışıyorsanız, hayatınızın %90’ı zaten “Error 404” ve İngilizce dokümantasyon okumakla geçiyor. Ancak Türkiye’de yaşayan bir fani olarak bazen öyle bir “vaka” ile karşılaşırsınız ki; yerel bir çözüm, bir tecrübe ararsınız. Tam o sırada karşınıza bir makale çıkar. Başlık “How to Scale SQL for…” diye başlar, yazarın ismi ise bildiğiniz bizden biri. “Oh be,” dersiniz, “Bir Türk arkadaşımız bu acıyı çekmiş, şimdi bana kendi dilimde, en samimi haliyle anlatacak.”
Tıklarsınız ve… “Welcome guys, today we are talking about…”
Bir dakika, ne oluyor burada? Eğer okuyucunun İngilizcesi “I can understand but I can’t speak” seviyesindeyse (ki bu bizim milli sporumuzdur), o kıymetli bilgi havada asılı kalıyor. Bilgi paylaşımının asıl amacı karşı tarafa geçmesi değil miydi? Yoksa amaç, bilgiyi paylaşmaktan ziyade “Bakın ben ne kadar yetkinim, teknik terimleri sular seller gibi yutmuşum” vitrini mi yapmak? Mahalle yanarken saçını global şampuanla taramak tam olarak böyle bir şey.
“Sanal Göçmenlik”: Pasaportsuz Hicret
Özellikle genç arkadaşlarımızda bu durumun bir “ispat” meselesine dönüştüğünü görüyoruz. İngilizce yazmak, kişiye bir nevi “zihinsel pasaport” veriyor. Kadıköy’de oturup Londra’daki bir tartışma grubunun parçasıymış gibi hissetmek…
Buna bir nevi “sanal göçmenlik” diyebiliriz. Fiziksel sınırları aşamayanın, klavye üzerinden gerçekleştirdiği bir firar hikayesi bu. “Ben bu dar çevrenin dertlerinin üstündeyim, ben dünyaya aitim” demenin en havalı (ama bazen en anlamsız) yolu. Kendi dilinde yazmak bazen kişiye “sıradan” hissettiriyor sanki. Oysa asıl ustalık, o karmaşık teknik konuları yurdum insanının en yalın haliyle anlayacağı şekilde anlatabilmekte.
Okuyucunun “Aha! — Oh…” Döngüsü
İngilizce bilmeyen ya da teknik detaylarda boğulan yerel okuyucu, kendi milletinden birinin İngilizce yazdığını gördüğünde ne hisseder? Burası tam bir duygusal lunapark:
- Vay be Etkisi: “Bak bizim çocuk dünyayla konuşuyor, helal olsun” diyerek bir nevi gıpta etme.
- Dışlanmışlık: “Yahu bu adam beni neden anlamıyor da, hiç tanımadığı bir Amerikalıya anlatıyor?” kırgınlığı.
- Tetiklenme: “Lanet olsun, gidip şu İngilizceyi artık sökmem lazım” motivasyonu (ki bu genellikle 3 gün sürer).
Eğer amacımız gerçekten birilerine fayda sağlamaksa, yerel okuyucunun elinden tutup onu o çukurdan çıkarmak varken, neden üzerine bir de dil barajı ekliyoruz? Kendi insanımıza bir “el uzatmak”, binlerce “like”dan daha büyük bir haz vermez mi?
Sonuç: Global mi, Mahalli mi?
Her şey globalleşmek, her şey “daha fazla izlenme” değil. Bir Türk profesyonel olarak, tecrübelerini kendi dilinde, kendi insanıyla paylaşmanın o manevi tatmini hiçbir algoritma ile ölçülemez. Kendi dilimizde kaynak bulmak çölde su bulmak gibiyken, o suyu global bir denize boşaltmak biraz ironik kaçıyor.
Tabii ki İngilizce yazılmalı, dünyaya açılmalıyız; ona lafımız yok. Ama “Türkçe kaynak yok” diye şikayet edip, kaynağı yaratabilecek yetkinlikte olup da yabancı dilde ısrar etmek, kendi evinde yabancı dil konuşup komşusunun aç kalmasına seyirci kalmaya benziyor.
Gerçekten pragmatik olan, globalin imkanlarını yerelin dertlerine derman etmek için kullanmaktır. Çünkü bilgi, süslü bir vitrinde durduğu kadar değil, birinin zihninde bir “ışık” yaktığı kadar değerlidir.
Sizce de o “Publish” butonuna basmadan önce, kimin için yazdığımızı bir kez daha düşünmemiz gerekmiyor mu?
메타데이터
- post_id
- a66d2d4d0804
- slug
- kendi-evinde-yabancı-dilde-konuşmak-türkiyede-i̇ngilizce-blog-yazmanın-anatomisi-a66d2d4d0804
- url
- https://medium.com/@mesutguven/kendi-evinde-yabanc%C4%B1-dilde-konu%C5%9Fmak-t%C3%BCrkiyede-i%CC%87ngilizce-blog-yazman%C4%B1n-anatomisi-a66d2d4d0804
- canonical_url
- https://medium.com/@mesutguven/kendi-evinde-yabanc%C4%B1-dilde-konu%C5%9Fmak-t%C3%BCrkiyede-i%CC%87ngilizce-blog-yazman%C4%B1n-anatomisi-a66d2d4d0804
- author_url
- https://medium.com/@mesutguven
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-08-05 17:40:28