← Back to list

Mekanın Çöküşü: Anomi, Şehir ve Suç Alt Kültürleri

Bu yazıya, serinin kaldığı yerden devam ederek, bakış açımızı biraz daha hayatımıza yaklaştırarak başlayalım.

Furkan Kesen · 2026-05-06 18:47 · 10 claps · 5.1 min read
#anomi #kentsel-dönüşüm #suça-sürüklenen-çocuk #chicago-school-theory #yapısal-şiddet
Open on Medium ↗

Mekanın Çöküşü: Anomi, Şehir ve Suç Alt Kültürleri

Bu yazıya, serinin kaldığı yerden devam ederek, bakış açımızı biraz daha hayatımıza yaklaştırarak başlayalım.

Önceki bölümde suçun ekonomi-politiği üzerine konuştuk; yoksulluğun, sınıf ilişkilerinin ve ayrıcalıklı ceza hukukunun suç haritasını nasıl şekillendirdiğini izledik. Şimdi aynı meseleyi bu kez şehrin içinden, mahallenin, sokağın ve özellikle çocukların ve gençlerin yaşadığı mekânların içinden görmeye çalışacağız.

Türkiye’de son yıllarda art arda yaşanan okul saldırıları, yalnızca ceza hukuku ve güvenlik hukuku tartışmalarını değil, gündelik hayatımızın dokusunu da değiştirdi. Şehirde dolaşan bir “suç korkusu” var; kimi zaman metrobüste, kimi zaman okul kapısında, kimi zaman da hiç beklemediğimiz bir sokakta kendini gösteriyor. Bu korkunun bir kısmı hiç şüphesiz gerçek; ve fakat bir kısmı ise medyanın elinde büyütülmüş; ama her hâlükârda mekâna, birbirimize ve özellikle çocuklara bakışımızı dönüştürüyor.

Bu yazıda, Durkheim’ın “anomi” kavramını ve Chicago Okulu’nun sosyal düzensizlik yaklaşımını İstanbul’un sokaklarına doğru eğerek, mekansal ayrışmanın ve kentsel dönüşümün çocuklar ve gençler için ne anlama geldiğini tartışmayı deneyeceğiz. Ekonomi-politiği aklımızın bir kenarında tutup, bu düzenin somut olarak — elbette kısmi olarak — hangi şehirlerde, hangi mahallelerde ve hangi sokaklarda yaşandığına odaklanacağız.

1. Durkheim’ın Anomisi: Normlar Çözüldüğünde

Elime Durkheim, toplumu ayakta tutan şeyin yalnızca hukuki metinler değil, paylaşılan normlar ve “kolektif bilinç” olduğunu söyler. Bireyin arzuları sınırsızdır; ama bu arzular, toplumsal kurallar ve ortak değerler tarafından belli ölçüde dizginlenir, yönlendirilir. İşte bu kurallar ve değerler çözüldüğünde, yani toplum birey için yön tayin etme kapasitesini yitirdiğinde, Durkheim buna “anomi” der.

Anomi, çoğu zaman “kuralsızlık” olarak çevrilir; ama mesele yalnızca normların yokluğu değil, normların artık bağlayıcı ve anlamlı görünmemesidir. Durkheim için anomi, hızlı toplumsal değişim dönemlerinde, insanların “neye göre yaşayacağını” bilemediği, beklentilerin sınırsızlaştığı ama imkânların dar olduğu bir duruma işaret eder. İntihar çalışmasında bunu ekonomik krizler ya da ani zenginleşmeler gibi sarsıntılarla ilişkilendirir; ancak kavramı suç ve sapma alanına taşımak da oldukça doğal.

Bugünün kentlerinde anomi, çoğu zaman şu biçimlerde görünür: Ailenin normları çözülürken, mahallenin denetimi zayıflamış, okulun otoritesi tartışmalı, devletin hukukuna duyulan güven kırılgandır. Çocuk ve genç, “ne doğrudur, ne yanlıştır?” sorusunun cevabını tutarlı biçimde bulabileceği istikrarlı bir referans çerçevesi bulmakta zorlanır. Evde duyduğu ile sokakta gördüğü, okulda işittiği ile sosyal medyada maruz kaldığı arasında derin uçurumlar vardır.

Bu durum, tek başına “suç nedeni” değildir; ama suçla ilişkili davranışların üzerinde yükseldiği zemini anlamak için güçlü bir ipucu sağlar. Normların çözüldüğü, aidiyet ve anlam duygusunun zayıfladığı bir bağlamda, bireyin başvurduğu “dayanışma” ve “korunma” ağları da dönüşür. İşte bu noktada Chicago Okulu’nun şehir sosyolojisi devreye girer.

2. Chicago Okulu ve Sosyal Düzensizlik: Mahalle Çözüldüğünde

  1. yüzyılın başında Chicago, hızlı sanayileşme, yoğun göç ve derin eşitsizliklerle şekillenmiş bir kentti. Park, Burgess, Shaw ve Mckay gibi isimler, bu kenti adeta bir laboratuvar gibi incelediler. Özellikle Shaw ve McKay’in sosyal düzensizlik teorisi, suçun yalnızca bireylerle değil, belirli mahallelerle “sabit” ilişkisini gösteren ilk çalışmalardandı.

Shaw ve McKay, Chicago’yu dairesel bölgeler halinde ele alıp şuna dikkat çeker: Suç oranı, kentin en yoksul, en çok göç alan, en fazla nüfus hareketliliğine sahip ve etnik olarak en heterojen “geçiş bölgeleri”nde kronik biçimde yüksektir. Dahası, bu mahallelerde yaşayan nüfus sürekli değişmesine rağmen, suç oranları uzun yıllar boyunca benzer seviyede kalır. Bu da suçun yalnızca “kötü çocuklar”ın değil, “çözülmüş mahalleler”in bir özelliği olduğunu gösterir.

Sosyal düzensizlik teorisi, üç temel faktöre işaret eder:

  • Yapısal dezavantaj (yoksulluk, işsizlik, düşük statü),
  • Nüfus hareketliliği (sürekli giriş-çıkış, tutunamama),
  • Etnik heterojenlik (farklı gruplar arasında zayıf bağlar).

Bu faktörler bir araya geldiğinde, mahallenin gayriresmi denetim kapasitesi zayıflar. Komşuluk ağları gevşer, yetişkinler çocukları tanımaz, ortak bir “mahallenin namusu” fikri körelir. Böyle bir bağlamda, suç ve sapma davranışları hem daha sık görülür, hem de kuşaklar arasında “kültürel olarak iletilir”. Suç, tek tek bireylerin hatasından çok, belirli mekânların karakteristiğine dönüşür.

Bu bakış açısı, bugünün İstanbul’una, Ankara’sına, Diyarbakır’ına bakarken de işimize yarar. Çünkü biz de kendi “geçiş bölgelerimizde” benzer bir çözülme ve alt kültür oluşumu gözlüyoruz.

3. Kentsel Dönüşüm, Mekansal Ayrışma ve “Mahallenin Kaybı”

Türkiye’de son yirmi yılda çok sert bir kentsel dönüşüm dalgası yaşandı. Gecekondu mahalleleri yıkıldı, yerlerine rezidanslar, AVM’ler, geniş bulvarlar geldi. Bazı semtler soylulaştırıldı; bazıları “riskli alan” ilan edilip topyekûn tasfiye edildi. Birçok insan için bu süreç, sadece ev değiştirmek değil, mahallesini, komşuluğunu, sokak hafızasını kaybetmek anlamına geldi.

İstanbul’da Üsküdar üzerine yapılan bir çalışma, kentsel dönüşümün suç korkusuyla ve sosyal çözülmeyle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Eski, sıkı dokulu mahallelerde yaşayanlar, yoksulluk ve altyapı sorunlarından şikâyet ederken bile, birbirlerini tanımaktan gelen bir güven duygusuna sahipken, yeni yapılar, siteler ve yol projeleriyle parçalanan bölgelerde, hem “yabancılar”ın artması hem de ortak mekânların azalmasıyla suç korkusunun yükseldiği belirtiliyor. İnsanlar artık sokakta değil, yalnızca sistemin kapalı alanında güvende hissediyorlar.

Ayvansaray Mahallesi’ne ilişkin bir diğer çalışma ise kentsel yenileme ve “kentsel turizm” projelerinin alt gelir gruplarını nasıl görünmez ve istenmeyen kıldığına işaret ediyor. Eski mahalle sakinleri, bir yandan konut piyasasının baskısıyla yerinden edilirken, diğer yandan da “çöküntü alanı sakini”, “riskli nüfus” gibi etiketlerle anılıyor. Bu dönüşüm, çocuklar için daha da sarsıcı: Bildiği sokak, oynadığı boş arsa, tanıdığı esnaf, bir anda yerini turist kafilelerine, kafelere ve güvenlik kameralarına bırakıyor.

Benzer bir hikâye Fikirtepe’de ve başka dönüşüm bölgelerinde de karşımıza çıkıyor. Fiziksel olarak modernleşen, ama çocuklar için gerçek anlamda kamusal alanı giderek daralan bir şehir manzarası var. Boş arsalarda top oynamanın yerini alışveriş merkezlerinin koridorları, apartman içi oyun odaları ya da dijital ekranlar alıyor. Mahalle, çocuklar için “denetlenebilir bir özgürlük alanı” olmaktan çıkıp, ya “aşırı denetimli” ya da “tamamen sahipsiz” aralıklar haline geliyor.

Bu tabloya Chicago Okulu’nun merceğinden bakarsak, sosyal örgütlenmenin taşıdığı, gevşediği, çözüldüğü her yerde, suç alt kültürlerinin ortaya çıkma ihtimali artıyor. Çocuk, kendisini taşıyacak bir mahalle ağı bulamazsa, başka türden “aidiyet kardeşlikleri”ne yöneliyor: Sokak grupları, çeteler, radikal çevrimiçi topluluklar…

4. Anomi, Aile ve Çocuk

Anomi yalnızca mahallede değil, evin içinde de yaşanıyor. Yoksulluk, uzun çalışma saatleri, işsizlik ve güvencesizlik, aile içi ilişkileri geriyor. Anne-baba ya evde değil ya da evdeyken de tükenmiş, gergin, çoğu zaman umutsuz. Geleneksel otorite kalıpları sorgulanıyor, ama yerini dolduracak yeni, tutarlı bir ilişki biçimi her zaman oluşmuyor.

Çocuk için bu, çok katmanlı bir kırılma demek:

  • Evde sevgi ve sınır bir arada bulunmuyor; ya aşırı kontrol var ya da tam tersi, ihmal.
  • Okulda çoğu zaman başarısızlık, etiketlenme ve “sorunlu öğrenci” muamelesiyle karşılaşıyor.
  • Sokakta ise, onu hemen kabul etmeye hazır, ona bir rol, bir lakap, bir yer vaat eden gruplar var.

Suça sürüklenen çocuklarla ilgili çalışmalar, bu üçgenin ne kadar belirleyici olduğunu defalarca gösterdi. Çocukların anlatılarında sık sık tekrar eden motifler, “evde kimsenin beni dinlememesi”, “okulda zaten kayıp yazılmam”, “mahallenin abilerinden birinin bana sahip çıkması” gibi cümleler. Suç burada, çoğu zaman ilk adımda bir “şiddet arzusu”ndan değil, “görünür olma”, “sayılma”, “bir yere ait olma” ihtiyacından besleniyor.

Durkheim’ın anomisi, bu bağlamda, bireyin sadece “kuralsız” kalmasını değil, aynı zamanda “bağsız” kalmasını tarif ediyor. Chicago Okulu’nun sosyal düzensizlik yaklaşımı ise, bu bağsızlığın mekansal dağılımını gösteriyor: Hangi mahallelerin bunu daha yoğun yaşadığını, hangi sokakların “geçiş alanı” haline geldiği…

5. Mekanı Değiştirmeden Suç Siyaseti Olur Mu?

Buraya kadar çizdiğimiz tablo, bizi bir önceki yazıda sorduğumuz sorunun başka bir versiyonuna getiriyor: Suçla mücadeleyi “daha fazla ceza, daha çok polis, daha çok kamera”ya indirgemek, neyi görmezden gelme pahasına bu kadar cazip?

Ekonomi-politikte gördük: Ceza adaleti sistemi, hangi fiilleri suç sayacağına ve hangileriyle gerçekten uğraşacağına karar verirken sınıfsal tercihlerde bulunuyor. Şimdi mekân üzerinden şunu ekleyebiliriz: Aynı sistem, şehri de belirli sınıflar için güvenli, diğerleri için tehlikeli hale getiriyor. Kentsel dönüşüm ve güvenlik politikaları, bir kısım mahalleyi “yatırım yapılabilir” ve “temiz” ilan ederken, diğerlerini “riskli”, “suç yuvası”, “tehlikeli bölge” diye kodluyor.

Eğer normların çözüldüğü, mahalle bağlarının zayıfladığı, çocuklar için kamusal alanın daraldığı, ailelerin yoksulluk ve güvencesizlik altında ezildiği bir yapıyı değiştirmeden, yalnızca daha ağır cezalar ve daha sert güvenlik önlemleriyle yol almaya çalışıyorsak, aslında semptomları kovalıyoruz demektir. Yapısal şiddeti, mekânsal ayrışmayı, anomiyi görünmez kılarken, bunların ürettiği davranışları kriminalize etmeye devam ediyoruz.

Serinin başında sorduğumuz soruyu bu kez şöyle sorabiliriz: Faili “hukuki özne” olarak inşa eden ceza hukuku, bu öznenin içinde doğduğu mahalleyi, ailesini, sokağını, okulunu dikkate almadan ne kadar “gerçekçi” olabilir? Anomi ve sosyal düzensizlik kavrayışını ceza politikasına tercüme etmeden adalet talep etmek, en azından eksik bir talep değil mi?

Bir sonraki yazıda, tam da bu noktadan devam etmeyi planlıyorum. Burada çizdiğimiz anomi ve mekan tablosu karşısında, Türk Ceza Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu ve ceza muhakemesi mevzuatı bize ne söylüyor? “Suça sürüklenen çocuk”a hangi gözle bakıyor; kusur, ceza ve koruma dengesini nasıl kuruyor? Bunlara, serinin beşinci bölümünde, daha normatif bir perspektiften bakacağız.


메타데이터
post_id
a937a29a73dc
slug
mekanın-çöküşü-anomi-şehir-ve-suç-alt-kültürleri-a937a29a73dc
url
https://medium.com/@M.furkankesen/mekan%C4%B1n-%C3%A7%C3%B6k%C3%BC%C5%9F%C3%BC-anomi-%C5%9Fehir-ve-su%C3%A7-alt-k%C3%BClt%C3%BCrleri-a937a29a73dc
canonical_url
https://medium.com/@M.furkankesen/mekan%C4%B1n-%C3%A7%C3%B6k%C3%BC%C5%9F%C3%BC-anomi-%C5%9Fehir-ve-su%C3%A7-alt-k%C3%BClt%C3%BCrleri-a937a29a73dc
author_url
https://medium.com/@M.furkankesen
status
ok
fetched_at
2026-08-20 02:49:27