Büyükada’da Üç Gün
Birden bire gelişen yolculuklar bence en iyisidir, tabii bu “birden birelik” de planlıysa :) Bu yazım da kısmen onlardan biri hakkında :)
Büyükada’da Üç Gün
Birden bire gelişen yolculuklar bence en iyisidir, tabii bu “birden birelik” de planlıysa :) Bu yazım da kısmen onlardan biri hakkında…
Yorgundum ve artık baş ağrılarımın hiç bitmeyeceğini düşünüyordum. Yakınlarım zevk almam gerektiğini, hayatımın belki de en güzel dönemlerinden birini yaşadığımı söylüyordu. Öyle hissetmiyordum. Gergindim. Mükemmeliyetçiydim, benim kusurum buydu.
Medium üyesi değilseniz yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.
Birkaç aydır istediğim bir şeydi bu yolculuk, bahanelerim gibi dolanıyordu aklımda. Rahatlamaya, “gün”ü biraz olsun unutmaya ihtiyacım vardı.
Kendi kendime konuşuyordum. Kaybettiğim şeyleri bulmak için, artık kalemimden dökülmeyen kelimelerimi, -kendime itiraf etmekte zorlandığım fakat en iyi benim bildiğim gerçekleri- en başında kendimi bulmak için bu seyahate ihtiyacım vardı. Tekrarlayan rüyalarımdan kurtulmak ve bağımlılıklarıma biraz olsun ara vermek için bu tatile çıkmalıydım. İç sesimi durduramıyordum

Photo by Eslem Nalbant on Unsplash
Uzun zamandır hakimiyetin bende olmadığı bir araca binmemiştim. Gemi kullanacak halim yoktu ya, vapurda geçecek sürenin keyfini çıkarmayı öğrenmem gerekiyordu. Öyle de yaptım. İyi ki diyordum, kendimi kandırmam gereken yerleri biliyor ve başarılı oluyordum.
Seyahatin başlarında birlikte olduğum yolculuk arkadaşlarımı inceliyordum: İlk nereye gideceklerdi? Neden bu yolculuğu yapıyorlardı? Evlerine mi dönüyorlardı yoksa evlerinden mı uzaklaşıyorlardı? Yaşlı teyzeleri izledim, oradan oraya koşturan küçük çocukların enerjisine yetişmeye çalıştım, başını pencereye dayayıp uyuklayan dayıları ve kulağındaki müziğin keyfini çıkaran gençleri izledim. Kafamda türlü senaryolar kuruyordum; biri sevgilisinden ayrılmıştı, biri okul için aile evini terk ediyordu, diğeri hasta yakınını ziyaret edecek bir diğeri ise sevgilisiyle buluşacaktı. Beynim bir türlü durmuyordu, mesleki deformansyon dedikleri böyle bir şey olsa gerekti…
Martıların bize eşlik etmesiyle iki buçuk saatlik yolculuğumun sonuna yaklaştığımı anımsamış ve yavaş yavaş farkına varmaya başlamıştım: Hiçbir plan yapmamış bir otel odası bile tutmamıştım. Nerede kalacaktım?
Saat dördü geçmişti. Birkaç dakika önce vapurdan inmiş bu banka oturmuştum yanıma da kabin boy valizimi park etmiştim, sahi bu kadar eşyayı ne yapacaktım? İlk günü neredeyse bitirmiştim bile, yarın ve dönüş günü için birer tişört, pantolon yeterdi neden dolabımı yanımda getirmiştim?
Bankta bir süre öylece oturdum. Denizi izlemeyi çok özlemiştim, belli ki o da beni özlemişti, bırakmıyor, yanımda kal gitme! diyordu. Sözünü dinledim birkaç saat orada öylece durdum. Şimdi o güne dönüp baktığımda, tabii bunu yaşarken de hissetmiştim, o anın bana çok iyi geldiğini bir kez daha anlıyorum.
Ne zaman böyle bir şeyle ilgilenmeden durup düşüncelere dalsam -ki bu nadir anlarda mümkün olurdu- geçmişe giderdim. Hayatımdaki bazı kritik anları anımsardım. Mesela sevgilimden ayrılmasaydım şimdi evli mi olurdum, çocuğum da olur muydu? gibi. Ya da maddi olarak çok sıkışık olduğum bir dönemde arkadaşımdan gelen iş teklifini reddettiğim an belirirdi gözümde, ya evet deseydim? Haftanın altı günü sekiz saat çalışma (ve üzerine birer buçuktan üç saat yol gitme fikrini sindirip) teklifini kabul etseydim, banyo yapmak ya da on saat uyumak lüks gelseydi, hasta olup evde kaldığım günler en büyük saadetim olurdu herhalde. Ve tabii yazar olamazdım.
O sırada bisikletli bir kız grubu yanımdan geçti, biraz ileride soluk almak için durdular; dikkatim tamamıyla dağıldı, yanakları bu sıcakta güçlükle bayır çıkmaktan al al olmuştu. Tebessüm ettim, onların tebessüm edecek hali kalmamıştı.
Kitabımı çıkaramazdım dedim, kendimi onaylayarak. Sonra aklıma Martin Eden geldi. Ruth’la tanışmasa hayatı nasıl olurdu? diye sorarken buldum kendimi. Yazmaya başlamasa, yazabildiğini bilmese nasıl olurdu? Korkuttu biraz bu düşünce beni. Yazamamak… Yazabildiğini, belki de en güzel cümleleri oluşturabileceğini bilememek ne korkutucu olurdu. Fakat dedim belki daha uzun yaşardı…
Karnımın acıktığını hissediyordum, banka şimdilik veda ettim. Güzel bir restoran bulup yemek yemek istiyordum.

Photo by Eslem Nalbant on Unsplash
Yanımda valizle uzunca bir yürüyüş yapmıştım bu vesileyle, restoran biraz uzaktı. Yeşil banklardan birini seçip oturdum, denizi kaldığımdan yerden izlemeye burada devam edebilirdim. Izgara levrek söyledim. Kalamar yemeği özlemiştim, bir kere evde kalamar yapmaya kalkmış fakat tavayı yakmıştım ondan beri de denememiştim, sipariş ettim. Masaya humus, haydari, karides, fava yerleştirildiğinde önce gözüm doymuştu…
Yemeğin üzerine bir de gül şeklinde şeftalili dondurma ısmarladım kendime, çarşı boyunca kalabalığa karıştım ben de. Pek çok şeyin tadına vardım, anı yaşıyordum işte bundan güzeli mi vardı?
Geç olmuştu belli ki -dolanırken fark edememiştim- hafif hafif esiyordu yaz rüzgarı, sahi saat kaçtı? Demek ki telefona bakmadan da yaşanabiliyordu. On iki buçuk olmuştu saat ve editörümden onlarca mesaj gelmişti. Sahildeki bankıma yakındım, orada oturup detaylıca bakabilirdim -orayı bu şekilde mi düzeltsek, burayı böyle mi yazsak şekildeki- mesajlara. Malesef bankım doluydu fakat ben oturağımı sabahtan beri yanımda taşıyordum, valizimin üzerine oturdum.
Mesajlara ve yazılarımı düzeltmeye öyle dalmışım ki bağırışma seslerini çok sonra fark etmiştim: Bankta oturan gençler denize atlıyor, birbirleriyle oynuyorlardı. Güzel görünüyorlardı, özenmiştim. Şimdi mi diye sordum kendi kendime… Şimdi mi? Eşyalarımı ve valizimi bankın altına ittirdim, elbisemi sıyırdım, suya atladım.
Bir zamanlar gece vakti yüzmek hayalimdi, bir zamanlar ben de gençtim. Onlar çoktan denizden çıkmış belki de evlerine gitmişlerdi benim ise parmaklarım buruşmuştu tuzlu suda kalmaktan. Yüzdüm yüzdüm ve yüzdüm o gece. Sonra çıktım kurulandım bankta, iyi olup olmadığımı merak eden tatlı köpekler geldi yanıma, sevdik birbirimizi. Saçlarım biraz olsun kuruyunca kalktım.
Nostaljik bir çay bahçesi buldum, birkaç amca oturuyordu içerisinde sanırım okeye dönüyordu içlerinden biri. Tost ve büyük bardak çay istedim, acıkmıştım yüzerken. Ve sonra kızıla büründü etraf, güneş doğdu. İlk günü bitirmiş ikinci güne başlamıştım böylelikle.
Rum bir kadının adını andıran bir otele rastlamıştım yol üstünde. Toz pembe boyalı ve yeşil panjurlu, orada geçirmek istedim ikinci gecemi, ve bu kez uyuyarak :)
İçeri girdiğimde muhteşem bir manzarayla karşılaştım, evet evet otelin içinde bir görsel şölen vardı, geçmişe gidip geldim. Yüksek tavanlarındaki fresk benzeri işlemeler, merdivenlerde trabzanlara eşlik eden resimler, köşedeki piyano ve üst kattaki kırmızı sandalyeleri olan büyük masa; yazabilirdim de bu salonda. Balkonlu odayı tuttum, heyecanlıydım İtalyan mimariye sahip bu tarihi yerde olmaktan ve güler yüzlü otel sahiplerinden öğrendiğime göre, köşk 1850’li yıllarda bir kadına aitti. Kahvaltımı yapıp odama çıktım, valizimi yanımda taşımayacak olmanın sevinciyle eşyalarımı dolaba yerleştirdim, duşa girdim. Uzun zaman sonra ilk defa evimin dışında bir yerde yıkanıyordum, ses sistemi yoktu ve yine düşüncelerimle baş başa kalmıştım.
Bugün yazmak istiyordum, balkondaki sandalyeye güzelce kurulmuştum. Bilgisayarı açıp uzun uzun bakmıştım beyaz boş sayfaya sonra balkona değen ağaç dallarına, ardındaki evlerin çatısına, uzaktan görünen denize… Geçen zamanın ardından ellerim tuşlara dokunmuş, şunları yazmıştı.
a s d f g h j k
Başka bir şey çıkmamıştı…
Günün geri kalanında dün gördüğüm gençler gibi bisiklet sürmek istiyordum. Çarşıdan saatlik bisiklet kiralamıştım, kiliseye de uğrayacağım için “Sen saati not et gelince hesaplarız.” demiştim çocuğa.
Geçmişine giden bir kız vardı kitabımda; küçüklüğüne döndüğünde önce bisiklet sürmüştü, özlem duyuyordu bu özgürlüğe.
Dakikaların ardından bacak kaslarım yanıyordu, yürüyerek devam etmiştim, yokuş yol bir hayli yoruyordu insanı.
Photo by Collin Ross on Unsplash
Büyük bir çabayla, günü yarılayıp Aya Yorgi Kilisine gelmiş, çoban hikayesini dinlemiş, dileklerim için bir mum dikmiştim. Tepenin muhteşem manzarasına, sucuk ekmek de eklemiştim.
Tatilde hep çok yerdim ben ama bu sefer biraz abartmıştım. Yediklerimi yakmak amacıyla etrafta gezinmeye çıkmıştım yine, -sanki bugünkü bisiklet sporum yetmemişti- müthiş bir manzara vardı. Güneşi doğurmuştum bugün batışını da izlemeliydim burada, kral tahtına benzeyen bir kayalık bulup oturmuştum.
Turuncusu bir başkaydı, mavisi bir başka. Aşık olmuştum yeniden.
Photo by nurullah on Unsplash
Akşam otele adanın elektrikli araçlarıyla gelmiş, yatağa yattığım gibi de uyumuştum. Güneşi batırdıktan sonra dönüş için bisiklet sürmem imkansızlaşmıştı, bacaklarımı hareket ettiremiyordum ve rica minnet bisikleti de bu on kişilik araca sığdırmıştım.
Üçüncü gündü bugün, dönüş günüydü…
Önce köşkle vedalaştım tekrar tekrar baktım tüm resimlere; üçüncü kattaki maviyle süslenmiş gemi tablosuna bir parçamı bıraktım, tekrar görüşürüz dedim otel sahiplerine…
Yol üzerinde ne muhteşem evler vardı; beyaz, pembe, sarı ve mavi boyalı. Reşat Nuri’ye uğradım; Feride’yi sordum, Zehra’yı, İffet’i… Yeşilçam setlerinin birinin bahçesinde tatlı bile yedim. Devam ettim, Rum Yetimhanesine ve Troçki Evine gittim.
Yolun başında ne düşünüyordum şimdi neredeydim. Uzaklaşmıştım, iyileşmiştim, yorulmuştum ama dinlenmiştim. Kendimi susturmamış dinlemiştim.
Eve dönüyordum, yine martıların eşliğiyle…
Photo by Roozbeh Eslami on Unsplash
Bu kez sonsöz yok çünkü önsöz haline dönüştü :)
Beğendiğiniz bir yazıya elliye kadar alkış verebileceğinizi biliyor muydunuz?
Fikirlerinizi benimle paylaşmak isterseniz eslemnalbantmedium@gmail.com’dan iletişime geçebilirsiniz.
[embed]Zamanın Mükemmelliği Üzerine Bir Hikayemediumturkiye.com
메타데이터
- post_id
- a93992dc4fb1
- slug
- büyükadada-üç-gün-a93992dc4fb1
- url
- https://mediumturkiye.com/b%C3%BCy%C3%BCkadada-%C3%BC%C3%A7-g%C3%BCn-a93992dc4fb1
- canonical_url
- https://mediumturkiye.com/b%C3%BCy%C3%BCkadada-%C3%BC%C3%A7-g%C3%BCn-a93992dc4fb1
- author_url
- https://medium.com/@eslemnalbant
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-22 11:36:17