← Back to list

MUTLULUĞU

Bir insan neden mutlu olur? Bir tarafa bakıyorsun bütün imkânlara sahip olan zengin insanların intihar edebildiği bir dünya, diğer tarafa…

HİDAYETE ADIM ADIM · 2025-08-15 11:17 · 0 claps · 11.5 min read
#mutluluk #zenginlik #şöhret #mutsuzluk #mutluluk-sirlari
Open on Medium ↗
Wiki topics: 🧘 · Spirituality

MUTLULUĞUN SIRRI NE?

Bir insan neden mutlu olur? Bir tarafa bakıyorsun bütün imkânlara sahip olan zengin insanların intihar edebildiği bir dünya, diğer tarafa bakıyorsun hiçbir maddi imkânı yok ama deliler gibi mutlu, şen şakrak aileler olan bir dünya. İşte o mutluluğun sırrı ne?

Yüzyıllarca filozoflar oturmuşlar, tartışmışlar bu sorunun cevabını aramışlar. Sorunun cevabını bulmuşlar ama bir şeyi atlamışlar. Onu anlatacağız.

İki ayrı hayat şartlarına sahip insanlar var. Bakıyorsun biri çok mutlu, biri mutsuz. Aralarında bir fark olmalı. Filozoflar bunun üzerine bir teori geliştirmişler ama korkunç bir boşluk bırakmışlar, bir hata yapmışlar. Bunun üzerinde duracağız.

Whitney Houston. Bu kişi, dünyanın gelmiş geçmiş en tanınmış, en şöhretli insanlarından birisi.

Ne kadar mutlu görünüyor değil mi?

Çok ilginç bir hikâyesi var.

Bu kadın çok ünlü bir şarkıcı ve ne kadar ödül varsa toplamış. En çok ödül alan kadın olarak Guinness Rekorlar Kitabına girmiş. 2 tane Emmy Ödülü, 6 tane Grammy Ödülü almış. Bunlar çok prestijli ödüller.

Albümleri 170 milyon satıyor. Toplamda 415 ödülü var. Yani kadın kariyerinde ultra…

Bir gün Grammy Ödülü var. Bu ödülün önceki gecesinde de bir parti var. Partiye katılacak. Beverly Hills süitinde konaklıyor. Zirve yani. Bütün gündem o. Sokakta yürüyemez böyle bir kadın. Herkes onu tanıyor, herkes ona hayran. Bir insanın kariyerinde gelebileceği en üst seviyede… Everest’in Tepesi.

Ve o kadın o parti günü odasında ölü olarak bulunuyor. Otopsi sonucunda çok yüksek bir ihtimalle kokain sebebiyle bu kadın orada ölüyor.

Ne kadar garip değil mi? Yani Everest’in tepesine çıkmışsınız, şan şöhret, para, mal, mülk… Her şey senin emrinde… Dünyanın en iyi evinde oturabilirsin, dünyanın en iyi imkânlarına sahip olabilirsin ama bunlar sana yetmiyor. Mutluluğun sırrını yakalayamadığın için ne kullanıyorsun? Kokain, uyuşturucu, içki, sigara… Bağımlı oluyorsun.

Onun dışında mesela Elvis Presley.

Bu adam 42 yaşında ölmüş. Neden? Aşırı uyuşturucu kullanımının sebep olduğu kalp krizinden… O da zirvede.

Ve bunun gibi Henry Ford’un oğlu gibi maddi imkânlara sahip olan insanların intihar ettiği bir dünyada yaşıyoruz.

Henry Ford’un oğlu bıraktığı intihar mektubunda babasına şu satırları yazar; ‘’Baba, hayal edip de ulaşamadığım hiçbir şey olmadı. Ne varsa önceden hazırlamışsın, hiçbirinde benim emeğim yok. Mutsuzluktan mahvoldum. Gidiyorum…’’

Demek ki, zirve ve zenginlik mutlu olmanın tamamı değildir. Başka şeyler de lazım. Tabi ki insan fakir olsun demiyorum. İnsan fakir olup, imkânları olmayınca da mutsuz olur tabi ki.

Şimdi HENRRY FORD intihar ediyor. Peki, bu adam neden intihar ediyor? Everest’in tepesinden bize bağırıyor “ Ben sizin çıkamayacağınız kadar yukarı çıktım. Burada para var, şöhret var, mal var, mülk var. Hepsi burada, bende var. Ve tepenin üstünde şu anda görüyorum ki Ben mutlu değilim.” Lisan-ı hali ile bize mutluluğun sırrı bu değil diyor.

Ahmet Bayram adında 9 çocuk babası, işsiz bir adam. 2005 yılının yılbaşı gecesinde aldığı Milli Piyango bileti ile bir anda milyoner oluyor. Hayatı bir gecede değişiyor. İstanbul’a taşınıyor. Şeklini şemalini değiştiriyor. Peruk takıyor.

Tabi ki karısını boşuyor. Gece hayatına başlıyor ve gittiği bir gece kulübünden bir bayanla evleniyor. Kumara başlıyor ve bir anda adamın hayatı tepetaklak oluyor. Elindeki her şeyi kaybediyor. Borca battı, karısının gayrimenkulleri satmayı reddetmesi üzerine bunalıma girerek canına kıydı. Banyoya giriyor, bir daha çıkmıyor. Ailesi kapıyı kırınca görüyorlar ki, adam kendini kalorifer borusuna asmış, intihar etmiş. 9 tane çocuk, bir dul kadın bırakmış. Bir dul kadın daha var, onun karnında da 5 aylık bir çocuk.

Bu sırrı bulamazsan Elon Musk bile olsan mutsuzsun, sırrı bulursan zindana bile girsen mutlusun.

2004 yılında 2,5 trilyon lira kazanan Necmi Yıldırım’ın oğlu, ikramiye nedeniyle çıkan kavgada bıçaklanarak yaralanıyor,

2005 yılında 5 milyon lira kazanan Ahmet Bayram intihar ediyor,

2012 yılında 10 milyon lira kazanan 74 yaşındaki Yusuf Akoğlu’nun, 6 milyon lirayı verdiği oğulları ve eşi onu terk ediyor, ve daha niceleri..

İşte kazanırken kaybedenler…

Bu örneklerden sonra size Hedonik uyumu anlatacağım. Ne demek bu?

Bu, şu demek insanların sahip olduğu hayat standardından çok yüksek hayat standardına çıktığı zaman 3 ay sonra normal hissetmeye başlıyor.

Hedonik uyum, insanların hem iyi hem kötü olaylara uyum gösterme eğilimidir.

Yani Harvard’ı kazanan insanların mutluluğu “ Harvard kazandım” motivasyonu 3 ay sürüyormuş. 3 ay sonra normal gelmeye başlıyormuş. Tam tersini düşünün. Hayatın çok daha kötü bir hale geldi. Hapse girdin diyelim ki, 3 ay sonra Hedonik uyumla tekrar o hayat da sana normal gelmeye başlıyormuş.

Nereye bağlayacağız bunu, Hani Whitney Houston, Kurt Cobain, Elvis Presley dedik ya, zirve Everest’in tepesi işte oraya çıktığın zaman 3 ay sonra normal hissetmeye başlıyorsun. Sonra “ Mutlu değilim, uyuşturucu ver, kokain ver.” Hedonik uyum orada da devam ediyor.

Bu uyumu Allah, hayatımızı düzene sokmamız için vermiş, kötü şartlara uyum sağlayabilmemiz için. Şimdi bu Hedonik uyum cepte, unutmayın.

Maymun deneyinden bahsedelim.

Maymunları alıyorlar, onlara bir iş yaptırma karşılığında ödül veriyorlar. Bir iş yaptırıyorlar, ıspanak yaprağı veriyorlar. Maymunlar onları yemeye başlıyor ve dopamin (mutluluk hormonu) salgılamaya başlıyorlar. Sonra ödülü değiştiriyorlar, diyorlar ki meyve suyu verelim. Daha çok dopamin salgılasınlar. Maymunlar meyve suyuna daha fazla dopamin salgılamaya başlıyorlar. Sonra araştırmacılar bir bakıyor, meyve suyu devam ediyor ama maymunlarda salgılanan dopamin azalmaya başlıyor. Hedonik uyum. Sonra diyorlar ki: “ Ispanak yaprağı verelim bakalım ne olacak?” Ne oluyor biliyor musunuz? Hayvanlar çığlık atmaya başlıyorlar ve ıspanak yapraklarını araştırmacılara fırlatıyorlar. İşte ünlülerdeki olay bu…

Peki, mutluluğun sırrı ne gelelim hazır mısınız?

Size şimdi akış teorisini anlatacağım.

Akış teorisi flow diye İngilizce kaynaklarda anlatılan bir adam var. Mihaly Csikszentmihalyi.

MİHALY CSİKSZENTMİHALYİ’A GÖRE FLOW (AKIŞ) NEDİR?

En basit tanımıyla Flow; insanın o anda yapmakta olduğu aktiviteyle, aktivitenin kendisinden başka hiçbir problem, endişe, tatsızlık düşünemeyecek kadar alakadar olma durumudur.

Bu adam Chicago Üniversitesinde profesör ve akış teorisini geliştirmiş. Dünya Savaşı sırasında bu adam bir bakıyor Dünya Savaşından muzdarip olan insanlar, çile çeken insanlar bir grup çok mutlu, hayat şartları kötü olmasına rağmen… Öteki gruba bakıyor, yakınındaki insanlara bakıyor onlar da darmadağın olmuş, psikolojileri altüst olmuş. Aynı hayat şartlarına sahip insanlar. Bu sır ne? Diyor. Birileri deliler gibi mutlu, diğerleri acılar çekiyor, darmadağın, depresyona girmiş. Bunu araştırmaya başlıyor. 12 yıllık bir araştırma yapıyor. 8000 tane insanın üzerinde araştırmasını devam ettiriyor. Gözlemler yapıyor ve akış teorisini ortaya koyuyor.

Akış teorisinde bir işi yaparken odaklanıyorsun, o zamana dalıyorsun, onun dışındaki şeylerden uzaklaşıyorsun ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadığın bir akışa giriyorsun.

Mesela, kod yazıyorsun, yazılımcısın sen, bir başlıyorsun bir bakmışsın 3 saat, 4 saat geçmiş, akşam olmuş haberin yok. Sana yarım saat gibi gelmiş.

Beden dersi 45 dakika. Akışı yakalıyorsun 20 dakika gibi geliyor. Mesela matematik dersi de 45 dakika ama bir türlü geçmez. Sana 45 saat gibi gelir.

Adam özetle şunu söylüyor. “ Eğer akışı yakalarsak biz mutlu oluruz.”

Mutluluğun sırrı budur. Sana akışı yakalatan şeyleri takip etmektir.

Hepimizin akışı yakaladığı farklı şeyler vardır. Mesela kimi pes e bir giriyor, bir de rekabet varsa 4 kişi oynuyorsan böyle 5 saat geçmiş ama sana yarım saat gelmiş. Niye? Çünkü akışı yakalamış.

Yalnız oyun ve hobi olarak düşünmeyin. İnsan bazen mesleğinde de akışı yakalar. Mesela cerrah. Ameliyata giriyor o anda akışa giriyor ona dalıyor ve zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor. Zaman su gibi akmış gitmiş.

Tam tersini düşünelim. Matematik dersini anlamıyorsun mesela.45 dakikalık ders nasıl geçiyor? Sanki 2,5 saatmiş gibi. Geçmiyor. Akışın tam tersi de mutsuzluğa sebep oluyor.

20 yaşında ya da 22 yaşında üniversiteden mezun oluyorsun ve iş hayatına başlıyorsun. Ölene kadar 60 sene çalışacağın bir iş hayat, iş kariyerin başlıyor. Hayatın boyunca çalışmak istiyor musunuz? İstemiyorsunuz değil mi? Sabah kalkıyorsun, nefret ettiğin bir güne uyanıp, nefret ettiğin bir trafiğe giriyorsun, nefret ettiğin insanların arasına girip sahte gülücükler dağıta dağıta bir hayat istemiyorsunuz.

Konfüçyüs diyor ki: “ Hayatınız boyunca çalışmak istemiyorsanız sevdiğiniz işi yapın.”

Ben mesela bu yazıları yazarken akışı yakalıyorum, bir başlıyorum yazmaya 3–4 saat nasıl geçiyor anlamıyorum, sanki 10 dakikada yazıyorum. Ama işe gittiğimde maalesef akşam olmak bilmiyor.

Şu çok garibinize gidebilir belki. Dünyanın en zengin adamları kimler? Elon Musk, Bill Gates, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg, Acun J . Bir şey dikkatinizi çekti mi?

Neden çalışıyor bu adamlar?

Normalde ne olması lazım? Niye çalışıyorlar ki, gezebilirler, vur kafayı yat, dünya turuna çık. Ama adamlar sabah, akşam çok yoğun bir tempoda çalışıyorlar. Çünkü çalışmadığın zaman akışın dışına çıkıyorsun, zaman geçmemeye başlıyor, zaman durmaya başlıyor. Bu insanlar da bu akışı yakalamak için projelerle uğraşıyorlar, yeni bir şeyler icat etmeye çalışıyorlar yoksa zaman geçmiyor.

Zamanın göreceliği meselesine gelelim. Diyelim ki Ayşe 70 yaşında ölecek. Ben de 70 yaşında öleceğim. Aynı anda doğduk, aynı zamanda öleceğiz. Ama ikimiz de 70 yıl yaşamıyoruz. Çünkü zaman göreceli… Zaman uzuyor, zaman daralıyor. Ben beden dersine girdim 45 dakika, Ayşe de matematik dersine girdi 45 dakika… Ayşe çok sıkılıyor, matematiği anlamıyor diye tasavvur ediyorum. Ben ise çok zevk alıyorum. Ve ben 45 dakika geçtiğinde şöyle hissediyorum. 15 dakika sürdü. Ayşe ne hissediyor. 2,5 saat geçti. Diyelim ki Ayşe ile aynı derse girdik mesela Fizik dersi. Benim kafa basmıyor, Ayşe’nin kafa basıyor, odaklanıyor, akışı yakaladı. Ben 2,5 saat böyle kızamık falan çıkarıyorum, kafayı yiyorum. Aynı dünyada yaşıyoruz ama farklı zaman dilimlerinde. 70 yaşında öldüm, 70 sene yaşadım, Ayşe 70 sene yaşadı. Hayır.

Eğer benim hayatım süper, akışı yakaladıysam, problemlerimi beynimde çözdüysem ben hayatımı akış yakaladığım için 25 sene yaşadım. Ayşe acıları ile başa çıkamadığı için 350 sene yaşadı. Vakit ona geçmedi. Biraz garip ama böyle… Yani dünya herkes için aynı akmıyor.

Filozofların tartıştığı, araştırdığı ve buldukları sır neymiş? Akışı yakalamak. Şimdi onlar neyi atlıyorlar, akış içerisinde neyi ıskalıyorlar onu anlatalım.

3 grup insan var.

1.grup: ATEİST: Öldükten sonra yok olacağına inanıyor. Annem yok, ben yokum. Hiçbir şey yok. Beni yokluk bekliyor diyor.

  1. grup: EHL-İ MÜSLÜMAN: Allah’a ve ahirete inanıyor ama ehl-i dünya gibi yaşıyor, namaz kılmıyor, haram sevdası var tamamen gaflet içinde. Ama Müslüman.

3.grup: TAKVALI MÜSLÜMAN: Allah’a inanan, takva dairesinde yaşayan, İslam dinine hizmet etmek isteyen Müslümanlar.

  1. ve 2.grup için akışı yakalamak çok tehlikeli bir şey. 3. Grup için çok güzel bir şey.

Neden?

  1. Grup Ateist. Öldükten sonra yok olacağına inanıyor. Peki, bu adam akışı yakalarsa ne olacak hayatı? 20 sene gibi geçecek. Eğer akışı yakalarsa çok hızlı yok olacak. Vakit çok hızlı geçecek onun için. Eğer akışı yakalamazsa o zamanda 350 sene yaşayıp acı çekerek yaşayacak. Paradoksu görüyor musunuz?

“ Vakti hızlı geçirelim, zaman hızlı aksın.” Yapma, öldükten sonra yok olacaksın sana göre, bize göre de cehennem ikisi de kötü. 3.şık yok. “ O zaman akışı yakalamayalım, sıkıcı şeyler yapalım.” O zaman da 350 sene gibi gelecek sana 70 yıl ve acı çekeceksin.

2.grup: Namaz yok, niyaz yok. Nefsine yenik düşen… Bu grup için de tehlike var. Kur’an da anlatıldığına göre affa müstehak olmazsa sonunda onu cehennem bekliyor. Akışı yakalarsa 70 sene 20 sene gibi gelecek, cehenneme daha hızlı varacak.

Gelelim 3. Gruba: Kur’an okuyor, namaz kılıyor, takva dairesinde, Allah’ın dinine hizmet ediyor. Motivasyonu var. Cennete gitmek için Allah yolunda çalışıp, akışı yakalıyor. Ne oldu 70 sene bu iğrenç dünyada yaşamak 20 seneye indi. Cennete 20 senede girdi. İbadet ederken, Allah’ın dinine hizmet ederken, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışırken, iyi şeyler yaparken, birilerini mutlu ederken, zekât verirken, sadaka verirken akışı yakalıyor. Akışı iman dairesinde, ibadet dairesinde yaşarsan bundan daha karlı bir şey yok. Ve bir amacın var.

Malın depremde yıkıldı mesela, diyorsun ki sadaka hükmüne geçti. Yürürken ayağına diken battı, hadisi hatırlıyorsun “ Müminin ayağına diken batsa günahlarına kefaret olur.” Her yer motivasyonla dolu. Seni üzecek şeyleri bir anda motivasyona dönüştüren bir dinimiz var. Çile çekiyorsun, acı çekiyorsun, biri de beni anlasın diyorsun. Çektiğin acılar günahlarına kefaret oluyor. Ve biliyorsun. Bir söz var “ Dünya fani olduğu halde senin dertlerin nasıl baki olabilir?” Dünya bitiyor, her şey bitiyor, acıların mı var, ağlıyor musun? Bitecek. Acının olmadığı bir yere gidiyorsun. Motivasyonun var, bir amacın var.

Size desem ki dışarı çık yürü. Durmadan yürü. Bir süre sonra diyeceksiniz ki, nereye yürüyeceğim? 15 dakika sonra bitti. Çünkü motivasyonu, bir hedefi, bir amacı yok. Ama desek ki,

Kâbe’ye gidiyoruz, Kudüs’e gidiyoruz. Al bisikleti, imkânın da var. Eğer kafanda senin için kutsal ise oralar, değil bisikletle yürüyerek bile gidersiniz. Bu amaç sizi yıldırmaz.

Allah’a ait olmayan bütün yaptığımız şeyler bir gün yok olacak.

Whitney Houston’a bakalım her şeyi var ama şu an hiçbir şeyi yok. Kariyer yapmışsın artık yok. Harward’da profesör olmuşsun, Nobel ödülü almışsın, bütün dünya seni tanıyor, twitter da milyonlarca takipçin var ehl-i dünya hayat. Ölüm geliyor her şey bitti.

Ama Allah için yaptığın ahirette karşına çıkacak. Bizim ne yapıp ne edip akışı iman dairesinde yaşamamız gerekli.

Akışı yakalamamız lazım. Yalnız akış teorisinde şöyle bir problem var. Sürekli aynı zevkli akışı yaparsan sıkılıyorsun. Süper Mario oynuyorsun Level 1, Level 1. O zaman ne yapman lazım? Bir üst zorluk seviyesine Level 2 ye geçmelisin. Merak ve yeniliklerle o akış devam etsin. Eğer sen kendine akışa dair bir şey seçerken çok zor bir şey seçiyorsan mesela ibadette akışı yakalayacağım diyorsun, bu akşam 20 rekât teheccüde kalkacağım, Kur’an’ı hatim edeceğim. 2 ay boyunca oruç tutacağım. Bu sefer ne olacak? Yapamayacağı için motivasyonu kırılacak. Gerginlik, sıkıntı. Ama çok basit seçsen… Namazı 5 vakit kılacağım. Sadece. Bitti. Akışı yakaladın. Bu sefer beyin şöyle demeye başlıyor, Süper mario’nun 1.bölümü, sıkılıyorsun. Hep aynı şey, hep aynı şey… Bir üste çıkalım. Yeni şeyler, merak edeceğim.

Ama ibadette bir üste çıkmak için bir girişimin olursa ne oluyor? Bu sefer bir zorluk oluyor. Beyin ne diyor? Bir dakika yeni bir yere geldik diyor ve o sıkılganlık gidiyor.

Kendine çok zor bir akış da seçmeyeceksin, çok kolay bir akış da seçmeyeceksin. Orta bir akış seçtiğinde şeker gibi oluyorsun.

İşsiz, tembel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle, sa’y eden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çeker. Çünkü daima işsizler ömründen şikâyet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Sa’y eden ve çalışan ise şakirdir, hamd eder, ömrünün geçmesini istemez.

“ Rahmet zahmette, zahmet rahattadır.”

Rahat etmek için bir şeylere koşacaksın. Zahmet nerede? Rahatta. Askerde en zor şey nedir? Nöbet tutmak. Sıkıcı bir şey yapınca akış duruyor çünkü. 24 saat bir sandalyede kıpırdamadan durabilir misin?

Bazen Kur’an okurken sallanarak okursun. Bu sallanma hareketini görüyorsan o kişi akıştadır. Akışı yakalamış, gidiyor, maneviyata akıyordur. En basiti bu yazılanları okurken zevk alıp dinliyorsan şu an senin için 5 dakika, amaaan bu da ne böyle deyip yarıda kapattıysan sana zulüm gelmiştir, akışına uymamıştır 2 saat gibi gelmiştir.

İbadette sabır katmanını yükseltirse insan, bu tabi ki başta çok zor olacak. Çünkü şeytan oynayacak. Başta zorlanacak eğer vazgeçerse olmayacak, ama sabır ederse ve akışı yakalarsa olay bitti.

İlk gün 2 sayfa okurken, bir daha ki hafta 5 sayfa okuyacak, bir sonraki hafta 10 sayfa.

Acı çekmeyecek değiliz, üzülmeyecek değiliz, mutsuz da oluruz ama bunların acısını ve yumruğun şiddetini azaltabiliriz.

Düşünsenize dünya ne kadar garip bir yer değil mi?

Bir sınav düşünün, çok önemli bir sınav. Hayat, memat meselesi. Oturmuşsun, kâğıt, kalem sınav başlıyor. Geçme notu 50. Hayatının en önemli sınavı. Eğer sınavı geçersen istediğin her şey anında sana verilecek. Aklına ne geliyorsa. Ama kaybedersen de hayatının sonuna kadar acılar içinde çırpınacaksın. Bu sınav senin için önemli olur değil mi? Peki, bir de desem ki kopya çekmek serbest. Her türlü düzenek hazırlayabilirsin. Hatta yanında sınava giren başarılı öğrenciler varsa, onlara da bakabilirsin. Hatta öğretmene de istediğin soruları sorabilirsin. Ve gene hatta sınavın içinde sorulacak soruların cevaplarını derlediğimiz bir de kitap var. O kitabı da sınavın yanında veriyoruz. Şimdi ne düşünüyorsunuz? Herhalde bu sınavdan geçmemek için benim ne olmam lazım? Ahmak, enayi, beyinsiz, geri zekâlı… Eeeee meseleyi anladık mı? Az önce kendimize hakaret ettik değil mi?

Dünyaya geldik, bir sınavdayız. Cennet, cehennem. Önümüze bir kitap verilmiş. Öğretmen verilmiş. Soruların cevapları burada. Kazanırsan hayatın mükemmel olacak. Kaybedersen hayatın berbat olacak.

Bir de sınavın bir özelliği var ama her an kağıt senden alınabilir. Öyle 90dk falan yok. Ne yaparsın o zaman? Ne zaman alınacağı belli olmadığı için hemen çözme gayretine girersin. Bir de şöyle bir detay verelim. Sınav kağıdının yanında oyuncaklar var. Oyuncaklar var böyle. Meseleyi anladınız mı? Sen o oyuncaklarla uğraşsan, sınavı biraz ertelesen, sonra yaparım desen. Tak, hoca da gelse kağıdı önünden alsa. Akıbetin çok kötü olacak. İşte dünya da böyle. Evet, sınavdayız, sorular belli, cevaplar belli, kitap belli, öğretmen belli ama biz oyuncaklara dalıyoruz. Oyuncaklar ne? Nefsimizin hoşuna giden şeyler, boş şeyler, günahlar, haramlar.

Bilmiyor muyuz ki bu dünyanın bir imtihan olduğunu, Kur’an da doğru cevaplar olduğunu, bir gün hayatımızın elimizden alınacağını Biliyoruz. Peki, niye hayatın boyunca bir kere bile Kur’an’ı Kerim’i eline almadın, incelemedin, okumadın?

Ve bu sınavda bütünleme yok, sınıf tekrarı yok, bitti mi bitti. Kabir azabının çoğu gençlikte yapılan hatalar. Şu 16–25 yaş arası. Kendini gevşettiysen, günahlara daldıysan geçmiş olsun. O zaman ne yapacaksın? Tövbe edeceksin. Tamam, bir halt yedim, bazı şeyler yaptım. Bak, tövbe için bir fırsat verilmiş. Sınav kağıdını işaretlerken bazı şıkları yanlış işaretlemiş olabilirsin. Ama bak, bir de silgi var orada. Kurşun kalemle yazdın, sil. Bende aynı şekilde 14–15 de farkında değildim. 20 oldum gene değildim. Evlendim, çoluk, çocuk, ohh eğleniyoruz, takılıyoruz. Canım sıkılıyor, oraya gidelim, tatile gidelim, hadi şunu da yapalım, bunu da yapalım derken hoop gelmişim 40–50 yaşına.


메타데이터
post_id
a95c77acd8ec
slug
mutluluğu-a95c77acd8ec
url
https://medium.com/@n.knbrk/mutlulu%C4%9Fu-a95c77acd8ec
canonical_url
https://medium.com/@n.knbrk/mutlulu%C4%9Fu-a95c77acd8ec
author_url
https://medium.com/@n.knbrk
status
ok
fetched_at
2026-07-18 05:34:24