← Back to list

Toplumsal Bilinç

“Devletin düzgün işlemesi, liyakatin gerçekleşmesi ve yozlaşmanın engellenmesi için, bunları engelleyecek mekanizmalar gereklidir. Bu…

Nejmettin Ak · 2026-05-23 07:45 · 0 claps · 17.7 min read
#devlet #toplum #siyaset #siyasal-bilinç #toplumsal-bilinç
Open on Medium ↗

Toplumsal Bilinç

“Devletin düzgün işlemesi, liyakatin gerçekleşmesi ve yozlaşmanın engellenmesi için, bunları engelleyecek mekanizmalar gereklidir. Bu mekanizmaların varlığını koruması için önce toplumun eğitilmesi ve toplumun bu mekanizmaların kalıcı parçası haline getirilmesi gereklidir.”

İnsanlar aralarında bir consensusa vararak dayanışma yoluyla kurulmasını destekledikleri ve meşruiyetini herkesten alan bir siyasal örgüt, yani devlet aygıtını yaratmışlardır. Bu siyasal yapının kuruluşuyla birlikte bu yapının nasıl ve kim veya kimler tarafından yönetileceği, bu amaçla hangi kurumların kurulacağı ve bu kurumlarda kimlerin yer alacağı; aynı zamanda siyasal örgütün altında bireylerin rolünün ne olacağı ve siyasal, toplumsal, sosyal ve ekonomik açıdan nasıl var olacağı ve gelişeceği bir araştırma konusu olmuştur. Bu konu alanlarına dair çıkan ve çözümlenmesi gereken sorular ve sorunlar söz konusu siyasal yapının işlevini tanımlamakla birlikte işlerliğini yürütmesini, aynı zamanda bu işlevlerini sistemli, belli kurallarla uyumlu ve ölçülür, kontrol edilebilir veya denetletilebilir biçimde yürütülmesini sağlamak adına ortaya çıkmışlardır. Bir diğer deyişle insanlar ister güvenlik ihtiyacını karşılamak ve bireylerin yaşamasını sağlamak isterse de siyasal, toplumsal, sosyal ve ekonomik gelişimlerini sağlamak maksadıyla olsun bir siyasal örgüt var etmiştirler. Bu siyasal yapı kuruluş amaçlarına yani varlık nedenine uygun biçimde olmak şartıyla ve ek olarak sonradan geliştirilebilecek işlevlerini (örneğin içinde yaşayan bireylerin siyasal, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılamak ve geliştirmek) yerine getirmek, bunlara uymak şartıyla var olabilmiştir. Dolayısıyla devlet aygıtı ve onun kurumlarının temel gayesi, insan ve insan gruplarının amaçlarıdır. O halde devletin varlığını koruyabilmesi bireylerin ve grupların bu amaçlarını gerçekleştirebilmesine bağlıdır. Diğer yandan birey ve grupların bu amaçlarının gerçekleşebilmesi, consensus etrafında oluşturulmuş siyasal yapının nasıl kontrol edileceğine dair talimatlar veren yazılı metinler (yasalar, anayasalar vb.) etrafında mümkün olabilir. Nitekim bugün modern devletlerin yazıya dökülmüş yasaları ve varlıklarının temelini oluşturan bir takım yasalardan oluşan anayasaları bulunur ve bu yasa ve anayasalar devlete, bu siyasal örgütün kurumlarına, bu kurumların çalışanlarına; ne yapabileceğini, neler yapması gerektiğini, bunları nasıl ve neden yapması gerektiğini, yapmaması durumunda ne gibi yaptırımlarla karşılaşacağını; beraberinde devletin sınırlarındaki bireylere ve gruplara da hangi haklarının var olduğunu, bunlarla gelen sorumlulukların neler olduğunu ve bunları nasıl kullanacaklarını, devlete karşı görevlerinin ve içinde birlikte yaşadığı bireylerle ilişkisinin nasıl olduğunu açıklar ve kesin talimatlar koyar. Yasa ve anayasaların çıkarılmasına ve kayda geçmesine neden olan iki etmen birbiriyle de bağlantılı olarak hem devlete, içinde yaşadığı insan ve insan gruplarının amaçlarını gerçekleştirme görevini açıklamak ve bunu nasıl yapacağını anlatmak hem de insan ve insan gruplarının kendi amaçlarını siyasal yapı ve diğer bireylerle ilişkisi düzleminde nasıl gerçekleştireceğini göstermektir. Böylece devlet (siyasal örgüt), siyasal örgütün en küçük birimi olan birey ve bireylerin ortak bir amacı gerçekleştirmek maksadıyla oluşturduğu kolektif birlik (insan grupları) arasında karşılıklı bir bağlılık ve bağımlılık ilişkisi bulunmaktadır.

Bu bağlılık ve bağımlılık ilişkisiyle bağlantılı şekilde belli yazılı metinler ve talimatlar (yasa ve anayasalar) insan ve onların belli amaçlarla oluşturdukları yapıların ve devletin, söz konusu amaçları yerine getirebilmesinin zorunlu sonucudur. Bu metin ve talimatlar herkese eşit sorumluluklar ve haklar yükler, bunun bir sebebi halihazırda devletin de varlık amacını taşıyan belli hegemonik grupların güçlenerek diğerlerini baskı altına almasını ve ötekileştirmesini engellemektir; bu da herkesin eşit bireyler olarak varlığına talep yarattıkları bir yapının kuruluşunun getirdiği doğal bir gerekliliktir.

Bu noktada tartışma alanı açılabilecek ve bu makalenin yazılma amacını oluşturan soru ve sorunlar şu şekilde ifade edilebilir: Yukarıda aktarıldığı şekilde devletin varlığına meşruiyet sağlayan saikler düşünüldüğünde siyasal yapı, işlevliğini koruyabiliyor mu? Bu işlerliğini nasıl sağlayacaktır? Devletin bu işlevlerini yerine getirmesi için hangi kurumlar ve denetim araçları gerekecektir ve daha da önemlisi ve makalemizin ana temasını oluşturan toplumun bu işlevi sağlamada ve sürdürmedeki rolü nedir? Aynı şekilde pozitif bir yükümlülükle bu siyasal örgüt, insan ve insan gruplarının haklarının korunmasını ve amaçlarının gerçekleşmesini sağlayabiliyor mu? Bu hakların korunmasını ve amaçların gerçekleşmesini nasıl sağlayacaktır? Söz konusu hakların korunması ve gayelerin etkili hale getirilmesinde toplumun yeri nedir ve bunlar yerine getirilmezse toplum bu noktada ne yapabilecektir? Burada vurgulamak istediğimiz bir şey, buradaki tüm soruları sormamızın altında yatan temel saiktir; bu da devletin kuruluş ilkelerine uygun şekilde nasıl işleyeceğidir, bu işleyiş düzenini sağlamada toplumun rolünün ne olduğu ve toplumun ne yapabileceğidir. Bir diğer deyişle, devletin ve onun kurumlarının düzgün işleyebilmesi, yani işlerliğini yerine getirmesi, bu işlerliğin de sağlanması ve bireylerin haklarını koruması ve gelişimlerini sağlaması adına liyakatin gerçekleştirilmesi ve devlet içinde ve kurumlarında ilk iki maddeyi de destekleyecek şekilde yozlaşmanın engellenmesinin nasıl mümkün olacağı ve süreçte toplumun rolünün ne olduğudur. Bu noktada toplumun rolünü vurgulamamızın bir temel sebebi, halihazırda devletin meşruiyetinin ondan gelmesinden kaynaklanmaktadır. Burada toplumun devletin kuruluş ilkesini sağlamadaki kritik rolüne dikkat çekmeye çalışıyoruz. Çünkü toplum, yalnızca devletin kuruluş saiki olmasıyla değil, onun var oluş ilkelerinin yerine getirip getirmediğini denetlemesi bakımıyla da hayati bir rol üstlenmektedir. Sonuç olarak burada altı çizilen mesele şudur:

Devlet aygıtının, düzgün işlemesi için yani kuruluş ilkelerini gerçekleştirmesi ve onu kuran birey ve grupların amaçlarını yerine getirmedeki başarısının sağlanması, bu yolda hem bu amaçların hem de bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerinin sağlanması için liyakatli yönetimin gerçekleşmesi ve ilk ikisini de sağlayacak şekilde yozlaşmanın engellenmesi için mekanizmalar gereklidir; bu mekanizmalar hem bir şeyleri yerine getirecek hem de bir şeylerin oluşmasını engelleyecek biçimde kurulacaktır. Ancak meşruiyetini toplumun kendisinden alan devletin aksine mekanizmalar, varlık sebebini devletten ve onun kuruluş amaçlarından alır ve bu mekanizmalar yönetime gelen kişi ve gruplarca kullanıldığından varlıklarını ortak iyinin amacına yönelik biçimde koruması gerekmektedir, ve yönetimin hareket ettirme gücüne sahip olduğu gerçeği karşısında bu mekanizmaların da varlığının korunması, ideal düzeyde herkesi kapsayacak biçimde kurulmuş mekanizmaların varlığının garanti altına alınması gerekmektedir. Bu noktada söylemeye çalıştığımız şey, bu mekanizmaları koruyacak yapı ve kurumların devlet aygıtı ve onun kurumları dışında, bunlara aslen varlık veren toplumun direkt kendisi olması gerektiği, onu koruyacak parametrelerden biri haline gelmesi gerektiğidir. Aynı zamanda daha da önemlisi toplumun kendisinin de bu mekanizmaların kalıcı parçalarında birisi haline gelmesinin gerekmekte olduğudur. Dolayısıyla açıklamaya çalışacağımız şey de toplumun bu parçaları nasıl denetleyeceği, nasıl bu parçalardan biri haline geleceği, kısacası saydığımız tüm şeyleri gerçekleştirmek adına toplumun neler yapabileceğidir.

Devlet aygıtının doğru işleyebilmesinin yolu özellikle onun varlığını sağlayan birey ve grupların hareket etme özgürlüğünün olması yoluyla ve bu özgürlüğün irade yoluyla aynı birey ve gruplarca kullanılması sayesinde mümkün olur. Yani insanların devletten elde edecekleri hakları kazanabilmeleri onların hakların iradeden doğduğunu anlamalarıyla mümkün olabilir. İnsanlar, oluşturdukları siyasal örgütü kendi haline bırakarak kendilerine haklar dağıtılacağını ve devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getireceğini varsayıyorsa bu oldukça polyanacı bir yaklaşım olurdu. Çünkü devlet tanrısal veya doğaüstü bir yapı olmadığı gibi ilahi bir güçten gelen kudretle veya doğaüstü bir güçten gelen iradeyle bir kimse veya kimseler tarafından da yönetilmemektedir. Devlet tüm varlık saiki ve gücünü onun sınırları içerisinde yaşayan vatandaşlarından almaktadır. Ayrıca bu vatandaşların seçtiği bir azınlık belli bir dönem için devlet aygıtı ve kurumlarını yönetmektedir. Dolayısıyla belli kesim ve gruplardan vatandaşların seçtiği bir yönetici elit sınıfı onu kontrol etmektedir. Bir başka deyişle, siyasal elit oybirliğiyle değil çoğunluk oyuyla denetimi ele geçirmektedir. Dolayısıyla da belli grupların içinden çıkan bu elitlerin kendi grup ve sınıfının çıkarlarını yansıtacağını ifade etmek hiç de uçuk bir fikir olmayacaktır. Hatta üzerine bir dönem için seçilen bu elit sınıfın kendi grup ve sınıfı dışında kalanları düşünmesini, ortak iyiyi gütmesini beklemek uçuk bir fikir olarak kalacaktır. Ortak iyinin sağlanması için siyasal elit sınıfıyla birlikte diğer grupların da irade göstermeleri, ses çıkarmaları, fikir ve görüş bildirmeleri, varlıklarını göstermeleri ve bu yönde devletin pozitif yükümlülüğünün olduğunu iddia etmeleri, böylece illa doğrudan yürütmede var olmak şartıyla olmasa da aktif bir siyasal katılımla yönetici elitle iş birliği yapmalı hatta bu elit sınıfı iş birliğine ikna etmeli ve yeri geldiğinde buna zorlamalıdır.

Yani vatandaşların ve sınıfların, kendilerine ait olanı, kendi iradelerini göstererek elde edecekleri bilincine varması gerekmektedir. Aksi halde iyilik meleğinin onlara varmasını beklemeleri gerekecektir, ancak sıra da oldukça uzundur.

“Adalet Bekleyen Bekleyerek Ölür.”

Detaylandırmak gerekirse, siyasal bir elit grubun olağanüstü bir durum söz konusu olmadığı müddetçe kontrolü alması, oybirliğiyle değil oy çokluğuyla gerçekleşir. Seçimin doğası ve grupların kuruluş ilkelerinden ötürü bu elit grubun kendi grupsal ve sınıfsal çıkarlarını düşünmesi ve atacağı eylemleri, güdeceği politikaları bu grup ve sınıfın çıkarına dönük yürütmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla eğer bu yönetici sınıf, kendi kendine bırakılırsa yalnızca kedi içinden bireylere ve kendi gruplarına yönelik işlerlik kazanmaya; kendi grup ve sınıfsal çıkarları, içindeki bireylerin gelişimleri için diğerlerini baskılamaya ve onlar üzerinde hegemonya kurmaya başlayacaktır. Hatta bir noktada bu hegemonyasını öyle bir düzeye getirecektir ki hegemonyanın kendisi bir kültür halini alacak, gizil biçimde varlığını sürdürecektir. Bu durum “ötekilere” yönetici elitin geldiği sınıfın ve grubun çıkarlarının, onların da çıkarı olduğu inancının kazandırılması yoluyla gerçekleşir. Hegemonik yapının gizil biçimde yürümesi de gerekmez; halihazırda bir toplumda toplum içindeki var olan en çok sayıda yani mümkün olan düzeyde grup ve kesim değil de yalnızca bir grup veya belli etnik, ekonomik ve sosyal gruptan gelenler varlık gösteriyorsa böyle bir toplumun güdülmesi için ortak ve kolektif bir inanca, hegemonik bir kültüre veya şiddete başvurulması bile gerekmez. Çünkü halihazırda toplumun kendisi kendi iradesinden ve onun kudretinden haberdar değilse iradesine karşı gelenlerin, daha doğrusu iradesinin var olmasını engelleyenlerin varlığından haberdar olması mümkün değildir.

Nitekim somut örnek verilmesi gerekirse bugün Türkiye’de asgari ücretle çalışan işçilerin Türk toplumunun yarısını oluşturduğu istatiksel bir gerçektir.[1] (bkz. Grafik 1)

Grafik 1. Türkiye’de Asgari Ücretle Çalışanların Oranı  Kaynak: DİSK-AR (2025).

Grafik 1. Türkiye’de Asgari Ücretle Çalışanların Oranı Kaynak: DİSK-AR (2025).

Türkiye’deki işçilere yönelik kurulan siyasal partilerden bazıları şunlardır: TİP, TKP, SOL Parti ve EMEP. [2] Bu siyasal partilerin oy oranlarına bakıldığında (Genel Seçimler için) şu oranlar görülmektedir: TİP %1,72, TKP %0,12, SOL Parti %0,14. [3] (bkz. Grafik 2)

Grafik 2. 2023 Yılı Genel Seçimleri Sol Partilerin Oy Oranları   Kaynak: Yüksek Seçim Kurulu. (2023).

Grafik 2. 2023 Yılı Genel Seçimleri Sol Partilerin Oy Oranları Kaynak: Yüksek Seçim Kurulu. (2023).

Benzer şekilde sendikalaşma oranına baktığımızda da aynı tabloyu izleriz. Türkiye’de kamu işçileri dahil 19 milyon 571 bin işçi bulunmaktadır. 19,5 milyon işçinin yalnızca 2 milyon 414 bini sendikalıdır ve geri kalan 17 milyon 157 işçi sendika üyesi değildir. Oranlar üzerinden okunduğundan işçilerin %87,7’si bir sendikaya üye değildir. Bu şekilde Türkiye’de fiili sendikalaşma oranı %12,3’tür. [4] (bkz. Grafik 3)

Grafik 3. Türkiye’de Yıllara Göre Fiili Sendikalaşma Oranlarının Değişimi (2016–2026). Kaynak: DİSK-AR (2026a).

Grafik 3. Türkiye’de Yıllara Göre Fiili Sendikalaşma Oranlarının Değişimi (2016–2026). Kaynak: DİSK-AR (2026a).

Bu siyasi yapılar ve örgütler üzerinden örnek verilmesinin bir sebebi artık maddi ihtiyaç ve taleplerin yükseldiği bu dönemde işçilerin de belli bir siyasal, sosyal ve ekonomik sınıfı oluşturmasıdır. Bununla beraber bu işçilerin temel çıkar ve taleplerini karşılayan siyasal grupların da bunlar olmasından kaynaklanır. Partilerin ilkelerine ve temsil ettikleri kesime rağmen bu kesimin oy oranlarında da görüleceği gibi ilgili partilere yönelmemesinin açıklanması gerekir. Bunun temel sebebi ilgili partilerde, ülkenin konjonktürel koşullarında bulunabilir. Burada maksadımız partilerin istatistiğini tutmak ve incelemek olmadığından ilişkili biçimde örnekleri vereceğiz. Bu yönde temel sebeplerden birisi partilerin birbirinden çok farklı yöntemler izlememesinden ötürü partilerde değil, seçmenlerin kültürel, sosyal ve ekonomik yönelimlerinde ve bu yönelimlerin farkındalığıyla bunlara yönelik eylem alma yönündeki bilinçlerinde bulunabilir. Başka bir deyişle işçi sınıfının sınıfsal bilince erişip ve eyleme geçme kudretine ulaşıp ulaşmadıklarında bulunabilir. Çünkü Poulantzas’ın da söylediği gibi insanların bir bilince ulaşmalarıyla ve bu bilince yönelik eylem almaları ve aksiyona geçmeleri arasında büyük bir fark vardır. En azından işçi sınıfının tüm yaşam koşullarına bakarak bizim iddiamız bu sınıfın yeterli siyasal ve sınıfsal bilince erişmedikleridir. Bir diğer sebep, Türkiye’deki işçi sınıfının ideolojik yönelimleriyle bunlara yönelik kurulan siyasal partilerin ideolojik vurgularının kesişmemesinden ve belki de çarpışmasından da kaynaklıdır.

Sonuçta Türkiye’de işçi sınıfı, özellikle ülkenin konjonktürel gerçeklerinden ötürü ve toplumun, özellikle de işçi sınıfının ideolojik yönelimlerinden ötürü, bu sınıf kendi çıkarlarını ve taleplerini yerine getirecek partilere yönelmektense onların ideolojik “ihtiyaçlarını (taleplerini)” karşılayan ve özellikle de dinsel yönelimlerini karşılayan partilere yönelmektedir. Aynı zamanda bu sınıfın ideolojik ihtiyaçlarını karşılayan partilerin kültürel ve siyasal bir hegemonya kurmasında, Türkiye’deki işçilerin maddi ihtiyaçlarını ikincil plana atarak maneviyat temelli güdülerini öncelemesi de kendilerine seçmen toplamasını sağlatmaktadır. Sonuçta görülen odur ki Türkiye’de toplumun önemli bir bölümü kendi ihtiyaç ve taleplerini karşılayacak bir siyasal örgüte veya partiye yönelmemektedir. Bu örnekler sadece işçi sınıfı temelinde değil, birinci ve üçüncü kuşak haklara yönelik talepleri olan ancak bunun gerçekleşmesine yönelik eyleme geçmeyen ve yeterli siyasal katılımı göstermeyen kesimler içinde verilebilir.

Eklemek gerekirse işçi sınıfı, ideolojik yönelimlerinin çarpışması dolayısıyla ilgili siyasal partilere yönelemiyor olsa bile aynı sınıf, kendilerinin maddi ihtiyaçlarını karşılayacak bir katılıma da girmemekte hatta belki de ideolojik ihtiyaçlarından ötürü böyle bir ihtiyacının olmadığını da iddia ederek var olanla yetinme, “şükretme” haline girmektedir. Dolayısıyla bu yönde de siyasal bir katılım göstermemektedir. Bu katılım sadece partiler yoluyla değil, sendikalar, federasyonlar ve benzeri baskı grupları ve yerel gruplanmalarla gerçekleştirilebilirdi ancak buna yönelikte bir katılım oldukça sınırlıdır.

Böylece Türkiye’de belli bir ideolojik ve kültürel yönelime sahip kesimin seçtiği siyasal yönetici elit grubu devlet aygıtını ve kurumlarını kontrol altına almaktadır ve aynı yönetici elit azınlık, tüm toplum üzerinde ideolojik ve siyasal bir hegemonya kurmaktadır. Dolayısıyla esasında bu durum devlet aygıtının doğru çalışmadığını, düzgün işlemediğini göstermektedir. Bu durum sadece siyasal işlevsizlik de değildir, aynı zamanda vatandaşlara yurttaşlık bilincinin verilmeye çalışıldığı eğitim ve bu yönde oluşturulmuş kurumlarda da bir işlevsizlik bulunmaktadır. Günümüzün özellikle demokratik devletlerinde ve bu yönde ilerleyen Türkiye’de hem demokratik ideallerin hayata geçirilmesi hem de bu siyasal yapıların varlık ilkelerini sağlamaları için bunlara yaşam imkânı veren birey ve gruplara kendilerini var edip gerçekleştirebilecekleri bir (siyasal veya kamusal) bir alan yaratma imkânı vermeleri gerekmektedir. Eğer siyasal yapı, insan ve insan grupları arasında oy birliğiyle kurulmuş bir yapıysa bu halde devlet, bunların kendi amaç ve çıkarlarını sağlayacak alanı da açmakla yükümlüdür ve eğer bu yapı içerisinde yalnızca belli bir ekonomik sınıf, bir kültür veya grubu ve azınlığı koruyacak veya onun çıkarlarını sürdürecek şekilde işliyorsa o halde bu siyasal yapı varlık ilkelerini çiğnemeye başlamıştır ve artık işlevleri yerine getiremeyecek duruma gelmiş demektir.

Çözüm: Aktif Siyasal Katılım

Bu noktada devlet aygıtı ve kurumları yozlaşmış, işlevsiz ve liyakatsiz hale gelmiş demektir. Çünkü artık belli bir kesimin yönelimlerini ve ihtiyaçlarını ve bazı grupların çıkarlarını korumaya başlayan devlet, bürokrasisiyle bunu sürdürmeye devam edecektir; çünkü devlet yönetimindeki siyasal elit bürokraside kendi grupları dışından, kendi varlıklarını tehlikeye sokacak kişi ve grupları dahil etmeyecek, edemeyecektir. Çünkü bürokrasi uzmanlaşma ihtiyacı içinde olan hiyerarşik yapısıyla bir grup ve kesimin eline geçtikçe uzman ihtiyacını aynı gruptan çıkarmaya ve bu uzmanlarda yalnızca o grubun ihtiyacını ve çıkarlarını karşılamaya başlayacaktır. [5]

Buradan itibaren devlet ve içerideki gruplar kendilerine sunulan sınırlar içerisinde hareket etme özgürlüklerini aşmışlardır; artık siyasal elit azınlığa ve onun seçmenlerine dolayısıyla da devlete de bir “dur” diyecek mekanizma gereklidir. Halihazırda devletin ilkelerinden kopması ve işlevsizleşmesi, siyasal elit azınlığın devlet aygıtı ve kurumlarını ele geçirip kendi çıkarlarını sürdürmesi nedeniyle oluştuğundan muhtemelen devlet içi mekanizmalar (örn. Kuvvetler Ayrılığı) da işlevlerliğini yitirmiş olacaktır. Bu noktada hem siyasal elite bir dur diyecek hem de devletin işlevlerliğini geri kazanmasını sağlayacak mekanizma toplumun ta kendisi olacaktır. Toplum kendi iradesiyle kurduğu aracı dizginleyecek ve otoriterleşmeye başlayan siyasal eliti hizaya getirecektir.

Burada kastedilen duruma bir açıklık getirilmesi gerekirse; toplumun mekanizmaların bir parçası hatta en önemli motoru haline gelmesi, belli bir grubun doğrudan otoriter veya totaliter bir yönetim kurmasıyla gerçekleşmek zorunda değildir, hatta idealde ve demokratik düzeyde toplumun bundan önce bir parça haline gelmiş olması gerekir. İster ülkenin otoriter veya totaliter bir yönetime sokulması yoluyla olsun isterse de devletin ve kurumlarının sadece belli bir grubun çıkarına yönelik kullanılmasıyla olsun toplum bu noktada nihai bir çözümdür.

Toplum içerisinde belli gruplar kendi çıkarlarını koruyabilmek adına eyleme geçer. Bireylerin kolektif bir yapının altında varlıklarını sürdürebilmeleri belki de çıkarlarını sağlayabilmeleri ve ekonomik, siyasal ve kültürel gelişimlerini sürdürmeleri için belli bir grubun içinde var olmaları da gerekir. Örneğin yukarıda ifade edildiği gibi belli bir siyasal elitin yönetimi ele geçirip yalnızca kendi çıkarları yönünde siyasal yapıyı kullanmasını engellemek, bireylerin de kendileri gibi olanlarla, yani aynı fikirleri, çıkarları ve kültürleri paylaşan diğer insanlarla bir araya gelerek eyleme geçmeleriyle başarılır. Bir vatandaşın/yurttaş veya bireyin tek başına kolektif bir bütünlük oluşturan bir yapı karşısında aksiyon alması, tek başına pek bir anlam ifade etmeyecek ve kayda değer bir değişiklik yaratmayacaktır. Ancak kendisi gibi olanlarla belli bir amaç etrafında toplanarak bu amaç/amaçlar yönünde aksiyon almaları onların varlığının tanınması ve çıkarları ile gelişimlerini sürdürmeleri açısından dikkate değer bir güç yaratır. Bu güç devletin yürütmesinden kurumlarına kadar içeride değişiklikler yaratabilir.[6]

Toplumdaki bu kolektif güç; kültürel, siyasal, sosyal veya ekonomik amaçla kurulmuş tüm gruplardır. Toplumun kendisi de bunların üzerinde en kapsayıcı kolektif güçtür. [7]Toplum içerisindeki bireyler de bu kapsayıcı aygıt altında varlıklarını ve gelişimlerini sağlayacak gruplara katılarak bu makro güçlerin birer mikro parçaları haline gelecektir. [8]Siyaseti, devlet politikalarını ve toplumu yönlendirmek için bu grupların doğrudan yürütmeye gelmesi de zorunlu değildir. İdeal düzeyde kendi çıkarlarını sağlayabilecekleri en iyi araç yürütmeyi ele geçirmek olsa da bunun mümkün olmadığı, özellikle de daha azınlık gruplar için oluşan, durumlarda bunların baskı grupları oluşturmaları ve siyasete böyle bir aktif katılım sağlamaları da mümkündür.

Buradaki varsayımları anlayabilmek adına somutlaştırmaya giderek belirli grup ve kesimler üzerinden örneklem yapabiliriz. Biz aşağıdaki grupları ve bunlar üzerinden siyasal aktif katılımın nasıl olması gerektiğini açıklamanın önemli olduğuna karar verdik, dolayısıyla bizim toplumsal bilincin gelişimine dair kurgumuzu somutlaştırdığımız gruplar aşağıdaki gibidir:

  1. Demokratlar, İnsan hakları savunucuları ve birinci kuşak hak sahipleri

  2. İkinci Kuşak Hak talep edenler, işçiler ve ekonomik sınıflar açısından alt tabakaya dahil olanlar.

Örneğin bugün demokratik hakları, bireyin hak ve özgürlüklerini savunan ve insan haklarını önceleyen bir grup bireyin/yurttaşın bir araya gelmesi, tek başlarına yapacaklarından daha büyük etki alanı yaratmalarını sağlayacaktır. Devlet içerisindeki bürokraside olduğu gibi uzmanlaşma ihtiyacı gruplar içerisinde de gerçekleşeceğinden kurulan yapının gittikçe büyümesi ve güç kazanması muhtemeldir. Bunlar savundukları ideolojiye yönelik aksiyona geçerek, yani üzerlerine pozitif bir yükümlülük alarak eyleme geçmeli, nitekim anti-demokratik yönelimlere (örn. Göreceli şekilde başkanlık sistemi, basın ve ifade özgürlüklerinin sınırlandırılması, kuvvetler ayrılığının sönümlenmesi…) karşı anayasanın verdiği ölçüde protesto yapmalıdırlar. Örneğin 1982 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 34. maddesi silahsız ve şiddet içermeyen eylemlere izin verilecek şekilde düzenlenmiştir. [9]

“Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”**[10]**

Gruplar, örneğin demokratik, insan haklarını savunan ve birey hak ve özgürlüklerini öncelemiş birinci kuşak hakları savunucusu bir grup, bu ideallerin gerçekleştirilmesi yönünde tıpkı devlet gibi pozitif yükümlülükler edinmelidir. Yani grupların sadece kurdukları siyasal yapıya bağlanarak siyasal yapının pozitif yükümlülüğüne güvenerek hareket etmesi ve belki de aksiyon almaması köklü sorunlara gebe bir gelişmedir. Çünkü halihazırda o gruplar, yapılar ve bireyler için devlete negatif yükümlülükler de verilmiştir. Bu yükümlülükler zaten bu grupların aksiyon almaları için oluşturulduğundan grupların pozitif yükümlülük edinmelerinin gerekli bir sonucu olarak devlete negatif yükümlülükler verilmiştir. Benzer şekilde gruplara da negatif yükümlülükler atfedilebilir. Her nasıl devletin negatif yükümlülüğü birey ve gruplara alan açmak için varsa birey ve gruplara atfedilecek negatif yükümlülükler de devlete alan açmak ve onun pozitif yükümlülüklerini yerine getirebilmesini sağlamak için oluşturulacaktır. Aynı zamanda bu yükümlülükler, devletin var olmasını, yani toplumsal sözleşmenin var olmasını sürdürecek biçimde ve onun kuruluş ilkelerine uygun olarak yürümesini sağlayacak şekilde düzenlenecektir. Yani yurttaşların ve örgütlerin devlete ve siyasal yürütmeye karşı yürütecekleri aktif siyasal hareketler tıpkı devlete negatif yükümlülüklerin verilme nedeni olan birey hak ve özgürlüklerini korumak olduğu gibi yine bu hak ve özgürlükleri sürdürmek için negatif yükümlülüklerin sınırı içerisinde gerçekleştirilmelidir. Aksi halde belli bir iddia veya ideolojiyle ortaya çıkan bir örgütün ister ulusal egemenlik isterse de devletin bekası yoluyla çıkmış olsun kendisinin de karşı çıktığı politikaları yürütmesi muhtemeldir. Bu örgütler demokratik ideolojilerini içselleştirerek uygulamalıdırlar.

Burada gruplar üzerinden farklı örnekler vereceğiz ancak bu noktada şunun anlaşılması gerekir: Amacı her ne olursa olsun bu grupların pasif ve aktif direniş yollarını öğrenmesi ve uygulaması gerekmektedir. Özellikle devletin ve hükümetin izlediği bir politikaya karşı etkili bir aksiyon almanın yolu, ülkedeki ekonomik faaliyetlerde bir aksama yaratmaktan geçer. Ülkenin bütçesini sağlayan alanlarda veya üretimin sürdürülebilirliğini garantileyen noktalarda yani kilit ekonomik faaliyet alanlarında kolektif bir eyleme gidilerek bir duraksama sağlanması, gittikçe artan sürede bu aksaklık devleti mali açıdan zorlayacağından, yani devlet harcamaları artacağından, üretim azalacağından ve insanların hizmetlere erişiminde bir durgunluk yaşanacağından devlete büyük bir göz dağı verilmiş olacaktır. Örneklendirmek gerekirse bugün ikinci kuşak hakların savunucuları olarak işçi sınıfını düşünelim. Eğer bugün işçiler sosyalist yazarlarında savunduğu gibi burjuvazi ve onun bir aracı haline gelmiş ve işçi sınıfını kontrol altında tutmak için kullanılan devletin kendilerini sömürdüğünü, hak ettikleri ücrete erişemediklerini ve insanın doğasına aykırı olarak makinenin çarklarından birine haline gelerek yabancılaşma yaşadıklarını ifade ediyorlarsa bu grubun önce çalıştıkları iktisadi yapı bünyesinde kendileri gibi olanlarla iş birliğine gitmeleri gerekir. A firmasındaki X, Y ve Z departmanlarındaki işçiler kolektif bir harekete geçerek ilk önce çalıştıkları mekân bünyesinde harekete geçmelidirler.

İşçiler doğal olarak patronları, şirket sahipleri ve burjuvazi karşısında maddi, kültürel ve sosyal sermayeleri açısından daha dezavantajlı olduklarından tek başlarına bireysel maaş pazarlığı yapmaları, istedikleri sonucu elde edememeleriyle sonuçlanır. Gruplar sayesinde oluşturdukları yapılardan güç alarak toplu pazarlık yapmaları ise işçilerin eşit ücret ve hak ettikleri maaşları almalarını sağlar. Çünkü bireysel bir işçinin patronuna karşı alacağı eylemin itki gücü neredeyse yoktur ve o işçinin konumu kolaylıkla doldurulabilir. Ancak toplu hareket de patronun tüm işçileri çıkartarak üretim faaliyetlerini aksatması ve zararı göze alması muhtemel olmadığından ve halihazırda bu toplu grup diğer yapılardaki işçilerle yani sendika, federasyon ve konfederasyonlarla iş birliği yaptığından kolektif bir eylemin itki gücü oldukça sağlamdır.

Dolayısıyla önce çalıştıkları mekândan başlanarak giderek artan ölçekte şehir bazlı, ulusal ölçekli ve nihayet uluslararası ölçekte iş birliğine başvurulmalıdır. Örneğin şehirlerde kurulan sendikalar birleşerek federasyonlar kurabilir, şehir adıyla toplanmış sendikalar federasyonu da şehirler arası iş birliği yapmak ve ulusal ölçekte standartları sağlamak ve bir yerde uygulanan işçi haklarının diğer noktalarda da uygulanmasını sağlamak adına iş birliğine giderek konfederasyonlar kurabilir.

Eğer bu örgütler, devlet aygıtı ve kurumlarının yalnızca bir grup/sınıf tarafından kontrol edildiğini düşünüyorsa o halde oluşturdukları baskı grupları yoluyla yarattıkları kolektif hareket ve güçten beslenerek hem o sınıflar üzerinde hem de siyaset üzerinde etki yaratabilir. İşçi sınıfı halihazırda üretim sürecinin temelinde yer aldığından ötürü faaliyetlerinde bir duraksama oluşturması devlet ve şirketler üzerinde büyük bir baskı oluşturacaktır, hatta işçi sınıfının çıkarlarına karşı çıkan diğer birey ve gruplar üzerinde de hizmetlere erişme noktasında zorluk olacağından baskı kurmak ve hakları elde etmek mümkün olabilecektir. Nitekim bugün üretimin devam etmesini sağlayan ulaşım yollarındaki şoförler ve mekanistler bile tek başlarına (tek bir mesleki grup olarak) eyleme gitseler, devlete ve şirketlere ellerindeki güce dair bir gözdağı vermiş olacaklardır.

Aktif siyasal katılım, kimisi teknik kimisi psikolojik ve bazıları da maddi gerekçelerden ötürü her zaman mümkün olmayabilir ancak ideal düzeyde devletin ve grupların kuruluşlarından ötürü üzerlerine pozitif yükümlülükler alarak yurttaş ve üyelerine bu yönde yeterli katılımı sağlamak adına fırsat verecek koşulları yaratması gerekir. Bu noktada ister teknik veya psikolojik yetersizliklerden ötürü olsun isterse de toplumun içinde bulunduğu konjonktürel durumdan veya bir azınlık grubun kendi iç dinamiklerinden ötürü olsun tam olarak aktif siyaset yapması mümkün değilse bile bu grup ve üyelerinin kendi kültürel, siyasal ve ekonomik varlıklarını mümkün kılacak ve onların bu varlıklarının gelişmesini sağlayacak ortamı kurabilecek siyasal eliti seçebilecek bilinç düzeyine erişmesi gerekir. Bu bilinç düzeyi ister eğitim yoluyla ister temel grup dinamikleri yoluyla kazanılacak olsun, bireylerin belli gerekçelerden ötürü sahip çıkamadıkları, temsil edemedikleri ve ses çıkaramadıkları haklarına yönelik temsiliyeti yerine getirecek azınlık bir yönetici elit yaratıp onu seçebilecek ve doğru bir siyasal iletişim ile onların politikalarına en basitinden seçim sandıklarında bile yön verecek ve şekillendirecek bir bilince erişmeleri elzemdir. Yani insanların kendileri adına karar verecek “doğru” insanları “doğru bir biçimde” seçecek kadar siyasete katılım sağlaması gerekir. Siyasete katılım her ne kadar gerçek anlamda aksiyona geçmek olsa da eğitim yoluyla bireylere yeterli siyasal bilincin verilmesi sayesinde yurttaşların kendi çıkarlarını koruyacak politikacıları da seçmesi sağlanabilir.

Bu noktada siyasal katılımın ve bu katılımın bireyselden öte bir gruba dahil olarak yürütülmesi gerektiğine yönelik savımızın temel sebebi, insanların temel bireysel ihtiyaç, talep ve çıkarlarını sağlama yönündeki aksiyonları bile eğer siyasal araç-yürütme doğru kullanılmazsa boşa çıkacağındandır, diğer yandan daha önce söylediğimiz gibi bireysel bir eylemsel çaba kendi başına dikkate değer bir fark ve değişim yaratamayacaktır. Çıkarların temel belirleyicisi modern dünyada oldukça kapsayıcı olan siyaset olduğundan hem siyasal katılım hem de bu katılımın belli bir grup ile yapılması elzemdir.

Sonuç

Bu çalışmada devletin meşruiyetini ve varlık saikini toplumun ortak uzlaşmasından alarak ve dolayısıyla da temel gayesinin insan ve insan gruplarının gelişimlerini sağlamak, ideal düzeyde de ortak iyinin sürdürülmesini sağlamak olduğu ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu noktada ortak iyinin kendiliğinden sağlanmasının mümkün olmadığı, devletin ve yürütmenin bunu tek başına ve istemlice yapamayacağı dolayısıyla da bunu gerçekleştirebilecek gücün aşağıdan gelen güçlerin ta kendisi olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Modern siyasal boyutta elit yönetici sınıfların oy çoğunluğuyla başa gelerek devlet denetimi ve yürütmesini ele geçirmesi, bunun sonucu olarak doğaları gereği kendi sınıfsal çıkarlarını gütmeleri, devletin ve mekanizmalarının yozlaşmasına ve liyakat ilkelerinin çürümesine zemin hazırlamaktadır. Örneğin bugün Türkiye’de asgari ücretli çalışan oranı ve fiili sendikalaşmanın %12,3 gibi düşük oranına bakılması, toplumun büyük bir kesiminin kendi maddi ve sınıfsal çıkarlarını savunan yapılar yerine hegemonik kültürel ve dinsel ihtiyaçlarını doyuran söylemlere doğru yöneldiğini somut bir şekilde kanıtlamaktadır. Devlet içi denetim mekanizmalarının işlevini yitirdiği bu liyakatsizlik ve yozlaşma çemberini bükecek ilk ve son kalıcı etmen, meşruiyetin ta kendisi olan toplumdur. Bireyin özellikle siyasal arenalarda makro yapılar karşısında etkisiz kaldığı realitesinden hareket ederek birinci kuşak hak savunucularından ikinci kuşak hak talep eden işçi sınıfına kadar toplumdaki iç dinamiklerden doğan mümkün sayıdaki fazla grubun kolektif örgütlenmelere aktif katılım sağlaması, ihtiyaç ve talepler ile çıkarların gerçekleştirilmesi için zorunlu bir koşuldur.

Toplumun, devleti anayasayla birlikte sınırlayan denetleyici bir parça haline gelmesi gerekmektedir. Anayasalar temel olarak birey ve grupların hak ve özgürlüklerini yani çıkarlarını ve ihtiyaçlarını karşılamak ve sürdürmek amacıyla oluşturulduğundan bu denetleme yine bu amaçları karşılayacak aktif direniş yollarının öğrenilmesi sayesinde gerçekleştirilebilecektir. Bu noktada belli başlı engellerin ve konjonktürel yapının elverişsiz olmasının getirdiği şartlardan ötürü bu mümkün değilse bile en azından sandık başında kendi çıkarlarını temsil edecek elitleri seçecek bir toplumsal bilinç geliştirilmesi de mümkündür. Sonuçta siyasetin modern dünyamızdaki kapsayıcı ve belirleyici gücü karşısında, haklar ve özgürlüklerin yukarıdan aşağıya ineceğini veya dağıtılacağını sanmak yerine aşağıdan yukarıya doğru bilinçli ve örgütlü bir iradeyle sağlam temellere dayanarak kurulacağını ve (ister dışarıya ister devletin kendisine karşı) korunacağını bilmek, yani hakların iradeden ortaya çıktığını kavramak, demokratik bir devletin, modern devletin kuruluş ilkelerine döndürülmesini sağlamak anlamına da gelecektir. Ve “adalet bekleyen bekleyerek ölür” şiarı, toplumun fabrika misali rıza üretiminin yapıldığı bir üretim aracı haline getirilmesi yerine aktif bir yurttaşlar ve bu yurttaşların eylem alanı haline dönüşmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Nejmettin Ak

[1] DİSK-AR. (2025). Asgari ücret raporu 2026: Türkiye bir asgari ücretliler ülkesi. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi. Erişim adresi: https://arastirma.disk.org.tr

[2] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı. (2026). Faaliyette olan siyasi partiler. T.C. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Bürosu. Erişim adresi: https://www.yargitaycb.gov.tr/sipars

[3] Yüksek Seçim Kurulu. (2023). 28. dönem milletvekili genel seçimi kesin sonuçlarının tespit ve ilanına ilişkin 30/05/2023 tarihli ve 2023/1255 sayılı karar. T.C. Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı. Erişim adresi: https://www.ysk.gov.tr/doc/karar/dosya/45639002/2023-1255.pdf

[4] DİSK-AR. (2026a). Sendikalaşma ve toplu pazarlık raporu (Ocak 2026). Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi. https://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2026/01/Sendikalasma-ve-Toplu-Pazarlik-Rapor-Ocak-2026-1.pdf

[5] Bu durum özellikle ya toplum içinde yalnızca belli grupların örgütlenme bilincine sahip olması ve bu bilinci pratik hayata dökebilmelerinden ya da toplum içinden çıkmış bir azınlığın ötekilerini bir hegemonik yapı kurarak rıza yoluyla gizil biçimde veya doğrudan baskı yoluyla kontrol altına almasından dolayı oluşur.

[6] Burada sadece bir grubun güçlenmesi değil, grupların birbirleriyle de iş birliğine giderek güç kazanması da vurgulanmaktadır. Ortak bir kefede amaçlarını birleştirebilen gruplar, tıpkı koalisyon hükümetleri gibi birbiriyle iş birliğine giderek amaçlarını gerçekleştirecek kayda değer bir baskı grubu yaratabilir. Nitekim demokratik hakları savunan bir A grubu ile insan haklarının bir, iki ve üçüncü kuşak haklarını savunan B grubu, ortak bir kefeye girebilir. Hatta A ve B grubu birleşerek C Federasyonunu kurabilir ve etkisini artırabilir.

[7] Devlet içindeki gruplar iç olaylara yönelik oluşup amaçları içerideki bir etki yaratmakken tüm bu grupların dahil olduğu daha kapsayıcı yapı ise toplumdur ve toplumun kendisi de dışsal olay ve etkilere yönelik, ona karşı veya dışa etki etmek amacıyla var olur.

[8] Burada bireyciliğin yadırganması veya bireyin arka plana atılarak, toplumun-grubun bireyden önce geldiği gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Halihazırda demokratik bir toplumda bireyin hakları ve özgürlüğü güvence altına alınır ve bireye varlığını sağlayabileceği ve gelişimini sürdürebileceği bir alan yaratılır. Ancak siyasal düzeyde bireyin tek başına etki gücü ve alanı sınırlı kalacağından böyle bir arenada grupların yine birey ve onun hakları ile özgürlüğünün sağlanması için çalıştırılabileceğini söylemeye çalışıyoruz.

[9] Devletin otoriter veya totaliter bir biçimde yönetildiği durumlarda devlet, kendi kuruluş ilkesine ters düştüğünden yurttaşların ve örgütlerin devlete karşı silahlı ve şiddet içeren eylemlerde bulunup protesto yapmaları da mümkündür. Bkz. (Ak, N., Eşitlik ve Özgürlük Üzerine, 2026)

[10] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. (1982). T.C. Resmî Gazete (17844, 20 Kasım 1982).


메타데이터
post_id
ab3ef81caa3e
slug
toplumsal-bilinç-ab3ef81caa3e
url
https://medium.com/@nejmettinak8/toplumsal-bilin%C3%A7-ab3ef81caa3e
canonical_url
https://medium.com/@nejmettinak8/toplumsal-bilin%C3%A7-ab3ef81caa3e
author_url
https://medium.com/@nejmettinak8
status
ok
fetched_at
2026-07-10 11:40:45