← Back to list

Ayrılık Kaygısı Değil, İçselleştirme Meselesi

Çocuğunu okulun ilk günü sınıfa bırakıp çıkan bir ebeveyni düşünün. Koridorda yankılanan ağlama sesleri arasında bazı çocuklar kapıya…

Adil Akyıldız · 2026-04-08 20:30 · 0 claps · 4.0 min read
#psikanaliz #psikoloji #ayrılık #türkiye-yayını #türkçe
Open on Medium ↗

Ayrılık Kaygısı Değil, İçselleştirme Meselesi

Çocuğunu okulun ilk günü sınıfa bırakıp çıkan bir ebeveyni düşünün. Koridorda yankılanan ağlama sesleri arasında bazı çocuklar kapıya koşar, bazılarıysa sadece kısa bir tereddütle sınıfa yönelir. Aynı ayrılık, aynı ortam, aynı belirsizlik… ama bambaşka tepkiler. mizaç diye geçiştirmek kolaydır, oysa burada çok daha derinde işleyen bir şey vardır: Çocuğun, kendisi için hayati olan bir nesneyle yani ebeveyniyle kurduğu ilişkinin iç dünyasında nasıl temsil edildiği.

Ağlayan akranlarına kıyasla ayrılık kaygısı yaşamayacak kadar ebeveynleriyle güvenli bağlanabilmiş olan çocuk, yalnızca o an için sakin değildir. Aynı zamanda özdeşim kurabilecek, bir kimlik inşa edebilecek kadar olgun bir içsel alana sahiptir. Çünkü ebeveyninin bir parçasını içselleştirebilmiştir ve tam da bu sayede ondan bağımsızdır. Buradaki mekanizmayı anlamak önemli: İnsanoğlu kendisi için önemli olan bir şeyden ayrışabilmesi, vazgeçerek yoluna devam edebilmesi için o şeyin bir parçasını içine katmak zorundadır. Minnettarlıkla biten bir ilişkiden geriye kalanlar ile acımasızca terkedilmenin farkını sezgisel olarak bu duruma benzetebilirsiniz. Biri içeride taşınmaya devam ederek ruha anlamını katar diğeri yoksunluk ve ızdırap ile ilişkilendirilir.

İnsan yavrusu en muhtaç memelidir ve ebeveynin varlığından daha önemli bir ihtiyacı yoktur. Çocuğun büyüyüp kendi başına ihtiyaçlarını yani kaygısını yatıştırabilecek olgunluğa erişmesi için kendi kendini yatıştırabileceği içsel kabiliyetlerini de geliştirmesi gerekir. Yoksa sürekli kaygılı durumda asılı kalır ya da bu kaygılarla başetmek için oldukça ilkel davranışlar üreten bir iç dünyaya sahip olur. Bu kabiliyetlerin gelişebilmesi için çocuğun kendine inanması gerekir bunun tek yolu da muhtaçlığının her daim ebeveynleri tarafından yatıştırıldığı izlerin belleğinde oluşmasıdır. Böylece ebeveyn orada yokken bile çocuk ebeveynin her zaman için geri dönen, besleyen, şefkatli, güvenilir, sürekliliği olan iyi ve güçlü bir imgesini zihnine kazır ve onunla özdeşim kurar. Adeta ebeveyninin gücünü yutar ve içine katar. Burada imgeden kastımız iki kişinin birbirinde bıraktığı izlenimi kastettiğim anlaşılmalıdır. Bebek kendi benliğini ebeveyniyle olan ilişkisindeki izlenimleri doğrudan yutmak suretiyle içeri alarak oluşturur. Bir şeyleri oral içeri alma, yani yutma, organizmanın temel ilkel refleksidir. Yetişkinlikte de bizim için ideal olan güçlü imgeleri arar ve adeta yutarak içimize katarız. Tıpkı ilkel atalarımızın bazı hayvanların özelliklerini yiyerek içine katacaklarına olan inançları ya da çocuklarda gördüğümüz hayvan figürlerinin (haribo) tüketildiğinde o hayvanın güçlerine sahip olunacağına dair büyülü inanç gibi.

Hatta bizim için değerli olan kayıplarla yani yasla başetmenin yolu da kaybettiğimiz şeyi içerimize alarak yaşatmaktır. Mesela babasını yitiren bir evlatta görülebilen ani olgunlaşma da böyle bir fenomendir. Evladın babasında imgeleştirdiği o güçlü temsil artık içe alınmış, yani babanın ihtiyaç duyulan imgesi yutulmuştur ve içeride yaşıyordur. Çocuk böylece eve karşı sorumluluk duyan, artık çocuk olmayan bir kimlik edinmiş olur. Önce o özelliği içine alır, sonra onunla özdeşim kurar ve bu özdeşimler kişiliğin parçası haline gelerek kimliğe dönüşür. İnsan için ötekinin varlığı bu kadar hayati önemdedir. Örneğin “atatürk ölmedi içimizde yaşıyor” böylesi oral bir mekanizmanın işleyişini gösterir. Nesne yitirildiğinde onun idealize edilen özellikleri içe alınarak kayıp telafi edilmeye çalışılır. Ötekini içe alarak birisi oluruz ve onun kaybını böylece hem telafi ederiz hem de dışarıdaki ihtiyaç duyulan o güçlü nesneyi artık içimize katarak içselleştiririz. Tıpkı okulun ilk günü ağlamayan o çocuğun akranlarına kıyasla ebeveynin güven veren temsilini içselleştirebilmiş güçte ve bağımsızlıkta olması gibi.

Ama nesneye duyulan ihtiyacın yol açacağı bağımlılık aynı zamanda birey olma durumumuzla çatışma içerisindedir. Muhakkak ki nesnelere duyulan ihtiyaç önemli olsa da nesneden ayrışarak birey olmak zorundayızdır. Bu yüzden çocukta çok erken yaşta dahi itiraz etme, inatlaşma, ebeveynlerinden koşarak uzaklaşma gibi özne olma çabası kendini gösterse de ebeveyninin bir gölge gibi arkasındaki varlığına ihtiyaç duyar. Çünkü özgürleşmek de bağımlılık da risklidir ve her bireyin kendine ait bir zamanı vardır. Nesnenin tutarlı, daim olan varlığı zamanla içeriye yerleşerek güvenlik hissini pekiştirecektir böylece çocuk okul bittikten sonra ebeveynleriyle memnuniyet veren ilişkisine döneceğinden emindir. Böylece onun nesneden ayrı kalması o kadar kaygı vermez çünkü nesnenin bir parçası zaten içeridedir.

Peki aksi durumdaki çocuğun içinde neler oluyor? Belli ki erken çocukluğundan itibaren o ya da bu nedenle kaygı veren durumlarda ebeveynin yatıştırıcı varlığı yeterince içselleştirilememiş olmalı. Ebeveynin ilişki becerisi, agresyon düzeyi ve sorumluluk bilinci gibi “iyi bir insan olma” niteliği kadar ebeveynin psikopatolojik düzeyinin de bunda önemli etkisi vardır. Çocuk, ebeveyni yanında olmadığında illaki psikotik biçimde dağılmak zorunda olmasa da kaygı verici bir durumu yatıştırmakta yeterli içselleştirilmiş mekanizmalara sahip olmadığını deneyimleyebilir. bu mekanizma, ebeveynin yeterli, iyi, güçlü bir imgesinin içselleştirilmesi ile olgunlaşır. tıpkı yanınızdaki varlığıyla nasıl oluyorsa kaygınızı hafifletmeyi başarabilen o arkadaşınızın sahip olduğu yeteneği düşündüğünüzde bir şeyin onun ‘içinde’ çok güçlü göründüğünden eminsinizdir. elbette her ebeveyn bu kabiliyete sahip değildir ve her ebeveyn içe alınacak kadar “iyi meme” olmayabilir. Doyurucu, kapsayıcı, tutarlı ve şefkatli bir nesne içselleştirilememişse çocuk borderline dediğimiz sınırdurum bir örgütlenmede ya da daha ileri bir psikotik kırılganlıkta kalabilir. Zaten bir borderline için en tahammül edilmez şey nesneyi (ebeveyn, arkadaş, sevgili) yitirmektir. Bu yüzden ilişkiler ya aşırı idealizasyon ya da değersizleştirme arasında gidip gelir. Aslında nesneye güvenli bir biçimde bağlanamamanın son derece kompleks sonuçlar doğuran bir semptomunu yaşıyordur.

Öyle ya toplumsal olayları psikolojikleştirmek her şeyi açıklamasa da bir toplum da kendisi için anlam ihtiva eden nesneleri içselleştirerek kimliğini oluşturur. Örneğin çeşitli zorluklar ve kutuplaştırıcı zemin cumhuriyet tarihinde daima olsa da cumhuriyetin 100. yılında devlet aygıtının hala çalışıyor olmasının yarattığı memnuniyet bir jenerasyonun belleğinde devlet baba ve kurucu değerler ile güvenli bağların oluşmasını böylece milli değerlerin içselleştirilebilmesini sağladığı açık. Ama cumhuriyetin özdeşim eksikliği hisseden, kimlik arayışındaki yetim çocukları içinse durum pek böyle değil. Güçlü imgelerin içselleştirilememesine bir de aidiyet ve bağlılık zemininin iyice koptuğu bir ev ortamı eklendiğinde bir çocuk kendisini sürekli olarak kaygılı ve zulmedilme deneyimi içinde bulacaktır. Bu kaygılı ve olumsuz deneyim genelde agresyon olarak dışarıya yansıtılmak zorunda kalabilir. Tıpkı kardeş hasedi gibi toplumun ayrıcalıklı olduğu hissedilen her kesimine yönelik böyle yıkıcı bir haset derin bir değersizlik inancını saklıyordur.


메타데이터
post_id
acfbfc2b9e05
slug
ayrılık-kaygısı-değil-i̇çselleştirme-meselesi-acfbfc2b9e05
url
https://medium.com/@adilcan.akyldz/ayr%C4%B1l%C4%B1k-kayg%C4%B1s%C4%B1-de%C4%9Fil-i%CC%87%C3%A7selle%C5%9Ftirme-meselesi-acfbfc2b9e05
canonical_url
https://medium.com/@adilcan.akyldz/ayr%C4%B1l%C4%B1k-kayg%C4%B1s%C4%B1-de%C4%9Fil-i%CC%87%C3%A7selle%C5%9Ftirme-meselesi-acfbfc2b9e05
author_url
https://medium.com/@adilcan.akyldz
status
ok
fetched_at
2026-06-23 03:48:11