← Back to list

İlk Memuriyet

Ağabeyim benim de kendisi gibi devlet memuru olmamı istiyordu. Bir gün aradı,  “Gel, sınav var” dedi.

Haydar çetin · 2025-12-21 13:14 · 1 claps · 3.7 min read
#tapu #altındağ #ankara #memur #maltepe
Open on Medium ↗

İlk Memuriyet

Ağabeyim benim de kendisi gibi devlet memuru olmamı istiyordu. Bir gün aradı, “Gel, sınav var” dedi.

Sınava girdim, kazandım. Göreve başlamak için uzun bir süre beklemek gerekti.

Maltepe’de bulunan tarihi Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü’nden görev yerine resmi araçla gittim. Bazı evraklar gönderilecekti; beni de o araba ile gönderdiler.

Görev yerim Etlik Aşağı Eğlence semtiydi, Gülhane Askeri Hastanesi’nin yakınları. İş yükü artınca Altındağ Kaymakamlığı’nda yeterli yer bulunamamış, bir apartmanın girişindeki iki dükkân tapu dairesine dönüştürülmüştü. Resmî daire havasından epey uzak bir yerdi.

Sınavı birincilikle kazanan arkadaşım da benimle aynı yerde başlıyordu. Ben ikinci olmuştum. Müdür bu durumdan memnundu ama resmi araçla gelmem hariç… Torpilli gibi görünüyordum. Bu her zaman rahatsız edici bir durumdur. Özellikle amirler ve çalışanlar için tehlikeli bir konumdasın; “ispiyoncu” olabilirsin.

Ağabeyimden memurluk hakkında fikrim vardı ama yaşamak bambaşkaydı.

Benden yaşça büyük, bıyıklı, ciddi adamlar… Müdür resmi bir dille konuştu, çalışanlarla tanıştırdı, masamı gösterdi ve yapacağım işi anlattı.

İlk kez kullanacağım daktiloyla kartekslere kişisel bilgiler yazacaktım. Daktiloyla resmen mücadele ediyordum. Hele çevremde makineli tüfek gibi çalışan daktilolar varken, benim tek tük çıkan tuş sesimin bir anlamı yoktu. Harfleri arıyor, bazen bulamıyordum.

Benim yaşlarımda bir kız vardı, masalarımız yakındı. Yanıma gelip yardım etti, bazı püf noktaları gösterdi. “Acele etme, öğrenirsin” dedi. Bana çay söyledi, konuşmaya çalıştı.

Daktilo seslerinin birbirine karıştığı, bağırış çağırış içinde çalışan bir ortamda, benim uzun aramadan sonra bulduğum harfleri tıklamam herhâlde komik görünüyordu. Neyse ki mesai bitti. Sırtımdaki daktilo gerginliğiyle kendimi otobüse zor attım.

Haziran’ın on ikisi… Ankara’nın insanı kurutan sıcağı başlamıştı. Yolum uzundu; önce Kızılay, sonra Dikmen.

Ertesi sabah erkenden kalkıp işimin başına geçtim. Müdür geldi: “Deneme süren bitti. Bugünden itibaren memurların yaptığı işlemlere göre mal sahiplerini kartekslere yazacaksın, ben de kontrol edeceğim” dedi.

Memurlar işlemi bitirince tapu kütüğü dedikleri, 36x46 santimlik, yüz sayfalık, ağır ve heybetli defterleri evraklarla birlikte yanımdaki kız arkadaşa veriyorlardı. O işlemi yevmiye defterine geçiriyor, ardından odacı defterleri benim masama getiriyordu.

Kara kaplı koca defterler masamda dağ gibi yığılıyordu. Ben de iğneyle kuyu kazar gibi karteks yazıyordum. Oysa memurlar işlemi hazırlarken bir dakikalarını bile almayacak bu işi yazabilirlerdi. Ama yeni gelen acemiye iş lâzımdı.

Neyse ki Filiz vardı. Hızır gibi yetişiyor, yardım ediyordu.

Bana “Haydar Bey” diyorlardı. Herkes birbirine “bey” ve “hanım” diye hitap ediyordu. Bir de odacılar vardı; onlara “efendi” deniyordu.

Ne bana “bey” denmesini istiyordum ne de başkalarına “bey” diye hitap etmeyi… İsimlerini öğrendiklerime “abi” diyordum. Filiz’e ise “Filiz Hanım”.

Bos bıyıklı, heybetli bir adam olan birinci odacı Fehmi hocaya da “abi” diyordum. Benim yaşlarımda olan Erdoğan’a ise adıyla sesleniyordum.

Daktiloyu öğrenmeye, hızlanmaya çalışıyordum. Günlük karteksleri artık yetiştiriyordum. Müdür bu kez geçmiş dönem kartekslerini de yazmamı istedi. Yüzlerce tapu kütüğü, yüz binlerce isim…

Kural şuydu: Soyadının ilk üç harfine göre karteksler yazılacak ve özel dolaplarda sıralanacaktı.

Daktilo, karteks, tapu kütükleri artık hayatımın parçasıydı. Rüyalarımda bile karteks diziyordum. Daktiloda harf arama sürem kısaldı. Bazen daktilomun sesi diğerleriyle senkronize oluyordu. Büyük bir keyif alıyordum. Çevreme bakıyordum; “Acaba fark ediyorlar mı?” diye.

Öyle ilerledim ki, örneğin “Demirbilek” ile “Demiryürek” soyadlarını sıralarken üç harfi değil, yedi harfi esas alıyordum.

Zamanla diğer çalışanlar da bana çay ısmarlamaya başladı. Aramızda bir sıcaklık oluştu ama mesafe hep vardı.

En yakın olduklarım Filiz ve odacı Erdoğan’dı. Hem yaşlarımız yakındı hem daha samimiydik.

Hiyerarşiyi ilk kez burada net olarak hissettim. Müdür, müdür yardımcıları, memurlar, odacılar… Kendimi Erdoğan’ın üstünde, Fehmi Hoca’nın altında konumlandırıyordum. Hiyerarşi hoşuma bile gidiyordu. Erdoğan’a talimat verebiliyordum. Onun için ise fark etmiyordu; kim ne derse yapıyordu.

Müdür diyafonla salona seslenirdi: “Salih bey gelir misin?” “Geliyorum müdür bey.”

Bir gün beni de çağırdı: “Haydar bey gelir misin?”

Diyafonda adımı duyunca “Buradayım” diye cevap verdim. Bunu alışkanlık haline getirdim. Müdürün de, diğerlerinin de hoşuna gitti. Sanki “Günlerdir buradayım ve farkındayım” demekti.

Öğle yemeklerini hep yalnız yiyordum, Onlar ise grup hâlinde gidiyordu. Bir gün müdür beni de yemeğe çağırdı. Çorba içtim, pilav üstü döner yedim. Akşam Kızılay’a ilk kez müdürle birlikte otobüse bindim. Teklif ondan geldi, yan yana oturduk.

Bir süre sonra müdür ikinci görevimi verdi: mutemetlik. Yani maaş bordrolarını ben yapacaktım. Bordroyu yapan Erol ağabey bu işten kurtulmak için bana hevesle öğretiyordu. Dereceler, kademeler, göstergeler, yardımlar, vergiler… İlk kez duyduğum terimlerdi. Karteks yazmak çocuk oyuncağı kalmıştı.

Her ay rakamları tutturup mal müdürlüğüne onaylatıyor, ay başında da bankadan parayı çekip memurlara dağıtıyordum.

Bordro yapmanın yapmanın zor tarafı rakamlar soldan sağa, yukarıdan aşağıya topluyorsun sonra onları kendi içindeki kalemlere göre ayrıştırıp farklı evraklara yazıyorsun. Her ay aynı da olmuyor. Birisi bir kademe ilerlemesi alıyor, küçük bir fark her şeyi değiştiriyor.

Fen Amirliği’nin maaşları da bizim bordroya bağlanmıştı. Fen Amiri, harita mühendisi Hıfzı Ağabey’le böyle tanıştık. Olağanüstü bir matematik zekâsı vardı.

Fen memuru olarak çalışırken, harita mühendisi olan amiri tarafından aşağılandığı için liseyi bitirdikten 13 sene sonra Yıldız Teknik Üniversitesi harita bölümüne giriyor.

Ben hesap makinesiyle hata ararken, o rakamlara bakıp:

-Hata şurada,

-Tüm rakamları toplamana gerek yok, son rakamları topla hatayı daha kolay bulursun diyor.

İleri yıllarda hep karşılıklı saygı içinde olduk. Ankara’nın efsane kadastro müdürü oldu. O kadar sade bir insandı ki, onu tanımayanlar bu görevi yakıştıramazdı. Bugün yaşadığım semtte hemen yanı başımızdaki bir sokak onun adıyla anılıyor.

Ben artık karteks sorumlusu ve mutemettim. Akşamları çoğu zaman müdürle birlikte Kızılay’a giderdik. Samimiyetimiz arttı.

Bölge Müdürlüğü karteks yazımına çok önem veriyordu. Müdürler toplantısında yapılan çalışmalar övgü aldı. Müdür gelip beni kutladı, teşekkür etti.

İlk günden beri o benim için müdür değil, Ömer Ağabeydi.

Ankara’nın nezih barlarına ilk onunla gittim. Ben alkolü sevmezdim; o güzel içerdi, ben güzel yerdim. Rakı bitince şişenin dibini koklamasına hayret ederdim; bu kadar kötü koku koklanır mı! Yıllarca bunun muhabbetini yaptık, hâlâ da yaparız.

Ondan meslekten çok hayatı öğrendim. Derinliği olan, sade, insanı rahatlatan biriydi. Yaş farkına rağmen arkadaş gibiydik ama haddimi hiç aşmadım.

Bugün bile bu duygudan bir şey kaybetmiş değilim.


메타데이터
post_id
ad1b2d65ca17
slug
i̇lk-memuriyet-ad1b2d65ca17
url
https://medium.com/@haydarb37/i%CC%87lk-memuriyet-ad1b2d65ca17
canonical_url
https://medium.com/@haydarb37/i%CC%87lk-memuriyet-ad1b2d65ca17
author_url
https://medium.com/@haydarb37
status
ok
fetched_at
2026-06-25 16:53:31