Suçluluk Duygusunu Anlamak
Photo by Alex Lvrs on Unsplash
Suçluluk Duygusunu Anlamak
Photo by Alex Lvrs on Unsplash
İnsanlar kusurlu varlıklardır. Her insan hata yapar. Hatayı fark etmenin doğal sonucu suçluluk ve pişmanlık yaşamaktır. Bazen yaptığımız ve söylediklerimiz için, bazen de yapmadığımız ve sessiz kaldığımız için yanlış yaptığımızı düşünür ve suçluluk duygusuna kapılırız. Suçluluk duygusu bazen geçicidir. Bazen de geçmez, zehirli tohum gibi kişinin zihninde büyümeye başlar.
Suçluluk duygusu insan davranışlarını motive eden duyguların başında gelir. Kişi bu duygunun ve etkilerinin farkında olmadığında çokça sorunlar yaşamaya başlar. Bu nedenle suçluluk duygusunun yönetilmesi önemlidir. Duyguyu tanımak da bu yolda yapılacak ilk adımı oluşturur. Bu yazıda suçluluk duygusunu tanımaya odaklanacağım. Sırasıyla
1- İlk önce duyguların genel işleyiş mantığına odaklanacağım.
2- Yazının ilerleyen kısımlarında suçluluk duygusunun doğasını ve
3- Suçluluk duygusu temelli davranışları inceleyeceğim.
4- Son bölümde ise suçluluk ve sorumluluk ayrımına değineceğim.
1.Duygu aslında nedir?
İnsanlar konu duygulara geldiğinde çuvallamaya başlarlar. Herkes duygulara aşırı anlam yükler. Duyguların mantıkla çatıştığına, duyguların kalbin sesi olduğuna dair inançlara sahibizdir. Peki, gerçekte bir duygu nedir? En basit haliyle duygu bir sinyaldir. Duygu kişiye işlerin iyi ya da kötü gittiğini söyler. İster suçluluk ve utanç gibi öz bilinçli duygular olsun, ister korku ve haz gibi temel duygular olsun, sinyal olma görevini üstlenirler. Bir duygu şöyle der: “Hey, işler boka sarıyor” ya da “Kankam, aynen devam, her şey yolunda”. Bu sinyal kişiye davranış motivasyonu verir. İşler kötüyse düzeltmeye, işler iyiyse korumaya doğru itiliriz.
Duygunun sinyal olma görevini sürdürmesi için öncelikle durum değerlendirmesi yapması gerekir. Şu anki durum iyi mi, kötü mü, nötr mü? Bu değerlendirme gerçek ve abartılmış hatta gerçek dışı olabilir. Çevredeki yılan gerçek tehlike, asansör abartılmış, cinler ise hayali tehlikelerdir. Örneğin korku duygusu içinde tehlike değerlendirmesini barındırır ve kişiye savaş/kaç motivasyonu verir. Kişi çevre koşullarını değerlendirdiği gibi (ör. tehlike- korku) sosyal ortamda kendi benliğini ve davranışlarını de değerlendirir (“Yaptığım davranış annemin kalbini kırdı mı?”).
2. Zararlılık versus Yeterlilik
Kişi kendini iki açıdan değerlendirebilir: zarar vericilik ve yeterlilik. Ben “bu bıçak kötü bir bıçak” dediğimde iki şeyi kast etmiş olabilirim. Birincisi: “bıçak birisine zarar verdi ve bundan dolayı kötü bir bıçak”. İkincisi ise: “Bu bıçakla soğanı kesemiyorum”. İlk değerlendirme zarar verme açısından, ikinci değerlendirme ise yeterlilik açısından değerlendirmeye örnek oluşturur. Kişinin kendini değerlendirmesi de benzerdir. Kişi “annem telefonla aradı ve telefonu açmadım, onun kalbini kırmış oldum” derken kendini zarar vericilik açısından değerlendiriyordur. “Beni reddetti, çünkü boyum kısa” değerlendirmesi ise yeterlilik açısından değerlendirmeye örnek oluşturur.
Öz bilinçli duygular dediğimiz suçluluk, utanç, gurur vs. gibi duygular da bu değerlendirmeler çerçevesinde oluşurlar. Değerlendirme zarar vericilik açısından yapıldığında (adaletsizliğe neden olma, incitme, ahlak, günah vs.) suçluluk duygusu, yeterlilik açısından (zeka, güzellik, beceri, vs.) yapıldığında utanç duygusu ortaya çıkar. (Olumlu bir değerlendirme de (sadakat, vefa, beceri, güzellik) gurur duygusu ortaya çıkaracaktır).
Suçluluk duygusunun özünde zararlılık düşüncesi yatar. Kişi yaptığı/yapmadığı, söylediği/söylemediği için başkasına zarar verdiğini, kötülük yaptığını düşünür. Çoğu psikolog suçluluk duygusunda değerlendirilen şeyin davranışlar olduğunu düşünür. “Suçluk duygusu kötü bir şey yaptığın, utanç duygusu ise kötü bir şey olduğundur” gibi bir açıklama ortaya koyarlar. Dolaysıyla suçluluğun davranış, utancın ise benlikle ilişkili olduğunu düşünürler. Bu düşünceye katılmıyorum. Hem utanç hem de suçluluk duygusunda değerlendirilen şey kişinin benliğidir. Yukarıdaki zararlılık ve yeterlilik kavramlarını benliğine de uygulayabiliriz: Ahlaki benlik (iyi bir insan mıyım, kötü bir insan mıyım?) ve ideal benlik (yeterliyim, değil miyim?). Suçluluk duygusunda değerlendirilen kişinin ahlaki benliğidir. Yalnızca davranışlar değerlendirilse bu kadar yıkıcı bir duygu olmazdı. Suçluluk duygusunun terapisinde de yapılacak ilk adımlardan birisini kişiye kötü bir davranışın kötü bir benliğin göstergesi olmadığına ikna etmek olacaktır. “Çocuğuna bağırman iyi bir davranış değil ama bu senin kötü bir anne olduğunu göstermez”.
Annesini telefonla aramayı unutan kişi annesinin üzülmesine sebep olduğunu düşündüğü için kendisini suçlu hisseder. Tartışırken eşinin canını yakacak kelimeler kullanan kişi, eşinin kalbinin kırılmasından kendisini sorumlu tuttuğu için suçlu hisseder. Yardım isteyen birini geri çeviren kişi birini muhtaç bıraktığını düşündüğü için suçluluk duygusuna kapılır.
En uç örneklerden biri olan deprem sonrası hayat kalan kişinin suçluluğuna bakalım. Psikologlar bu durumu hayatta kalma suçluluğu olarak adlandırırlar. Kişinin depremin olmasında, ailesinin diğer bireylerinin ölmesinde sorumluluğu yoktur. Ama kendisini suçlu hisseder. Bu durumda kişi şansın eşit dağıtıldığını, kendisinin hayatta kalarak başkasının yaşam hakkını çalarak adaletsizliği neden olduğunu düşünüyordur. Kişinin adaletsizliğe neden olduğunu düşündüğü için suçluluk duygusu yaşamaktadır.
3. Suçluluk versus Sorumluluk
Yukarıda tehlike-korku örneğinde değindiğim gibi değerlendirme gerçek, abartılmış ve gerçek dışı olabilir. Ortada tehlike yokken korku yaşayabileceğimiz gibi, suç ve hata olmadan da suçluluk duygusu yaşayabiliriz. Çoğu kişi yanlışı ve hatası olmadığı halde suçluluk duygusu yaşamayı deneyimlemiştir. Kişi sık-sık suçluluk hissettiği için sürekli kendisini düzeltme, onarma ve açıklama davranışı içinde bulur. Bu davranışlar o kadar sık-sık olmaya başlar ki bir süre sonra otomatikleşir. Kişi çoğu zaman davranışlarının suçluluktan kaynaklandığının farkında bile olmaz. Bu zihin yapısı içinde iki görünür bir de gizli tehlike barındırır. Birinci tehlike kişinin gerçek ilişkiler kurması yerine suçluluk duygusu temelli ilişkiler kurmasıdır. İkincisi ise kişiyi manipülasyona açık hale getirir. En yakınları bile (ör. çocukları, eşi, anne ve babası) onu suçluluk üzerinden manipüle etmeye başlarlar.
Suçluluk temelli zihin yapısının en büyük tehlikesi bence şudur ki, suçluluk duygusu yaşadığında kendini düzeltme, onarma ve affettirme davranışı içinde bulan kişi doğal olarak kendine karşı yapılan haksızlıkların, yanlışların vs. de karşı tarafın düzeltmesi gerektiğine inanabilir. Suça maruz kalmıştır ve karşı tarafın sorumluluğu almasını bekler. Seni aldatarak senin hayatını mahvetmiştir. Sen de doğal olarak düzeltmesini beklersin. Arendt şöyle yazar:
Her hükumet kendinden öncekinin yaptığının ya da yapmadıklarının, her millet ise geçmişte yapılan ve yapılmayanların politik sorumluluğunu üstlenir.
Konumuz siyaset ve siyaset felsefesi değil. [Arendt](https://en.wikipedia.org/wiki/Hannah_Arendt#:~:text=Hannah%20Arendt%20(%2F%CB%88%C9%9B%C9%99r%C9%99,Arendt%20in%201933) suçluluk ve sorumluk ayrımı ortaya koyar. Bunu bireye indirgersek şöyle diye biliriz: Kişinin canını yakan eylemin suçlusu başkasıdır. Onun/onların suçudur. Ama işin işinden çıkmak kişinin kendi sorumluluğundadır. Hayatının altüst olmasının sebebi başkasıdır ama bu durumu düzeltecek olan o değil, sensin. Sorumluk almak suçlunun biz olduğunu göstermez.
메타데이터
- post_id
- aeba96390ba0
- slug
- suçluluk-duygusunu-anlamak-aeba96390ba0
- url
- https://medium.com/@drgasim/su%C3%A7luluk-duygusunu-anlamak-aeba96390ba0
- canonical_url
- https://medium.com/@drgasim/su%C3%A7luluk-duygusunu-anlamak-aeba96390ba0
- author_url
- https://medium.com/@drgasim
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-06-23 17:05:31