Bir İslamcının Türkiye Güncesi
11 Kasım 2002 tarihinde haber bültenini izliyorum. Dönemin AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bir dizi açıklama yapıyor.
Bir İslamcının Türkiye Güncesi

11 Kasım 2002 tarihinde haber bültenini izliyorum. Dönemin AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bir dizi açıklama yapıyor.
“TBMM lojmanlarında oturmayacağız. Meclis’in 6 bin olan personel sayısı yarıya inecek, yöneticiler haricinde tüm makam araçları kalkacak, lojmanlar, ihtiyaç fazlası hizmet binaları, tatil köyleri ve sosyal tesisler satılacak.”
Gözlerim doluyor ağlamamak için kendimi zor tutuyorum 20 li yaşlarımda olmama rağmen 7 yaşından beri haber bültenlerini izleyen orta okul lise yıllarında Necip Fazıl’ın tüm kitaplarını okumuş katıksız bir islamcı genc olarak heyecanlıyım, sevinçten içim kıpır kıpır. Benim yıllardır, İslam dünyasının 100 lerce yıldır beklediği değişim, devrim başlıyor. O gün yaşadığım duyguların aslında tarifi yok, tıpkı bu günlerden o günleri andığımda yaşadığım dramın eşsiz olması gibi…
Bu yazıda kullandığım “İslamcılık” kavramı Seyyid Kutub ve Necip Fazıl gibi düşünce adamlarının fikir dünyasından beslenen sunni siyasal akımdır. Ayrıca wikipedia linkinde tarihi gelişimine kısaca göz atılabilir.
İslamcı Gözünden Osmanlıda Gerileme Dönemi
Bir islamcının zihin dünyasını şekillendiren en büyük kaynak onun tarih algısıdır. Tarihi güçlüler yazar, yinede biz olabildiğince bağımsız bakalım ve Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün nedenleri kısaca sıralayalım; 1492 Kristof Kolomb Amerika’yı keşfettiğinde ipek yolu ve akdeniz gibi kadim ticaret yolları hızla önemlerini yitirdi. Yeni kıtada bulunan altınlar Avrupa’ya geldiğinde altının değeri büyük oranda devalüe oldu. Altına bağımlı devlet ekonomileri sarsıldı. Elbette gücün yer değiştirmesinin onlarca nedeni vardır. Şatafat düşkünü liderler, yozlaşan devlet bürokrasisi, bilime önem verilmemesi, eğitim sisteminin yaygınlaştırılıp geliştirilememesi, matbaanın geç gelmesi vs, aslında temel neden devletin gelirlerinin azalması bunun sonucunda da toplumsal çöküşün her alanda kendini hissettirmesi denilebilir.
Fakat bir islamcının zihninde durum buna yakın bir gerçeklikle bile yer almaz. İlk lider Osman’dan son padişah Vahdettin’e kadar hemen hemen her padişahla ilgili menkıbeler vardır. Efsaneye göre padişahların soyu son peygambere kadar gider. Koca Yavuz Sina Çölünü geçerken önünde Peygamber rehberlik eder. Tarihde yaşamış en büyük Türk çağ açıp kapatan Fatihtir. 4.Murat islamcıların gözünde evliya padişahlar arasındadır. Kuşkusuz Sultan Abdülhamit Han islamcıların en sevdiği padişahtır. İmparatorluğun yaşam süresi; yükselme, duraklama, gerileme diye isimlendirilse bile padişahlar çöküşün sorumlusu olarak pek görünmez, fakat bu çöküş sürecinde tebaanın ve toplumun önde gelenlerinin yatacak yeri yoktur!
Daha çok kaynak ve kitap okudukça genç islamcı zihni bulanır mı acaba ? Yavuz onbinlerce Türkmen alevinin ölümünden sorumlu olabilir mi ? Fatih çıkardığı vergiler yüzünden kendi tebasınca en nefret edilen padişah olabilir mi ? Kadı boğdurtan ( ki bu alışılagelmiş bir uygulama değildir, kadılar hem hukuki hem dini temsiliyetleri yüzünden bir nevi dokunulmazdırlar ) 4.Murat ne kadar gelenekci olabilir ? Sultan Abdülhamit Han likör ve opera severmiydi, bugün islamcılar onu çok sevse de neden döneminde yaşamış islamcıların çok sevdiği fikir insanları ondan nefret ediyordu? (Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi, Said Halim Paşa, İskilipli Atıf Hoca vs.)
Kuran ve sünnetin vaaz ettiği hayat tarzından uzaklaşan müslüman halk, dünya muvazenesinde gücünü hızla kaybettiği varsayımı islamcılar arasında güçlü bir algıdır. Avrupanın ilmi yerine ahlaksızlığının alınması koca cihan imparatorluğunun sonu olmuştur.
“Ey Yavuz! Milletimin selametini yalvaracaktım. Ayaklarına kapanmak için sana yükselmek istedim. Yarı yolda gözlerim karardı. Sendeledim ve düştüm. Allah günahımı affetsin!” Müftüoğlu — 1922 Turhan Nasıl Çıldırdı? hikayesinde ki gencin dramın da bunu görebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken de bu yanlıştan dönülmemiş dinden uzaklaşma devam etmiş dini referanslı ne varsa kötü kabul edilmişti. Bu nedenle Osmanlının son döneminde yaşadığı düşüş Türkiye Cumhuriyeti’nde de sürmüştü! Anadoluya üstten bakan frenk sevdalısı jön türkler elbette asr-ı saadetin ruhunu anlayamazdı! O günlere dair İslamcı zihinin de en akılda kalıcı olan, emperyalist Birleşik Krallık Başbakanı William Ewvart Gladstone ‘Türklerin elinden Kur’ân-ı Kerim’i almadıkça onları yenemeyiz’ sözleridir. Tabii ki bu sözleri sarf etmemiştir.
İdeolojiler için tarih bitmek tükenmek bilmeyen bir hazine sunar.
Komünizm Tehdidi Ve İslamcılığın Güçlenmesi
İkinci dünya savaşı sonrası şekillenen dünya varşova paktı ve atlantik paktı olarak ikiye ayrıldığında birçok islam ülkesi kendini komünizm karşıtı blogda konumlandırdı. İslamcılar, dini sömürgeleştirmenin bir aracı olarak gören proletarya devrimi ile Berlin duvarı yıkılana kadar esaslı bir mücadele verdi.
Her şeyin arkasında ABD var kolaycılığında değilim fakat o yılları anlamak adına, ikinci dünya savaşı sonrası Dünya ekonomisinin %45 ABD oluşturuyordu bugün ise bu rakam %20 seviyelerdedir. Marshall yardımları, kontrgerilla yapılanması gibi etkenlerin İslamcılığın gelişimdeki rolünün araştırmasına ihtiyac vardır. O günlerde kürsülerde, hutbelerde, göz yaşıyla verilen vaazlarda ürkütücü bir komünizm tehdidi en çok işlenen konudur. Bu tehdit İslam için adeta varoluşsal boyutlardadır! Bana göre ise; kağıt üstünde dinler, ideolojiler yeryüzünde cenneti vaat eder. Özünde Karl Marx’ ın hayalini kurduğu komünal toplum ile Ömer’in yönettiği çöl halkı benzerdir.
Sovyetler Birliği, 1979'da Afganistan’ı işgali ile birlikte ABD ve Suudi istihbaratı devreye girmiş milyarlarca dolarlık silah ve teçhizat yardımının dışında Pakistan sınırındaki peştun nüfusa yoğun bir dini eğitim verilmiştir. Bu dönemde CIA yazdırdığı ve dağıttığı mücahitliği yücelten post vehhabilik kitapları ile yetişen cihatçılar uzun yıllar dünyanın başına bela olmuştur.
Aslında ABD ile amaç kardeşliği sadece İslamcılar için geçerli değildir, bu bağlamda CIA Ajanı Ruzi Nazar ile Alparslan Türkeş dostluğu mercek altına alınabilir. Tıpkı İslamcılar gibi Türk Milliyetçileri de konjonktür den faydalanmış komünizme karşı en ön safta savaş yürütmüştür. Bu ideolojilerinin gelişip şekillenmesi büyümesi elbette tamamen ABD etkisi ile açıklanamaz yinede aralarında simbiyotik bir ilişki olduğu açıktır.
90 lı Yıllar 28 Şubat Süreci
1989 Berlin duvarı yıkılırken Varşova paktı da düşen tuğlaların altında kalmış, SSCB’nin kendisi gibi çöküşü de ihtişamlı olmuştu. Dünya genelinde 21.yüzyılın, yeni milenyum heyecanı ile birlikte, demokrasi ve özgürlük rüzgarları esiyordu. Ülkemizde Özallı yıllar, serbest piyasa ekonomisi, otoyollar, devasa barajlar …
Köyden kente göç hızlanmış, şehirleri çevreleyen gettolar, varoşlar oluşmuştu. Kentin bu yeni sakinleri ile birlikte toplumsal, sosyal bir dönüşüm başladı. Merkez de yaşayan, okumuş, seküler yaşamı benimsemiş burjuva ile arasındaki sınıf farkı zamanla toplumsal kamplaşmaya dönüştü. Zıtlar birbirini besledi. Seküler elitlere (Beyaz Türkler) karşı gettolarda muhafazakarlık arttı, tarikatlar ve cemaatler bu kitlelerin sosyalleşme, tutunma ve benlik bulma çabalarında önemli yerleri oldu. Dini yaşam tarzı toplumda daha görünür olmaya başlamıştı. Cami sayıları artıyor, kuran kursları açılıyor, başörtülü kadınlar okumak istiyordu.
90’lı yılların siyasi ortamında; istikrarsız koalisyon hükümetleri, süregelen yüksek enflasyon, kanlı terör eylemleri ve daha bir çok olumsuzluğu barındırıyordu. Seçilmiş hükümetler yasa yapma ve yürütme yetkisini kullanamıyorlar belli güç odakları ile iktidarları paylaşıyorlar hatta bazen sadece göstermelik kalıyorlardı. Köşe yazarı yada medya patronun gücü, bakanların hatta başkanın üzerinde olabiliyordu. Ülkede aşılması zor, bir tür çıkar döngüsü kuruluydu. Asker, basın, yargı mensupları, üst düzey bürokratlar, sermaye, siyaset; sarsılmaz değiştirilemez tartışılmaz eski doktrinlere atıfda bulunarak -Kemalizm -Atatürkçülük (dinen “nas“ diyoruz) sınıfsal farklılıkları sona erdirecek, çıkarlarına zarar verecek, ekonomik ayrıcalıkları yıkacak her türlü girişimin önünü kesiyorlardı.
Üretimin büyük bölümü kamu tarafında yürütülmeye devam ediyordu. Bunlar KİT densede halk arasında adı arpalık olarak geciyordu. Nepotizm, torpil ve rüşvet en üst kademeden en alt bürokrasiye kadar normal, rutin kabul ediliyordu. Bu toplumsal iklimde 1996 da ilk kez islamcı bir parti iktidara geldi. Kendileri için hayati bir tehdit olarak gören o gün ki güç odakları 1 yıl sonunda islamcıları alaşağı ettiler. İslamcıların tekrar iktidara gelmemesi için onları sindirme amacıyla bir dizi tedbirler aldılar.
- Üniversitelere başörtülü kadınları alınmadı
- Kuran kurslarını kapatıldı
- İmam hatipleri önünü kesen, kat sayı gibi uygulamalar getirildi
- Tarikat ve cemaatlerin üzerinde baskı kuruldu
- İslamcıların partileşmesi yasaklandı. Kurdukları partiler sürekli kapatıldı.
- Çoğunluk medya, kitap, dergi vs. toplumda muhafazakarlığı temsil eden her şey aşağılandı, küçümsendi. İnsanlar oruç tuttuklarını gizlediler. namazı gizli gizli kıldılar.
- Cuma hutbelerinde imamların söylediklerini kontrol etmek için sivil polisler görevlendirildi. (sonradan merkezi sisteme geçildi)
1999 Marmara depremi ekonomik krizi iyice derinleştirdi. Dışarıda ise 2.Irak savaşı hazırlıkları başlamış fakat dönemin başbakanı Bülent Ecevit bu operasyona karşı olduğunu her platformda dile getiriyordu. Kimine göre bu tutumundan dolayı sağlık sorunları arttı (artırıldı) 2002 yılında hükümet erken seçime gitti.
Allah Nurunu Tamamlayacak, İslamcılar İktidarda
İslamcılar iktidar yolu gözlerken dost sohbetlerde, okudukları eserlerde yer alan bazı menkıbeler vardır, islamın faziletini, insanlara kattığı ahlaki değerleri ve iktidara geldiklerinde ortaya koyacakları siyasetin örneklerini barındırır;
Yöneticiler alçak gönüllü olmalı ve israftan kaçınmalı I.Story Hz. Ömer (ra), sessizce, dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü’nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer’in (ra) hıçkırıkları Allah Resûlü’nü uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, kan oturduğunu gören Hz. Ömer (ra) ise omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Peygamber Efendimiz (sav) hayretle sorar: “Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?” “Ey Allah’ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah’ın Elçisisin… İzin versen de, biz de seni…” Maksat anlaşılmıştır, Allah’ın Elçisi (asm), gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işareti ile keser ve “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı “ (Ankebut, 29/64) ayetini okuduktan sonra ekler: “İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret te bizim…”
II.Story Emevi dönemi halifelerinden Ömer Bin Abdülaziz’in tahta geçmeden önce varlıklı gösterişe önem veren zengin biridir, halife seçilmesinin ardından eşini ikna ederek tüm ziynet eşyalarını hazineye verdi. süslü alay atlarına binmedi ve hilafet sarayı yerine kendi evinde yaşamaya devam etti, daha mütevazi bir yaşam sürdü.
İstişare ve denetleme mekanizması
I.Story Bedir Harbi öncesinde askerlerin konakladıkları yere itiraz eden Hubab b. Münzir’in (ra) Allah Resulü’ne (sas) gelip; “Ya Resulullah! Ordunun buraya konaklatılması Allah’ın bir emri mi, yoksa sizin kendi görüşünüz mü?” diye sorunca, Efendimiz: “Benim fikrim” demişti. Hubab b. Münzir bu sefer gerekçesi ile konaklanan yerin savaşı uzatacağını ve bununda çok acı sonuçlara mal olacağını söylemiş; Efendimiz (sas) hemen sahâbeye Hubab’ın fikrine uygun olarak Bedir kuyularının arka tarafına konaklanması emrini vermişti.
II.Story Hz. Ömer (r.a.) bir gün hutbede cemaate şöyle seslendi: “Ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız ” Cemaat içinden bir sahabe kalkarak cevap verdi: “Seni kılıcımla düzeltirim ya Ömer!” Hz. Ömer (r.a.) ellerini açarak; “Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki ben Senden gaflete düşersem, Senin adaletinden ayrılırsam, beni kılıcıyla doğrultacak cemaate sahibim” diye şükretti.
III.Story Hz. Ömer mescitte konuşurken bazı kaynaklarda Hz. Selmanı Farisi olduğu belirtilen bir kişi ayağa kalkar ve Hz. Ömer’e, bir müddet önce sahabelere dağıtılan kumaştan yapılmış olan gömleğinin hesabını sorarak şöyle der:
Dağıtılan kumaştan bize elbise çıkmadı, sen bunu nereden buldun? Hesabını vermeden konuşamazsın.
Hz. Ömer, bu soru üzerine sakin bir şekilde oğlu Abdullah’a seslenerek; “Kalk ve durumu anlat” deyince, oğlu ayağa kalkarak “Benim ve babamın hisselerini birleştirerek babama gömlek diktirdik” diyerek durumu açıklar.
Adalet ve İşin Ehline Vermek
I.Story Kureyş kabilesinden bir grup insan, hırsızlık yapan Fâtıma adlı bir kadını affetmesi için aracı olduklarında)… Resûlullah (sav) ayağa kalkarak hutbe okudu ve Allah”a gerektiği gibi senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:“Sizden önceki insanların helâk olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır. Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki Muhammed”in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, onun da cezasını verirdim!”
II.Story Hz. Peygamber (s.a.) Mekke’yi fethedince, Kâbe’ye bakan (çok uzun yıllardır kabe sorumluluğu bu ailede idi) Osman b. Talha kapıyı kilitlemiş, Kâbe’nin üzerine çıkmış ve anahtarı vermeyi reddederek: «Senin peygamber olduğunu bilseydim onu verirdim» demişti. Hz. Ali anahtarı zorla ondan aldı, kapıyı açtı, Hz. Peygamber içeri girerek iki rekat namaz kıldı, çıkınca amcası Abbas, anahtarı ve şerefli bir görev olan kabe bakıcılığının kendisine vermesini istedi. İşte bu münasebetle 58. âyet nâzil oldu. “Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” Efendimiz, Hz. Ali’ye «anahtarı eski vazifeliye vermesini ve ondan özür dilemesini» emretti. Bu olay Osman b. Talha’nın da müslüman olmasına sebep teşkil etmiştir. (not : bazı kaynaklara göre Osman b. Talha zaten müslümandı)
Yukarıda seçtiğim olaylarda temel ders yöneticilere, ben bu menkıbelerle büyüdüm.
90’lı yıllarda, bürokrasi de ve siyaset de rüşvet, adam kayırma, nepotizm arttıkça hayalini kurduğum islamcı bir iktidarın bunlara son vereceğini düşündüm.
“…Allah nurunu muhakkak tamamlayacak! “ (Saff-8) Ahir zamanda İslam medeniyetinin tekrar yükseleceği, güneşin (medeniyetin) batıdan doğacağı inancı müslümanlar arasında hakimdir. İslamcı bir iktidar, fikri olarak onlarca yıldır beklenilen bir ütopyadır aslında. Bu ütopyanın içinde yeni bir asımın nesil inşası vardır; …zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik… dindar, kendi kültürü ananesi ile yetişmiş yüksek terbiye ve ahlak üzerine bir gençlik.
Adaletsiz gelir dağılımı, insanların ekonomik sorunları, yaşam standartlarının düşüklüğüne karşı, siyasilerin lüks düşkünü araçları, lojmanlar, üst bürokrasinin ayrıcalıkları ve sınıfsal farklar. Bütün bunlara karşı çözüm reçetesi hazırdı.
Peki 20 yıllık İslamcı iktidar boyunca neler değişti ? Çok daha fazla kuran kursumuz, onbinlerce ilahiyat mezunu ve okuyan gencimiz oldu. Kimse namaz kıldığını ya da oruç tuttuğunu saklamak zorunda değil, kadınlar kamusal alanda da başları örtülü olarak kabul görüyorlar artık. Dini eğitimi anaokulu seviyesine indirdik, ortaöğretimde ise yaygınlaştırdık. Alkole ulaşımı zorlaştı. Artık dini toplumsal örgütlenmeler tarikat ve cemaatler daha özgür, hatta devletin pozitif ayrımcılığı ile büyüdüler, geliştiler.
Bunlar islamcılar için bir çok kazanımdan bazıları, peki neler feda edildi?
İslamcılığın Çöküşü Deizmin Yükselişi
Star Wars filminde büyük değişime öncülük etmesi beklenen ve seçilmiş kişi olduğu düşünülen Anakin Skywalker, karanlık tarafa geçmiş Darth Vader olmuştu. Eski ustası ona ; “ Sen seçilmiş olandın! Sith’leri yok etmen gerekiyordu, onlara katılman değil! Güce denge getirecektin, karanlığa taşımayacaktın! “ dediği serinin 3 bölümün de yer alan sahne, bana islamcıların son 20 yılda yaşadığı hezeyanı hatırlatır.
Din (İslam) fakirliği, sefil yaşamı özendirmez, zenginliği zenginleşmeyi yasaklamaz. Ramazan ayında (2020) TRT’de iftar programında ezanın ardından dua okunurken arkada dönen görüntülerin birinde eski kıyafetli ve yırtık ayakkabılı iki cocuk kuru ekmek yiyordu. Aynı anda ülkeyi yöneten (bazıları toprak köy evinde doğmuş ve hayatı boyunca sadece devletten maaş almış) insanlar ve onların zengin ettiği akrabaları, eşleri, dostları; eşi benzeri zor görülebilecek bir şatafat içinde yaşıyordu.
İslamcıların önceden telin ettiği ne kadar kötülük varsa hepsi onlarda neşet etti. Eski bir islamcı olarak, doğru bulmam mümkün değil fakat neyi neden yaptıklarını aslında anlayabiliyorum.
Sermayenin el değiştirmesi: Çok uzun yıllar seküler bir kesim sermayeyi elinde bulundurdu. Dinin emirlerini 1500 yıl önce yaşamış bir bedevinin hezeyanları olarak gördüler(Haşa), dindarları aşağıladılar. Devlet bürokrasisi, ordu ve yargı ile birlikte hareket edip islamcı hareketin iktidara gelmemesi için uğraştılar, islamcılar iktidar olduğunda ise hükümet üzerinde tahakküm kurmaya çalıştılar. Onlarda devlet gücünü kullanarak zaman içinde kendi sermaye sınıflarını oluşturdu. Gerçek : Amaçlarının örtülü, bazen de aleni olarak bu olduğunu söyleseler bile, destekledikleri serpilip büyüttükleri zenginlerin bir çoğunun muhafazakarlıkla bir alakası yoktu. Kaldı ki muhafazakar olsalar dı bile bu metod bir çok ahlaki ve etik soruna işaret eder.
Farklı fikirlerin susturulması: Her yerde Kuran kursları açılmış, hafızlar yetiştiriliyor. Dindar insanlar devletin her kademesinde görev alıyor. İktidar kaybına yol açacak aykırı sesler bu mukaddes davanın büyüklüğü düşünüldüğünde susturulabilir. Gerçek : İstibdat rejimleri baskı olmadan ayakta durmaları mümkün değildir.
Devlet hazinesinin talan edilmesi: İslamcıların aklı bu konuda biraz karışık kimi islam hukukuna göre beytülmal de hükümdarın tasarruf etme hakkında söz ederken, kimileride dâru’l harpte olduğumuz için beytülmalın yağmalanmasında mahsur olmadığı görüşünde. Bazıları ise devletin ayrıcalıklarıyla büyüyen hormonlu seküler kesime karşı galibiyetin yine devletin eliyle büyüyecek bir İslami sermayeden geçtiği inancında. Gerçek: İktidar kalmak her yönü ile maliyetli bir iş. Bürokrasi de, iş dünyasında, medyada güç odakları teşekkül ettirmeniz ve onları sürekli maddi olarak desteklemeniz gerekir.
Hakikatin sesi: Konuşmak, doğruları dile getirmek dinin bir uhdesi olsa bile, susmak şarttır; iktidar daki gücü muhafaza etmek sadece ülke müslümanlarının değil İslam aleminin geleceği için önemlidir. Gerçek: Hakikati dile getireceğini umduğunuz insanlar ikballeri için, aileleri için ya da “bir benimle düzelmez, bari Allah rızası için yaptığımız hizmetler zarar görmesin” endişe ile sus pus olduğunu gördük. Kimileri ise bugün için anlayamadığımız yarın için ise kınanacak ayıplanacak tavırlarıyla bulgur kurtlansa bile yenmesi gerektiğini dile getirdiler.
Goebbels yattığı yerde ters takla attıran islamcılar lisanı hal ile de Şeyh Edebali’nin nasihatlarını revize ettiler.
Açlık size, tokluk bize Sabretmek size, israf etmek bize Alçak gönüllülük size, kibir bize Fakirlik size, zenginlik bize Kulluk size, hükümranlık bize Kanun nizam size, talan peşkeş bize Bir lokma, bir hırka size, vuitton atkı, ejder meyveli smoothie bize
İslamcı iktidardan geriye kalanlar 100 lerce kitaba konu olacak. Dimağlarda geride bıraktıkları yıkım izleri kolay kolay silmek mümkün olmayacak.
Tanrıya ya da kadere yaslanan İslamcı iktidar gücünü, meşruiyetini pekiştirmek için göklere atıfta bulundu (Padişâh-ı ruy-ı zemin zillullah-i fi’l-arz) yapılan güzel şeyler liyakat, başarının sonucu olurken, hatalar ve kötü yönetim sorunları ise dolaylı yönden dine atfedildi. Netice olarak bu durum gençler arasında deizmin yükselmesine katkıda bulundu. Elbette modernleşmenin geldiği son safha, teknolojik gelişmeler, internet birçok neden vardı, lakin bugünden yarına bir projeksiyon çizdiğim de islamcılarının Din üzerinde yaptığı yıkımın büyüklüğü uzun yıllara yayılacak ve geri alınması çok güç olacağını görebiliyorum.
Son Söz
Bu yazıdaki amaç belli bir kronoloji için de sosyolojik ve ideolojik olarak dönem incelemesi yapmak değildir. Bana göre toplumların ilerlemesinin temel dinamiği, onları şekillendiren acılı tarihleri ya da sıkışmışlık duyguları olmuştur.
Muhafazakar bir insan olarak islamcı iktidarın kötü tecrübeleri yaşanmadan önce, sol görüşlü arkadaşlar ile tartışırken onların anlattıkları, hayalini kurdukları sosyalist düzenin çok afaki olduğunu düşünürdüm. Entelektüel tartışmalar beni etkilemezdi zira Josef Stalin Sovyet deneyimi, Mao ile Çin’in komünizm yürüyüşü, bunlar tarihin sayfasında halklar için acı tecrübeler olarak ortada durmaktaydı. İstedikleri kadar Karl Marx güzellemesi yapsınlar sahada uygulama ortada idi. Benzer durum bugün islamcılar içinde geçerlidir, artık kimse islamcı bir yönetimin tek çare olduğunu söylemeyecek, düşünemeyecek, korkarım ki burdan çıkan kötü ve dramatik tecrübe kanser gibi toplumun genlerini işleyecek bırakın dindarlığı dinin çağrıştırdığı her şey kötü olarak algılanacaktır.
메타데이터
- post_id
- b404af0281d0
- slug
- bir-i̇slamcının-türkiye-güncesi-b404af0281d0
- url
- https://medium.com/@hbey/bir-i%CC%87slamc%C4%B1n%C4%B1n-t%C3%BCrkiye-g%C3%BCncesi-b404af0281d0
- canonical_url
- https://medium.com/@hbey/bir-i%CC%87slamc%C4%B1n%C4%B1n-t%C3%BCrkiye-g%C3%BCncesi-b404af0281d0
- author_url
- https://medium.com/@hbey
- status
- ok
- fetched_at
- 2026-07-27 12:53:18