← Back to list

Çok Yönlü Bir Sanatçının Gözünden: Murat Germen ile Kent ve Dijital Hafıza Üzerine

birimdida · 2025-01-14 19:49 · 2 claps · 12.4 min read
#dijital-okuryazarlık #fotoğrafçılık #bellek #kentleşme
Open on Medium ↗

Çok Yönlü Bir Sanatçının Gözünden: Murat Germen ile Kent ve Dijital Hafıza Üzerine

Murat Germen’in mimar, sanatçı ve akademisyen kimliklerinin kesişiminde, kentleşme ve doğa arasındaki ilişkiler, dijital araçlarla kolektif hafızanın korunması ve bireylerin kent yaşamına dair farkındalıklarını artırmada sanatın rolüne dair derinlemesine bir söyleşi.

Sanatçı, akademisyen, fotoğrafçı ve mimar olarak birçok farklı kimliği bir arada taşıyorsunuz. Bu çok yönlü kişilik, üretimlerinizi nasıl şekillendiriyor ve farklı disiplinlerin birbirini beslediği bu süreçte en çok hangi yönlerden ilham alıyorsunuz?

Mimarlık ve şehir plancılığı eğitimi almış olmak, bana farklı bir bakış açısı kazandırdı. Fotoğrafçılar genellikle insanların kendileriyle, yaşam biçimleriyle ilgilenirken; ben eğitimini aldığım bu iki meslek vesilesi ile daha çok insanların arkasında bıraktıklarıyla ilgileniyorum. İnsanın yaşadığı çevre ve onun izleri üzerine odaklanmaya çalışıyorum. Bu iki eğitimin mesleki pratiğini yapmıyor olsam da bana sundukları avantajlar var; özellikle algılama ve bu algıyı üretime dönüştürme konusunda.

Hayatta neler olup bittiğini anlamak ve insanın kendi hayatında bir konum alabilmesi için etrafına eleştirel ve ama yapıcı bir gözle bakabilmesi gerekiyor. Ardından da bu gözlemleri aktarma yeteneği önem kazanıyor. Benim de yapmaya çalıştığım şey tam olarak bu. Farklı alanlarda eğitim alarak, kültür-sanat, inşaat ve tasarım gibi konular arasındaki ilişkiyi keşfetmeye çalışıyorum ve bu sayede büyük resme bakabilmek adına yelpazesi geniş bir bakış açısı kazandım.

Yurt dışında önemli başarılar elde edip ödüller kazandıktan sonra Türkiye’ye dönmeyi tercih ettiniz. Bu kararınızın arkasındaki motivasyon nedir?

İnsanın iki yeri vardır: Biri doğduğu yer, diğeri doyduğu yer. Bu iki yer farklı olabilir. Yurt dışına gitmekle ilgili hiçbir şikayetim yok, çünkü çok iyi bir eğitim aldığımı düşünüyorum. O dönemde Amerika daha ilerici bir yerdi, ama zamanla o ilerici duruşu kaybetti. Amerika’da kalabilirdim, ama kültürünün bana yakın olmadığını fark ettim. Aşırı rekabetçi bir yapısı vardı, her şeyin kesif bir bireyciliğe dönüşmesi, yardımlaşma ve dayanışmanın ön planda olmaması bana hitap etmiyordu. Bu yüzden Türkiye’ye dönmek daha doğru geldi.

Bugün ise herkesin farklı meseleleri var. Gençler, özgürlüklerini yeterince yaşayamadıklarını hissettikleri için yurt dışına çıkma isteği duyuyorlar. Fakat ülkelerini bırakıp gitmeye çalıştıkları yerler, şimdilerde özgürlükleri giderek kısıtlayan yerler haline geldi. Örneğin, şu an Amerika veya Almanya’da Filistin soykırımı hakkında bir şey söyleseniz, işinizden olabilirsiniz. Özgür ifade, demokrasi gibi değerler artık inandırıcılığını kaybetti.

Ülkeme dönme kararımın hala arkasındayım. Doğduğum yere bir bağımın olması ve buna minnet duymam gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki şikayetlerim var, ama bu şikayetleri kolektif bir çaba ile çözmeye yönelik adımlar atmazsam, sadece şikayet etmenin bir anlamı yok. En azından bunu denemek gerektiğine inanıyorum. Eğer ileride bir şey değişmese bile, “denedim” diyebilirim. Artık gittikçe her yerde rastlamaya başladığımız sıkıntıları kendi ülkemizde yaşamak, yurt dışında yaşamaktan daha iyi. Bu yüzden verdiğim karardan pişman değilim.

Biz de eğer bir şeyden şikayet ediyorsak bir öneri ile gitme konusunda size katılıyoruz. Orada bakış açınızı genişletip buraya gelip bizim de bakış açımızı genişletmenizden de çok memnunuz.

Global çapta sergi ve koleksiyonlara dahil olmanız, eserlerinizin evrensel bir dil oluşturmasına yol açtı mı? Bu süreç, yaratmak istediğiniz dili nasıl etkiledi?

Bu güzel bir soru. Bir sanatçının kendini geliştirirken üzerinde düşünmesi gereken önemli bir konu. Dünya genelinde şu anda popüler olan bazı konular var. Eğer bu konularda bir şeyler üretirseniz, hem yurt içinde hem de yurt dışında karşılık alabilirsiniz. Ancak bu konuların büyük bir kısmı zaten yarım asır önce işlendi ve şu anda bu tür işler marjinal gibi sunulsa da, aslında marjinalliklerini çoktan kaybettiler. Bu yüzden bu tür çalışmaları vizyoner ve cesaretli bulmuyorum.

Dünyada var olabilmenin önemli koşullarından biri, Batı’nın önerdiği yönde gitmek. Tüm standartlar, ödül sistemleri ve idealize edilmiş varoluş biçimleri Batı tarafından belirleniyor, bunu unutmamak gerekiyor. Bir zamanlar küresel arenada kendime bir yer edinme hedefim vardı, ama şimdi o hedeften vazgeçtim. Sırf Batı’dan takdir görmek için, onların duymayı tercih ettikleri şeyleri söylemek yerine, şahsen doğru bulduğum şeyi yapmayı yeğlerim.

Ülkemizde şu an büyük ölçekli ve tahripkar sayabileceğimiz değişimler yaşanıyor. Çünkü birçok şey sindirilemeden çabucak yapılıyor ve bu nedenle birçok miras sınıfına giren değer kayboluyor. Bu kayıpları kaydetmek zorundayız. Tabii ki bunların fotoğrafını çekmek kayıpları engellemiyor ama en azından geleceğe aktarabileceğimiz bir belge bırakmak önemli. Bu yüzden ben de kendi ülkemin mirasının, belleğinin nabzını tutmayı önemsiyorum.

“Holland Re-Visioned” serisinde doğa ve şehir arasındaki dengeyi sorgulayan bir yaklaşım var. Şehirleşmenin doğaya etkilerini nasıl görüyorsunuz? Dijital manipülasyon, bu etkileşimi daha soyut ve estetik bir şekilde sunmanıza nasıl yardımcı oldu?

Şehirler, günümüzde çok karmaşık yapılar haline geldi ve maalesef hava kalitesi de oldukça kötüleşti. Yüzbinlerce araç, egzoz gazları, yetersiz yeşil alanlar ve ormanların yok edilmesi gibi sebeplerle doğa artık havayı yeterince temizleyemiyor. Kentler insanların esaret altında olduğu yerler haline dönüşüyor. Kent ve doğa arasındaki ilişkilere odaklanmamın sebeplerinden biri de bu. Şehirlerdeki yaşam giderek daha zorlayıcı hale geliyor. Örneğin, 2016'da İstanbul’da neredeyse her ay bir bomba patlıyordu. Herkes korkuyordu, endişeliydik. O günlerde bile toplu taşıma kullanırken, gözüm şüpheli insanları arıyordu. Kendi şehrimizde böyle bir korku hissi yaşamak acı verici bir durumdu. Anadolu’nun bir köyünde böyle bir şeyle karşılaşmazsınız, bomba patlamaz, bunu sadece şehirde görürsünüz. Şehirler, artık yerel ya da küresel düzeyde dünyayı yöneten aklın iktidar alanları haline geldi.

Yaklaşık on yıl önce izlediğim bir belgeselde, Çin hükümetinin 250 milyon insanı kırsaldan kente zorla göçürme çabası anlatılıyordu. Bu zorunlu bir göçtü; insanlar kendi istekleriyle değil, devletin planları doğrultusunda şehirlere yerleştiriliyordu. Bir hükümetin, bu kadar büyük bir nüfusu kırsaldan kente yönlendirmesi, aslında onların daha kolay kontrol edilebileceği anlamına geliyordu. Bu kadar büyük bir hareketin devlet tarafından isteniyor olması, arkasında yönetimsel anlamda güçlü bir nedenin olduğunu gösteriyor. Şu anda ben şehirli bir vatandaşım; eğitimimi burada aldım, sergilerimi burada açtım, profesyonel işlerimi şehirde yapıyorum.

Şehirde yaşamaya şimdilik mecburum. Olabildiğince bağımsız bir yaşam için ise şehirde değil, kırsalda yaşamak daha mantıklı. Çünkü doğrudan barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak, şehirde olmadan da mümkün. Eğer kırsalda bağımsız bir yaşam kurabiliyorsanız, kentten ve onu yöneten akıldan biraz soyutlanma şansınız oluyor.

Ben de o kırsalda elde edebileceğim özgürlüğü, kentte edinmeye çalışıyorum. Şehirdeki mesleki ve akademik kariyer baskılarından uzaklaşıp, özgür irademle istediğim konularla ilgilenerek bağımsızlığımı kazanmaya çalışıyorum ve kentteki esaretimden kaçmayı hedefliyorum.

Global çapta dijitalleşme ile birlikte bilinçlenme de artmaya başladı. Söylediğiniz gibi; Amerika’nın artık ilerici bir tutum sergilemediğini fark edenler çoğalıyor. Aynı zamanda, bazı insanlar bu farkındalıkla kırsala geri dönmeye çalışıyorlar.

Dijital manipülasyonla kaybolan anları yeniden inşa etmek, hafıza ve zaman anlayışını nasıl değiştiriyor? Bu süreç, anı ve geçmişi algılamamızı nasıl etkiliyor?

Manipülasyon kelimesi, bağlama bağlı olarak farklı anlamlar taşıyabilir. Benim bazı dijital müdahalelerime bazen manipülasyon denebiliyor, ancak ben buna katılmıyorum ve bu tür müdahalelere “başkalaştırma” demeyi tercih ediyorum. Manipülasyon, bir bilgiyi saptırarak insanların algısını değiştirmeye çalışmak anlamına gelir. Örneğin bir fotoğraf çektiğinizde, o fotoğrafın kendi içinde anlatacağı bir hikaye vardır. Ancak altına farklı bir açıklama ekleyerek, bu fotoğrafın algısını tamamen değiştirebilirsiniz. Buradaki amaç, fotoğrafın nesnel gerçekliğini değil, fotoğrafı çeken kişinin arzuladığı öznel anlatımı algılatmaktır. Yaptığım dijital müdahaleleri bilgiyi değiştirmek değil, o bilgiyi daha güçlü bir şekilde vurgulamak için yapıyorum. Amacım, orada olmayan bir bilgi eklemek değil, mevcut olan bilgiyi daha açık ve net bir şekilde sunmaktır. Bu şekilde, bir konu hakkında daha hızlı farkındalık geliştirilebilir ve insanlar harekete geçmeye motive olabilirler.

Holland Re-Visioned, Amsterdam, 22 Ekim — 22 Aralık 2024

Holland Re-Visioned, Amsterdam, 22 Ekim — 22 Aralık 2024

Son zamanlarda belgesel içeriklere daha fazla odaklandım çünkü dünyada o kadar ilginç ve sıra dışı olaylar gerçekleşiyor ki, artık kendi kurgumu yapmam gerekmiyor. Olan biten dünyayı yönetenlerin kurguları. Bu olayları belgelemek zaten kurgu üretmek gibi bir şey.

Diğer yandan, arşivlemenin önemini gözardı etmemek gerekiyor. Şimdilerde gerileme dönemine geçen Batı’nın önceki zamanlarda yükselmesinde önemli bir etken, arşiv tutmalarındaki başarıydı. Bizim elimizde yeteri kadar belge olmadığından, bize yöneltilen belli konulardaki ithamlar konusundaki savunmalarımız pek naif kalıyor. Oysa şu an, mobil cihazlar sayesinde her şeyi belgeleme şansımız var. Bu cihazlar, yalnızca fotoğraf çekmek için değil, aynı zamanda bellek üretiminde kullanabileceğimiz araçlardır.

Ben de bu cihazları çok sık kullanıyorum. Bazen profesyonel fotoğraf makinem yanımda olmayabiliyor, ancak yeni nesil mobil cihazlar, neredeyse profesyonel makinelerle kıyaslanabilir kalitede fotoğraflar çekebiliyor. Bu cihazlar, benim için sadece fotoğraf makineleri değil, aynı zamanda bir savunma aracı. Çünkü günümüzde kültürümüze, doğamıza ve yaşam biçimlerimize karşı bir saldırı var. Ben de bu saldırılara karşı bir strateji geliştirerek, doğru bir savunma yapabilmek için, çevremdeki olayları kaydediyorum. Bu cihazlar, iktidarların kaydetmediği olayları kaydederek gelecekte bir gün, bizlere yapılan zulmü belgeleyebilmek için önemli bir araç haline geliyor. Örneğin günümüzde, Filistin’de yaşananlar gibi büyük zulümleri kaydetmek ve bu delil niteliğindeki belgeleri ileride gösterebilir hale gelmek çok önemli. Bu kaydın olması, gelecekte herhangi bir konuda kanıt sunmak gerektiğinde, elde bir referans olmasını sağlıyor.

Fotoğraf, bana göre birçok sanat dalından çok daha güçlü bir alan. Bu güç, fotoğrafın her an, her yerde erişilebilir olmasıyla da ilişkili. İngilizce’de “ubiquitous” olarak tanımlanan bu kavram, her an ve her yerde hazır olmayı ifade eder. Bu özellik, fotoğrafı güçlü kılar çünkü sürekli yanımızda taşıdığımız cihazlarımızla, anı kaydedip belgeleyebiliriz. Ben fotoğrafı, bu anlamda bir savunma cihazı olarak görüyorum.

Bellek, kendini önemsediğin ve korunması gereken bir şey olarak anlam bulur. Eğer kendini önemsiyorsan ve belleğine dair güçlü bir birikim oluşturmuşsan, bu birikimi gerektiğinde başkalarının saldırıları ile baş edebilmek için kullanabilirsin. Bellek, sadece kültürel bir olgu değil, aynı zamanda bir öz savunma birikimidir.

Batı, küresel ölçekte kültürel, etnografik ve siyasi unsurları belgelerken; aslında dünyadaki bazı ilgi duydukları yerleri kolonize etmek ve sömürmek amacıyla keşif yapma faaliyetlerinde bulunuyordu. Coğrafi keşifler gibi görünen olaylar, gerçekte hangi bölgeleri nasıl kolonize edeceklerini belirlemek için yaptıkları ön çalışmalardı. Bu şekilde bilgi toplayarak ve devasa bir veri tabanı toplayarak, dünyayı yönetebilecek güçler haline geldiler.

Bu nedenle, Çin’in Facebook, Instagram, Google gibi sosyal medya platformlarını reddedip, kendi platformlarını devreye sokmalarını anlayışla karşılıyorum. Türkiye’de de benzer bir adım atılırsa, buna karşı çıkmam. Çünkü bu platformlar, bizim gibi kullanıcıların kişisel verilerini topluyor ve çoğunlukla kendi şirketlerine yüksek meblağlarla satıyorlar. Bu durum, bizi rahatlıkla manipüle edebilmelerini sağlıyor. Buna çare olarak, kendi belleğimizi ve veri tabanımızı kendi başımıza oluşturmamız gerekiyor.

Dünyada şu an yapay zeka hakkında yanlış bir algı hakim. Yapay zeka, sanki tek bir varlıkmış gibi görülüyor ve neredeyse tanrılaştırılıyor. Yapay zeka aslında bir çocuk gibi düşünmek lazım. Kim ona ne öğretirse, o öğrettikleri doğrultusunda hareket eder. Makine öğrenmesi ve benzeri evrimsel kavramlar olsa da, yapay zekanın eğitilme biçimi, onu eğiten kişinin düşünce tarzından yola çıkar. Şimdiye kadar denediğim görsel yapay zeka ortamlarında doğuya dair içerikleri sınırlı ve Edward Said’in deyimiyle “oryantalist” buldum.

Bir keresinde bu konuda konuştuğumda, “Peki, helal yapay zeka mı yapacağız?” diye sordular. Cevabım “evet, yapmalıyız!” oldu. Çünkü, eğer kendi kültürünüze uygun bir yapay zeka oluşturmazsanız, başkaları sizin için yapar, kadar basit! Şu anki yapay zeka sistemlerinin çoğu Amerikan mantığıyla çalışıyor. Eğer bir Amerikalının sizin gibi düşünmesini bekliyorsanız, büyük bir hata yaparsınız.

Amerika, benim ihtiyaçlarımı anlamaz, anlasa bile zaten umurunda olmaz. Onların asıl amacı, kendi egemenliklerini korumaktır. Bu yüzden, bilgi ve belge toplamak çok büyük önem taşıyor. Bu konuda hepimizin bilgi üretimine katkıda bulunması gerekiyor.

Çin’in bu durumu yeni yeni fark etmeye başladığını düşünüyorum. 5000 yıllık kültürel mirasına olan güveni, bu kültürün tahrip edilemeyeceği yanılgısını oluşturmuş olabilir. Ancak, günümüzde, bu tehdidin farkına vararak önlemler almaya başladığı görülüyor. Bu bağlamda, bellek kelimesini direnç kavramıyla özdeşleştirebiliriz.

Kesinlikle, biraz önce söylemeye çalıştığım oydu. Ben belleğimi direnebilmek için korumak zorundayım. Kim olduğumu bilmiyorsam nasıl direnebilirim ki? Tamamıyla öyle, katılıyorum.

Kentleşme, yerel kültürlerin korunması ve doğanın tahribatı gibi konulara olan ilginiz nasıl başladı? Bu temaları sanatınızda işlemeye nasıl karar verdiniz?

Bu konulara olan ilgim zamanla, yaşadıkça ve deneyimledikçe gelişti. İnsan, yaşamın içinde bilgiyle karşılaştıkça onun nasıl üretildiğini, nasıl kullanıldığını ve ne amaçlarla paylaşılabileceğini görmeye başlıyor. Eskiden bilgi, paylaşım için vardı. İdeal anlamda; elindeki bilgiyi paylaşırsın, başkası da senin yaptığın şeyi yapabilir hale gelir. Daha sonra o kişi de sana başka bir şey öğretebilir. Bu döngü, takas sisteminden başlayıp imeceye kadar uzanan kolektif bir anlayışa dayanır.

Ancak zamanla bilginin farklı amaçlarla kullanıldığını, paylaşılmaktan çok kontrol aracı haline getirildiğini fark ettim. Bu süreç, sanat pratiğimi de etkiledi. Eskiden daha çok kurgusal işler üretirken, bugün belgesele yönelme nedenim tam da bu. Gerçekleri, belgeler üzerinden anlatmanın daha etkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü kurguya dayalı işlerin etkisi bazen daha sınırlı kalabiliyor.

Bu değişimde siyasete olan ilgimin de büyük payı var. Dünya dinamiklerini anlamak adına siyaseti her zaman yakından takip ettim. Ailem de bu konuda hep (b)ilgiliydi ve oğlum siyaset eğitimi aldı. Siyaset, dünyanın yönetim biçimlerini anlamada ve olayların arka planını çözmede çok önemli bir alan.

Sanatımda bu temaları işlemeye karar verirken, kendi duruşumu ve kültürümü dünya ölçeğinde daha iyi temsil etmenin yollarını aradım. Siyasetle ilgili gözlemlerim, kendi duruşuma olan güvenimi artırdı ve sanatıma daha net bir yön vermemi sağladı.

Sonuç olarak, kentleşme, yerel kültürlerin korunması ve doğanın tahribatı gibi konular, hem bireysel bir duruşun hem de toplumsal bir sorumluluğun ifadesi olarak sanatımın merkezine yerleşti.

Siyasi tavrınızın ilerici, sanatsal tavrınızın ise korumacı olduğunu gözlemledim ve bu durum bana tezat gibi geldiği için başta beni şaşırtmıştı. Özellikle sanatınızdaki yerel kültürlere dair koruma anlayışının, yalnızca muhafazakâr bir duruş değil, bilinçli ve ilerici bir yaklaşım içerdiğini görmek beni etkiledi.

Muhafazakârlık, İngilizcedeki conservative kelimesinden türeyen bir kavram ve conserve korumak anlamına geliyor. Türkçe’de de muhafazakâr, muhafaza eden, koruyan demek. Ancak ilginçtir ki, genellikle bu kesimlerin kendi duruşları dışında pek çok şeyi korumadığını görüyoruz. Para ve kâr işin içine girdiğinde, çoğu insanın bu ‘sözde korumacı’ tavrından vazgeçtiğini görüyoruz. Rant ve milyarlarca dolarlık menfaatler devreye girdiğinde, hiçbir şeyin korunmadığına tanık oluyoruz maalesef.

İdeal anlamda kültürünü, doğasını, dilini korumaya niyetli; mert, paylaşımcı ve tutarlı insanlar da bir çeşit muhafazakâr olarak değerlendirilebilir. Çünkü mesele, neyi muhafaza ettiğinizle ilgilidir. Muhafaza edilen şey para, çıkar ya da kültür olabilir. Doğayı ve değerleri koruyan bir duruş da muhafazakârlık olarak görülebilir. Ancak bu tür bir muhafazakârlık daha paylaşımcı ve ileriye dönük vizyoner bir anlam taşır.

Tutuculuk ise daha olumsuz bir anlamda kullanılabilir. Kendi konumunu, kültürünü ve değerlerini gerçekten korumak niyetiyle hareket eden insanlar arasında bu fark belirginleşir. Örneğin, ben dilimizi korumaya özen gösteren biriyim. Küresel arenada arada görünen bir sanatçı olmama rağmen, 5 yıl Amerika’da yaşadıktan sonra bile dilimi İngilizce kelimelerle doldurmayı marifet saymadım. Kendi dilimi kullanmayı seviyorum ve kültürümü yaşatmayı önemsiyorum.

Sizin bir felsefeniz var, bunu sanatla ifade ediyorsunuz ve toplumsal olaylara da değiniyorsunuz. Az önce belirttiğiniz gibi, amacınız aslında insanları aksiyon almaya teşvik etmek, bu süreci hızlandırmak. Ortaya koyduğunuz bir sanat eseri sonrası, izleyicilerinizden, toplumdan aldığınız olumlu bir geri dönüş oldu mu? Eğer olduysa, bu nasıl bir etki yarattı?

Tabii ki oluyor. Özellikle konuşmaları çok önemsiyorum. Neredeyse her ay 2 ya da 3 konuşma yapıyordum. Bu gerçekten oldukça yorucu oluyordu, ancak yine de her birini çok değerli buluyorum. Mesela şu an bu çevrimiçi toplantıda yaptığımız gibi, bir şey söylediğimizde yüz yüze olmasak da en azından mimiklerinizi görebiliyoruz. Ben sizin gülümsediğinizi, siz de benim gülümsediğimi görüyorsunuz. Dolayısıyla söylenen bazı şeyleri, eleştirel bile olsa kişisel olarak ciddiye almamak kolaylaşıyor.

Konuşmalarda da bunu çok net bir şekilde hissediyorum. Çünkü niyetimin kötü olmadığını anlatabilme şansım oluyor. Bir yerde iyi bir sonuç aldığınızda, başka bir yerden de çağrılıyorsunuz, insanlar size tekrar yer açmak istiyor. Sonuç olarak, evet, bu çabanın kesinlikle bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.

Kariyer odaklı olmamanıza rağmen akademik bir geçmişiniz de var. Hem sanatçı hem de eğitmen olarak bu iki rolün birbirini nasıl beslediğini düşünüyorsunuz? Bir sanatçı olarak öğretmek, üretime nasıl yansıyor?

İdeal bir durumda, ben bir öğrenciye bilgi aktarırken, aynı zamanda ondan da öğrenebilmeliyim. Örneğin, öğretmenliğe başladığımda 28 yaşındaydım ve öğrencilerle aram daha yakındı; genç olduğum için daha kolay bağ kurabiliyorduk. Eskiden, nesiller arasındaki anlaşmazlık sadece arada iki nesil fark olduğunda ortaya çıkarken, şimdi yaşam hızla ilerlediği için bir nesil farkı söz konusu olduğunda bile ciddi anlayış ve algı farklılıkları gözlemliyorum. Diğer yandan, benim yaşım ilerliyor ama karşıma hep aynı yaşta insanlar çıkıyor ve aradaki yaş farkı her geçen sene artıyor. Bu yüzden, ilk olarak karşı tarafın nasıl düşündüğünü anlamam gerekiyor. Bunu kavrayamazsam, doğru bir şekilde aktarım yapmam mümkün olmayabilir. Çünkü karşı taraf değişiyor, ben ise aynı hızla değişmiyorum. Haklı olarak, söylediklerim artık onların ilgisini çekmeyebilir, çünkü aktardığım mantık eskimiş olabilir. Ancak bu, kadim bilgileri küçümsemek anlamına gelmemeli. Eski bilgi ve deneyimler hala değerlidir. Önemli olan, eski ve yeniyi iyi bir şekilde harmanlayarak sunmaktır. Eğer sadece maaş almak için orada olsaydım, bu kadar önemli olmazdı. O zaman derse girer, çıkar ve eve giderdim. Ama benim amacım farklı; bir işe yaramaya çalışıyorum. Bu yüzden öğrencilerle ilişkimi her zaman canlı tutmak, onları anlamak ve onlardan da bir şeyler öğrenmek zorundayım. Bu, karşılıklı bir ilişkiyi gerektiriyor. Yani, öğrenci ile aramızda simbiyotik bir ilişki kurmalıyız. Bu şekilde, hem öğrenciler memnun kalır, hem ben. Hatta bazen evime yüzümde gülümseme ile dönerim. Sonuç olarak, bir eğitmenin her zaman öğrencilerinden öğrenmeye karşı açık olması gerekir. Bu karşılıklı etkileşim çok önemli.

Peki, öğrencileriniz ne düşünüyor? Bu kültürel mirasın, dijitalle ve medeniyetle harmanlanarak, melez bir şekilde ifade edilmesi onlar tarafından nasıl karşılanıyor? Gözlemlediğiniz kadarıyla, bu yaklaşımın oluşturduğu etki hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bazı insanlar daha ilgisiz olabiliyor, ama Sabancı Üniversitesi ortamının avantajlarından biri, farklı programlardan gelen öğrencilerin aynı sınıfta olabilmesi. Bu gerçekten çok iyi sonuçlar veriyor. Öğrenciler birbirlerinden öğrenebiliyor. Bazı öğrenciler, sınıf içinde farklı disiplinlerden gelen insanlarla etkileşimde bulunarak, kendi alanlarında yaratıcı işler üretebiliyor. Ben de bu süreçte onlara yardımcı, aracı, yol gösterici, danışman oluyorum. Örneğin, derslerde öğrencilerin ürettiği işleri birçok hocanın yaptığı üzere kendi işimmiş gibi gösterip yayınlayarak puan toplayacağıma “bu etkinliğe siz kendiniz başvurun” diyerek onları cesaretlendiriyorum. Her sene muhakkak iyi sonuçlar alıyorlar öğrenciler. İnsanları kendi istediği yolda serbest bırakırsanız, onlar da gerçekten içlerine sinen işler üretirler ve bunlar başkalarının da ilgisini çeker. Her dönem, belki beş kişi, belki üç kişi, ama bu tür bir eğitimin değerini anlayacak nitelikte insanlar mutlaka çıkıyor. Bu da beni oldukça mutlu ediyor.

Son olarak şu anda üzerinde çalıştığınız bir proje var mı? Bu projede hangi temalar öne çıkıyor ve hangi teknikleri kullanmayı tercih ediyorsunuz?

Hep birkaç süregiden projem oluyor. Tek bir projeye odaklanmak yerine, birden fazla şeyle ilgileniyorum çünkü çeşitlilikten hoşlandığımı daha önce belirttim. Bir projeye tamamen odaklandığınızda, gözünüz yalnızca o filtreyi ile bakmaya başlıyor ve kendinizi kısıtlamış oluyorsunuz. Ancak birden fazla şeyle ilgilendiğinizde, gözünüz çok daha geniş bir perspektifle bakabiliyor.

Süregiden projelerimden biri “Yeni İpek Yolu” adını taşıyor. Bu projede, sürücü olmadığım zamanlarda arabadan ya da otobüs, minibüs, tren gibi araçlardan çekimler yapıyorum. Eşim sürerken ya da başka bir sürücünün kullandığı araçla ile bir yerden bir yere giderken, pencereden çekim yapıyorum. Eski yolları, örneğin İpek Yolu’nu düşünün. İpek Yolu’nun Türkiye’den geçen kısmında kervansaraylar bulunuyordu. Bir kervan, uzun mesafeler boyunca ilerliyor ve yaklaşık 30–40 kilometrede bir kervansarayda dinleniyor, sonra tekrar yola çıkıyordu. Şimdi o yollar çok farklı. Bugün, yol kenarlarında güneş santralleri, rüzgâr santralleri, fabrika binaları, benzin istasyonları, mola yerleri, outlet mağazaları vb. var. O eski yol coğrafyası gerçekten çok değişmiş durumda. Bu değişimi kaydediyorum ve bunu bir gün sergi yapmak niyetim var.

İstanbul üzerine bir kitap teklifi almıştım. Elimde İstanbul’la ilgili oldukça fazla materyal var, ama gene de yeni içerikler üretmem gerektiğini düşündüm; zamanla içerik daha olgunlaşacaktı çünkü. İstanbul diye geçen ama aslında İstanbul’la hiç alakası olmayan yeni yerler keşfettim. İstanbul kitabında bu yerler olmazsa olmaz. Örneğin, Marmaray İçmeler İstasyonu’ndan okula giderken o bölgede gördüğüm öyle bazı yerler var ki, bildiğimiz merkez İstanbul’la hiç alakası yok. Bu yerler kendi içlerinde alt merkezler oluşturmaya başlamış. Örneğin, Sultanbeyli’de bir sanat mekanı açıldı, adı Yunt. Birçok insan, “Sultanbeyli’de sanat mekanı mı olur?” diye düşündü. Ben de diyorum ki, neden olmasın? Sen bölgeyi önemsediğin sürece, bölge de seni önemseyecektir. Bu kadar basit. Böyle yerleri dahil etmeden bir İstanbul kitabı bence eksik olur. Bu yüzden 2025 ve 2026'yı, sağlığım ve ayaklarım elverdiği sürece İstanbul’u daha fazla keşfederek ve kitaba yeni malzeme üreterek geçireceğim.

Holland Re-Visioned, Amsterdam, 22 Ekim - 22 Aralık 2024

Holland Re-Visioned, Amsterdam, 22 Ekim - 22 Aralık 2024


메타데이터
post_id
b68d3989d844
slug
çok-yönlü-bir-sanatçının-gözünden-murat-germen-ile-kent-ve-dijital-hafıza-üzerine-b68d3989d844
url
https://medium.com/@birimdida/%C3%A7ok-y%C3%B6nl%C3%BC-bir-sanat%C3%A7%C4%B1n%C4%B1n-g%C3%B6z%C3%BCnden-murat-germen-ile-kent-ve-dijital-haf%C4%B1za-%C3%BCzerine-b68d3989d844
canonical_url
https://medium.com/@birimdida/%C3%A7ok-y%C3%B6nl%C3%BC-bir-sanat%C3%A7%C4%B1n%C4%B1n-g%C3%B6z%C3%BCnden-murat-germen-ile-kent-ve-dijital-haf%C4%B1za-%C3%BCzerine-b68d3989d844
author_url
https://medium.com/@birimdida
status
ok
fetched_at
2026-07-21 08:04:21